Türklüğün ya da Türkçülüğün ebedî ve edebî ruhu

Yazarımız Hayati Özkaya'nın Adana Türk Ocağındaki 3 Mayıs Türkçüler Günü'ndeki konuşmasını ilginize sunarız.


Paylaşın:

Evet, önce selam, sonra kelam diyoruz…

Türk dilinin ve türkülerimizin yaşadığı tüm topraklara, Kafkaslardan esen yellere, Türkün adaleti olmadan akmam diyen Tuna’ya, ruhumuzu kandırdığımız Orhun’a, dillerde aynı türkünün söylendiği Çankaya’ya, civanların kıyıldığı Bakü’ye, dağlarında çiçekler açan İzmir’e, zindanlara atıldığımız Kerkük’e, gidenin dönmediği Yemen’e, ölmeden mezara girdiğimiz Çanakkale’ye, topraklarında yaş alamadığımız Kırım’a, davulların çalındığı Selanik’e, cihandan gidişimizin nedeni sevdamız olan tüm memleketlere, “Haray haray men Türk’em!” diye haykıran Tebriz’e, uyan Ali’m sözlerinin çınladığı Mağusa’ya, Gök bayrağın hüzünlendiği, vakitsiz güllerin solduğu Doğu Türkistan’a, armudun dalda sallandığı Prizren’e, Kürşad’ın sesiyle indiğimiz Tanrı Dağlarına, çırpınan Karadeniz’e, Mayadağ’dan kalkan kazların indiği Vardar ovasına selam olsun, selam olsun Turan illerine…

Ve selam olsun bugün burada toplamamıza vesile olan “Türkçüler Gününe” ve aziz Türkçülere…

Sohbetimize Şair Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’yla başlayalım:

Günlerden bir gün, gök kanatlı Cebrail, Tanrı’nın son elçisi Hz. Muhammed’in katına yetti…

Önce selâm verip, hâl ve hatırını sual etti…

Sonra, Ulu Tanrı’nın gönderdiği şu bildiriyi yüce Peygamber’e iletti:

“And olsun geceye, gündüze…

And olsun karaya, denize…

And olsun kaleme, kâğıda…

Bir millet yarattım doğuda!

 

Türk diye bir yüce ad verdim.

Önüne kılavuz kurt verdim.

En üstün değerli erdemi,

En güzel ülkeyi yurt verdim!

 

Donattım ruhunu imanla,

Kolunun gücünü sert verdim.

Ve onu mazluma sığınak,

Zalimin başına dert verdim!!!”

Destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun bu şiiri yazmasında ona ilham kaynağı olan hiç kuşkusuz Allah’ın kelamıdır.

Maide suresi 54. Ayet:” Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir.”

İşte Tanrı’nın anlattığı ve övdüğü Türk milleti budur.

Göktürk hakanı Bilge Kağan da M.S. 735 yılında ebedî taşa yazdırdığı nutkunda şöyle der:

“Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam (İlteriş) kağanı, annem (İlbilge) hatunu yüceltmiş olan Tanrı, devlet veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, Tanrı beni kağan olarak yarattı…”

Ardından da şöyle seslenir:

“Türk Oğuz beyleri, milleti işitin: Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, Türk milleti senin devletini kim yıkabilir, töreni kim bozabilir? Türk milleti kendine gel, kendine dön!”

Lakin Türkün kendine gelmesi ve kendine dönmesi ne yazık ki öyle kolay kolay ve hemen olmamıştır. Tarihin akışı içerisinde bin bir türlü badireyi yaşayan Türk milletine, sahip olduğu bu güzel ve değerli özellikleri ve zenginlikleri zaman zaman hatırlatan, kendi öz cevherinden çıkan aklıselim şahsiyetler olmuştur.

Mesela onlardan biri Kaşgarlı Mahmut’tur. 1072’de yazmaya başladığı âdeta ansiklopedik bir eser özelliği taşıyan büyük Türk sözlüğü, Divan-ı Lügat’it Türk‘ü 1074’te bitirerek Türk kültürünün ve dilinin zenginliğini bütün dünyaya ilan etmiştir.

Dîvânı Lugâti’t-Türk adlı eserinde Kâşgarlı Mahmut, Allah’ı övdükten, Kur’anı yücelttikten, peygamber ve soyuna esenlikler diledikten sonra;

Yüce Allah devlet güneşini Türk burçlarında doğdurdu; felekleri onların ülkeleri etrafında döndürdü, bundan dolayı onları Türk diye adlandırdı; ülkelerin idaresini onlara verdi, onları zamanın hakanları yaptı; zamanımızdaki insanların işlerini onların eline verdi, onları herkese üstün kıldı ve hak üzre destekledi…” der ve şunları ilave eder:

Açıkça ve kesin olarak, Buhara imamlarından ve Nişaburlu bir başka imamdan duydum. Onlar peygamber efendimize dayandırarak şöyle rivayet ettiler. Peygamberimiz (s.a.) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır.’ Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği de budur.”

Hâl böyle olunca ister istemez insan şunu düşünüyor: büyük atamız Mustafa Kemal Atatürk boşuna mı “Ne mutlu Türk’üm diyene!” demiştir.

15. yüzyıla geldiğimizde bir başka bilge Türk Ali Şir Nevayi karşımıza çıkar. Muhâkemetü’l Lügateyn (iki dilin, Farsça ile Türkçenin karşılaştırılması) adlı eseriyle bir kutup yıldızı gibi yine Türk’e kendi özünü ve sözünü hatırlatır. Fars kültürüne ve diline özenen aydınları milli kültürümüze dönmeye ve Türkçe yazmaya davet eder. Hatta Türkçenin Farsçadan daha ince ve zengin bir dil olduğunu çok çarpıcı örneklerle göstererek Türklüğe hizmeti etmenin gururunu yaşar.

Yine bu dönemde Ebul Gazi Bahadır Han Şecer-i Türkî ve Şecereî Terakime adlı eserleriyle Türk milletinin Oğuz Han’a kadar ulaşan soy tarihini tespit etmiştir.

Oğuz Kağan destanında Türk’ün efsanevi kağanı olan Oğuz Kağan halkına ve beylerine asırları aşıp günümüze kadar ulaşan bir hedef göstermiş ve şöyle demiştir:

“Takı taluy, takı müren / Kün tuğ bolgıl, Kök kurıkan” “İşte deniz, işte ırmak Güneş tuğumuz, bayrağımız olsun, gökyüzü ise çadırımız” Oğuz Han’ın ortaya koyduğu bu hedefte bir cihan hakimiyeti ülküsü, dünyaya hükmetme duygusu vardır ki Türk milleti bu duyguyla 1071’de Alparslan’ın öncülüğünde Anadolu’nun kapısı açmıştır.

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma

Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a

Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Yeni bir şevk ile gürledi gökler

Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya,

Anadolu başlar, vatan olmaya…

Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya!!!

En güzel marşını vurmadan mehter

Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

diyerek Anadolu’nun taşına toprağına Türk’ün mührü vurulmuştur. Aradan geçen zamanlarda Türk yine kendi dilini, kendi kimliği ve büyük rüyasını unutmaya başlayınca. Yani Alparslanlar, Kılıçarslanlar unutulup Keykubadlar Keyhüsrevler, türeyince yine aklı başında devlet adamları ve çağın büyük düşünürleri ortaya çıkarak Türk’e kendini hatırlatmıştır. Mesela, Karamanoğlu Mehmet Bey, 1277’e yayımladığı fermanla “Şimden gerü hiç kimesne divanda, dergâhda, bergâhda, mecliste, meydanda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye” demiştir.

Yine 1330’da ünlü eseri Garipname’yi yazan Âşık Paşa da Türk milletine kahramanlık günleri hatırlatarak

Türk diline kimseler bakmaz idi

Türklere hergiz könül akmaz idi.

Türk dahi bilmez idi bu dilleri

İnce yolu, ol ulu menzilleri

diyerek, Türk dilinin arı, katıksız örneklerini sunmuş, Türk’e titre ve kendine dön demiştir.

Bu büyük idealin farkında olan Kayı boyuna mensup Osman Gazi ise Osmanlı Beyliğini kurarken tam bir millî tarih ve Türklük şuuru içinde kendisine ve beyliğine şöyle seslenmiştir:

Osman Ertuğrul oğlusun,

Oğuz Karahan neslisin,

Hakkın bir kemter kulusun

İstanbul’u aç gülzar yap

 

Bu mısralar tam da Oğuz Han’ın soyundan gelen bir Türk’e yakışır. Osman Bey’in kurduğu bu büyük devlet Türk’ün büyük rüyasını 17. yüzyıla kadar devam ettirmiştir. Fakat ne yazık ki bir zaman gelip de Osman Gazi’deki bu ruh, bu inanç ve Türk olmanın gururu kaybolmaya başlayınca sözde aydınlarımız Türk ırkını aşağılayan birtakım garip nitelemelerde bulunmuşlardır. Onlara göre Türk, “etrak-ı bî-idrak, ahmak Türk” olmuş kısacası Selçuklularda olduğu gibi Ertuğrullar, Odmanlar, Orhanlar unutulup Adulmecitler, Abdulazizler, Vahidettinler ortaya çıkmış, millî kimlik, millî kültür ve millî dil unutulmuştur.

Gerçi Türk milletini bu gaflet uykusundan uyandırmak için millî şuur sahibi bazı şahsiyetler boş durmayarak ellerinden geleni yapmış, Türk milletini uyandırmaya çalışmıştır. Mesela onlardan biri: Şıpka Geçidi kahramanı Süleyman Paşa’dır. 1876’da Harbiye mektebinde okutulmak üzere yazdığı Tarih-i Âlem (Dünya Tarihi) isimli ders kitabında Osmanlı diye adlandırılan milletin Osmanlı değil, Türk milleti olduğunu anlatarak bu garip tanımlamadan vazgeçilmesini belirtmiştir.

Nitekim millî şairimiz Mehmet Emin Yurdakul da yerlerde sürünen Türklüğü ayağa kaldırmak için “Irkımın Türküsü” adlı şiirinde âdeta kükreyerek

Eğiliniz ey şerefler, ey şanlar,

Ey ırklara altın destan yazanlar!

Biz devlerin, fillerin

Diz çöktüğü kuvvetiz;

Eski, yeni dillerin

Anlattığı milletiz!

Ve ardından 1897’de Türk Yunan savaşı sırasında yazdığı “Cenge Giderken” adlı şiirinde

Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur

Sinem, özüm ateş ile doludur

İnsan olan vatanının kuludur

Türk evlâdı evde durmaz, giderim.” demiştir.

İşte Osmanlı devletinin çökmeye başladığı o günlerde Türk milletine borcunu ödemek için ortaya çıkan şairlerimiz ve fikir adamlarımız her türlü sıkıntıyı göze alarak bizi karanlıktan aydınlığa çıkaracak, bizi adım adım istiklâlimize ve istikbalimize götürecek eserler vermeye devam etmişlerdir.

Mesela, “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” savıyla Kırım’da “Tercüman” gazetesini çıkaran Gaspıralı İsmail Bey, bütün Türk coğrafyasına seslenirken, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin Selanik’te “Genç Kalemler” dergisiyle on yıllardır uyuyan Türk milletine kurtuluşun ancak Türkçede ve Türk milliyetçiliğinde olduğunu anlatıyorlardı.

Bakın tam sırası gelmişken iki kitaptan çok çarpıcı iki örnek vermek istiyorum: Biri, Muhittin Birgen’in “İttihat ve Terakki’de On Sene” diğeri Falih Rıfkı Atay’ın “Batış Yılları” Falih Rıfkı çocukluk hatıralarını anlatırken şöyle yazar:

“Okullarda Arap’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, Ermeni’ye Ermeni, fakat sıra bize gelince (nedendir bilinmez!) kendimize Osmanlı derdik.”

Muhittin Birgen de şöyle der:

“Bir gün babama sormuştum: “Baba biz Türk’üz değil mi?”

“Evet oğlum…”

Niçin her millet, Arap, Arnavut, Çerkez, şerefli ve cesur oluyorlar da biz değiliz?”

Babam gözüme baktı. “Onu söyleyenler halt etmişler oğlum!” dedi…”

Evet gerisini okumaya gerek yok zaten.

İşte böyle bir atmosferde Ömer Seyfettin, 18 Şubat 1919’da kaleme aldığı “Millî Kuvvetimiz” adlı yazısında

“Cihan Harbinin sarsıntıları bütün milletlerle beraber bizi de uyandırdı. Artık Türklükten, milliyetimizden başka itimat olunacak bir kuvvet bulunmadığını gördük! Siyasî hudutların ayıramayacağı birbirine bitişik ülkelerden mürekkep koca bir Turan var ki Türkiye’den Sibirya’ya kadar sürer. Turan denen bu dünyada seksen milyona yakın Türk var.” diyerek bir asır önceden sanki bugünleri görüyormuşçasına büyük Türk birliğini ve Turan’ı anlatır.

Ziya Gökalp da bu düşüncenin bir hayâlden ibaret olmadığı şu dörtlükte bakın nasıl dile getirir:

Kızıl Elma” yok mu? Elbette vardır;

Fakat onun semti başka diyardır.

Zemini mefkûre, seması hayâl…

Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal”

Dün, Ziya Gökalp’ın “şimdilik masal dediği gerçeklik” bugün bütün canlılığıyla bir gerçek olarak karşımıza çıkarken büyük düşünürümüzün söylediği şu mısralar her dem tazeliği korumaktadır:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan

Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan!

Evet, işte o günlerde bunları söyleyenler seslerinin bir yerlerden bir şekilde mutlaka duyulacağına o kadar emindiler ki… Nihayet bu sözlerin yankısı tez zamanda Anafartalar’dan, Dumlupınarlardan, Sakaryalardan duyulacaktı. Ve “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” diyen Türk milletinin kurduğu yeni Türk devletinin adı, tarihe altın harflerle yazılacaktı. Bu devletin adında, kuruluşunda mührü olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise Türk’ün ezelî ve ebedî başbuğu olarak anılacak ve onun hafızalarımıza kazınan, ruhumuza işleyen şu sözleri de Türk milleti için her dönemde kurtuluş vesilesi olacaktı:

“Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.

Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır. Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.

Hayattaki yegâne üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli’yi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin.”

Ancak ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonra iş değişmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenler Türklük şuurunu ve gururunu terk etmeyi büyük bir marifet zannedip kimseye eyvallahı olmayan, bağımsız ve özgür bir devlet anlayışından uzaklaşınca

Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan,

Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.

Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,

Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz…

diyen Hüseyin Nihal Atsız, Türk olmanın verdiği büyük bir mutlulukla ve gururla bu gidişe isyan edecekti. Sonrası malumunuzdur. Unutulmayacak bir tarih 3 Mayıs 1944 ve unutulmayacak bir dava Irkçılık -Turancılık Davası. Bir başka deyişle haksız, hukuksuz bir dönem. Saçma sapan birtakım iddialarla Türk’ü, Türk’ün diyarında, Türk olduğu için mahkûm etmeler. Zalimce sorgulamalar, tabutluklar, garip işkenceler, işten el çektirmeler bir buçuk yıldan fazla süren mahkumiyetler. Sonra beraatla sonuçlanan bir dava. Boşa giden yıllar, çekilen eziyetler hep bu dönemle anılmıştır, anılacaktır.

Bu dönemin mağdurlarından Reha Oğuz Türkkan yaşadıklarını “Tabutluktan Gurbete” kitabında ayrıntılarıyla dile getirirken Nejdet Sançar da aynı dönemin zulmünü eşiyle birlikte iliklerine kadar nasıl yaşadıklarını “Afşın’a Mektuplar”da anlatır.

Nejdet Sançar’ın mahkeme salonunda söylediği şu sözler ise tarihe unutulmayacak bir savunma olarak geçer:

“(…) Bunlardan yılmış değilim. Bilakis bahtiyarım. Millet yolunda ızdırap çekmiş bir Türk çocuğu olarak bahtiyarım. Yuvamın dağıtılmış olmasına, eşimin bir Türk anası olmak şerefini kazanacağı günlerde çektiği dayanılması güç ızdırapları ve akıttığı gözyaşlarını unutmamış olmama ve bugün hayat kavgasında minimini yavrusuyla tek başına kalmış olmasının ruhunda yarattığı fırtınalara rağmen bahtiyarım.

 

Türk’ü sevdim, seviyorum, seveceğim.

Ama bunun sonunda ısdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş; hepsi kabul!

Büyük Türk ırkı sağ olsun!”

 

Evet, aradan bunca zaman geçer fakat bir gün gelir “Bozkurtların Ölümü”, “Bozkurtlar Diriliyor” ile biter. “Yolların Sonu”nda “Ruh Adam” “Deli Kurt”uyla yeniden sahneye çıkar ve Atsız gelecek kuşaklara Türk olmanın gururuyla seslenmeye devam eder.

Çünkü o şöyle düşünmekteydi ve şöyle demekteydi:

Türk duygusu her Türkçüye en tatlı kımızdır;

Türk ülküsü candan da aziz bayrağımızdır.

Darbeyle gönüllerde yatan ülkü silinmez!

Atsız yere düşmekle bu bayrak yere inmez!

 

Evet “Mazi-hâl-istikbal” dairesinden yola çıkarak aktarmaya çalıştığımız Türklüğün ebedî ve edebî ruhunun coşkusuyla dün olduğu gibi bugün de Türk milliyetçileri olarak dimdik ayaktayız. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni kendimize rehber edinerek dünyada ve ülkemizde olup bitenleri, herhangi bir şekilde bir şeylere aldanmadan ve Türk milletini aldatmadan, çok yakından dikkatle takip etmekteyiz.

Bu sıralar kendilerini bu bağın bağbanı zannedip birtakım garip heveslere, arzulara kapılanlara; birtakım kulak tırmalayıcı garip sesler çıkaranlara diyoruz ki: “Biz bin yıldır buradayız, burada olmaya da devam edeceğiz. Çünkü bin yıldır üzerinde hayat bulduğumuz bu toprakların bir ruhu vardır. Bu ruhun ete kemiğe bürünmüş adı da Türk’tür, Türk milletidir. Bu böyle biline!”

Sözü, Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya’nın Onlar adlı şiirinden şu dörtlüklerle noktalamak istiyorum:

Yurda, baş dedikleri bir

Ağır adakla geldiler

Ve şu bayraksız dünyaya,

Bayrakla geldiler.

 

Kopardılar ayı gökten,

Bir ipek dala astılar…

Yurt dediler, gölgesine

Ayaklarını bastılar.

Onlardan kaldı bu toprak…

Biz gezip tozmayalım mı?

Yabanlar kıskanır diye

Destan da yazmayalım mı?

 

Benim, dedemle yan yana

Yazılı kalacak adım…

Yıldızların söneceği

Güne yıldızlar sakladım

 

Yazar

M. Hayati Özkaya

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar