<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İSKENDER ÖKSÜZ arşivleri - Milli Düşünce Merkezi</title>
	<atom:link href="https://millidusunce.com/category/s5-yazarlarimiz/c21-iskenderoksuz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://millidusunce.com/category/s5-yazarlarimiz/c21-iskenderoksuz/</link>
	<description>Dünyaya Türkçü bakış</description>
	<lastBuildDate>Sat, 26 Sep 2020 14:26:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.2</generator>
	<item>
		<title>Türkçülüğün mihenk taşı?</title>
		<link>https://millidusunce.com/turkculugun-mihenk-tasi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/turkculugun-mihenk-tasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 09:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7010</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük… Kim kimin mirasçısıdır? Osmanlıcı kim? Namık Kemal! İslamcı kim? Mehmet Akif! Türkçü kim? Ziya Gökalp! Zor soru değil mi? Aslında hayır. Hiç zor değil Biz hem Namık Kemal’in hem Akif’in, hem Gökalp’in mirasçılarıyız. Osmanlı kendine bağlı gayri-Müslim ülkeleri hâlâ elinde tutarken devleti tutmak isteyenler “Osmanlıcı” idi, Namık Kemal gibi. Buraları elden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turkculugun-mihenk-tasi/">Türkçülüğün mihenk taşı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkculugun-mihenk-tasi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20mihenk%20ta%C5%9F%C4%B1%3F" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkculugun-mihenk-tasi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20mihenk%20ta%C5%9F%C4%B1%3F" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkculugun-mihenk-tasi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20mihenk%20ta%C5%9F%C4%B1%3F" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkculugun-mihenk-tasi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20mihenk%20ta%C5%9F%C4%B1%3F" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkculugun-mihenk-tasi%2F&#038;title=T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BCn%20mihenk%20ta%C5%9F%C4%B1%3F" data-a2a-url="https://millidusunce.com/turkculugun-mihenk-tasi/" data-a2a-title="Türkçülüğün mihenk taşı?"></a></p><p>Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük… Kim kimin mirasçısıdır?</p>
<p>Osmanlıcı kim? Namık Kemal!</p>
<p>İslamcı kim? Mehmet Akif!</p>
<p>Türkçü kim? Ziya Gökalp!</p>
<p>Zor soru değil mi? Aslında hayır. Hiç zor değil Biz hem Namık Kemal’in hem Akif’in, hem Gökalp’in mirasçılarıyız. Osmanlı kendine bağlı gayri-Müslim ülkeleri hâlâ elinde tutarken devleti tutmak isteyenler “Osmanlıcı” idi, Namık Kemal gibi. Buraları elden çıkıp ilimiz Türkler ve diğer Müslümanların ülkesinden ibaret hâle gelince Akif ve başkaları İslamcıdır. Müslüman grupların bağlılığının o kadar samimî olmadığına inananlar bu noktada İslamcılığı terk etmeğe başladı. Fakat İslamcılığı son terk edenler de yine Türklerdir. Nihaî çöküşle birlikte geride sadece aslî unsur, kurucu unsur, yani Türk kaldı. Bir zamanlar Osmanlıcı, İslamcı olan bu büyük insanlar, çöküşten sonra bizdendir, bizim tıpkımızdır. Namık Kemal ruhuyla, Akif hem kafası hem gönlüyle. Bugün Türk diyemeyen gayrı-Türklerin, “Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celal!” mısraını yazabileceğini düşünür müsünüz?</p>
<p>Peki dinbazlar kimin mirasçısı? “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi” dediği için Âkif’i tekfir eden dinbazlar? Musikî günahtır, sema da semah da küfürdür diyen sapıklar? İşte onlar Kadızadeliler’in, Haricilerin, Yezidlerin ahfadıdır…</p>
<p>Dinbazı tarif eden özellikler akla ve gönle değil cebe ve cehalete aittir.</p>
<p><strong>Türkçülüğün mihenk taşı: Türkçü kimdir? Kim Türkçüdür?</strong></p>
<p>Mihenk taşı, elinizdeki cevherin altın olup olmadığını, eğer altınsa ayarını ölçer. Acaba Türkçülüğün mihenk taşı ne ola?</p>
<p>Sağ ve sol sapmalar içinde yaşarken böyle bir mihenk taşına ihtiyacımız var. Aslında ümmeti, onda da aslını bilmedikleri, yanlış bildikleri bir ümmeti kastedip, “millet, millet, milletimiz, bu millet, aziz millet, necip millet” diyen hilebazların- dinbazların karşısında böyle bir mihenk taşı gerekli.</p>
<p>Türkçü, Türk tarihinin tamamını; yükselişleriyle, çöküşleriyle, zaferleriyle, hezimetleriyle ve her devriyle “Benim tarihim” diye benimseyen kişidir. Galibiyet ve başarılardan gurur duymakla kalmaz, mağlubiyet ve başarısızlıkların hüznünü de, acısını da hisseder. Yahya Kemal’in tabiriyle, “acıların tadı” onun damağındadır. Şuurunu hem zaferler hem de yenilgilerden inşa eder.</p>
<p>Hiyong-nu da benim, Hun da, (Gök)Türk de, Karahanlı da, Selçukî de, Babür, Memluk (Ed-devleti Türkiyye), Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti de benim. Varna, Kosova da benim Balkan hezimeti ve Viyana bozgunu da benim.</p>
<p><strong>Atsız ve Yahya Kemal</strong></p>
<p>11 Aralık’ta ölüm yıldönümünde andığımız Atsız Beğ ne diyor:</p>
<p>“Edebiyat, tarih, coğrafya dersleri okutmakla güdülen gayelerden birisi de, gençlere, millet ve yurt sevgisi aşılamaktır. Bu işin hiç yalan söylemeden, gerçekleri değiştirmeden yapılması gerektir.</p>
<p>Çünkü yalancılık üzerine kurulmuş yurtseverlik olmayacağı gibi, gerçeklerin değiştirilmesinden de hiçbir erdem doğmaz. Çocuklar, kendi edebiyatlarını, tarihlerini okurken düşünürler, muhakeme yaparlar, sevinirler, kızarlar, beğenirler, tenkid ederler; fakat sonunda bütün zaferler ve bozgunları ile iyi ve kara günleri ile Türk tarihi, Türk kültürü, Türklük sevgisi gönüllerinde yer eder. Hattâ bazan bütün o okunan cilt cilt kitaplardan, akıllarda hiç bir şey kalmaz da gönüllerde bir millî sevgi ve inanç kalır ki, istenilen de, esasen odur.”</p>
<p>Atsız Beğ, bir câhilin yazdığı ders kitabında, “O aralık Abdülmecid tahta geçmişti. Bu, her Osmanlı padişahı gibi gafil ve biçare bir adamdı.” sözlerine cevap niteliğinde uzun bir makale yazmış ve bütün Osmanlı padişahlarını tek tek ele alıp her biri için o adama sormuştu: Bu mu gafil ve biçare?</p>
<p>Yahya Kemal de şu satırlarla Atsız Beğ’in siyasî tarih için söylediklerini edebiyat için tekrarlar gibidir:</p>
<p>“Kalbi olanların dili yok; dili olanların kalbi yok Yoksa bugün Türk şiiri ve nesri taş yürekleri eriten bir şey olurdu; bu devir bir taraftan ağrılarıyle, sızılarıyle, acılarıyle, ölümleriyle, mâtemleriyle, hasretleriyle, bir taraftan da atılışlariyle, isyanlariyle, ümidleriyle, emelleriyle, hârikalarıyle o kadar feyyaz bir devirdir. Büyük millet şerefli zamanlarındaki lisanını Yunus Emre ve Süleyman Çelebi gibi, Fuzulî, Bakî gibi, Nef’î ve Nedîm gibi, saz şairleri gibi öz oğullarına emanet etmişti&#8230; O şâirler öldüler. Milletten emanet aldıkları lisânı keşke berâber götürselerdi, götürmediler; kâtiplere terkettiler.”</p>
<p>Yahya Kemal sadece bir devir, yaşadığı devir için bunları söylüyor ama dedikleri Türk’ün bütün geçmişi için doğrudur.</p>
<p><strong>Dinbazlar ne der?</strong></p>
<p>Peki dinbazlar ve diğer câhiller ne yapıyor?</p>
<p>Onların dünyası siyah-beyazdır. Hiç gri ton yoktur. Osmanlı iyiyse Cumhuriyet kötüdür. Ve Osmanlı’nın her şeyi iyi, Cumhuriyet’in her şeyi kötüdür. Millî Mücadele yoktur. Balkan Harbi, Doksanüç Harbi de yoktur. Varsa bile onlarda bizi gizli güçler mağlup etmiştir. Hatta daha iyisi, biz aslında mağlup olmamış, mağlup gibi gösterilmişizdir. Bunlar ve buna benzer çocukça fikirler.</p>
<p>Türk tarihinin en güçlü ve en uzun süren yapısıdır Osmanlı. Üç kıtada, yedi milyon kilometre karede Türkçe konuşan, konuşturandır Osmanlı.</p>
<p>Fakat Viyana önünde de bozulandır, Balkan Harplerinde “mülhezim” olandır Osmanlı.</p>
<p>Piri Reis’in bugün hâlâ görenleri şaşırtan, uzaylılar, uzay araçlarından bakıp da mı çizdi bunu dedirten haritasını yapacak teknik ve bilim birikimidir Osmanlı.</p>
<p>Fakat Pirî Reis’in haritasını yayıp üzerinde yemek yiyen de, haritanın yarısını kaybeden de Osmanlı’dır. Harita ancak Cumhuriyet döneminde ve yabancı bir bilim adamı tarafından bulundu.</p>
<p>Gemileri karadan yürüten Osmanlıdır. (İstanbul’un fethinde gemiler karadan yürümemiştir diyenler var. Bilmiyorum. Olsun, Akdeniz’de, Cerbe’de Turgut Reis yürütmüştü ya.)</p>
<p>Fakat Portekiz’in, İspanya’nın, Hollanda ve İngiltere’nin açık deniz seferlerine bir türlü uyanamayıp dünyayı onlara terk eden de Osmanlı’dır.</p>
<p><strong>Devletlerimiz ve büyüklerimiz</strong></p>
<p>İşte Türkçülüğün mihenk taşı budur. Türk’ün geçmişinin tamamına, sevabı ve günahı ile “benim” diyendir.</p>
<p>Peki, bu düşüncelere insanları sayarak başladık. Onlara karşı tutumumuz nedir? Yavuz mu Şah İsmail mi? Atsız mı Türkeş mi? Enver Paşa mı, Atatürk mü? Namık Kemal mi, Akif mi, Gökalp mı?</p>
<p>Burada da Türkçü, Türk hanedanlarına ve devletlerine karşı takındığı tavrı tekrarlar. Yukarıda saydığımız Türk “illeri”nden birini reddetmek Türk tarihini parçalamaktır, tahrip etmektir. Türk büyüklerini reddetmek de öyle. Hele aşağılamak, şüphesiz edepsizliktir. Fakat bu, yanlış yaptılarsa onları görmezden geliriz demek değildir. Aşağılamak ayıptır. Körü körüne, her yaptığı doğrudur demek de ayıptır. Bilim adına ayıptır. Bilim adına ayıp olanı yapmak ve yaymak da Türklük adına, gelecek nesiller adına da yararlı olanı gizlemektir. Tekrar edelim: “Çünkü yalancılık üzerine kurulmuş yurtseverlik olmayacağı gibi, gerçeklerin değiştirilmesinden de hiçbir erdem doğmaz.”</p>
<p>Tıpkı tarihimiz gibi geçmişteki büyüklerimiz de bize doğrularıyla olduğu kadar yanlışlarıyla da ders verir. Herhalde doğruları yanlışlarından çoktur ki biz onlara “büyüklerimiz” diyoruz. Ama doğru yaparken de yanlış yaparken de onlar bizim büyüklerimizdi! Yanlışlarını tevil etmeye gerek yoktur. Yanlışlara yanlış deriz. Fakat onları doğruları için, çalışmaları ve fedakârlıkları için sevmeğe ve onlarla iftihar etmeğe de devam ederiz. Yanlışları yanlış diye tanıdıktan sonra, her birinin doğrularını derleyip, üst üste koyup, yolumuza devam ederiz. Biz geçmişin üzerinde yükseliriz. Çünkü—Newton’un dediği gibi—devlerin omuzlarına çıkıp oradan baktığımız için daha uzağı görürüz. Biz, o devlerden de uzağı görürüz; çünkü onların geçmişlerinde kendileri yoktur.</p>
<p>Türkçülük tarihinde meselâ bir Gökalp bize, bilimin ışığında yürümeyi öğretti. Yusuf Akçura, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör’ün verdiği ders de budur. Atatürk, en ümitsiz zamanda bile davranıp kalkmayı ve ümidi hiç yitirmemeyi öğretti. Atsız bize dürüst olmayı, dost-doğru olmayı, muhalif olmayı öğretti dersem tam doğru olmuyor: Öğretmedi, bunları tek tek ve bizzat yaparak gösterdi. Zamanın sarsılmaz sanılan diktatör iktidarına karşı direnerek öğretti. Nihayet Türkeş, siyasî faaliyetin, siyasî hareketin fikrimizi yurt sathına yayma gücünü öğretti. Her birinin hataları var mıydı? Muhakkak vardı biz onların sevaplarıyla yükselip güçlendik, hatalarını da bir daha tekrarlamamak için iyice öğrendik.</p>
<p><strong>Sosyalist miyiz, kapitalist mi?</strong></p>
<p>Devletler ve insanlardan sonra ideolojilere gelelim. Devletçi mi olalım özel sektörcü mü? Sosyalist mi olalım liberal mi?</p>
<p>Türkçülük sıradan bir ideoloji değildir. Bir duygu, bir tarihi miras, bir kültür ve şiddetli bir Türklük aşkıdır. Bütün bunların da bir sistem hâline getirilmişidir. Türkçülüğün tek kabulü ve metodu bilimdir. Bilimle diğer ideolojiler arasında bir fark, fakat öldürücü bir fark vardır: İdeolojiler her yere burunlarını sokmak isterler. Toptancıdırlar, totaliterdirler. Bilimin sınırları bellidir ve bilim bu sınırları bilir.</p>
<p>Bunu söyledikten sonra sorularımızı tekrar edelim: Devletçi mi özel sektörcü mü; sosyalist mi, liberal mi? Tıpkı tarihteki devletlerimizde olduğu gibi, tıpkı insanlarımızda olduğu gibi, bunların da iyi taraflarından olduğu kadar kötü taraflarından da ders alırız. İyi tarafları adapte eder, kötü tarafları bırakırız. Her iki cinsi de, iyisini de kötüsünü de niçinleriyle birlikte iyice öğreniriz ki onların hatalarına düşmeyelim.</p>
<p>Hürriyetçiliğin, özel sektörcülüğün milletleri tarihte nasıl kalkındırdığını da görürüz, insanları nasıl sömürüp köleleştirdiğini de. Sosyalizmin düştüğü derin çukurları, devletçiliğin yol açtığı hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluk rezaletlerini de görürüz; sanayinin başlamasında ve büyümesindeki ihtimamını ve destekleyici rolünü de. Piyasanın gizli eline hürmetimiz vardır ama bu elin bazen felç olup krizlere ve çöküşleri engelleyemediğini de biliriz. Çok şükür, biz, bunlardan illâ biri veya diğeri olmak zorunda değiliz. Bunlardan biri veya diğeri belli bir konuda öbüründen üstün olabilir. Bu üstünlük zamana göre, şartlara göre de değişebilir.</p>
<p>Biz, bize bu etiketlerden biri takılsın diye değil, Türklüğe faydalı olalım diye yola çıktık. Biz ne oyuz, ne öbürüyüz. Bizim saplantılarımız değil değerlerimiz vardır. Biz Türkçüyüz. Her hareketimizde hedefimiz Türk milletinin çıkarıdır, refahıdır, değerleriyle birlikte bekasıdır. Bu hedefe varmak için hangi yönde yürüyeceğimizi de bize bilim söyler.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turkculugun-mihenk-tasi/">Türkçülüğün mihenk taşı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/turkculugun-mihenk-tasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni başlayanlar için hukuk devleti</title>
		<link>https://millidusunce.com/yeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/yeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Aug 2017 00:42:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6713</guid>

					<description><![CDATA[<p>Harezmî, adından da belli, Harezmli bir ailenin çocuğu. 780-850 arasında yaşamış. İkinci derece denklemini çözmüş. Batlamyus’un astronomi hesaplarını düzeltmiş. Ondalık sayıları öğretmiş. Cebirin icadına büyük katkı yapmış. Fakat adının bugün saygıyla anılmasının sebebi bunların dışında. O sebebi az sonra söyleyeyim. Galiba Al-Harezmî adını lâtin alfabesine çeviren keşiş, ismin başındaki Hı harfini, hani şu Azerbaycan Türkçe [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti/">Yeni başlayanlar için hukuk devleti</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti%2F&amp;linkname=Yeni%20ba%C5%9Flayanlar%20i%C3%A7in%20hukuk%20devleti" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti%2F&amp;linkname=Yeni%20ba%C5%9Flayanlar%20i%C3%A7in%20hukuk%20devleti" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti%2F&amp;linkname=Yeni%20ba%C5%9Flayanlar%20i%C3%A7in%20hukuk%20devleti" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti%2F&amp;linkname=Yeni%20ba%C5%9Flayanlar%20i%C3%A7in%20hukuk%20devleti" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti%2F&#038;title=Yeni%20ba%C5%9Flayanlar%20i%C3%A7in%20hukuk%20devleti" data-a2a-url="https://millidusunce.com/yeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti/" data-a2a-title="Yeni başlayanlar için hukuk devleti"></a></p><p class="p1 selectionShareable"><span class="s1">Harezmî, adından da belli, Harezmli bir ailenin çocuğu. 780-850 arasında yaşamış. İkinci derece denklemini çözmüş. Batlamyus’un astronomi hesaplarını düzeltmiş. Ondalık sayıları öğretmiş. Cebirin icadına büyük katkı yapmış. Fakat adının bugün saygıyla anılmasının sebebi bunların dışında.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">O sebebi az sonra söyleyeyim. Galiba Al-Harezmî adını lâtin alfabesine çeviren keşiş, ismin başındaki Hı harfini, hani şu Azerbaycan Türkçe alfabesinde X ile gösterilen harfi, her halde gayın veya cim (gim) diye okumuş. Yani </span><span class="s2"><strong>خ</strong></span><span class="s1"> harfini<span class="Apple-converted-space">  </span></span><span class="s2"><strong>غ</strong></span><span class="s1">veya<span class="Apple-converted-space">  </span></span><span class="s2"><strong>ج</strong></span><span class="s1"> diye seslendirmiş ve bizim Al-Harezmi batıda Al-Garezmi oluvermiş. Bakınız, İspanyolca’daki quarismo ve Portekizce’deki alguarismo “<em>rakam”ın</em> o dillerdeki adı!</span></p>
<p class="p3 selectionShareable"><span class="s3"><strong>Algoritma!</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Evet, bu büyük mucidin adının bugün sık hatırlanmasının sebebi yukarıda saydıklarımın hiçbiri değildir, bir tanesi bile hatırlanmasına kâfi idi amma… Bugün anılmasının sebebi, onun adıyla anılan kavram: Algoritma.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Algoritma, bir iş yapmanın reçetesine verilen isim. Harezmî bu reçeteleri matematiğe uygulamış ve uzun uzun açıklamış. İkinci derece denklemi mi çözeceksiniz:</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">1. Denklemi ifade = sıfır şekline sokunuz.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">2. İkinci katsayının karesini alınız. Bundan birinci ve üçüncü katsayıların çarpımının dört katını çıkarınız…</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Böyle devam eder ve denklem ne olursa olsun çözümü her seferinde elde edersiniz. Algoritma olmasaydı, şu denklemin çözümü bu, öbürününki şu diye her biri için ayrı sonuç hesaplardınız. Kim bilir, belki de o kadar kötü olmaz; katsayıları 1, 4 ve 2 olan denklemin çözümü gibi yayınlarla akademik unvanlar alınırdı.</span></p>
<p class="p4 selectionShareable"><span class="s3"><strong>Celal Şahin ve bilgisayar dilleri</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Bugünün bilgisayar programlarının ruhu da budur: Algoritma!</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Hani üniversitede mi lisede mi yoksa ilkokulda mı öğretelim diye heyecanlandığımız şu bilgisayar kodlama, aslında insanların düzenlediği algoritmaları elektronik makinaların diline aktaran aracı lisanlardır. Onlara programlama dili diyoruz.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Tabi algoritmalar yukarıda (1) ve (2) diye verdiğimiz adımların art arda sıralanmasından ibaret değildir. Arada karar vermek de gerekir. İşte diyeceksiniz, yine insana muhtaç oldunuz. Hiç de değil. İkinci derece denkleminin üçüncü adımına şöyle yazarız:</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">(3) Eğer sonuç sıfırdan büyükse….</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Ve sonuç sıfırdan büyükse ne yapacağımızı, sıfırsa ne yapacağımızı, sıfırdan küçükse ne yapacağımızı algoritmanın üç çatalı şeklinde yazmaya devam ederiz.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Demek ki algoritmalar epey akıllı olabiliyor, karar da veriyor.<span class="Apple-converted-space">  </span><strong>Ruhun şâd olsun Al-Harezmî. Gerçi senin yaptıklarından bugün ecnebiler yararlanıyor ama zarar yok. Biz de övünüyoruz işte. Hem şu sıralar deve sidiği ve Ace Hurması ile meşgulüz.</strong>O konularda sonuca varınca belki biz de algoritma yazarız.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Tabi bugün kendi giden otomobiller de yüzlerce algoritma kullanır. Rahmetli Celal Şâhin’in dediği gibi, “<em>Kırmızı yanınca dur, beyaz yanınca bekle, yeşil yanınca geç; geç hanım teyze…</em>” (Sarı değil beyaz derdi. O zaman sarı yerine beyaz mı kullanırdık?)</span></p>
<p class="p4 selectionShareable"><span class="s3"><strong>Sanayi 4.0, Asimov ve Harari</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Ve Sanayi Devrimi 4.0. Biz 2’inciyi tamamlamaya çalışırken, robotların işe soyunması bu yeni devrimi ateşledi. Robotlar da algoritmalardan ibaret tabi… Isaac Asimov’un “<em>Ben Robot</em>” şaheserinde bütün hikâyeler robotiğin üç kanununun çelişmesiyle ortaya çıkar. O kanunlar algoritmadır aslında. Şöyle:</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">1. Bir robot, bir insana zarar veremez veya hareketsiz kalarak bir insanın zarara uğramasına müsaade edemez.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">2. Bir robot, insanların verdiği emirlere, Birinci Kanun’la çelişmemek kaydıyla, itaat eder.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">3. Bir robot kendi varlığını, bu savunma Birinci ve İkinci Kanunları’yla çelişmediği sürece savunur.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Ve hikâyeler buradan başlar. En basitiyle, bir insan öbürünü öldürmeye kalkarsa robot ne yapar… Ve olaylar böylece gelişir. </span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Kurgu yazmasa da Asimov’un ruhundan bir parça taşır gibi davranan Yual Noah Harari daha da ileri gidiyor. (Yuval Noah Harari zaten hep ileri gidiyor ve her sayfada bir bomba patlatma gayreti içinde… Çoğu zaman da bombalar gerçekten patlıyor. ) <strong>Noah, yani Nuh dostumuz, bütün organizmaların algoritma olduğunu söylüyor. </strong>Yani bütün hayatın. Anne iyi beslenmiyorsa cenin, bu besin azlığını “dışarıda kıtlık var” diye değerlendiriyor. O bebek, bazal metabolizmasını düşürüyor. Yani yiyeceklerden aldığı kalorileri tasarruflu harcayacak genleri açıp, hareketli ve çok enerji harcayan bir yaşam tarzının genlerini kapatıyor. Bu da bir algoritma… Sonuçta hamile rejim yaparsa bebek büyüdüğünde obez oluyor. Bu bir misal. Bütün biyokimyasal mekanizmalar, bütün hayat zincirleri böyle karma karışık algoritmalarca yürütülüyor.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Canlılar algoritma, cansızlar algoritma, bilgisayarlar algoritma, robotlar algoritma… Geçen günkü güneş tutulmasının zamanını öyle saniyesi saniyesine, yerini metresine kadar nasıl tahmin ettik? Çünkü o işlerin algoritmasını Newton hazırlayıp bize vermişti. Biz de oradan hesaplıyoruz. (Belki izafiyetten kaynaklanan birkaç milimetrelik sapma da vardır, bilmiyorum.)</span></p>
<p class="p3 selectionShareable"><span class="s3"><strong>Ve hukuk</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Kutadgu Bilig’de Hakan Güntogtı ne diyordu:<span class="Apple-converted-space">  </span>“<em>İster oğlum olsun, ister gelip geçen misafir. Vereceğim kararda kimse farklılık bulamaz.</em>”<span class="Apple-converted-space">  </span><strong>Evet, kanun algoritmadır. Tarafsız ve adil yargı böyle olur. Karar vermede kullanılan algoritmaya onlar töre diyordu. Biz kanun diyoruz.</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Devletle kanunu, devletle töreyi yan yana söylemek âdetimizdir. Bilge Kaan, “<em>Türk Milleti, üstte gök basmadıysa, altta yer delinmediyse senin ilini </em>(yani devletini)<em>, töreni kim artadı?</em>” der. Hazreti Ömer de “<em>Adalet mülkün </em>(yani devletin)<em> temelidir!</em>” buyurmuştur.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Adalet algoritma hâline gelince kanun olur. Kanun yönetmelik, talimatname, velhasıl “mevzuat” olur. Hepsi algoritmadır. İster adalet mekanizmasında ister bürokrasinin işlemesinde, işe almada, terfide, vatandaşın müracaatında yapılacaklarda, bütün hizmetlerde uygulanan şey algoritmadır. Ticaret Kanunu’ndan Ceza Kanunu’na, Seçim Kanunu’ndan Medenî Kanun’a kadar her şey. Meselâ öğretmen tayinlerinde bir dizi not ve sınav sonucu vardır. Bunlara göre adayların sıraya sokulup en üsttekilerin alınması adalettir, bunun yapılmasını buyuran mevzuat işin algoritmasıdır. <strong>Memuriyette, askerlikte kimin nasıl terfi edeceği algoritmalara bağlıdır. Yazılı algoritmalara mevzuat, yazısız algoritmalar gelenektir. İkisi de kuvvetlidir ve şaşmaz. Eğer siz muz cumhuriyeti değilseniz!</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Algoritma olmasa her müracaat, her işe alma, her terfi ve her ticarî alışveriş için bir yetkili veya kuvvetlinin ayrı ayrı karar vermesi gerekecekti.</span></p>
<p class="p4 selectionShareable"><span class="s3"><strong>Öyle olsun, ne mahzuru var?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Bakın size algoritmayla yürüyen bir teşkilâtla büyük dâhilerin her olay başına dehalarıyla karar verdikleri kazuistik teşkilatı karşılaştıralım. Teşkilât büyük iş, iki futbol maçını karşılaştırayım:</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Algoritmayla yürüyen maçın ne zaman başlayacağı, kaç kişiyle ve kaç dakika oynanacağı baştan bellidir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Golün hangi hallerde sayılıp hangi hallerde sayılmayacağı, neyin aut, neyin ofsayt, neyin faul olduğu hep bellidir. Hangi şartların hangi sonuçları doğuracağı bellidir. Hakemlerin görevi her bir şartın oluşup oluşmadığını tespit edip o şartın algoritmasına göre hüküm vermektir. Kurallar, yani algoritma bellidir ve maç boyunca değişmez.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Bu kurallarla oynanan maçta oyuncuların bütün dikkati topa, kaleye, koşmaya, pas vermeye velhasıl oyuna ve gole odaklanmıştır. Böyle kurallarla oynanan ligin takımları gün geçtikçe ustalaşır. Oyuncular rekabet için yoğun antrenmanlar yapar, fiziklerini, sağlık şartlarını en iyiye çıkarmaya gayret eder. Böyle ülkelerin takımları diğer ülkelerin takımlarıyla da rekabet eder ve anlattığımız ruh hali geçerliyse, galip gelirler.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s3">Bir de mutlak yetkili, kurallara değil dehasına güvendiğimiz hakemlerce yönetilen bir maça, bir lige, bir ülkeye bakalım. Hakem Ahmet Bey, “<em>Şu takımın oyuncusu gecikmiş; iyi çocuktur, biraz bekleyelim de onsuz başlamayalım.</em>” der. Yan hakem Hasan, “<em>Ofsayttı ama bizim mahallenin reisi Hüsnü onu tutuyor, bu çocuğa dikkat et, bizdendir demişti. Şimdi şevkini kırmayalım delikanlının</em>” buyurur… Fakat asıl fark oyuncuların tutumlarındadır. Onlar çok çabuk şunu öğrenir: Siz ağzınızla kuş, volenizle doksanı tutsanız, hakemler sizi tutmuyorsa gayretleriniz hiçbir işe yaramaz. Algoritmasız ligin oyuncuları sahaya, rakibe, koşmaya, vurmaya değil, hakemlere odaklanmışlardır. Ne yapsam da yan hakem beni tutsa… Hele hele orta hakem! Veya federasyon başkanını tavlasam. Başkanı tavlayamazsam, acaba kızını tavlayabilir miyim?</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Bu ikinci ülkenin takımları, o takımların oyuncuları, açıktır ki birinciler kadar marifetli olmayacaktır. Ve onların bu halleri yabancı takımlarla yaptıkları maçlarda ortaya çıkacaktır. O zaman da durumu izah edebiliriz: Onlar bize hep düşmandır zaten.</strong> Hakemler taraf tuttu. Kaç golümüzü saymadılar, penaltımızı vermediler. Federasyonun başına başkanımızın kayınbiraderini getirmişsek ne olmuş yani? O bu işlerden iyi anlar. Hayatı boyunca televizyonda maç izlemiştir.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Futbolu bilmem ama diktatörlerin yönettikleri ülkelerde iş yapanların, diktatörün ailesiyle yakınlıkları veya ortaklıkları sayesinde başardıklarını anlatan çok “iş adamı” hikâyesi dinledim. Günahları boynuna, bir kısmı bu halle öğünmek için anlatıyordu ama korkarım bir kısmı da gerçeği söylüyordu.</span></p>
<p class="p4 selectionShareable"><span class="s3"><strong>Ya erdemin yükselişi ya ahlâkın çöküş</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">19. yüzyıl Avrupasında algoritmayla çalışan devleti kuran Bismarck’tır. <strong>Onun “Prusya Erdemleri”, algoritmayla çalışan bir bürokrasi diye özetlenebilir. Öyle ki bu algoritmalar Bismarck olsa da olmasa da çalışır.</strong> Bir devletçikler federasyonundan dünyanın bir numaralı gücünü doğuran bu erdemler ve algoritma Alman devletiydi—o mülkün temeli adalet, adaletin temeli de hukuk devletiydi. “<em>Berlin’de hâkimler var</em>”dı. Algoritma bürokrasisi kurulduktan sonra gereken son adım, memurları siyasî iradenin keyfî müdahalesinden korumak için alınacak tedbirlerdir. Terfi ve tayinlerin delinmez algoritmalarla yürümesi ve en önemlisi memurluğun ömür boyu sürmesi ve emeklilik garantisi.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Devlet harcamalarında yolsuzluk yapanların ihale kanunlarını delmeye çalışması gibi, bürokrasiyi emir-kumanda altına alanların delmeğe çalıştıkları da bu özelliklerdir. Objektif algoritmalar ve ölçme sistemleri yerine keyfî mülakatlar, dehaların kararları ve bir emirle alınıp atılan, sürülen bürokratlar. Acemiler bu halin işlere etkisine odaklanır ve ne kadar kötü olacağını söylerler. Haklıdırlar. Fakat biraz daha tecrübeliler, bunun bürokrasideki memurların ve halkın ahlâkına etkisini görürler ve asıl yıkımın insanların akıl ve gönüllerinde meydana geldiğini anlarlar. Eski Sovyet ülkelerinde ve diktatörlükle yönetilen bütün ülkelerde durum budur.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">İl gider töre kalır… <strong>Yani devlet yıkılsa bile töre ayaktaysa devlet tekrar kurulur.</strong>Fakat töre gitmişse, bu yerin delinmesinden, göğün basmasından kötüdür. Çünkü mülkün temeli göçmüştür ve ilk sarsıntıda yerle bir olacaktır.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Algoritmalarınıza mukayyet olunuz!</span></p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti/">Yeni başlayanlar için hukuk devleti</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/yeni-baslayanlar-icin-hukuk-devleti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı 1944’te çatladı</title>
		<link>https://millidusunce.com/turkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/turkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Aug 2017 05:15:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6680</guid>

					<description><![CDATA[<p>PROF. İSKENDER ÖKSÜZ 03.05.2016 Devlet, üniversite, parti, dernek, hatta şirket&#8230; Bütün kurumlar müşterek değerler üzerinde yükselir. Toplumlar da. Hiçbiri müşterek değerlere dayanmadan yaşayamaz. Değerler dediğimiz, İbni Haldun’un asabiyesiyle ilişkilidir. Haldun’a göre devleti asabiye kurar. Asabiye kuvvetliyse devlet yaşar. Asabiye zayıflarsa asabiyesi kuvvetli olan, zayıf asabiyeliyi devirip devletin başına geçer. Nevzat Kösoğlu’nun “iman” adını verdiği kavramın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi/">Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı 1944’te çatladı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrkiye%20Cumhuriyeti%E2%80%99nin%20temel%20ta%C5%9F%C4%B1%201944%E2%80%99te%20%C3%A7atlad%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrkiye%20Cumhuriyeti%E2%80%99nin%20temel%20ta%C5%9F%C4%B1%201944%E2%80%99te%20%C3%A7atlad%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrkiye%20Cumhuriyeti%E2%80%99nin%20temel%20ta%C5%9F%C4%B1%201944%E2%80%99te%20%C3%A7atlad%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi%2F&amp;linkname=T%C3%BCrkiye%20Cumhuriyeti%E2%80%99nin%20temel%20ta%C5%9F%C4%B1%201944%E2%80%99te%20%C3%A7atlad%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fturkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi%2F&#038;title=T%C3%BCrkiye%20Cumhuriyeti%E2%80%99nin%20temel%20ta%C5%9F%C4%B1%201944%E2%80%99te%20%C3%A7atlad%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/turkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi/" data-a2a-title="Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı 1944’te çatladı"></a></p><p><strong>PROF. İSKENDER ÖKSÜZ</strong></p>
<p>03.05.2016</p>
<p>Devlet, üniversite, parti, dernek, hatta şirket&#8230; Bütün kurumlar müşterek değerler üzerinde yükselir. Toplumlar da. Hiçbiri müşterek değerlere dayanmadan yaşayamaz.</p>
<p>Değerler dediğimiz, İbni Haldun’un asabiyesiyle ilişkilidir. Haldun’a göre devleti asabiye kurar. Asabiye kuvvetliyse devlet yaşar. Asabiye zayıflarsa asabiyesi kuvvetli olan, zayıf asabiyeliyi devirip devletin başına geçer. Nevzat Kösoğlu’nun “iman” adını verdiği kavramın Haldun’un asabiyesi ile örtüştüğü noktalar var.  Bugünün toplum bilimlerinin yeniden icat ettiği “toplum sermayesi”  diye çevirebileceğimiz “sosyal kapital” sözü de bu kavramlara kardeştir.</p>
<p>Sosyal kapital millet fertlerinin birbirlerine karşı duydukları tabii sevgi ve bağlılık ve bu hislerin sonucunda teşekkül eden karşılıklı güven ve toplumun iç iletişimindeki yoğunluktur. Bunlar bizim uhuvvet, dayanışma kavramlarımızla akraba anlayışlar.</p>
<p>Müşterek değerlere bağlanan insanlar birbirlerine de sevgi ve güven duyar. Camiasının diğer mensuplarına kuşkuyla bakmaz. Dikkatleri yaptıkları işe, dış dünya ve başarıya odaklıdır. Müşterek değerlere bağlılığın azaldığı, lâfta kaldığı camialarda güven tükenir, insanlar birbirine potansiyel rakip ve hain gözüyle bakar. Mesai ve gayret diğerini alt etmeye, olmazsa kontrol etmeye harcanır. Artık mensuplar hissettiklerini, düşündüklerini değil, güvenli olanı, yukarıdakilerin duymak istediklerini söyler. Giderek onların istediği gibi düşünmeye başlarlar. Yahut hiç düşünmemeye… En emniyetlisi de budur; hiç düşünmemek. Slogan söylemek&#8230; Ahlâk dibe vurur.</p>
<p>***</p>
<p>3 Mayıs 1944’te başlayıp bugüne kadar uzanan zincirde iktidarlar, Türk devletinin üst değerlerini tahrip etti. Bu tahribatın sebebi güvensizlik ve korkudur. O gün, Türk Milliyetçileri’nin çok sevdiği, kaleminden çıkan her satırı dikkatle okuduğu Nihal Atsız, Sabahattin Ali’nin aleyhine açtığı davanın ikinci duruşmasında bulunmak üzere Ankara’ya gelmişti. Bir sevgi patlamasıyla karşılandı. Ankara sokakları gençlerle doldu. Bu gösteri kendiliğindendi. Planlanmamış, düzenlenmemişti. Binlerce ve binlerce genç insan bir yerlerden Ankara’ya taşınmamıştı. Bu hal siyasî iktidarı korkuttu. Bunlar mutlaka gizli emeller beslemekteydiler. Çok da iyi organize olmuşlardı, çünkü hafiyelerin bu gösteriden haberleri yoktu. Aslında gösterinin hazırlığı olmadığı için hafiyelerin haberi olmamıştı ama arkasında iktidarın bulunmadığı ve tertip edilmemiş bir gösteri, İnönü rejimi sırasında duyulmuş şey değildi. Mutlaka rakiptiler, mutlaka muhaliftiler, mutlaka hükümeti devireceklerdi.</p>
<p><strong>Diktatörler vesveselidir.</strong></p>
<p>Gerisi tarihtir… İşkence edildiler, yargılandılar, mahkûm oldular, temyiz mahkûmiyeti bozdu ve namuslu hâkimler Türkçüler’in tamamını beraat ettirdi. Fakat diktatör paranoyası bir kere tetiklenmişti. Artık iktidarın “Irkçı-Turancılar” diye bir düşmanı vardı. Bu düşmanlık 1940’larda bitmediği gibi, 20. asrın sonuna kadar, 21. asrın başına kadar da devam etti. Hâlâ sürüyor.</p>
<p>Garip olan şuydu: Korkulan şey Türk Milliyetçiliği idi ve Türk Milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu temel taşıydı. Bindiği dalı kesme hikâyesine bundan acı örnek bulamazsınız.</p>
<p>Bir başka garabet, sadece ve sadece bir Türk Milliyetçisi olan Atatürk’ün adının, Türk Milliyetçiliği’ne karşı kullanılmasıdır. Türk Milliyetçiliği’nden korkanlar Türk Milliyetçiliği’nin başına iki hece eklediler, Onu “A-ta-türk Milliyetçiliği” yaptılar. Atatürk milliyetçiliğinin ne olduğu belli değildir. Ama Türk Milliyetçiliği olmadığı açıktır; çünkü öyle olsaydı, Türk Milliyetçiliği denirdi, değil mi? Bazıları Türk Milliyetçiliği zararlı iken Atatürk Milliyetçiliği onun bu zararlı unsurlarından temizlenmiş hâlidir sandılar. Bazıları Türk’e değil de Atatürk’e bağlılık zannettiler. Atatürk sağ olsaydı, herhalde ilk yapacağı Atatürk Milliyetçilerine hadlerini bildirmek olurdu.</p>
<p>1944’ten yıllar sonra sivil-asker, devlet memurları her yıl, Türkçülüğün ne kadar tehlikeli bir şey olduğu konusunda eğitildiler. Seneler sonra, ta bugüne kadar, çevrelerindeki Irkçı-Turancıları tespit edip amirlerine bildirmeleri emredildi.</p>
<p>Atatürk’ün kurduğu CHP’nin altı okundan biri “Milliyetçilik” idi. O ok bu yeni şartlarda batıyordu. Ona da bir izah bulunmalıydı. Yeni CHP’nin programındaki Milliyetçilik maddesini açıp okuyunuz. İki sayfa sürüyor ve içinde bir kere “Türk” kelimesi geçmiyor! İki sayfada ne anlatılıyor: Milliyetçiliğin ne olmadığı&#8230; Yani iki sayfa boyunca o oktan ötürü özür dileniyor.</p>
<p><strong>Onuncu yıl marşını hatırlar mısınız?</strong></p>
<p>Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi, Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri…</p>
<p>Son derece tehlikeli ve CHP’nin milliyetçilik anlayışıyla uzak yakın ilgisi olmayan lâflar. Bunlar yerine Atatürk Milliyetçisiyiz biz. Bu marş Atatürk’ten mi kalma? Hadi canım sen de!</p>
<p>Devletin temelindeki taş çekilince, diğer dayanaklar da tek tek çöktü. Göğsümüzü siper edecek bir şey kalmamıştı. Üstelik bunlar aşırı şeylerdi. Türk’ün yararına çalışmak, Türk’ün yararını düşünmek… Irkçılık-Turancılıktı,  kötüydü. Peki, ne düşünülecekti?</p>
<p>İnsanların aşkın değerlere ihtiyacı vardır. Bütün topluluklar temel değerleri üstüne oturur. Önce ne için, kimin için sorusuna cevap vermek gerekir. Bu ne ve kim sorusunun cevabı “Türk Milleti” değilse, herkes kendi cevabını verecektir. Onun için aydınımız, bürokratımız, öğrencimiz, gencimiz; bazen de ihtiyarımız rüzgârda ipi kopmuş balonlar gibi savrulup durdu. Önlerine konan her değere iştahla uzandılar. Önce bilimsel sosyalist olmaya kalktılar. Olmadı. Şimdi siyasi ümmetçiliğe davranıyorlar.</p>
<p>Türkçülük kötü olduğu için Ata-Türkçüler 1944’ten beri yeni temel değerler belirlemeye çalışıyor. 1980’den sonra bu tespiti yapacak kurumlar da inşa edildi. Ata-Türkçülük ilkelerini bulduklarında bize de haber verecekler, eminim. Türk Devleti&#8217;nin ömrü vefa ederse…</p>
<p>Ne demişti Haldun? Asabiyesi zayıf toplulukları, asabiyesi güçlü topluluklar yönetir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/turkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi/">Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı 1944’te çatladı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/turkiye-cumhuriyetinin-temel-tasi-1944te-catladi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yardımcı doçentlik ne demek?  Prof.  Dr. İskender Öksüz yazdı:</title>
		<link>https://millidusunce.com/yardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/yardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Aug 2017 00:31:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6658</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Derler” diye diye öğretmek Üniversite orta öğretimin yüksek kısmı değildir. Sanırım bunda mutabıkız. Orta ve ilköğretimin asıl görevi birilerinin ürettiği, birilerinin de topladığı bilgileri lisanı münasiple, daha doğrusu usulü münasiple öğrencilere aktarmaktır. Üniversitenin temel vazifesi ise bu bilgiyi üretme işidir. Yani “bilim yapmak”tır. İkincil vazifesi tıpkı liseler gibi var olan bilgiyi aktarmak, öğrenci yetiştirmektir ama [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi/">Yardımcı doçentlik ne demek?  Prof.  Dr. İskender Öksüz yazdı:</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi%2F&amp;linkname=Yard%C4%B1mc%C4%B1%20do%C3%A7entlik%20ne%20demek%3F%20%20Prof.%20%C2%A0Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi%2F&amp;linkname=Yard%C4%B1mc%C4%B1%20do%C3%A7entlik%20ne%20demek%3F%20%20Prof.%20%C2%A0Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi%2F&amp;linkname=Yard%C4%B1mc%C4%B1%20do%C3%A7entlik%20ne%20demek%3F%20%20Prof.%20%C2%A0Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi%2F&amp;linkname=Yard%C4%B1mc%C4%B1%20do%C3%A7entlik%20ne%20demek%3F%20%20Prof.%20%C2%A0Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi%2F&#038;title=Yard%C4%B1mc%C4%B1%20do%C3%A7entlik%20ne%20demek%3F%20%20Prof.%20%C2%A0Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A" data-a2a-url="https://millidusunce.com/yardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi/" data-a2a-title="Yardımcı doçentlik ne demek?  Prof.  Dr. İskender Öksüz yazdı:"></a></p><p><strong>“Derler” diye diye öğretmek</strong></p>
<p>Üniversite orta öğretimin yüksek kısmı değildir. Sanırım bunda mutabıkız. Orta ve ilköğretimin asıl görevi birilerinin ürettiği, birilerinin de topladığı bilgileri lisanı münasiple, daha doğrusu usulü münasiple öğrencilere aktarmaktır.</p>
<p>Üniversitenin temel vazifesi ise bu bilgiyi üretme işidir. Yani “bilim yapmak”tır. İkincil vazifesi tıpkı liseler gibi var olan bilgiyi aktarmak, öğrenci yetiştirmektir ama o seviyedeki öğretim, o bilginin üretimine bizzat iştirak eden hocalar tarafından verilir.</p>
<p>Kendisi bilim üretmemiş insanın öğreteceği bilim, güzel sesli Ermeni komşunun ezan okuması gibidir: Köyde müezzin vefat edince ezan okuyabilecek ses ve musiki yeteneğine sahip Ermeni’ye köylüler rica etmişler. O önce, nasıl olur dese de sonunda kırmayıp kabul etmiş ama ezanın her cümlesinin sonuna “derler” ekleyerek okumuş: “Allahu ekber… Derler. Eşhedü en la ilahe illallah… Derler…” Derler redifiyle üniversite öğretimi yapılmaz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bilim zor zanaat</strong></p>
<p>Üniversite öğretim üyesi, bilim üretebilen kişidir. Bilimin yaşadığı zamana ait problemlerinin hiç olmazsa birkaçını çözmüş, çözebilmiş kişidir. Problemleri tanıma, tanıdığı problemler arasından önemli ve çözülebilirini seçme, problemi tarif etme, çözümünü araştırma ve nihayet çözme… <strong>İşte akademisyenlik budur ve bu yıllara, sonunda bir ömre yayılan, adım adım kazanılan, edinilen bir zanaattır.</strong>Aynı zamanda sanattır da. Hem maharete hem yaratıcılığa ihtiyaç gösterir.</p>
<p>İlk adım, araştırma yapmayı öğrenmektir. <strong>Araştırmacılığın sertifikası doktoradır.</strong>Bu unvan, sahibinin insanlığın bilgisine yeni bir şey eklediğini, daha önce bilinmeyen bir bilgiyi yarattığını, bilinir hâle getirdiğini, daha önce çözülmemiş bir problemi çözdüğünü gösterir. Doktora akademisyenlikteki en önemli adımdır. Bazı ülkelerde, sendikalar güçlü iken, sendika üyelik kartı olmayana iş verilmezdi. Bundan galat, Isaac Asimov, doktoraya bilim dünyasının “sendika kimlik kartı” derdi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Doktorun bir babası vardır</strong></p>
<p>Peki, doktora sahibi artık “olmuş” mudur? Ona hemen doçent, hatta profesör deyiversek… Öyle ya, bilime katkı yapmış, yapabileceği ispatlanmış. Belli bir alandaki bilginin sınırına kadar yürümüş ve sınırın ötesine geçmiş. Onu daha yıllarca yardımcı doçent gibi bir ara kademede tutmak oyalamak olmasın…</p>
<p>Doktora sahibi bilinenin sınırına kadar yürümüş ve o sınırı geçerek bilgiye katkı sağlamıştır. Ancak bu işi kendi başına başarmamıştır. Doktora bir hocanın yönetiminde yürütülür. <strong>İşte doktora ile doçentlik ve profesörlük denilen rütbeler arasındaki fark, bilimin bağımsız yapılması ile henüz bağımsız yapılmaması arasındaki farktır.</strong></p>
<p>Doktora sırasında bilimadamı, hocanın seçtiği ve kendisine “al çöz” diye verdiği problemi çözer. Tez danışmanlığı yapan hocanın problem seçiminde dikkate alması gereken bazı hususlar vardır. Bir kere seçtiği problemin halledilebilir olduğunu hissetmesi lâzımdır. Bilmesi değil, hissetmesi demek zorundayım, çünkü çözüleceği ve nasıl çözüleceği belli ise bu akademisyenlik değil, ilim değil, teknisyenlik olurdu. Çözülebilirlik yetmez. Bu çözümün bilim için gerekli ve yararlı olmalıdır. O halde hoca, bu yararı değerlendirebilmeli, tahmin edebilmelidir. Bunlar son derece hayatî, zor ve ustalık isteyen seçimledir. Doktora öğrencisi kendisine verilen problemi çözerken takıldığında da yine hocasına danışır. “Tez danışmanı” ibaresinin anlamı bu danışmadır. Doktora hocası doktora öğrencisinin çalışmasında o derece ağırlık taşır ki Alman geleneğinde ona “doktora babası” denir, genç bilimadamının bilimdeki babasıdır o!</p>
<p><strong>Yardımcı doçentin adı farklı ama her yerde var</strong></p>
<p>Hâlbuki doktoradan sonrası bilim adamının yalnız yürüdüğü bir alandır. Danışma her zaman vardır ve yararlıdır ama artık kimsenin daha önce geçmediği bir arazidesiniz ve danışmalarınız tez hocanıza, yani “bir bilene” değil, bir bilmeyenin bir bilmeyene danışması şeklindedir. Çünkü üzerinde çalıştığınız problemin çözümünü kimse bilemez. Birileri biliyorsa, o zaten problem değildir, bilim değildir. Artık problemlerin çözülüp çözülemeyeceğini değerlendirmek, önemini, bilime muhtemel katkısını tayin etmek de sizin işinizdir ve işiniz zordur. <strong>İşte doktora ile doçentlik arasındaki bu geçişte akademisyenden beklenen kendi başına problem seçme ve o problemi kendi başına çözme becerisidir.</strong> <strong>Bu beceriye sâhip olduğunun ispatıdır. Bizim sistemimizde buna “yardımcı doçentlik” denmiş.</strong> Gerçekten kulağa tuhaf geliyor. Başka yerlerde tam bu ibare var mı, bilmiyorum. Ama doktora ile doçentlik arasında geçen ve yıllar süren bir ara rütbe her yerde var. Olmayan bir yeri ben bilmiyorum. Bilimde bugün lider ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir. Onlarda bu rütbenin adı “asistan profesör” dür. Onlar doçentliği “asosiye profesörlük” dedikleri için bir altına asistan profesörlük denmesi makuldur. Rütbeler şöyle sıralanır: Asistan profesör- asosiye profesör- profesör. Bizde doçentlik öncesi rütbede “profesör” kelimesi garip kaçacağı için bu “yardımcı doçent” titri<br />
kullanılmış.</p>
<p><strong>ODTÜ- ABD- Avrupa</strong></p>
<p>En iyi üniversitelerimizden biri olduğundan şüphe etmeyeceğimiz Orta Doğu Teknik Üniversitesi özel kanunla kurulmuştu. ODTÜ’nin diğer üniversitelerin kanununa geçişi, kuruluşundan çeyrek asır kadar sonradır. Orada da doktora sonrası unvanlar yıllarca asistan profesör, asosiye profesör ve profesördü. Ben de bu üniversitede 1968- 1975 arasında instructor (öğretim görevlisi) ve asistan profesör olarak görev yaptım. 1975’te asosiye profesör oldum. 5-6 yıl boyunca birilerinin beni oyaladığını hiç düşünmedim.</p>
<p>ABD’nin bilimde liderlik konumunu ele geçirmesi 1945’ten sonradır. Bu tarihten önce bilim Avrupa’dadır. Almanya, Fransa ve İngiltere’dedir. Doktora ile doçentlik arasındaki döneme kıta Avrupası’nda verilen isim genellikle “habilitasyon”dur. Unvanların adları ülkeden ülkeye değişebilir. Fakat işlevleri hemen hemen aynıdır.  İngiltere’de yardımcı doçente “lecturer” deniyor. Doçente de “reader” yani “okuyucu”. Herhalde Oxford kütüphanesinde her birinin ortalama değeri bir büyücek çiftlik-malikâneye eşit kitapları alıp, rahleye koyup okuması için kitabın emanet edilebildiği adama verilen bu unvandı. <strong>ABD’ye dönersek, orada asistan profesörlükle doçentlik ve profesörlüğün bir farkı daha vardır. Asistan profesörlerin kontratlarının bir bitiş tarihi vardır. Kontrat bitiminde yenilenme garantisi yoktur; hatta doçentliğe, yani asosiye profesörlüğe terfi ettirilmeyen asistan profesörün artık devam etmeyeceği kabul edilir. </strong>Ünlü bir bilimadamının yanında doktora yapıp bir daha kendisinden haber alınamayan, kendi başına aynı başarıyı gösteremediği için daha üst rütbelere çıkamayan çok doktor vardır.</p>
<p><strong>Doçentliğe geçiş kolay değil</strong></p>
<p>Buna karşılık asosiye profesörlük ve profesörlük devamlı istihdam rütbeleridir. Bunlara tenure posizyonları denir. Birçok Amerikan üniversitesinde bir uzmanlık alanına birkaç asistan profesör tayin edilir. Fakat bunlardan sadece birine tenure verileceğini herkes önceden bilir. Hangisi en başarılı ise hangisi bilim dünyasında öne çıkarsa o asosiye profesör olur; diğerleri ayrılır, yerlerine yeni genç asistan profesörler alınır.</p>
<p>Hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin, aralarında büyük fark bulunmayan unvanlar doçentlikle profesörlüktür. Almanya’nın bazı eyaletlerinde doçente de profesör denir ama bu sefer profesörler arasına kademeler konur.  Fakat yardımcı profesör veya yardımcı doçent ile doçent arasında fark vardır ve doçentle profesör arasındakinden daha belirgindir.</p>
<p><strong>Dolayısıyla yardımcı doçentlikten veya asistan profesörlükten doçentliğe geçiş, anlamlı bir kademe yükselişidir. </strong>Bizde bu geçiş için uluslararası hakemli ve indeksli dergilerde yayınlar, dil sınavında belirli bir seviye, tez gibi ciddî kriterler kullanılır. Aday, profesörlerden kurulu bir jüri karşısında imtihana çekilir…  Eskiden aynı jüri karşısında bir deneme dersi de verilirdi. Ben girdiğimde bu dersi pek gereksiz bulmuştum. Çünkü yıllardır ders veriyordum zaten. Fakat sonra, bir adayın jürisindeyken, o deneme dersinin bazen gerekli olabileceğini gördüm. Çünkü doçent adayımızın öğrettiğini biz bile anlayamamıştık, üstelik dersi 15 dakika verebilmiş ve “bu noktadan sonra ben tahtada problem çözerim” demişti. O zamanlar bir de doçentlik tezi, Avrupa’daki adıyla “habilitasyon tezi” gerekirdi. Şimdi deneme dersi ve tez yok. Yine de kolay bir geçiş değildir bu… Buna karşılık, tıpkı Avrupa ve ABD’deki gibi bizde de doçentlikten profesörlüğe geçiş daha kolaydır. Genellikle yayın sayısı ve kalitesi bu unvan terfii için kâfidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bizim sıkıntımız sayıda değil kalitede</strong></p>
<p>Türkiye’de sıkıntımız eğitim ve bilimdeki insan veya bina sayısı değildir. Bunlar da mükemmel değildir belki ama asıl sıkıntımız kalitededir. Orta öğretimdeki PISA sonuçları ülkeler arası mukayese için iyi bir kriterdir ve biz buralarda sonunculukları paylaşıyoruz. Üniversitelerimiz ilk beş yüze bir türlü giremiyor, girdiği zaman da o beş yüzün son yüzünde yer alıyor. Yüzün üstünde üniversitemiz var diyoruz ama o altlardakilerin dünyayla mukayesesi konusunda bir haber yok. Şu kadarını söyleyebiliriz, orta öğretimin hocalarını üniversitelerimiz yetiştirir. Yöneticilerini de. O halde orta öğretimimizin kalitesi yüksek öğretimizin kalitesinin dolaylı bir göstergesi kabul edilebilir. Bu da iftihar edebileceğimiz bir kalite değildir.</p>
<p><strong>Peki, üniversitenin kalitesini arttırmanın yolu, bugün yardımcı doçent, hatta öğretim görevlisi – niçin olmasın- kademelerinde bulunanları doçent ilan etmekten mi geçer? </strong>Kendi başına araştırma yapabileceğini ispatlamamış, bilim için kesin gereklilik olan bir dilde belli bir seviyeyi tutturamamış insanlara doçent deyince doçent sayımız artar mı? Bu hal çok sevdiğim, eski bir New Yorker karikatürünü hatırlatıyor. Tonton kral sarayının balkonundan yüzleri gülücük dolu vatandaşlarına seslenmektedir: “Dün gece düşündüm ve karar verdim ki benim tebam dünyanın en tahsilli tebası olmalıdır. Bu yüzden irade buyuruyorum, bugünden itibaren her vatandaşımıza bir diploma verile!”</p>
<p>Tekrar edeyim, bilim dünyasında bizdeki yardımcı doçent rütbesine eşdeğer bir unvanın bulunmadığı bir ülke yok gibidir. Bu, hadi verelim; yok vermeyelim denecek bir etiketten ibaret değil, akademik dünyada o geçilmeden bir üsttekine çıkılamayan bir basamaktır. Sayın Cumhurbaşkanımız beni bağışlasınlar, ben yardımcı doçentliğin bulunmadığı bir yer bilmiyorum. Belki benim cehaletimdir. Belki onun kastı, o kademenin bulunmadığı değil, gerçekten tuhaf olan ve belki hiçbir yerde bulunmayan unvanın ismiydi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi/">Yardımcı doçentlik ne demek?  Prof.  Dr. İskender Öksüz yazdı:</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/yardimci-docentlik-ne-demek-prof-dr-iskender-oksuz-yazdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TEKFİRCİLİK</title>
		<link>https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Jul 2017 10:58:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6575</guid>

					<description><![CDATA[<p>Karl Popper, ‘Hayat Problem Çözmektir’ eserinde, Nobel mükâfatlı arkadaşı, nörolog Sir John Eccles’i anlatır. Sir Eccles, nöronlar arası haberleşmenin çok hızlı cereyan ettiğini gözlemlemiş, bu hızın kimya reaksiyonları ile gerçekleşemeyeceğine ancak elektrikle mümkün olacağına hükmetmiş. Bu iddiayı yirmi yıl sürdürmüş, bu teoriyle tanınmış, akademik kariyerini bunun üzerine inşa etmiş, ünlenmiş. Eccles mealen diyor ki, Popper’in [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik/">TEKFİRCİLİK</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik%2F&amp;linkname=TEKF%C4%B0RC%C4%B0L%C4%B0K" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik%2F&amp;linkname=TEKF%C4%B0RC%C4%B0L%C4%B0K" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik%2F&amp;linkname=TEKF%C4%B0RC%C4%B0L%C4%B0K" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik%2F&amp;linkname=TEKF%C4%B0RC%C4%B0L%C4%B0K" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik%2F&#038;title=TEKF%C4%B0RC%C4%B0L%C4%B0K" data-a2a-url="https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik/" data-a2a-title="TEKFİRCİLİK"></a></p><p>Karl Popper, ‘Hayat Problem Çözmektir’ eserinde, Nobel mükâfatlı arkadaşı, nörolog Sir John Eccles’i anlatır. Sir Eccles, nöronlar arası haberleşmenin çok hızlı cereyan ettiğini gözlemlemiş, bu hızın kimya reaksiyonları ile gerçekleşemeyeceğine ancak elektrikle mümkün olacağına hükmetmiş. Bu iddiayı yirmi yıl sürdürmüş, bu teoriyle tanınmış, akademik kariyerini bunun üzerine inşa etmiş, ünlenmiş. Eccles mealen diyor ki, Popper’in bilim düşüncesi hakkındaki tespitlerini okuyana kadar ben de teorilerin çok dikkatli gözlemler sonucu kurulduğunu ve bir teorinin hatalı çıkmasının bilim adamının dikkatsizliğine işaret ettiğini düşünürdüm. Popper, hayır dedi, teoriler yanlışlanmak için vardır ve bilim yanlışlanan teorilerle ilerler. Sen de teorini bütün delilleriyle neşret, karanlık gördüğün noktalara işaret et, öyle ki sahanda çalışanlar onu kolayca yanlışlayabilsin&#8230; Eccles aynen böyle yapar ve gerçekten aynı sahada çalışan başka bilim adamları, nöronlar arası (sinaptik) haberleşmenin kimyasallar aracılığıyla gerçekleştiğini gösterir. <strong>Eccles, bu hatasının ortaya çıkmasından gurur duyduğunu söyler. Çünkü kendi teorisi olmasa doğru teori bulunamayacaktı…</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün psikoterapiyi büyük çapta ortadan kaldıran, buna karşılık insanlara bol bol mutluluk hapı içiren işte bu kimyasal sinyal teorisidir. Fakat sonra görülür ki, Eccles kendi teorisini çürütmekte fazla aceleci davranmıştır, sinapslarda çoğunlukla kimya çalışmaktadır ama elektrik iletimine dayanan haberleşmeler de vardır…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu bir nöroloji veya kimya yazısı değil. Peki, Eccles ve Popper’in hikâyesini niçin anlatıyorum? Düşüncelerimi yanlışlayabilir miyim gayreti içinde bir insan, yirmi yıllık çalışmalarının hatalı çıkmasından gurur duyan bir bilim adamı! Etrafınıza bir göz atın. Bu tutumda, bu ahlâkta kaç “fikir adamı”, kaç “bilim adamı”, hele hele kaç siyasetçi tanıyorsunuz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ben hatalı olabilirim!” Bu belki ilk adım ama büyük bir adım. Hani ayda ilk yürüyen astronot Neil Armstrong’un dediği gibi, insan için küçük fakat insanlık için dev bir adım. Fakat en az bunun kadar büyük bir adım daha var. Şunu kabul etmek: Öbür adamın dediklerinde doğruluk payı olabilir! Vay vay vay… Bu hiç mi hiç mümkün değil. Çünkü bizim öbür adamlar ya imana gelmez kâfirlerdir, ya kâfir olma yolunda hızla ilerlemektedirler veya kâfirlerin ajanıdırlar. İşte size koskoca bir yol işareti: Bu nefret tekfirciliğe, tekfircilik de canlı veya cansız bombalara, ta DAEŞ’e kadar gider!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Köktendinci değil, jihadi değil, tekfirci</strong></p>
<p>11 Eylül’de uçakların New York kulelerine çarpmasıyla, Batı’nın Müslümanlara ilgisi arttı. Topunu aşağılamak olmazdı, bunların nüfusu milyarlardı ve üstüne üstlük bol petrolleri vardı. Hepsi de uçağa binip kulelere çarpmıyor, bomba kuşanıp kendilerini patlatmıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peki, hangileri iyi, hangileri kötü Müslümandı?</p>
<p><strong>Önce kötülere “fundamentalist” dendi. Bize bunu “köktendinci” diye tercüme ettiler. Bu tabir bizde takılıp kaldı.</strong> Fakat Batı’daki İslâm âlimleri bu hatayı kısa zamanda düzeltti. Gerçi kendilerine “Selefî” diyen bazı gruplar için ithamlar haklıydı, ama İslâm’ın köküne inildiğinde karşınıza mutlaka canlı bombalar çıkmıyordu. Hatta tam tersine reformcu ve hiç de şiddet taraflısı olmayan bazı Müslüman âlimleri fundamentalistti. Meselâ, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” diyen Mehmet Akif fundamentalist sayılabilir. İkbal ve Abduh da öyle… <strong>Fundamentalist pek istenen manaya oturmayınca bu sefer “cihadçı- jihadi” etiketi denendi.</strong> Buna Müslümanlar hep bir ağızdan aynı cevabı verdi: Cihad bir tehdide karşı veya vatan müdafaası maksadıyla harp demektir ama büyük cihad, insanın kendi kendiyle, kendini terbiye için verdiği cihaddır. <strong>Kaldı ki cihadın Batı dillerindeki yakın kardeşi “crusade”, yani haçlı seferi idi ve meselâ Bush, Irak’ta aslında olmayan kitle imha silahlarını yok etmeğe giderken attığı nutuklarda haçlı seferi üzere yürüdüğünü ilân ediyordu.</strong> Popüler ABD basını bu haçlı seferi sırasında başkanlarının başucunda, rahip Oswald Chambers’in, Mısır’da, Çanakkale’ye çıkacak İngiliz askerlerine verdiği vaaz koleksiyonunu ihtiva eden kitabın bulunduğunu yazıyordu. Bush’un cihadı cici, başkalarınki kötü müydü… Bu da tutmadı.</p>
<p>Sonunda, yine Batı üniversitelerindeki İslamiyet uzmanı Müslüman akademisyenlerin yardımıyla doğruya yaklaşıldı. Gördüler ki insanları koyun gibi boğazlayan, bomba olup patlayanların ortak bir özelliği vardı… Bunlar kâfirlere karşı mücadele ettikleri kanaatindeydi. Hedeflerindeki kâfirlerin çoğu da eski Müslüman kâfirlerdi! Eh, mürtedin, yani dinden dönenin de katli vacipti.</p>
<p>Terörist Müslümanların gerçekten bir ortak özelliği vardı: Tekfircilik!</p>
<p><strong>Mutlak doğruyu yakalamışken demokrasi de ne?</strong></p>
<p>Kendi fikirlerinizden bu derece emin, karşı fikir sahiplerinin kötülüğüne bu derece ikna olmuş iseniz, sizinle münakaşa etmek, fikir teatisinde bulunmak mümkün müdür? Hani şura ile karar vereceksiniz ya, o şuradakilerin özelliği nedir? Şu üç fırka olabilir belki: 1) Sizin fikirlerinizin dâhice olduğunu iddia edenler 2) Muhteşem olduğunu söyleyenler 3) Bir de “hakkı âliniz var efendim” diyenler…</p>
<p>Televizyonlarda muhaliflere ateş püsküren siyasîleri bir de bu gözle dinleyin. Bunların kendi hatalarını görüp düzeltme imkânları var mıdır? O hain düşmanlarının söylediklerinin arasında farzı muhal hakikat kırıntıları bulunsa, bunları görmeleri mümkün müdür? Kendi kendilerine, “acaba ben bir yerde hata mı yaptım?” diye sormaları mümkün müdür? Hatalarını bulup düzeltmeleri imkân dâhilinde midir? Etrafının düşmanlarla ve ajanlarla sarılı olduğuna, haklılığı ve doğruluğu bu kadar belli tezlerinizi bu düşmanların tenkit cüretinde bulunduklarına, bunu da sırf düşmanlıklarından yaptıklarına inanıyorsanız, bu insanlarla sandığa girip demokrasi uğruna gerektiğinde ülkenin veya partinizin yönetimini onlara teslim edebilir misiniz? <strong>Siz mutlak doğruyu ele geçirmişken demokrasi denilen ve ne idüğü pek de belli olmayan bir kavram için batıla, küfre teslim olur musunuz?</strong></p>
<p>Daha beteri… Bunlar biz kâfirlerle daimî cihad halinde oldukları için bize karşı ahlâklı, âdil davranma gibi bir endişeleri de olamaz. Canımız da ırzımız da malımız da helaldir onlara! Yalan söyleyebilirler, harpte hile mubahtır. Yalan, harp hilesinin en masumudur. Hırsızlık yapabilirler, ganimet haktır. Onlar Allah’ın emriyle biz kâfirlere karşı cihad içinde oldukça yapabileceklerinin hiçbir kanunî, ahlâkî veya insanî sınırı yoktur. İş bazen tekfire ve kafa kesmeye kadar gitmeyebiliyor. Ama kibrin, kendi fikrinden asla şüphe etmemenin, daha ileri giderek kendi fikrini mutlak doğru kabul etmenin, yüzde yüz aynı fikirde olmayanı açık veya kapalı aşağılamanınağırı da hafifi de kötüdür.</p>
<p>Rahmetli Mümtaz Turhan’ın “Kültür Değişmeleri”nde, çok sevdiğim ve sık sık alıntıladığım ifadelerini hatırlayalım:</p>
<p>“[O] <em>kolayikna edilemez, inandıklarını hakikat, kırık dökük ve irtibatsız müşahedelerini de realite sanmaktadır. Onda ne ilim adamının müsamahası ne de hakikat karşısında teslim olmaya hazır olma uysallığı vardır. Bu bakımdan, Türk münevveri ile onun cahil diye damgaladığı halk arasında ilmî düşünüş ve zihniyet bakımından, büyük bir fark yoktur. Çünkü her ikisi de peşin hükümleri, kanaatleri ve batıl itikatlarıyla, yani inançları ile hareket etmektedir. Aradaki fark, sadece bu zihnî muhtevaların mevzu ve nevilerindedir.</em>”</p>
<p><strong>FIRKA-İ NACİYELER</strong></p>
<p>Mümtaz Turhan Hoca’nın o tarihlerde hedef aldığı “münevver”, biraz ilerici, biraz solcu, aklı erdiği kadar batıcı münevverdi. Bugün aynı hatayı arttırarak uygulayan bunun tam tersi, biraz muhafazakâr, biraz gerici, sağcı, batı düşmanı münevverdir. Demek ki bu kibrin sağla, solla, ileri veya geri ile pek ilişkisi yok. Hatta münevverimizin artık münevver olmasına da gerek kalmamıştır. Kafadaki hastalık bütün bu etiketlerden bağımsızdır fakat aynı hastalıktır: Benim fikirlerim—ki bunlar bana üstatlarım tarafından öğretilmiştir—mutlak doğrulardır. Bunlar bu kadar doğru ve doğrulukları bu kadar açıkken onlardan başka fikre sahip olduğunu iddia edenler bunu mahsustan yapmaktadır. Aşikârdır ki bunlar kâfirdir, düşman veya düşman ajanıdır ve bana karşı komplolar ve oyunlar içindedir.</p>
<p>Bu kafa sakatlığının bugüne ait olmadığını, maalesef Müslümanlığın geçmişinde de yaygın şekilde bulunduğunu görüyoruz. İslam’ın hiçbir ilkesine uymayan, uyduruk olduğu ilk bakışta belli bir hadis şöyledir. “Ahir zamanda ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacak. Bunlardan yalnız biri cennete, diğerlerinin hepsi cehenneme gidecek.” İslâm’a bu derece ters ifade etrafında, koskoca bir dal gelişmiş, yukarıda tasvir ettiğim hastalıklı kafalar, “Hah işte! Ben dememiş miydim?” duyguları içinde bu sözlere sarılmıştır. Tabi bu ifadeyi doğru bulanlar, kurtulacak olan 72. fırkanın ki bunun adı “fırka-i naciye”dir, kendilerininki ve sadece kendilerininki olduğundan emindirler. Allah selamet versin, bizi sık sık eğlendiren hocamızın, sorgu meleğine fısıldayıp sayesinde doğru cennete yöneldiği sihirli password’daki mensubiyet gibi. Bunun tam tersi hadis de var ama o kadar cazip değil: “Ahir zamanda ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacak, hepsi cennete, sadece biri cehenneme gidecek.” Her ağzını açışta düşmanlarını mahveden siyasilerimizin, “ben onlarla cennete falan gitmem” dediğini duyar gibiyim. Peki, gerçek nedir? Gerçek şu ki ciddî İslam uzmanları, geleceğe ait kehanet içeren “prophetic” hadislerin tamamının mevzu, yani uydurma olduğu görüşündedir. Hazreti Peygamber’in mucize ve kehanet taleplerini reddine dair deliller sadece rivayette değil, Kur’an’da da mevcuttur.</p>
<p>Peki, olağanüstü durumlarda, olağanüstü tehlikelerin tehdidi altında, içinizden inanmasanız da bu kadar kararlı ve kendinden emin görünmek halkın morali bakımından doğru olabilir mi? Belki… Fakat benim gözlediğim, saldırganlığın tam ters etki yaptığı, son referandumdaki gibi halkın yarısına terörist demenin gerçek teröristlerin ekmeğine yağ sürdüğüdür. Çocukluğumuzun kurt var diye bağıran yalancı çoban hikâyesini hatırlayın. O hikâyenin sonunda kurt gerçekten gelir ama köylü defalarca kendilerini yanlış alarmla ayağa kaldıran çobanının yalancılığına o kadar ikna olmuştur ki bu sefer gerçek kurda gereken tepkiyi göstermez.</p>
<p>Birkaç hafta önce bir sayın bakanımız şikâyet ediyordu: “Devletin polisine, savcısına, bize inanmıyorlar, teröriste inanıyorlar.” Gerçekten vahim bir durum. Fakat bir saniye durup, “Acaba inanırlığımız niçin bu noktaya geldi? Bizim de bir yanlışımız olmasın… Bir yerde hata mı yaptık?” diye düşünmek gerekir mi? Yoksa bu düşmanlar zaten kâfir ve düşman mıdır?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik/">TEKFİRCİLİK</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-tekfircilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngiliz silahlı kuvvetleri memleketin idaresine el koydu!</title>
		<link>https://millidusunce.com/ingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jul 2017 02:41:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6553</guid>

					<description><![CDATA[<p>İngiliz Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresine el koydu! ABD’de teşebbüs edilen kanlı darbe son dakikada önlendi. İnanmadınız değil mi? 12 Eylül’ün yıldönümündeyiz. Birkaç gün sonra da 15 Temmuz’un ay dönümü gelecek. Sonra sırada diğerleri var. Lanet olsun hepsine… Olsun da şu soruyu sormamak mümkün mü? Bu melanetler niçin hep bizim başımıza geliyor? Bizim ve Güney Amerika [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu/">İngiliz silahlı kuvvetleri memleketin idaresine el koydu!</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu%2F&amp;linkname=%C4%B0ngiliz%20silahl%C4%B1%C2%A0kuvvetleri%C2%A0memleketin%C2%A0idaresine%20el%20koydu%21" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu%2F&amp;linkname=%C4%B0ngiliz%20silahl%C4%B1%C2%A0kuvvetleri%C2%A0memleketin%C2%A0idaresine%20el%20koydu%21" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu%2F&amp;linkname=%C4%B0ngiliz%20silahl%C4%B1%C2%A0kuvvetleri%C2%A0memleketin%C2%A0idaresine%20el%20koydu%21" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu%2F&amp;linkname=%C4%B0ngiliz%20silahl%C4%B1%C2%A0kuvvetleri%C2%A0memleketin%C2%A0idaresine%20el%20koydu%21" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu%2F&#038;title=%C4%B0ngiliz%20silahl%C4%B1%C2%A0kuvvetleri%C2%A0memleketin%C2%A0idaresine%20el%20koydu%21" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu/" data-a2a-title="İngiliz silahlı kuvvetleri memleketin idaresine el koydu!"></a></p><p>İngiliz Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresine el koydu! ABD’de teşebbüs edilen kanlı darbe son dakikada önlendi. İnanmadınız değil mi?</p>
<p>12 Eylül’ün yıldönümündeyiz. Birkaç gün sonra da 15 Temmuz’un ay dönümü gelecek. Sonra sırada diğerleri var. Lanet olsun hepsine… Olsun da şu soruyu sormamak mümkün mü? Bu melanetler niçin hep bizim başımıza geliyor? Bizim ve Güney Amerika cumhuriyetlerinin, Mısır’ın, daha birkaç Müslüman ülkenin… Niçin?</p>
<p>Sebep şu: Biz devletimizin nasıl yönetileceği konusunda fikir birliğine sahip değiliz. Laf birliğine sahip olsak bile değer birliğine sahip değiliz. Son tahlilde laf birliğine de sahip değiliz&#8230;</p>
<p>ÇIT BİLE ÇIKMADI</p>
<p>1960’ı yapanlar yaptıklarını demokrasi için yaptılar. Öyle diyorlardı. Madem demokrasi için darbe yapmışlardı, o darbecilerin Yassıada Hâkimi Salim Başol’un demokrasi ve kanun hâkimiyeti taraftarı olmasını beklerdiniz değil mi? Bu adam, Menderes’in usulsüzlüğe itirazına, “Çünkü size buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diye cevap vermişti. Bir adamın, velev ki hâkim de olsa, hukuk ahlâkı sıfırlanmış, ar damarı çatlamış olabilir. Ama önemli olan kısım; namuslu, demokrasi aşığı Türk toplumundan, Türk hukuk kurumlarından, üniversitelerinden o tarihte çıt çıkmamasıydı. Menderes’in asıldığı gün Türkiye’de hırsızlık, darp gibi küçük suçlar bile işlenmemişti; korkudan&#8230; Bu sessizlik Başol’un yıllar sonra ölümüne kadar devam etti ve o, “Devrimci Hukukçu” diye gömüldü. Demokrasiyi ondan yıllar önce gömmüştük zaten.</p>
<p>12 Eylül’ün farklı bir özelliği vardı. 1960’a ilaveten o darbenin liderleri, fakir milletin rızkından artırıp kendini savunsun diye aldığı silahları kendi erkekliklerinin uzantısı sanıyor, bunu her “erkekçe” beyanatlarında vurguluyorlardı. 15 Temmuz’da askere “Evladım, ver o tüfeği, o benim malım” diyen vatandaş muhtemelen Evren Paşa’nın tavrını hatırlayan biriydi. Obama, “Demokrasi benim için bir vasıtadır. Otobüs gibi, tramvay gibi, varacağım durağa gelince inerim” dedi! İnanmadınız değil mi? Ama bizim toplumumuzda bu sözü beğenen çok insan çıkar. Ne var ki herkesin inmek istediği durak farlıdır. Ve işte bazıları daha sizin durağa gelmeden, kendi duraklarında inmeye kalkıyor!</p>
<p>ALMANYA’NIN İŞGAL ANAYASASI</p>
<p>Alman İçişleri Bakanı, Alman Anayasası’ndan hoşlanmadığını söyledi. “O anayasa işgal anayasasıdır” dedi. Merkel de Alman Anayasa Mahkemesi kararlarına saygı duymadığını ifade etti. İnanmıyor musunuz? Bugün benim hiçbir dediğime inanmıyorsunuz. Böyle konuşursanız, bir gün de başkaları sizin sevdiğiniz mevzuatı beğenmez, sizin beğendiğiniz kanunlara saygı duymaz.</p>
<p>Fransız Başbakanı, “Bizim ordumuz, Fransız ordusu değil, Aziz Pol’ün ordusudur, bizim askerlerimiz için Fransız, İngiliz, Alman, Arap fark etmez. Onların kalbi sadece Hristiyanlıkla doludur” dedi. Sizi gidi inanmazlar sizi! Hatırlamıyor musunuz bizim Başbakanımızın “Bu ordu İbrahimî Milletin ordusudur, onun için Türk, Kürt, Arap, Çerkes fark etmez.” dediğini? Siz böyle söyler, başbakanı olduğunuz devletin kuruluş temellerini yıkmağa kalkarsanız, bir gün birisi de çıkar ve “Bu ordu İbrahim’in değil FETÖ’nün ordusudur. İbrahim eskide kaldı, FETÖ diridir ve iridir.” deyip tepenize biner.</p>
<p>Demokrasinin vazgeçilmez kurumları siyasî partilerdir. Ve siyasî partilerimiz demokrasiden tamamen vazgeçmiştir. Zaten bizdeki partiler demokrasinin kurumları değil, dahi liderlerinin kurumlarıdır. Hazır anayasayı ele alınmışken siyasî istikrara giden yolda bir adım daha atalım ve şu değişikliği yapalım: Partilere, aldıkları oy oranında milletvekili fişi verilir. Fişler, meclislerdeki oylamalarda kullanılır. Fişlerin oylamalarda nasıl kullanılacağına parti liderleri karar verir.</p>
<p>Bu teklifin getireceği istikrar, sükûn ve bütçede sağlayacağı tasarruf büyüktür.</p>
<p>Bu adımdan sonra atılacak ikinci bir adım daha kalıyor. Bin imza da getirseniz genel kurulu toplamayacağım diyen liderimiz ilham etti: Parti genel kurullarında oy kullanacak delegelerin tamamını liderler bizatihi temsil ederler. Delegelerin genel kurula katılmalarına, hatta delege diye seçilmelerine gerek yoktur. Genel kurul, parti başkanı ve seyircilerle coşku içinde açılır, başkan açılış konuşmasını, ardından kapanış konuşmasını yapar ve genel kurul ihtişam ve barış içinde sona erer.</p>
<p>Anayasa değişiklik tekliflerimin, demokrasimizin ve ülkemizin mevcut durumunda pek büyük bir değişiklik yapmayacağı aşikârdır. Bu değişikliklerin yapıldığı gün, ne kimse sokağa çıkıp lehte veya aleyhte tezahürat yapacak, ne borsa ne de döviz fiyatlarında ciddî hareketler olacaktır. Sağlanan istikrarın fark edilmesiyle ekonomimizin ve kredi notumuzun yukarıya yönelmesi beklenir.</p>
<p>HÜRRİYETSİZ DEMOKRASİ</p>
<p>Şaka bir yana, siyasilerimiz de ve genel olarak entelektüelimiz de demokrasiye sadece sözde inanmaktadır. Belki demokrasiye değil de seçime, biraz daha çok inanmaktayız. Bilhassa sandıktan biz çıkmışsak ve yine bizim çıkmamız ihtimali kuvvetliyse&#8230; Anayasal demokrasiye, onun ayrılmaz unsurları olan kanun hâkimiyetine, kuvvetler ayrılığına, devletin temeli olan adalete pek de o kadar inanmıyoruz. Onlar kendilerine bir hâkim bulmuşlarsa, bunlar da bir yerde kendilerine göre başka bir hâkim bulurlar… Böyle demokrasiler aslında demokrasi değildir ama illâ demokrasi diyecekseniz Ferid Zekeriya’nın tabirini kullanın bari: Hürriyetsiz demokrasi.</p>
<p>O çok sevdiğimiz demokrasi, partilerde ayaklar altına alınırken sesimiz çıkmamaktadır. Demokrasinin İslam’ın bir parçası olmadığı, hadi onu geçtik, İslam’a aykırı olduğu dillendirilirken demokratik devletimizin hiçbir kurumu- Diyanet dâhil- çıtını çıkarmamaktadır. İnsanlar, demokrasiyi savunmanın dine aykırı olduğuna inanmaya başlamaktadır— ve itiraz eden de yoktur. Tabi devletimizin de İslam’a aykırı olduğu zımnen kabul edilmektedir.</p>
<p>Zaten demokrasi eşit insanlardan meydana gelmiş toplulukların işidir. Halbuki biz biliyoruz ki bizim halkımızın yarısı kâfirdir, sarhoştur, köpekleriyle yatarlar, Fatiha’yı bile bilmezler ve içlerinde çok miktarda hain vardır.</p>
<p>&#8212;&#8211;</p>
<p>Not: Bu yazı, 15 Temmuz demokrasi nöbetleri ve nutukları üzerine konulmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu/">İngiliz silahlı kuvvetleri memleketin idaresine el koydu!</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ingiliz-silahli-kuvvetleri-memleketin-idaresine-el-koydu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. İskender Öksüz yazdı: Değerleri olmayan bir toplumla nereye kadar</title>
		<link>https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jun 2017 09:00:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6489</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir toplumda ahlâk varsa insanlar birbirine güvenecektir. Çünkü ahlâk, bütün medeniyetlerde ve bütün kültürlerde insanların birbirine, yekdiğerine nasıl muamele edeceğinin kurallarıdır. Şüphesiz diğerine yalan söylemek, diğerine kendini olmadığın bir kalıpta göstermek ahlâka aykırıdır. O halde ahlâklı insanlardan kurulu bir toplumun güvensiz olması mümkün değildir. Peki, biz nasıl bu derece güvensiz olabiliyoruz? Güvensizlik, toplumda ahlâksızlığın baskın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar/">Prof. Dr. İskender Öksüz yazdı: Değerleri olmayan bir toplumla nereye kadar</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar%2F&amp;linkname=Prof.%20Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A%20De%C4%9Ferleri%20olmayan%20bir%20toplumla%20nereye%20kadar" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar%2F&amp;linkname=Prof.%20Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A%20De%C4%9Ferleri%20olmayan%20bir%20toplumla%20nereye%20kadar" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar%2F&amp;linkname=Prof.%20Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A%20De%C4%9Ferleri%20olmayan%20bir%20toplumla%20nereye%20kadar" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar%2F&amp;linkname=Prof.%20Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A%20De%C4%9Ferleri%20olmayan%20bir%20toplumla%20nereye%20kadar" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fprof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar%2F&#038;title=Prof.%20Dr.%20%C4%B0skender%20%C3%96ks%C3%BCz%20yazd%C4%B1%3A%20De%C4%9Ferleri%20olmayan%20bir%20toplumla%20nereye%20kadar" data-a2a-url="https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar/" data-a2a-title="Prof. Dr. İskender Öksüz yazdı: Değerleri olmayan bir toplumla nereye kadar"></a></p><p>Bir toplumda ahlâk varsa insanlar birbirine güvenecektir. Çünkü ahlâk, bütün medeniyetlerde ve bütün kültürlerde insanların birbirine, yekdiğerine nasıl muamele edeceğinin kurallarıdır. Şüphesiz diğerine yalan söylemek, diğerine kendini olmadığın bir kalıpta göstermek ahlâka aykırıdır. O halde ahlâklı insanlardan kurulu bir toplumun güvensiz olması mümkün değildir.</p>
<p><strong>Peki, biz nasıl bu derece güvensiz olabiliyoruz? Güvensizlik, toplumda ahlâksızlığın baskın hale geldiğini de gösterir. </strong>Hâlbuki ahlâk da tıpkı dayanışma gibi, bir toplum birimine mensubiyet şuuru gibi yüzbinlerce yıldan beri genlerimize kazınmıştır. Gen demek istemezseniz insan fıtratının tabiî bir parçasıdır diyelim.</p>
<p>O halde? <strong>O halde güvensiz toplumlarda ahlâkın algılanış tarzı değişmiş demektir. Cemiyet ahlâk normlarına uymayınca ahlâk normlarımızı cemiyete uydururuz. </strong>Gerçekten bizim toplumumuzda ahlâk dendiğinde artık sadece cinsî münasebetle, yasak ilişkilerle ilgili kurallar anlaşılmaktadır. Yalan söylemek, yakın aile dışındaki toplumu düşünmemek, yolsuzluk yapmak, hırsızlık yapmak, hak yemek ahlâksızlık sayılmamaktadır. Hele bunlar, siyaset veya ticaret yaparken icra ediliyorsa, çoğunluğun aklına bunlara ahlâksızlık demek bile gelmez.</p>
<p>Din için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Bütün dinler insanları ahlâka çağırır. Bu çağrı apaçık ortadayken dindar olduklarını iddia eden, dindar nesiller yetiştirmeyi kendilerine misyon edindiklerini söyleyen insanlar nasıl olup da gözlediğimiz ahlâk seviyelerinde yaşayabilmekte, yalanın kuyruklusunu günde üç öğün söyleyebilmektedir? Bunun cevabı şudur: Dinin anlamını değiştirerek. <strong>Gerçekten bugün bizim toplumumuzda din; güzel ahlâk gibi, vicdan ve adalet gibi temel nitelikleriyle algılanmıyor. Din, halkın ne anlama geldiğini bilmediği ritüellere ve sihirbazlığa benzer merasimlere hapsolunmuştur. </strong>O ritüel ve merasimleri yerine getirirseniz bunun dışındaki zamanlarda yalan söyleyebilir, hırsızlık ve yolsuzluk yapabilirsiniz. Hele mesleğiniz siyaset veya ticaretse yapmak zorundasınız.</p>
<p><strong>İnsanın yakın akrabalık bağları dışındaki geniş çevresiyle ilişkisi anlamında ahlâk ve güven yok olunca toplumu bir arada tutan tutkal da yok olmuş demektir. </strong>Sosyal sermaye yoksa millet de devlet de yok olma yoluna girer.</p>
<p>Yuval Noah Harari, Home Deus eserinde, insanların 150 kişiden büyük gruplarda birbirleriyle içli dışlı olamayacaklarını söylüyor. Aynı yazarın Sapiens eserinde ise insanı insan yapan algı evriminin tam bu 150 kişilik eşiğin aşılmasıyla gerçekleştiği anlatılıyor:</p>
<p><em>Algı Devriminin ardından insanların daha büyük ve daha kararlı gruplar kurmalarına yardımcı olan şey dedikodu idi. Fakat dedikodunun sınırları vardır. Sosyoloji araştırmaları, dedikoduyla bir arada duran grubun tabiî boyunun 150 kişiyle sınırlı olduğunu gösteriyor.</em></p>
<p>Harrari’ye göre bugün de insanlar 150 kişiye kadar resmî kayıt, kanun, teşkilât olmadan bir arada durabilir. Aile işletmesi, bizdeki 12 Eylül partileri gibi kanunun pek ciddiye alınmadığı, ahbap çavuşluğa ve çıkar ilişkilerine dayanan siyasî partiler ile 30 askerlik bir takım hatta 100 kişilik bir bölük sadece samimîyet bağlarıyla bir arada durabilir.</p>
<p><em>Fakat 150 bireylik eşik aşıldığında artık işler eskisi gibi yürümez. Binlerce askeri olan bir tümeni bir takım gibi yürütemezsiniz. Başarılı aile şirketleri büyüyüp daha fazla insan çalıştırır hâle gelince genellikle kriz çıkar. Kendilerini yeniden icat edemezlerse batarlar.</em></p>
<p><em>Peki, Homo Sapiens bu kritik eşiği aşmayı nasıl başardı? Nasıl oldu da on binlerce insanın yaşadığı şehirleri ve sonra da yüz milyonluk imparatorluklar kurabildi? İşin sırrı, galiba, edebiyatın doğuşudur. Çok sayıda yabancı ortak mitlere inanarak başarıyla işbirliği yapabilir.</em></p>
<p><em>Bütün büyük çaplı insan işbirlikleri —ister çağdaş devlet, ister Orta Çağ kilisesi, kadim bir şehir veya ilkel kabile olsun— sadece insanların kolektif hayallerinde var olan ortak mitlerde kök salar. Kiliseler ortak dinî mitlere dayanır. İki Katolik, birbirlerini daha önce hiç görmemiş olsalar da birlikte Haçlı Seferi’ne çıkabilir veya paralarını birleştirip bir hastane açabilirler, çünkü ikisi de Tanrı’nın insan etinde yeniden yaratıldığına ve sonra da günahları affolsun diye kendisinin çarmıha gerilmesine izin verdiğine inanırlar. Devletlerin köklerinde ortak millî mitler vardır. Daha önce hiç karşılaşmamış iki Sırp, yekdiğerini kurtarmak için hayatlarını tehlikeye atabilir, çünkü ikisi de bir Sırp milletinin varlığına, Sırp vatanına ve Sırp bayrağına inanmaktadır. Kanun sistemleri ortak kanun mitlerinde kök salmıştır. Daha önce hiç karşılaşmamış iki avukat kanunların, adaletin ve insan haklarının— ve tabi vekâlet ücretinin— varlığına inandıkları için tamamen yabancı birini savunmak için gayretlerini birleştirebilirler.</em></p>
<p>Harrari sanki Anthony Smith’in milleti izah için kullandığı “etnosembolizm” tezini başka bir açıdan, başka bilimlerin ışığında yeniden keşfeder gibidir. Gerçi Smith’e göre Avrupa’da ulus-devletler moderniteyle birlikte ortaya çıkmışlardır ama onların her birini meselâ İngiliz, Fransız, İspanyol, Alman vs. yapan bu saydığımız insanların çok eskilere dayanan müşterek mitleri, destanları, sembolleridir. <strong>Millet teorilerinde gelişmelerin son vardığı noktada milletin de adalet gibi, ahlâk duygusu gibi yine insan genlerinde kodlanan birlikte yaşama duygusunun sonucu olduğu anlaşılmaktadır. Genlerimizdeki “algoritma”, “birlikte yaşayın, birlikte hareket edin”dir. </strong>Çünkü insan yedi milyon yıldır ancak bu sayede varlığını idame ettirebilmiştir. Ancak, “algı devrimi” ile bu “birlikte”nin tarif ettiği toplum birimi 150 bireyin ötesine geçebilmiştir. Bu ise son 60.000 yılın eseridir. Millet, insanların millet boyutunda iletişim sağlayabildikleri ilk fırsatta doğmuştur. Bu “fırsat”, devlettir.</p>
<p>Sosyobiyoloji (veya aynı anlamda kullanılan evrim psikolojisi) ile millet gerçeğine yaklaşan Azar Gat, milleti oluşturan bağın “kin-culture ~akrabalık- kültür” bağı, daha doğrusu kültürün ve özellikle dil birliğinin desteklediği bir akrabalık algısı olduğunu söyler. Bu sonuç, Türk milliyetçilerinin millet görüşüyle de parallellik taşımaktadır. O halde insanoğlunun en fazla 150’şer kişilik çetelerden binler, yüzbinler, milyonlar, yüz milyonlar hâlinde teşkilâtlanmasını ve birlikte yaşamasını sağlayan unsur mitlerdir, edebiyattır, semboller, destanlar, birlikte anlatılıp birlikte inanılan hikâyelerdir. Kanun hâkimiyeti, adalet, kanun karşısında eşitlik, millî birlik hep bu hikâyelerin, postmodernistlerin tabiriyle bu “narrativelerin” sonucudur ve bunların gerçek veya hayalî oluşu neticeyi değiştirmez. İnsan bunlara ihtiyaç duymuş, bunları yaratmış veya keşfetmiş ve bunları kullanarak iptidailikten kurtulmuştur. Bunları kullanarak milyonlar, yüz milyonlar mertebesinde teşkilatlanabilmiştir. İnsanın diğer hayvanlardan ayrılıp dünyaya hâkim oluşunun temelinde bu vardır. Kanun hâkimiyeti kavramı kadar kanuna itaat fikri ve hepimiz için aynı kanunların geçerli olduğu fikri de böyle bir müşterek söylem ve müşterek değerdir.</p>
<p><strong>Müşterek ahlâk değerlerine, müşterek millî değerlere sahip cemiyet, tek tip insanlardan oluşan cemiyet demek değildir. Hürriyetçilik, toplumda farklı fikirlerin doğmasını, gelişmesini ve tartışılmasını ister. </strong>Çünkü atasözümüzdeki gibi, “Müsademe-i (veya mücadele-i) efkârdan, bârikayı hakikat doğar.” (Fikirlerin çarpışmasından — veya mücadelesinden— hakikat şimşeği doğar.) Fakat topluma yararlı bir hakikatin ortaya çıkabilmesi, hatta daha da geriye gidelim, insanların topluma yararlı bir fikir üretme gayretine girmesi için her şeyden önce bir “toplum”un varlığı gerekir. <strong>Toplum, tesadüfen bir arazide bir araya gelmiş bir güruh değildir. Toplum birbirine güvenen; müşterek ahlâk normlarına, müşterek değerlere sahip insanlar demektir. </strong>Bu birlik milyonları aştığı zaman artık ona millet diyoruz. Ve milletin kendi kendini idame ettirebilmesi, yaşayabilmesi ancak bu müşterek değerlerin hem mekân boyutunda, ülke coğrafyasının tamamında hem de zaman boyutunda nesilden nesile aktarılması ile mümkündür.</p>
<p>Sosyal liberal veya ordoliberal denilen grubun ünlü üyelerinden ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Konrad Adenauer’in Başbakanlığı ve Ludwig Erhardt’ın Ekonomi Bakanlığı döneminde uygulanan ve Alman Mucizesi denilen hızlı kalkınmanın mimarı sayılan Wilhelm Röpke, “İnsanî Bir Ekonomi“ kitabında, değerleri olmayan bir toplumla yürünemeyeceğini söylemekte, böyle toplumlara “Güruh Cemiyeti” demektedir.</p>
<p>Liberalizmin kurucularından John Stuart Mill de “<em>Temsili Hükümet Hakkında</em>” başlıklı klasiğinde, millî birliğin, müşterek değerlerin bulunmadığı bir cemiyette demokratik hükümetin kurulamayacağını söyler.</p>
<p><strong>İnsan cemiyetlerini bir arada tutan, devleti devlet yapan, milyonları kapsayan şeyler milyonların inandıkları değerlerdir. Adalet ve kanun hâkimiyetinden başka demokrasi de bugün bu değerlerden biridir.</strong></p>
<ol start="21">
<li>asır Türkiye’sinde tahrip edilmeye çalışılan, yok edilmeye çalışılan tam da bu değerlerdir. Binlerce yıldır kendilerini Türk bilen insanlara Türk’ün aslında Türkiye’de yaşayan onlarca etnik gruptan sadece biri olduğu, binlerce yıllık geleneği olan Türk ordusunun aslında İbrahimî ordu olduğu ve demokrasinin aslında pek de matah bir şey olmadığı tekrar tekrar haykırılmaktadır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar/">Prof. Dr. İskender Öksüz yazdı: Değerleri olmayan bir toplumla nereye kadar</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/prof-dr-iskender-oksuz-yazdi-degerleri-olmayan-bir-toplumla-nereye-kadar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din, millî birliğe yardımcıdır ama onun yerini alamaz</title>
		<link>https://millidusunce.com/din-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/din-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 May 2017 08:12:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6445</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Millet ve Milliyetçilik’ kitabının yazarı Prof. Dr. İskender Öksüz, milliyetçilik, millet ve toplum kavramları üzerinden değerlendirmede bulunuyor. Milliyetçilik denince ne çerçevede bir ideoloji tanımlıyorsunuz? Milliyetçiliğe “ideoloji” demek istemem. Çünkü ideoloji deyince dünyaya ve hayata dair kendinden menkul mutlak gerçeklik iddiaları anlaşılır. Cemil Meriç’in deyimiyle, “idrakimize giydirilen deli gömlekleri”. Hâlbuki dünyaya ve hayata dair bilginin kaynağı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/din-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz/">Din, millî birliğe yardımcıdır ama onun yerini alamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fdin-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz%2F&amp;linkname=Din%2C%20mill%C3%AE%20birli%C4%9Fe%20yard%C4%B1mc%C4%B1d%C4%B1r%20ama%20onun%20yerini%20alamaz" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fdin-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz%2F&amp;linkname=Din%2C%20mill%C3%AE%20birli%C4%9Fe%20yard%C4%B1mc%C4%B1d%C4%B1r%20ama%20onun%20yerini%20alamaz" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fdin-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz%2F&amp;linkname=Din%2C%20mill%C3%AE%20birli%C4%9Fe%20yard%C4%B1mc%C4%B1d%C4%B1r%20ama%20onun%20yerini%20alamaz" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fdin-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz%2F&amp;linkname=Din%2C%20mill%C3%AE%20birli%C4%9Fe%20yard%C4%B1mc%C4%B1d%C4%B1r%20ama%20onun%20yerini%20alamaz" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fdin-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz%2F&#038;title=Din%2C%20mill%C3%AE%20birli%C4%9Fe%20yard%C4%B1mc%C4%B1d%C4%B1r%20ama%20onun%20yerini%20alamaz" data-a2a-url="https://millidusunce.com/din-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz/" data-a2a-title="Din, millî birliğe yardımcıdır ama onun yerini alamaz"></a></p><div class="desc">
<h2>‘Millet ve Milliyetçilik’ kitabının yazarı Prof. Dr. İskender Öksüz, milliyetçilik, millet ve toplum kavramları üzerinden değerlendirmede bulunuyor.</h2>
</div>
<div id="habericerik_7" class="content fln">
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Milliyetçilik denince ne çerçevede bir ideoloji tanımlıyorsunuz?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Milliyetçiliğe “ideoloji” demek istemem. Çünkü ideoloji deyince dünyaya ve hayata dair kendinden menkul mutlak gerçeklik iddiaları anlaşılır. Cemil Meriç’in deyimiyle, “idrakimize giydirilen deli gömlekleri”. Hâlbuki dünyaya ve hayata dair bilginin kaynağı bilimdir. Bazı indî hükümler değil. Ben ideoloji yerine “Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi” demeyi tercih ediyorum. Türk Milliyetçiliği, Türk Milleti’ne duyulan sevgiye ve insanın iç içe mensup olduğu birçok toplum birimi arasında Türk Milleti’ni tercih etmesine dayanır. Gökalp’in ifadesiyle, “Hulâsa kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet ocağına ilh. mensup ne kadar mefkûreler varsa, cümlesi millî mefkûrenin muavinleridir.” Böyle bir tercih ifadesinin bir sakatlığı olabilir, sizin tercih ve sevgi belirttiğiniz toplum birimi sosyolojik anlamda bir toplum birimi değildir, yani iç bağlayıcılığı yoktur. Meselâ tercihi “işçi sınıfı”na yönlendirme ve siyasî organizasyonu işçi sınıfının bağlayıcı gücü etrafında kurma teşebbüsleri sonuçsuz kaldı. Zaten bu teşebbüsler işçi sınıfı mensuplarından da kaynaklanmıyordu.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Milliyetçilik bu ölçüye vurulduğunda anlamsız mıdır? Kesinlikle hayır. Dünyada insanlar millet denilen toplum birimi etrafında organize oluyor. Milletin bağlayıcı gücü yetmezse daha alt birimlere kayılıyor; aşiret, kabile, soy-sop, kavim gibi.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Millet olmanın, insan genetiğindeki toplum olma dürtüsüne dayandığını belirtiyorsunuz. Fakat topluluklar başka çerçevelerde kurulamaz mı? Ortak mitler milli mitlerden ziyade dini, sınıfsal olursa?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">İdeale sahip olmak yetmiyor, gerçeğe de uygunluk lâzım. Dünyaya bakın… Ne görüyorsunuz? Millet devletleri. Sovyetler ve Çin, 20. asırda yemediler, içmediler sınıf devleti yaratmak istediler. Olmadı… Dünyada hiç dine dayanan birlik var mı? Hadi bırakın tek Hristiyan devletini; tek Ortodoks, tek Katolik, tek Protestan devleti de yok. Müslüman birliği? Bir zamanlar din birliği esasına göre kurulmuş tek istisnaî devlet olarak Pakistan’ı gösterirdik. O zaman Doğu ve Batı Pakistan vardı. Çatır çatır ikiye bölündü. Doğu Pakistan’da Bengaller yaşıyordu ve adı Bangladeş oldu.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Bugün tek istisna İsrail’dir ama İsrail’de iptidaî ve eşsiz bir hal var: Tek ümmet aynı zamanda tek millet!</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">İnsanlarda topluluk hâlinde yaşama içgüdüsü var, var olmasına da bu topluluk akraba-kültür (siyaset bilimi ve sosyolojideki tabiriyle ”kin-culture”) bağına dayanıyor. Sınıfta da dinde de bu bağ yok. Düşünün ki İbn Haldun’un dünyasında birlik, millet ayrılığına değil; kabile, hatta kabileden küçük sop (kavim) ayrılığına yenilmiştir. İlk Müslüman devletlerde de kabileden küçük kavim yani sop galip geldi. Emevî- Abbasî ayrılığı kabile ayrılığı bile değildir, kavim ayrılığıdır.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s2">Müslümanların çoğunluğunun sahip olduğunu söylediğiniz ideale saygı duyarım ama bu ideal tarihle de sosyolojiyle de uyuşmuyor. Din, millî birliğe yardımcıdır ama onun yerini alamaz. Gökalp, “ümmet mefkûresi millî mefkûrenin muavinidir” diyor. Rakibi veya alternatifi değil.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Bir milleti oluşturan ortak ülkü ve mitler/edebiyat eğer o toplumun tamamını açıkça kuşatmıyorsa? Belli toplulukları tek millet çatısı altında toplamaya çalışmak doğru mu?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">“Doğru mu?” sorusu cevap olarak bir değer hükmü istiyor. İdeal olan muhakkak ki devlet sınırları ile millet sınırlarının çakışmasıdır. Gerçek ideale uymuyorsa bu halden iki şekilde çıkılır: 1) O sınırlar yıkılır ve yeni devletler doğar. 2) Asimilasyonla ideal millet-devletine dönülür.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Birinciye misal Çekoslovakya’nın, Pakistan’ın ikiye, Yugoslavya ve SSCB’nin birçok parçaya bölünmesidir. İkinciye misal, çok etnisiteden tek millet yaratmış ABD, Avustralya ve Fransa’dır. Fransız İhtilali sırasında Fransızca konuşanlar Paris etrafındaki bölgelerden oluşan bir azınlıktı. Özellikle Brötönler ayrı ve büyük bir kitleydi. İki asır içinde Fransa’nın tamamı Fransızlaşmıştır. Yirminci asrın başında Brötönce konuşanların sayısının bir milyonun az üstüne gerilediğini görüyoruz. Bugün bu sayı 200 bin civarındadır ve bu 200 binin dörtte üçü 65 yaşın üstündedir…</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Görüyoruz ki dil, millet ve devlet arasında kuvvetli bir bağ var. Dil milleti, millet de devleti doğuruyor ama iş orada bitmiyor. Devlet dönüp dili geliştiriyor, standartlaştırıyor ve dil birliğini, dolayısıyla milletin birliğini sağlıyor. Gellner, Gat gibi sosyolog ve siyaset bilimcilerinin ortak tespiti budur. Gellner’e göre milleti ve millî devleti doğuran şey, devletin teşkilatlandırdığı millî eğitimdir. Gat da işi öbür uçtan alır ve “Devlet varsa millet vardır” sonucuna varır. Millî sınırlar içinde, ülkenin tamamında, devletin teşkilatlandırıp zorunlu kıldığı millî eğitim yoksa lisan da yoktur. Lisan yerine, birbirini anlamayan lehçeler vardır. Bir dilcinin dediği gibi, “lisan, ordusu ve donanması olan bir lehçedir”.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s3">Bakın bu konuda size çizdiğim bir şemayı göstermek isterim. Şemadaki döngü tek sefere ait değildir. Bunu bir halkadan ziyade yükselerek devamlı dönen bir helezon gibi düşünmek gerekir. İşte bir devletin bölünmeye mi, parçalanmaya mı gideceğini içindeki unsurların bu helezonun neresinde, kaçıncı döngüsünde bulunduğu tayin eder.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Dünyanın her yerinde söz sahibi olmak isteyen büyük millet devletleri, mesela ABD, meselâ Avrupa’nın güçlüleri, Rusya ve Çin, henüz millet birliğini sağlayamamış ülkelerde millet öncesi etnisiteleri ve mezhepleri manipüle ederek risk almadan kendi millî menfaatleri doğrultusunda bölmek peşindeler. Kendileri risk almadan, fakat hedef ülkelerde oluk oluk kan akıtarak!.. “Vekâlet savaşları” denilen yeni emperyalist saldırı bu mekanizmaya dayanıyor. Tarih kadar eski “böl ve hükmet” stratejisi…</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>O halde bir ülkede farklı ana dillere sahip etnisiteler varsa nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini tavsiye ediyorsunuz?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Aslında cevap ne yapmak istediğinize bağlı. Eğer millî birliği korumak istiyorsanız, Fransa’nın Almanya’nın yolunu izlersiniz. Yok, ayrılık veya federasyon peşindeyseniz, tam tersine henüz lisan haline gelmemiş lehçelerden birini destekler, meselâ o lehçede televizyon yayını yaptırır, o lehçede eğitim veren okullar açtırır, bunları da zorunlu tutarsınız.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><img decoding="async" src="https://static.karar.com/img/article_detail/17-05/29/29krr11-iskender5kitap.jpg" alt="17-05/29/29krr11-iskender5kitap.jpg" /></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s4">Fakat yaptıklarınızın başarılı olup olmayacağı, söz konusu etnisitelerin tarihine, kültürüne, edebiyat birikimine, daha önceki devlet tecrübelerine bağlıdır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Fuzulî’nin, Dede Korkut’un dilini konuşan İran Azerbaycan’ında asimilasyon sağlamak mümkün değildir. Kaldı ki Azerbaycan Türkleri daha pek yakın zamana kadar o ülkeyi yönetiyordu. Konu Fransa’daki Brötönler gibi yazılı edebiyatları bulunmayan, dilleri henüz paramparça, her kasabada diğerinden farklı ağız ve lehçelere bölünmüş, tarih şuurları ve belki en önemlisi devlet tecrübeleri olmayan bir etnik grupsa o ülkeyi bölmek zordur, asimilasyon tabiî gidiştir.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Belki bol para döker, yoğun propaganda yapar, etnisiteleri silahlandırırsanız ve uzunca bir süre bu desteği devam ettirirseniz yeni bir millet yaratmayı başarırsınız. Ne de olsa millet memetiktir, genetik değil. Fakat bu stratejinin başarılı olduğu bir vaka bilmiyorum. Belki bundan sonra… Birileri dışardan, birileri içerden çalışarak…</span></p>
<h3 class="p1"><span class="s1">Her millet çıkarına göre hareket ediyor, biz hariç</span></h3>
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1">Adını koyalım: Amerika Birleşik Devletleri ve “koalisyon” denilen ve bizim de sözde içinde olduğumuz müttefikler, Irak ve Suriye’de sağa sola vurmak için PKK ve uzantılarını vekil kıldı. Vekâlet savaşı ya bu! Bunun üst akılla, gizli saklı işlerle bir ilgisi yok. Her millet kendi millî menfaatleri doğrultusunda hareket ediyor. ABD ve yandaşlarının stratejisi, Irak ve Suriye’de İran’la ittifak yapmayacak (yani Sünnî), İsrail’i tehdit etmeyecek, Batı’nın başına bela olan militanları içinde barındırmayacak, laik, tâbi, güçsüz, fazla masraf gerektirmeyecek bir devlet kurmaktır. Ama bu bizim millî çıkarımıza terstir!</span></p>
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1"><img decoding="async" src="https://static.karar.com/img/article_detail/17-05/29/29krr11-iskender1.jpg" alt="17-05/29/29krr11-iskender1.jpg" /></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s2">Bunun haritasını Amerikan ordu dergisi Stars and Stripes’da yayınladılar, Foreign Affairs’te çizgi karakterlerle izah ettiler. Bu sonuncusu, Irak’ta “Surge” denilen harekât sırasında yayınlandı. Önce ABD askeri, ortak hareket ettiği bazı Iraklı gurupların yanında karşıdaki gruplarla savaşmaktadır. Son karede o gruplar birbiriyle savaşır, ABD askerini temsil eden çizim de saha kenarında onları seyreder. Stars and Stripes’taki harita defalarca bizim medyamızda da yayınlandı. Fakat ona temel teşkil eden makale üzerinde pek durulmadı. Makalede “bir sır verelim, etnik temizlik gayetle başarılı olabilir” cinsinden bir ifade de vardı. Şu anda Suriye’de uygulanan budur.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">ABD ve ortakları ne yaptıklarını, nereye gittiklerini gayet net biliyorlar. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurmaya on yıllardır adım adım yürüyorlar. Biz ise şaşkınız. Fazla hafıza talep etmiyorum. Son beş yıla bakın. Bugün amansız düşmanımız oldukları anlaşılanlarla daha yakın geçmişte sarmaş dolaş olduğumuzu, hatta onların elinden tutup hezimetten kurtardığımızı görürsünüz.</span></p>
<h3><span class="s1">Tekrar edeyim: Üst akıl yok. Bizim alt akıllarımız var!</span></h3>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Bakın bu anlattıklarım karışık şeyler. Bunları kavramak zor. Üstelik bizim bazı paradigmalarımıza da ters. Kafamızı yormak yerine her şeyi “Üst Akıl”a yıkmak son derece rahatlatıcı ve birçok avantajı da var. Bir kere düşünmek, “ben nerede hata yaptım?” diye sormaktan kurtuluyorsunuz. Hata yapabileceğinizi kabul etmekten de. Her şeyi bir üst akıl yapıyorsa sizin ne günahınız olabilir, elinizden ne gelir ki? Üstelik “Üst Akıl” deyince etraftakiler ne kadar bilgili olduğunuzu da hissedecektir. Bu sözün söylenmeyen kısmı da var: “Siz bilmezsiniz, bunun arkasında daha neler var… Ama ben bilirim de söyleyemem…”</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Hâlbuki bunun arkasında eski bir sözün gerçekliği vardır: Nereye gideceğini bilmeyen kaptana hiçbir rüzgârın faydası yoktur. Tekrar: Her millet kendi çıkarı doğrultusunda hareket ediyor, biz hâriç. Biz çıkarımızı bilmiyoruz. Hatta milletten, millî çıkardan neyi kastetmemiz gerektiğinden bile emin değiliz. Milletin ne olduğu bilinmezse millî çıkar hiç bilinmez tabi…</span></p>
</div>
<p><a href="https://millidusunce.com/din-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz/">Din, millî birliğe yardımcıdır ama onun yerini alamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/din-milli-birlige-yardimcidir-ama-onun-yerini-alamaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ziya Bey: Türk müsün Müslüman mısın?</title>
		<link>https://millidusunce.com/ziya-bey-turk-musun-musluman-misin/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ziya-bey-turk-musun-musluman-misin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Oct 2016 10:13:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bican Ercilasun]]></category>
		<category><![CDATA[iskender öksüz]]></category>
		<category><![CDATA[MDM]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=5705</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk düşünce ve duygu hayatını ellerine alıp şekillendirenlerden iki büyük isim Namık Kemal ve Ziya Gökalp! İkisi de 48 yaşında rahmetli olmuş. Bir entelektüelin en erken 18 yaşında eser vermeye başlayacağını farz edersek, ne yapmışlarsa kendilerine verilen o 30 yıl içinde yapmışlar. Bilmem haksızlık mı ediyorum; benim zamanımın benim gibi “aydınları” ellerimizde onların iki katı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ziya-bey-turk-musun-musluman-misin/">Ziya Bey: Türk müsün Müslüman mısın?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-bey-turk-musun-musluman-misin%2F&amp;linkname=Ziya%20Bey%3A%20T%C3%BCrk%20m%C3%BCs%C3%BCn%20M%C3%BCsl%C3%BCman%20m%C4%B1s%C4%B1n%3F" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-bey-turk-musun-musluman-misin%2F&amp;linkname=Ziya%20Bey%3A%20T%C3%BCrk%20m%C3%BCs%C3%BCn%20M%C3%BCsl%C3%BCman%20m%C4%B1s%C4%B1n%3F" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-bey-turk-musun-musluman-misin%2F&amp;linkname=Ziya%20Bey%3A%20T%C3%BCrk%20m%C3%BCs%C3%BCn%20M%C3%BCsl%C3%BCman%20m%C4%B1s%C4%B1n%3F" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-bey-turk-musun-musluman-misin%2F&amp;linkname=Ziya%20Bey%3A%20T%C3%BCrk%20m%C3%BCs%C3%BCn%20M%C3%BCsl%C3%BCman%20m%C4%B1s%C4%B1n%3F" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fziya-bey-turk-musun-musluman-misin%2F&#038;title=Ziya%20Bey%3A%20T%C3%BCrk%20m%C3%BCs%C3%BCn%20M%C3%BCsl%C3%BCman%20m%C4%B1s%C4%B1n%3F" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ziya-bey-turk-musun-musluman-misin/" data-a2a-title="Ziya Bey: Türk müsün Müslüman mısın?"></a></p><p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Türk düşünce ve duygu hayatını ellerine alıp şekillendirenlerden iki büyük isim Namık Kemal ve Ziya Gökalp! İkisi de 48 yaşında rahmetli olmuş. Bir entelektüelin en erken 18 yaşında eser vermeye başlayacağını farz edersek, ne yapmışlarsa kendilerine verilen o 30 yıl içinde yapmışlar. Bilmem haksızlık mı ediyorum; benim zamanımın benim gibi “aydınları” ellerimizde onların iki katı müddet varken onların onda biri kadar etkili ve verimli olabiliyor muyuz?</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Geçenlerde bir Facebook hikmeti şöyle söylüyordu: İngilizler tekrar işgale gelseler Malta’ya sürecek milliyetçi aydın bulamazlar!</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Bu yanlış. Kesin yanlış da ne kadar yanlış? İşgal yıllarındaki gibi bir gemi doldurabilirler mi acaba?</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><strong>Ülkeyi kaplayan fikir ağları</strong></p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><strong>Gökalpli yıllarda fikir ve siyaset ortamı canlıdır. Nasıl olmasın ki! Canımızla, dişimizle tutunmaya çalıştığımız son vatan parçaları elden çıkmaktadır. Devlet çatırdamaktadır.</strong> Yalnız İstanbul değil; Selanik, İzmir, Kahire, Diyarbakır, Bakü… Hepsi fikir ve siyaset merkezleridir.</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Bugünkü iletişim araçlarımız o zamanlarla mukayese edilmeyecek derecede zengin, iletişim mertebelerce daha kolay. İletişim var var olmasına da o günkü etkileşim yok. Kastettiğim bir kalemin “efkârı umumiye”yi ve diğer kalemleri etkilemesidir. O yoğun tesirleşmeye göre bugünkü yazarların her biri yalıtılmış birer silo içinde yazıp çiziyor. Bu kuvvetli etkileşim, imparatorluğun son asrında yaşamış, hele imparatorlukta doğup Cumhuriyet’te vefat etmiş fikir ve sanat adamlarımızın ortak vasfı&#8230; Özellikle bu sonuncular -Osmanlı’da doğup Cumhuriyet’te vefat edenler- için Yağmur Tunalı’nın “Bittiği Yerde Başlar- İmparatorluk’ta Doğan 16 Cumhuriyet Aydını” eserine bakılmalıdır. ‘Diyarbakır’lı Süleyman Nazif, Namık Kemal’in tâ Sakız’da vefatının Diyarbakır fikir ve edebiyat çevrelerini nasıl sarstığını babası Said Paşa’yı gözlemleyerek anlatır.</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><strong>Bu etkileşim yoğunluğuyladır ki İttihat ve Tarakkî, Ziya Gökalp’i; o da İttihat ve Terakkî’yi etkilemiştir. </strong></p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">“Efkârı umumiye” o günler için doğru bir tabirmiş gerçekten!</p>
<h3 style="text-align: justify;">Türkçülüğün esasları</h3>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Bu aydınların çoğu gibi Ziya Bey de doğunun üç dilinin üçünü, ana dili Türkçe’den başka Farsça ve Arapça’yı ve Batı’nın o zamanki “Lingua Franka”sı Fransızca’yı bilir. İlk sosyoloğumuz bu donanımla o zamanlar henüz filizlenmekte olan sosyoloji bilimine ulaşmış, onu öğrenmiş, tenkit etmiş, sentezlere varmıştır.</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><em><strong>Einstein’a “Öyle diyorsun ama izafiyet aslında senin dediğinden farklıdır” demek neyse “Yok Türkçülük Gökalp’in dediği gibi değil” demek de öyledir.</strong></em></p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><strong>Bilim, soyut kavramları sanki somut nesnelermiş gibi kavrayarak yapılır. Sosyolojinin millet kavramı da böyle soyut bir kavramdır.</strong> Zihinleri “millet”e erişmekte güçlük çekenler kolayca “ırk”a (her ne demekse ırk), kabileye hatta kabileden küçük bir birim olan “kavim”e kayarlar. Gökalp’e göre millet bir hars, bir duygu, bir terbiye birliğidir. Hatırlanmalıdır ki Gökalp bu fikirleri yazarken emperyalizmin dayanağı ırkçılık Avrupa’da altın çağındadır. Mussolini iktidara gelmiştir. Hitler’in gelişinin eli kulağındadır. Bu şartlar içinde onun da popüler havaya kapılıp, “Batı böyle diyor”, “Bilim böyle söylüyor” diye ırkçılık yapması çok kolaydı. Fakat Türkçülüğün Esasları müellifinin hükmü kesindir: “Irk atlarda olur!”</p>
<h3 style="text-align: justify;">Üç renkli bayrak</h3>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><strong>Gökalp Türkçü müdür, İslamcı mıdır, Batıcı mıdır?</strong></p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Gökalp geniş kültürü, devamlı çalışması, okuması ve bulunduğu çevrelerdeki yoğun fikir alışverişi sayesinde muhakkak ki çağının sosyal bilimlerine, entelektüel hayatına ve düşüncelerine hâkimdir. Yusuf Akçura da bütün bunlara hâkimdir. Fakat Gökalp farklıdır. Bunu Akçura söylemektedir (mealen): “Ben daha çok tahlile yatkınım. O büyük bir telifçidir.”</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Analiz- çözümleme bir tarafta; sentez, telif diğer tarafta… <strong>Mesela, edindiği toplum bilgisi ona insanların aynı anda birçok mensubiyeti birden duyduğunu söylüyordu.</strong> Zamanımızın Türk müsün, Müslüman mısın tuhaflığından farklı olarak. Müslüman mıyız, Batıcı mıyızdan farklı olarak. Gökalp’in bir eserinin adı da “Türkleşmek, Müslümanlaşmak, Muasırlaşmak”tır. Slogan: Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim! O kadar “Garp medeniyetindenim” ki; Batı klasiklerinin Türkçe’ye tercümesini Hasan Ali Yücel’den çok önce başlatan, Telif ve Tercüme (daha sonraki Talim Terbiye) Reisi Ziya Gökalp Bey’dir.</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Fikir etkileşimi demiştik… 1911-1913 yıllarında İstanbul’da, Türk Ocağında bir başka Türkçü, Mehmet Emin Resulzâde vardır. 1918’de Azerbaycan bayrağı yükselecek ve Bakü’de Azerbaycan Millî Şurası’nın başına Resulzâde geçecektir. Yükselen bayrak, Gökalp’in ilkesini üç renkle temsil eder: Gök mavi Türklük, yeşil Müslümanlık ve kırmızı Garp medeniyetidir! Üstüne de ay-yıldız damga vurmuştur.</p>
<h3 style="text-align: justify;">Millet kapsayıcıdır</h3>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">“Baba Türk müyüz; Laz mıyız?” veya “Ben Kürt müyüm, Türk müyüm bilmiyorum” kafa karışıklığından farklı olarak millet kapsayıcıdır; etnisitenin, kavmin, kabilenin üstündedir. Türkçülüğün Esasları’nda şöyle denir:</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><em>“Hulâsa kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet ocağına ilh. mensup ne kadar mefkûreler varsa, cümlesi millî mefkûrenin muavinleridir.”</em></p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><strong>Gökalp kavmin, sınıfın, ümmetin  bırakın milliyetle rekabetini, milliyetin destekçisi, muavini (yardımcısı) olduğunu söylemektedir.</strong></p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Türkçülük budur. Türkçülüğü tarif ederken, anlatırken Gökalp’in söylediklerini esas almak zorundayız. Einstein’a “Sen öyle diyorsun ama izafiyet aslında senin dediğinden farklıdır” demek neyse “Yok Türkçülük Gökalp’in dediği gibi değil” demek de öyledir. Gerçek bu iken geçenlerde bir üniversite rektörü “falancalar maalesef milliyetçilikten Türkçülüğe kayıyor” diye hayıflanabiliyor, başka birileri 3 Mayıs Türkçüler Günü yerine – daha mülayimdir diye— “milliyetçilik günü” demeyi tercih ediyor. Öyle anlaşılıyor ki fikirleri yayma konumunda olanlar da alma konumunda olanlar da yani kamuoyu da bir asır öncesinin düzeyinde değildir. Türkçülük ve Gökalp o zaman anlaşılıyordu, şimdi o anlayış kaybolmuş.</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><em><strong>Gökalp kavmin, sınıfın, ümmetin bırakın milliyetle rekabetini, milliyetin destekçisi olduğunu söylemektedir. Türkçülük budur&#8230;</strong></em></p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><strong>Atatürk kahramansa Enver Paşa haindir, Cumhuriyet değerliyse Osmanlı yerin dibine batırılmalıdır gibi nevrotik dışa vurumların arttığı günümüzde Ziya Gökalp’in telifçiliğinden, Türk demenin âdetâ ayıp sayıldığı şu ayıplı dönemde onun Türkçülüğünden öğreneceğimiz çok şey var muhakkak.</strong></p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;">Silolardan çıkabilirsek.</p>
<p class="selectionShareable" style="text-align: justify;"><em>Bu yazıda değerli bilim adamı Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un Millî Düşünce Merkezi Ziya Gökalp Roman Yarışması Ödül Töreni’inde yaptığı konuşmadan geniş çapta yararlandım.</em></p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ziya-bey-turk-musun-musluman-misin/">Ziya Bey: Türk müsün Müslüman mısın?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ziya-bey-turk-musun-musluman-misin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AHLÂK GEREKİR Mİ?</title>
		<link>https://millidusunce.com/ahlak-gerekir-mi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ahlak-gerekir-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İskender Öksüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Oct 2016 15:34:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSKENDER ÖKSÜZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=5675</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şahsî çıkar yerine ahlâkı, güven ve saygıyı tercih etmek, uzun vadede toplumları kalkındırıyor. Ancak bu bağlantıyı tek insanın öngörebilmesi mümkün değil. Uzun vadede cemiyet kazanacak diye kısa vadede kişisel çıkarı ertelemek kendiliğinden gelişecek bir davranış mı? Bir zamanların popüler kitabı “Duygusal Zekâ”da Daniel Goleman, kişisel hazzın ertelenmesini anlatır. Dört yaşında çocuklar birer birer deney odasına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ahlak-gerekir-mi/">AHLÂK GEREKİR Mİ?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fahlak-gerekir-mi%2F&amp;linkname=AHL%C3%82K%20GEREK%C4%B0R%20M%C4%B0%3F" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fahlak-gerekir-mi%2F&amp;linkname=AHL%C3%82K%20GEREK%C4%B0R%20M%C4%B0%3F" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fahlak-gerekir-mi%2F&amp;linkname=AHL%C3%82K%20GEREK%C4%B0R%20M%C4%B0%3F" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fahlak-gerekir-mi%2F&amp;linkname=AHL%C3%82K%20GEREK%C4%B0R%20M%C4%B0%3F" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fahlak-gerekir-mi%2F&#038;title=AHL%C3%82K%20GEREK%C4%B0R%20M%C4%B0%3F" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ahlak-gerekir-mi/" data-a2a-title="AHLÂK GEREKİR Mİ?"></a></p><div id="m900" class="mail-message expanded">
<div class="mail-message-content collapsible zoom-normal mail-show-images ">
<div>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Şahsî çıkar yerine ahlâkı, güven ve saygıyı tercih etmek, uzun vadede toplumları kalkındırıyor. Ancak bu bağlantıyı tek insanın öngörebilmesi mümkün değil.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Uzun vadede cemiyet kazanacak diye kısa vadede kişisel çıkarı ertelemek kendiliğinden gelişecek bir davranış mı?</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Bir zamanların popüler kitabı “Duygusal Zekâ”da Daniel Goleman, kişisel hazzın ertelenmesini anlatır. Dört yaşında çocuklar birer birer deney odasına alınmakta, her birinin önüne bir şekerleme (marshmallow) bırakılmakta ve psikolog, “Ben dönene kadar bunu yemezsen sana daha bir avuç veriririm” deyip odayı terk etmekte. Bazı çocuklar psikolog çıkar çıkmaz şekerlemeyi mideye indiriyor. Bir kısmı ise büyük eziyet çekse de ilerde gelecek bir avuç şeker için sabrediyor. Sabra yardımcı olacak davranışları gözlenmiş: Şekere değil de tavana, duvarlara bakmak. Kalkıp stres atmak için tepinmek. Deneye katılan çocuklar 14 yıl sonra bulunup incelenmiş. Hazzı erteleyenlerin tahsil hayatında, hemen yiyenlere kıyasla fark attığı görülmüş.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Fakat Coleman’ın anlattığı deneyde sadece zaman unsuru o da 15-20 dakika gibi kısa bir zaman unsuru var. Halbuki toplum için hazzı ertelemede hem zaman hem de bencillik yerine özgecilik (diğerkâmlık) var. Diğer insanları, toplumu düşünmek var. İki engel birden. Altın gününde altınları cebe attıktan sonra kaybolmak o kadar câzip ki… Veya suçu arkadaşım işledi deyip kurtuluvermek. Şehrin altın değerindeki tek yeşil alanına apartman veya AVM dikivermek. Hazır partide başa geçmişken muhalifleri ihraç edivermek. O halde ahlak davranışları nasıl kazanılıyor?</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;"><strong>GENETİKTEN GELEN İÇGÜDÜ</strong><br />
Zor görünen bu sorunun iki cevabı var. Birincisi genetik; isterseniz fıtrat deyin. Ferdin toplum yararına kendi çıkarından vazgeçmesi toplum hayatı yaşayan canlıların genlerine işlenmiş. Çünkü bu davranış, soyun devamı için avantaj sağlıyor. Yarasalar, herhangi bir gece avda şansı yaver gitmemiş oba arkadaşlarını, kendi rızıklarından verip besliyorlar. Daha da ilginci, bu kurala uymayan ihtiyacı olanı beslemeyen yarasa cezalandırılıyor; avlanamadığı zaman onu kimse beslemiyor. Şempanzeler yaklaşan bir tehlikeyi mesela bir kaplanı veya yılanı obaya haber vermek için çığlık atıyor ve bu sırada yırtıcıya kendi yerlerini belli ettikleri için tehlikeli bir fedakârlık yapmış oluyorlar. İnsan da toplum hayatı yaşayan bir tür; o da diğerkâmlıkla donanmış.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Genetiğimizden gelen böyle içgüdülere dinimizde “fıtrat” deniyor. Fıtrat “fatr” kökünden ve fatr, “başlangıcından yarmak, kazmak” demek. Eh, 7. asırda “genlere kodlamak” denemezdi herhalde… İnsan mensubu olduğu cemiyetin çıkarını düşünmeye genleriyle programlanmıştır. Ahlâkla ahlâksızlık, iyi insanla kötü insan farkı; bütün canlılardaki “önce ben” programıyla cemiyette yaşayanların “önce cemiyetim” programının hangisinin baskın çıktığıyla belirlenir.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;"><strong>MAHALLE BASKISI GÜZELDİR</strong><br />
İkinci sebep, ahlâksızlıkta tekrarın zorluğudur. Altın gününden bir kere kaçabilirsiniz. Sonra sizi kimse altın gününe çağırmaz. Kazan-kaybet oyunları tekrar tekrar oynanırsa edinilen tecrübe onları kazan-kazan oyununa döndürüyor. Aynı arkadaşıyla tekrar tekrar hapse düşen mahpus artık arkadaşını gammazlamamayı öğreniyor.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Edinilen ahlâklı davranışın cemiyette yerleşmesi, gelenek hâline gelmesi şart. Bu gelenekleşme önce dar çevrelerde oluyor. Ahiliğin esnaf topluluklarında başlamasının sebebi bu. Esnaf loncaları, toplumdaki dernekler bu sık temaslar sonunda oluşuyor. Bizim esnafımız, bilhassa aynı işi yapanlar da aralarında küçük alışverişleri senetsiz, çeksiz; güven üzerine yaparlar. Bu birbirini tanımaktan, itibardan kaynaklanır. Tanıma ve itibar da tekrar tekrar temastan… O itibar yıllar içinde tekrar tekrar denenmekle kazanılır, bir hata ile de sıfırlanır. Sonra ahlâklı küçük topluluklar bütün cemiyeti sarıyor, bütün cemiyete öğretiyor. Sonra o toplum, yaşadığı ahlâkı nesilden nesile aktarıyor. Bu da cemiyetin ahlâk baskısını doğuruyor. Mahalle baskısı her zaman kötü değil. Toplumu toplum kılan o “mahalle baskısı”dır.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Fakat bir cemiyette, altın gününe tekrar başvurana “canım herkes çalıyor, gel bakalım, bu sefer de belki biz senden çalarız” diye yaklaşılıyorsa, o cemiyet belini doğrultamayacaktır. “Çalıyor ama çalışıyor”, “biz iktidara gelelim, biraz da bizimkiler yesin”, “müthiş adam, delegelerin çoğunluğu onu istemedi ama ne yapıp yaptı, hepsini tepeledi” gibi ahlâksızlığa methiye düzen yargılar, cemiyetin içine düştüğü kokuşmuşluk çukurundan yükselen kokulardır.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Ahlâkla donanmış; güveni, saygıyı, sevgi ve itimadı içselleştirmiş, “takva” sahibi toplumlarda bu değerler yıllar sürebilen veya hiç sona ermeyen ortaklıklara, dev şirketlere, dünyaya hâkim filolara gider. Ahlâkını kaybetmiş toplumlarda ise demagog ve mutlaka çok yüce liderlerin kuvvet biriktirme çekişmelerine.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Değerleri sayesinde kalkınan, zengin olan sadece Kuzey İtalya değildir. Etnik azınlıklar da zaman zaman “biz” hissi ve aralarında tesis ettikleri karşılıklı güvenle aynı refahı ve başarıyı yakalamıştır. Avrupa’da ve Avrupa-Amerika arası ticarette bazı püritan mezhep mensuplarında, Güneydoğu ve Doğu Asya’da azınlık oldukları ülkelerde Çinliler arasında, Avrupa’da bazı Yahudi mezheplerinde değerlere dayanan itimat ve zenginleşme meydana gelmiştir.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Mehmet Akif’in gözünde Japonlar da öyle bir toplumdur. Onun beyitlerine bakalım:</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Sorunuz, şimdi, Japonlar da nasıl millettir?<br />
Onu tasvire zafer-yâb olamam, hayrettir!</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Şu kadar söyleyeyim: Din-i mübinin orada,<br />
Ruh-u feyyazı yayılmış, yalınız şekli: Buda.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">***</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Müslümanlıktaki erkân-ı sıyanette ferid;<br />
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Doğruluk, ahde vefa, va’de sadakat, şefkat;<br />
Acizin hakkını i’laya samimi gayret;</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">En ufak şeyle kanaat, çoğa kudret varken;<br />
Yine ifrat ile vermek, veren eller darken;</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">***</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">İhtirasat-ı hususiyye söyletmeyerek,<br />
Nef-i şahsiyi umumunkine kurban etmek&#8230;</p>
<p dir="ltr" style="text-align: justify;">Akif, Japonların Müslüman olmasını bekliyordu. Olmadı. Ama zengin oldular. Bu arada Müslümanlara olanları Akif göremedi, çok şükür.</p>
</div>
</div>
<div class="mail-message-footer spacer collapsible" style="text-align: justify;"></div>
</div>
<p><a href="https://millidusunce.com/ahlak-gerekir-mi/">AHLÂK GEREKİR Mİ?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ahlak-gerekir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
