İlim ve Marksizm
Ayhan Tuğcugil mahlasıyla İskender Öksüz tarafından yazılan bu yazı,
1976 yılında TÖRE Dergisinin 64. Sayısında yayımlanmıştır.
İlmin tersi ve düşmanı skolastiği tanıdıktan sonra artık ilmin kendisini incelemeğe hazırız. Türk Milliyetçiliği Fikir Sisteminin metodu olan ilmi daha önce “vakıalara dayanmak” ifadesiyle özetlemiştik. Vakıalara dayanmanın, skolastik – ilim zıtlaşmasında ilmin en belirli vasfı olduğunu artık biliyoruz. Fakat “vakıalara dayanmak”, ilmi daha iyi tanımak isteyenler için yeterli bir açıklama değil… özellikle Türk Milliyetçileri, sistemlerinin metodu olduğu için ilmi titizlikle ve daha yakından tanımak zorundadırlar. İlmi incelerken de baştan beri kullandığımız bir ölçüye başvuracak ve onu bir sistem olarak ele alacağız. Demek ki ilmin 1) gayesini, 2) tariflerini, 3) metodunu, 4) kabullerini ve nihayet 5) uygulamasını bir bir ele almamız gerekiyor. Bu konuyu bir felsefe alıştırması değil, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin bir parçası olarak incelediğimiz için de gaye, metod ve uygulama üzerinde bilhassa duracağız.
İlmin gayesi, olayları tahmin etmektir. Meselâ mekanik, cisimlerin belli bir andaki özelliklerinden- yerleri, hızları, kütleleri, onlara tesir eden kuvvetler – gelecekteki özelliklerini çıkarmayı hedef alır. Belli bir anda bir, birkaç veya birçok cismin yerlerini, kütlelerini, hızlarını ve onlara tesir eden kuvvetleri öğrenen mekanikçi bir süre – birkaç saniye veya yıllar, asırlar – sonra bu cisimlerin yer, kütle, hız ve üzerlerindeki kuvvetlerin ne olacağını hesaplamak ister. Meselâ mekaniğin ve astronominin özel bir dalı olan gök mekaniğinde, Ay, Dünya, Güneş gibi gök cisimlerine ait ölçmelerden, güneşin ne zaman tutulacağı, bir kuyruklu yıldızın Dünya’ya ne zaman ve ne kadar yaklaşacağı gibi tahminlerde bulunulur. Özel uranyum ve plütonyum izotoplarının belli bir andaki şekil, miktar, yoğunluk, izotop oranları gibi özelliklerinden hareketle, bunların bir müddet sonra patlayıp atom bombası mı, yavaş yavaş bozunarak atom reaktörü yakıtı mı olacağını fiziğin çekirdek fiziği dalı tahmine çalışır. Fiziğin diğer sahalarında da durum aynıdır.
Benzer şekilde sosyoloji, belli bir anda bir insan cemiyetine tesir eden şartları tespit edip bu cemiyette bir müddet —birkaç saatten birkaç asra kadar— sonra ne gibi şartlar ve özellikler görüleceğini tahmine çalışır. Sosyologlar bir cemiyetin belli bir tarihteki nüfus, töre ve âdetler, din, şehirleşme, iş bölümü, iktisat hayatı gibi özelliklerini alarak gelecekte aynı özelliklerin ne olacağını bulmaya uğraşırlar. Psikoloji aynı şeyi tek insan için yapar; belli bir anda bir insanın özelliklerinden ve ona tesir eden şartlardan hareketle o insanın gelecekteki davranışlarını ve diğer özelliklerini kestirmek ister. Çevre şartları, ırsiyet, zekâ seviyesi, ömür boyunca ferdin başından geçen ve onun üzerinde bir tesir bırakan olaylar psikoloğun verileridir. Ferdin gelecekteki ruh hâlini tespit de gayesi…
İktisat, -çeşitli dallarına göre- bir milletin, bir müessesenin veya bir şahsın belli bir tarihteki iktisadî özelliklerinden gelecekteki iktisadî özelliklerini tahminle uğraşır. Meselâ bir millet için bu özellikler, tabiî kaynaklar, iş gücü, nüfus, dış ödemeler dengesi, kredi ve faiz politikaları, v.s.’dir. İktisatçı bu özelliklerin hâldeki durumlarını ölçüp istikbalde ne olacaklarını bulmak ister.
“Tahmin” sadece gelecek için yapılmaz. Geçmişi de tahmine çalışabiliriz. Geleceğe ait tahminlerde sebeplerden neticenin ne olacağı çıkarılmaya çalışılırken geçmişe ait tahminlerde gözlenen neticelerden mazideki sebeplere gidilmeye çalışılır. Bu geriye doğru tahmin mekanizması, jeoloji, tarih gibi ilimlerin esas çalışma tarzıdır. ‘
İlmin esas gayesi ne olacak (veya geçmiş incelenirken, ne oldu) sorusuna cevap vermektir. Nasıl olacağını izah değil. İlim tahmin hedefine ulaşmağa çalışırken olayı izah etmeyi de başarabilirse ne âlâ… Fakat izahsız tahmin de yeterlidir. İzah bir yan ürün, tahmin yapmada bir kolaylıktan ibarettir. Tatmin edici izahlar değil hassas tahminler başarıdır. Skolastiğin iyi bir izahçı fakat kötü bir tahminci olması bu noktada ilimle açık bir zıtlaşmasıdır.
Her daldaki mütehassıs ilim adamı, sistemin sağlamlığı açısından, kendi sahasındaki kavramların isimlerini, yani tarifleri iyi bilmek mecburiyetindedir. Sistemlerin tarif unsuruna ilimde büyük önem verildiği için her ilim dalının kendine has bir terminolojisi, âdeta özel bir lisanı vardır. Çeşitli ilim dallarındaki özel anlamlı terimleri öğrenmek şu anda konumuz dışında ve lüzumsuzdur. Ancak, dikkat edilecek bir nokta var: İlim terminolojisi, günlük hayatta kullandığımız birçok kelimeyi de ihtiva eder. Fakat ihtisas dallarının bu kelimelere verdikleri anlamlar, yani kelimelerin ifade ettikleri tarifler günlük hayattakinden çok farklı olabilir. Dolayısıyla birçok kelimenin biri ilimdeki, biri de günlük kullanmadaki olmak üzere iki manâsı teşekkül etmiştir. Bu hâl, fikir münakaşalarında ve yazılarında yanlışlıklara yol açabilir.[1] Bazen de propaganda savaşında kelimelerin bu çift anlamlılığı istismar edilerek avantaj sağlanmaya çalışılır. ,
İlim olayları tahmin hedefine nasıl yürür? Vakıalara dayanarak.
Bu iki kelimelik cevap aslında asırlar boyunca geliştirilmiş bir mekanizmayı ifade eder. Tahmin işlemi Şekil 1’de şematik olarak gösterilmiştir. Bugüne ait deney, gözlem ve ölçme neticeleri -ki bazılarını ilmin gayesi bahsinde çeşitli dallar için misallendirmiştik- toplanarak tahmin edilecek olaya ait ilim teorisine veri olur. Teori bu verilere uygulanır ve gelecek (tarih, jeoloji gibi sahalarda geçmiş) tahmin edilir.
O hâlde mesele teori veya kanunun elde edilmesine kalıyor. Teorilerin kuruluş mekanizması da Şekil 2’de gösterilmiştir. İşe yine gözlem ve deneylerle, yani vakıaya dayanılarak başlanır. Teori kurarken faydalanılacak gözlem ve deneyler, yeni yapılabileceği gibi daha önce aynı veya yakın sahada çalışan ilim adamlarının elde ettikleri sonuçlardan da faydalanılabilir.[2] Bilgiler belli bir miktara ulaşınca insan mantığı vakıaya ait bir teori imal eder. Ancak bu imal, bir sonuç değil, bir başlangıçtır. Yeni teorinin o güne kadar yapılmış gözlem, deney ve ölçmelere uyup uymadığı araştırılır. Bunun için yine tabiata başvurulur; vakıalara dayanılır. Eğer yeni teori bütün gözlem, deney ve ölçmelere uymuyorsa reddedilir; yeni bilgiler toplama ve uygun bir teori arama çalışmasına devam edilir. Bu dönüş Şekil 2’de “Red 1” yoluyla gösterilmiştir.
Mevcut bütün deney, gözlem ve ölçmeler teoriyi destekliyorsa bu sefer yeni denemelere, bilhassa test denemelerine, yani tekrar vakıalara başvurulur. ”Test denemesinden kastedilen şudur: Teori kurulmadan önceki bilgi toplama, bir bakıma sezgiyle yapılmaktaydı, incelenen olaya nelerin tesir ettiği kesinlikle bilinmediğinden, hangi âmillere daha çok dikkat edileceğini, hangilerinin ihmal edilebileceğini de tam olarak bilinmemekteydi. Hâlbuki teori, bize, olaya tesir eden âmiller konusunda bir şeyler söyler. Bilgi toplamada rehber olur. Ancak bu rehberlik, skolastikteki gibi teoriye uyan gözlemleri vurgularken uymayanlara gözlerin kapanması şeklinde değildir. Tersine, ilim, adetâ kendi teorilerini çürütmeğe çalışır. Teorinin sağladığı rehberlik, onun -varsa- yanlışlığını gösterecek denemeleri düzenlemekte kullanılır. Test denemeleri denilen öyle deneyler tertiplenir ki bunların sonucu teori hakkında mümkün olan kesinlikle “Evet!” veya “Hayır!” desin. Teori bu engelleri de başarıyla atlatırsa, artık kullanılabilir. Anlatamazsa, şekilde “Red 2” ile gösterilen yola, yani hiç direnmeden mantıklı teorimizden vazgeçerek bilgi toplamaya dönme yoluna gidilir. Bütün eski ve yeni deney, gözlem ve ölçmelere rağmen teori üzerindeki şüphe devam eder. Ne kadar çok deney yapılırsa yapılsın, mümkün bütün hâl ve şartlarda inceleme yapılamadığı bilinir. Nihayet, deney, ölçme ve gözlem vasıtaları (meselâ bilgi toplama ve istatistik imkânlarımız, meselâ aletlerimizin hassasiyeti, meselâ teleskoplarımız) sınırlıdır ve mükemmel değildir. Bu vasıtalar zamanla gelişir ve daha önce ölçemediğimiz, göremediğimiz, deneyemediğimiz alanlar önümüze açılır. Bu yeni şartlar da eski teorimizin sandığımız kadar doğru olmadığını bize gösterebilir. Bir teori, zaman içinde, ilmin tabiatında bulunan bütün bu taarruzlara dayanabilmişse ona artık “kanun” denir. ”Kanun” kelimesi de mutlak bir kesinlik ifade etmez. “Kanun” zamanın yıpratıcılığına dayanan teorilere verilen bir şeref payesinden ibarettir; o kadar… Nitekim, vasıtaların gelişmesi, birçok eski kanunu çürütmüştür. Herhangi bir yeni gözleme uymayan kanun, asırlık da olsa bırakılır; o artık ilimden ilim tarihine geçer ve tekrar tabiata, vakıaya, bilgi toplamaya dönülür. Bu son dönüş Şekil 2’de “Red 3” le gösterilmiştir.
Bir teori veya kanun reddi için kaç gözlem ve deneye uymaması lazımdır?
— Bir tek uyumsuzluk, red için kâfidir.
“İstisnalar kaideyi bozmaz” sözü dost sohbetlerinde geçerli olabilir ama ilimde katiyetle yanlıştır. Bir tek istisnası bulunan teori çürür. İlmin gayesi tahmin olduğuna göre tek istisna, yani tek yanlış tahmin bile bütün gayretleri boşa çıkarır. Az sayıda da olsa yanlış tahmin yapan teori ya esasta yanlıştır yahut da incelediği olaylarda rol alan bütün âmilleri hesaba katmadığı için eksiktir; her iki hâlde de ilmin gayesinin dışına çıkar ve red yollarından biriyle bilgi toplama safhasına iade edilir.
Buraya kadar ki izahlardan, ilim metodu ile skolastik metod arasındaki farklar belirlenmiştir. Zıtlıkları skolastiği anlatırken kullandığımız sıralama çerçevesinde inceleyelim:
Otorite, şahıslardan alınıp vakıaya verilince otoriterliğe imkân kalmamakta, ilmi metod olarak benimseyen Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nde Engizisyonun veya Komünist Partisininkine benzer vahşet yolları kapanmaktadır.
Skolastikte tümdengelimciliğin yarattığı ikincil özelliği, iyi izahçı fakat kötü tahminci olma konusunu ilmin gayesini incelerken ele almıştık: İlimde tahmin her şey, izah ise ancak bir yan üründür.
Bütün sistemlerde olduğu gibi ilmin de kendi metodu onun bir kabulüdür. İlim metodundaki genel kabullerden başka her ilim dalının, her ilim teori ve kanununun, her ihtisas alanının kendine has özel kabulleri vardır. İlim metodundaki kabullerin incelenmesi ilim felsefesinin, ihtisas dallarındaki kabullerin incelenmesi ise o dalların görevidir ve meseleyi bizim ele aldığımız açıdan konu dışıdır. Ancak burada, Türk Milliyetçiliği Fikir Sisteminin ilmi, metod olarak kabul edişinde insanlığın binlerce yıllık tecrübesine dayanıldığını, olayları tahmin için ilimden daha güvenilir bir yolun henüz bulunmadığını tekrarlayalım. Her cinsiyle skolastik, özellikle Marksizm’in yalancı peygamberliği başarılarıyla değil, terörü ve propagandasıyla ölümünü geciktiriyor. Falcılık veya istiareye yatmak da herhâlde ilim metodunun ciddî rakipleri değildir ve biz rahatça: “Hayatta hakikî mürşid ilimdir!” diyebiliriz…
İlmin uygulanmasına iki ayrı seviyeden bakabiliriz.
1) Halis ilim açısından: İlim metodunun tatbikiyle bir olaya ait kanunların bulunmaya çalışılması birinci cins bir uygulamadır. Her yeni araştırma, bu açıdan ilmin bir tatbikidir.
2) İlmin bir fayda sağlamak üzere kullanılışı da ikinci tip uygulamadır.
Birinci tipte, ele alınan olaya ait güvenilir bir teori varsa, metod bahsinde açıklanan ve Şekil 1’de şemalaştırılan yolla tahmin yapılır. Henüz teori yoksa yine metod bölümünde anlatılan ve Şekil 1’de gösterilen yolla önce teori kurulmaya, sonra da tahmin yapmaya çalışılır.
İkinci tipte ise maksat teori kurmak veya tahmin yapmaktan ibaret değildir. Teoriyi ve tahminleri kullanarak tedbirler almak, fayda sağlamaktır. Atom çekirdeğinin davranışlarının kanunlarını bulmağa çalışmak birinci, bu kanunlardan faydalanarak atom bombası veya atom reaktörü yapmak için şartların nasıl düzenlenmesi gerektiğinin tespiti ve bu tespitin fiile dönüştürülmesi ikinci tip uygulamanın misalleridir.
Meselâ iktisat ilminde bankaların kredi politikasının memleket ekonomisine nasıl tesir edeceğinin tespiti birinci tip; bu tespitten faydalanarak millî menfaatlere göre bu politikayı ayarlamak ikinci tip uygulamadır. Aslında, ikinci tip uygulama da Şekil 1’deki şema ile açıklanabilir. Maksat tahminken şemanın uygulanışı pasiftir. Şartlar, özellikler, onlara müdahale edilmeksizin öğrenilmekte, sonra da teoriden geçilerek tahmin yürütülmektedir. Faydayı öngören uygulamada ise önce ne gibi neticeler istendiği tespit olunur, sonra şartların bu neticeleri verecek şekilde ayarlanmasına çalışılır. Yani şema aktif tarzda, veriler ayarlanarak işletilir.
Faydaya dönük uygulamaya ait incelikli bilgilere -bilhassa bu uygulama endüstri sahasındaysa- “teknoloji” adı verilir.
İlmin buraya kadar gördüğümüz özelliklerinin kavranmasında yardımcı bir misal olarak Marksist teoriyi ele alalım. Marksizm, ilmî bir teori olsaydı Şekil 2’deki şemadan geçişte başına neler gelecekti?
Önce, bilgi toplama safhasına, ilmin öngördüğü objektiflikle değil, ateş püskürülerek, kızgınlıkla girilmiştir. Bu tavır, sadece Marks ve Engels’e ait bir karakter zaafı değil, Bilimsel Sosyalizmin “teori-pratik birliği” dediği temel bir hatasıdır. Teori pratik birliğine göre bir şeyi objektif olarak gözlemenin tek başına hiçbir anlamı yoktur. Gözlem o anda ve kendisiyle birlikte hareketi de getirmelidir. Bilimsel sosyalistlere göre meselâ sosyoloji, bir ülkede ihtilâl olacağını tahmin ediyorsa, sosyologlar derhal cunta kurmaya, silahlanmaya başlamalı; en kısa zamanda sokağa fırlayıp ihtilâli bizzat yapmalıdırlar. Gözlemin objektifliğiyle taban tabana zıt olan bu anlayışla marksistler “bilimsel” derler! İlim bu teori – pratik birliğini gerçekten kabul etseydi, meselâ güneşin tutulacağını hesaplayan astronom veya gök mekanikçisinin, tutulmayı birkaç gün önceye almak için gayret sarfetmesi gerekirdi. Fakat marksistler bu acaip birliğe mecburdurlar. Çünkü teorileri proleter ihtilâlinin kaçınılmazlığını iddia etmektedir. O zaman gayrete ne lüzum var? Tarih madem önlenemez bir şekilde Bilimsel Sosyalizm’in lehine çalışıyor, niçin yorulmalı? Niçin hapse, hatta ölüme gitmeli? Fakat bu tip sorular da marksistler için son derece can sıkıcıdır. Herkes böyle düşünmeye başlarsa bunca “yılmaz savaşçı” ne olacak? SSCB’nin, Çin Halk Cumhuriyeti’nin propaganda silahları ne yapacak? Çare, “teori – pratik birliği”nin ta kendisidir. Tarih kaçınılmaz şekilde ihtilâle gidiyor ama bunu sadece tespit etmenin bir manâsı yoktur. Bu anlaşıldığı anda anlayanların kolları sıvayıp ihtilâle katılması gerekir.
Bilgi toplama safhasının bir diğer gereği, yeterli gözlem, deney ve ölçme yapma şartı da yerine getirilmemiştir. Bir kere Marks “iktisatçı” ünvanını kullandığı hâlde öncelikle iktisatçı değil felsefecidir. Engels’le birlikte, dünya iktisadı veya tarihi şöyle dursun, Avrupa iktisadını bile doğru dürüst gözlememişler; Engels’in babasının tekstil fabrikasına yapılan ziyaretlerle yetinmişlerdir.
Teori kurulduktan sonra test denemelerine de girişilmemiştir. İstisnalar aranmamış, aranmadıkları hâlde ortaya çıkanlar ise “istinalar kaideyi bozmaz” anlayışıyla etiketlenip rafa kaldırılmıştır. Meselâ ilkel toplum köleci toplum – feodal toplum – kapitalist toplum – sosyalist toplum teorisinin Asya’da çalışmadığı görülünce buna, “Asya Tipi Üretim Tarzı” (ATÜT) adı verilip rahata erilmiş, dünyanın yarıdan fazlasını kapsayan bu istisnanın teoriyi bozabileceği düşünülmemiştir. Marks’m yaptığı ilim olsaydı Bilimsel Sosyalizm daha bu safhada Red 1 ve Red 2 yollarıyla başlangıca iade edilirdi. Marksizm’in esaslarından olan “değerin emek teorisi” de bırakın deneyi ölçmeyi; etrafa bakınmakla bile çürütülür ve Red 1 işlerdi. (Bu teoriye göre bir malın değeri, onun imalinde sarfedilen emekle belirlenir. Bir saat çalışan Van Goh’la bir saat çalışan badanacının imalâtı bu görüşe eş kıymettedir. Bir saat kömür madeninde çalışan işçinin çıkardığı kömürle bir saat elmas madeninde çalışanın çıkardığı da eşit…)
Teori, kapitalist memleketlerde ihtilâl tahmin ediyordu. Marks – Engels mektuplaşmasında bazen Almanya, bazen Fransa için, “Ağustos’ta ihtilâl katî. Ama olmazsa Ekim’de muhakkak…” gibi cümlelere sık sık rastlanır. Bu yanlış tahminler ilimde yapılsa Red 2 ve Red 3 ile teori derhâl tarihe karışırdı. Artan yoksulluk teorisinin iflâsı da Red 2 ve 3 için kâfi sebeplerdir. Nihayet, ihtilâlin endüstri ülkelerinde değil de henüz kapitalistleşmesini tamamlayamamış Rusya’da meydana çıkışı zerre kadar ilim zihniyeti taşıyan komünistlerin mesleklerinden istifaları için kâfi sebeptir. Bu açık çürüyüşler, kısmen, Lenin’in emperyalizm teorisiyle tedavi edilirdi. Fakat emperyalizmin kabulü bile aslında Marks’ın çürütülüşü ve milletler mücadelesi gerçeğinin, adı söylenmeden kabulü idi. Marks temel mücadeleyi sınıf kavgasında görürken Lenin işi emperyalist milletlerle proleter milletlerin kavgasına götürüyor; aslında “proleter”, “sömürü” gibi Marksist lâflarla milletler mücadelesini tasdik ediyordu. Lâflar ne olursa olsun, masa başında sınıf gören bilimsel sosyalizm, devletin başına geçtiğinde millet görmeğe mecbur kalıyordu. Lenin’in bu yeni keşfettiği “çelişki”ye, Marks’a saygısızlık olmasın diye “temel çelişki” denmedi. Onun yerine “baş çelişki” tabiri kullanıldı. Bugün bizim komünistlerimizin de ezberledikleri klişe şöyle kıraat edilir: “Temel çelişki sınıflar; baş çelişki ise emperyalist milletlerle sömürülen milletler arasındadır.” İlimde bir teoriyi gerçeğe uysun diye bu çapta değiştirmektense mutlaka yeni bir teori aramak yoluna başvurulurdu.[3] Enperyalizm teorisini ilerde tekrar ele alacağız.
Görüldüğü gibi, ilmin yapısı içinde Marksist teori defalarca reddedilir, çok kısa bir ömür bile süremezdi. “Kanun” payesindense ilelebet mahrum kalırdı. Neticede, ilmen kanunlaşmayan bu teori bilimsel sosyalistlerin hâkim oldukları ülkelerde hukukken kanunlaştırılmış ve sunî hayatını devam ettirmiştir: Bir ilmî teori olarak değil, yeni harbin, propaganda savaşının silâhı olarak…
[1] «İlim dili» ifadesi sadece, anlamları kesinlikle tarif edilmiş ve gereğinde günlük manâlarından farklı muhtevası olan terimleri ifade eder. Yoksa ilim dilinin İngilizce, Fransızca veya Almanca olması gerekmez. Nitekim her milletin ilmi tariflere verdiği isimler umumiyetle farklıdır ve kendi lisanlarındandır. İlimce konuşmak, kelimeleri günlük manâlarıyla değil ilimdeki tarifleriyle kullanmak demektir. Yoksa meselâ iktisat ilmindeki kesin anlamlı “tasarruf” kelimesi yerine İngilizce “savings” demekle ilim yapmış olmayız. Mesele tasarrufu Fatma teyzenin anladığı gibi değil, iktisat ilminin ona verdiği manâda kullanmaktır. Memleketimizde birçok yalancı âlim, Fransızca, Almanca, İngilizce lügat paralamayı gerçek ilmin yerine geçirmeğe çalışıyor ve cahiller nezdinde itibar sağlıyor. (Bu itibarda batıcı skolastik hislerin de rolü büyüktür.) Meselâ “opinyon”, kanaat; “argüman” münakaşa ve iddia demektir. Türkçeleri yerinde bunları kullanmakla boyumuz ne uzar ne de kısalır. Sadece Türkçe yerine Frenkçe konuşmuş oluruz.
[2] İlimde, araştırıcıların, kendilerinden önce aynı sahayı inceleyenlerin teshillerinden kolaylıkla faydalanabilmelerini sağlamak için bir atıflar (referanslar) sistemi geliştirilmiştir. İlmî makalelere umumiyetle daha önce aynı konuda yapılan araştırmalar özetlenerek başlanır. Bu özetleme sırasında, her eski araştırmanın kimin tarafından yapıldığı ve nerede yayımlandığı dipnotlarla veya yazının sonunda belirtilir. Özetlemenin dışında da eğer bahsedilen şeyler daha önce başkaları tarafından da incelenmişse, yine atıflar yapılır. Bu referanslama, bilgi verme görevinin yanı sıra diğer araştırıcıların haklarını teslim vazifesini de görür. Ancak, bir makalenin ilmiliğinin tek ölçüsü, ilim metodunu doğru uygulayıp uygulamadığındadır; muhtevasındadır. Yoksa, sırf ilim yazılarının atıf usulünü bol bol kullanıyor diye bir makaleye ilmi denmez. Îlmî yazıların sadece bir yönünü teşkil eden atıflar, bazı kimselerde “Ne kadar çok dip not varsa yazı o kadar ilmîdir.» düşüncesini yaratmış; bu düşünce de bazı yalancı âlimlerce bol bol istismar edilmiştir.
[3] (*) Bilimsel Sosyalist ve dahi Marksist teorinin bu hâli, insana ister istemez yine bir Nasrettin Hoca hikâyesi hatırlatıyor: Hoca bir gün camide dua eden bir adam görüp kulak kabartır: “Allah’ım, sen görmeyen gözlerimi aç, tutmayan ayaklarımı iyileştir, sağır kulaklarımı duyur, bozuk midemi düzelt…” dua, bu minval üzre devam edip hastalık, sakatlık ve eksiklikler bir hayli birikince hoca dayanamaz ve “Be adam. Allah seni tamir edeceğine yenisini yaratır!” deyip yürür.
Hamas, 1987 yılında Birinci İntifada sırasında Şeyh Ahmed Yasin ve Gazze’deki Müslüman Kardeşler çevresinden doğdu;… Devamını Oku
Tohti’nin çalışmaları özellikle Doğu Türkistan’da Uygurların maruz kaldığı yapısal eşitsizlikleri ve ekonomik adaletsizlikleri bilimsel verilerle… Devamını Oku
Türkiye, yaklaşık 4 milyonu kayıtlı olmak üzere, toplamda 6-7 milyon arasında olduğu tahmin edilen geçici… Devamını Oku
BM Genel Kurulu hukuken doğrudan yaptırım kararı alamaz, sadece tavsiye niteliğinde siyasi baskı uygular. Bağlayıcı… Devamını Oku
Hocalı’nın adı, sadece bir yer ismi değil; Türk’ün hafızasına kazınmış bir yas olarak duruyordu. Orada… Devamını Oku