Kategoriler: Genel

İlim ve Marksizm

İlim ve Marksizm

Ayhan Tuğcugil mahlasıyla İskender Öksüz tarafından yazılan bu yazı,

 1976 yılında TÖRE Dergisinin 64. Sayısında yayımlanmıştır.

 

İlmin tersi ve düşmanı skolastiği tanıdıktan sonra artık ilmin kendisini incelemeğe hazırız. Türk Milliyetçiliği Fikir Sisteminin metodu olan ilmi daha önce “vakıalara dayanmak” ifadesiyle özetlemiştik. Vakıalara dayanmanın, skolastik – ilim zıtlaşmasında ilmin en belirli vasfı olduğunu artık biliyoruz. Fakat “vakıalara dayanmak”, ilmi daha iyi tanımak isteyenler için yeterli bir açıklama değil… özellikle Türk Milliyetçileri, sistemlerinin metodu olduğu için ilmi titizlikle ve daha yakından tanımak zorundadırlar. İlmi incelerken de baştan beri kullandığımız bir ölçüye başvuracak ve onu bir sistem olarak ele alacağız. Demek ki ilmin 1) gayesini, 2) tariflerini, 3) metodunu, 4) kabullerini ve nihayet 5) uygulamasını bir bir ele almamız gerekiyor. Bu konuyu bir felsefe alıştırması değil, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin bir parçası olarak incelediğimiz için de gaye, metod ve uygulama üzerinde bilhassa duracağız.

İlmin gayesi

İlmin gayesi, olayları tahmin et­mektir. Meselâ mekanik, cisimlerin belli bir andaki özelliklerinden- yerleri, hızları, kütleleri, onlara tesir eden kuvvetler – gelecekteki özelliklerini çıkarmayı hedef alır. Belli bir anda bir, birkaç veya birçok cismin yer­lerini, kütlelerini, hızlarını ve onla­ra tesir eden kuvvetleri öğrenen me­kanikçi bir süre – birkaç saniye veya yıllar, asırlar – sonra bu cisimlerin yer, kütle, hız ve üzerlerindeki kuv­vetlerin ne olacağını hesaplamak is­ter. Meselâ mekaniğin ve astronomi­nin özel bir dalı olan gök mekaniğin­de, Ay, Dünya, Güneş gibi gök cisim­lerine ait ölçmelerden, güneşin ne za­man tutulacağı, bir kuyruklu yıldı­zın Dünya’ya ne zaman ve ne kadar yaklaşacağı gibi tahminlerde bulunulur. Özel uranyum ve plütonyum izo­toplarının belli bir andaki şekil, mik­tar, yoğunluk, izotop oranları gibi özelliklerinden hareketle, bunların bir müddet sonra patlayıp atom bombası mı, yavaş yavaş bozunarak atom reaktörü yakıtı mı olacağını fiziğin çekirdek fiziği dalı tahmine çalışır. Fiziğin diğer sahalarında da durum aynıdır.

Benzer şekilde sosyoloji, belli bir anda bir insan cemiyetine tesir eden şartları tespit edip bu cemiyet­te bir müddet —birkaç saatten bir­kaç asra kadar— sonra ne gibi şart­lar ve özellikler görüleceğini tahmine çalışır. Sosyologlar bir cemiyetin belli bir tarihteki nüfus, töre ve âdetler, din, şehirleşme, iş bölümü, iktisat hayatı gibi özelliklerini ala­rak gelecekte aynı özelliklerin ne ola­cağını bulmaya uğraşırlar. Psikoloji aynı şeyi tek insan için yapar; belli bir anda bir insanın özelliklerinden ve ona tesir eden şartlardan hare­ketle o insanın gelecekteki davra­nışlarını ve diğer özelliklerini kes­tirmek ister. Çevre şartları, ırsiyet, zekâ seviyesi, ömür boyunca ferdin başından geçen ve onun üzerinde bir tesir bırakan olaylar psikoloğun ve­rileridir. Ferdin gelecekteki ruh hâ­lini tespit de gayesi…

İktisat, -çeşitli dallarına göre- bir milletin, bir müessesenin veya bir şahsın belli bir tarihteki iktisa­dî özelliklerinden gelecekteki iktisa­dî özelliklerini tahminle uğraşır. Me­selâ bir millet için bu özellikler, tabiî kaynaklar, iş gücü, nüfus, dış öde­meler dengesi, kredi ve faiz politika­ları, v.s.’dir. İktisatçı bu özelliklerin hâldeki durumlarını ölçüp istikbal­de ne olacaklarını bulmak ister.

“Tahmin” sadece gelecek için ya­pılmaz. Geçmişi de tahmine çalışabi­liriz. Geleceğe ait tahminlerde sebep­lerden neticenin ne olacağı çıkarıl­maya çalışılırken geçmişe ait tah­minlerde gözlenen neticelerden mazi­deki sebeplere gidilmeye çalışılır. Bu geriye doğru tahmin mekanizması, jeoloji, tarih gibi ilimlerin esas ça­lışma tarzıdır.       ‘

İlmin esas gayesi ne olacak (ve­ya geçmiş incelenirken, ne oldu) so­rusuna cevap vermektir. Nasıl ola­cağını izah değil. İlim tahmin hedefi­ne ulaşmağa çalışırken olayı izah et­meyi de başarabilirse ne âlâ… Fakat izahsız tahmin de yeterlidir. İzah bir yan ürün, tahmin yapmada bir kolay­lıktan ibarettir. Tatmin edici izah­lar değil hassas tahminler başarıdır. Skolastiğin iyi bir izahçı fakat kötü bir tahminci olması bu noktada ilimle açık bir zıtlaşmasıdır.

Tarifler

Her daldaki mütehassıs ilim a­damı, sistemin sağlamlığı açısından, kendi sahasındaki kavramların isimlerini, yani tarifleri iyi bilmek mec­buriyetindedir. Sistemlerin tarif un­suruna ilimde büyük önem verildiği için her ilim dalının kendine has bir terminolojisi, âdeta özel bir lisanı vardır. Çeşitli ilim dallarındaki özel anlamlı terimleri öğrenmek şu anda konumuz dışında ve lüzumsuzdur. Ancak, dikkat edilecek bir nokta var: İlim terminolojisi, günlük hayatta kullandığımız birçok kelimeyi de ih­tiva eder. Fakat ihtisas dallarının bu kelimelere verdikleri anlamlar, yani kelimelerin ifade ettikleri tarifler günlük hayattakinden çok farklı ola­bilir. Dolayısıyla birçok kelimenin biri ilimdeki, biri de günlük kullan­madaki olmak üzere iki manâsı te­şekkül etmiştir. Bu hâl, fikir müna­kaşalarında ve yazılarında yanlışlık­lara yol açabilir.[1] Bazen de propa­ganda savaşında kelimelerin bu çift anlamlılığı istismar edilerek avantaj sağlanmaya çalışılır.  ,

İlmin metodu

İlim olayları tahmin hedefine nasıl yürür? Vakıalara dayanarak.

Bu iki kelimelik cevap aslında asırlar boyunca geliştirilmiş bir me­kanizmayı ifade eder. Tahmin işlemi Şekil 1’de şematik olarak gösterilmiştir. Bugüne ait deney, gözlem ve ölç­me neticeleri -ki bazılarını ilmin ga­yesi bahsinde çeşitli dallar için misallendirmiştik- toplanarak tahmin edilecek olaya ait ilim teorisine veri olur. Teori bu verilere uygulanır ve gelecek (tarih, jeoloji gibi saha­larda geçmiş) tahmin edilir.

O hâlde mesele teori veya ka­nunun elde edilmesine kalıyor. Teorilerin kuruluş mekanizması da Şekil 2’de gösterilmiş­tir. İşe yine gözlem ve deneylerle, ya­ni vakıaya dayanılarak başlanır. Teo­ri kurarken faydalanılacak gözlem ve deneyler, yeni yapılabileceği gibi da­ha önce aynı veya yakın sahada çalı­şan ilim adamlarının elde ettikleri sonuçlardan da faydalanılabilir.[2] Bilgiler belli bir miktara ulaşınca insan mantığı vakıaya ait bir teori imal eder. Ancak bu imal, bir sonuç değil, bir başlangıçtır. Yeni teorinin o güne kadar yapılmış gözlem, deney ve ölçmelere uyup uymadığı araştırı­lır. Bunun için yine tabiata başvuru­lur; vakıalara dayanılır. Eğer yeni teori bütün gözlem, deney ve ölçme­lere uymuyorsa reddedilir; yeni bil­giler toplama ve uygun bir teori ara­ma çalışmasına devam edilir. Bu dö­nüş Şekil 2’de “Red 1” yoluyla gös­terilmiştir.

Mevcut bütün deney, göz­lem ve ölçmeler teoriyi destekliyorsa bu sefer yeni denemelere, bilhassa test denemelerine, yani tekrar vakıa­lara başvurulur. ”Test denemesinden kastedilen şudur: Teori kurulma­dan önceki bilgi toplama, bir bakıma sezgiyle yapılmaktaydı, incelenen olaya nelerin tesir ettiği kesinlikle bi­linmediğinden, hangi âmillere daha çok dikkat edileceğini, hangilerinin ihmal edilebileceğini de tam olarak bilinmemekteydi. Hâlbuki teori, bize, olaya tesir eden âmiller konusunda bir şeyler söyler. Bilgi toplamada rehber olur. Ancak bu rehberlik, sko­lastikteki gibi teoriye uyan gözlemle­ri vurgularken uymayanlara gözlerin kapanması şeklinde değildir. Tersine, ilim, adetâ kendi teorilerini çürütme­ğe çalışır. Teorinin sağladığı rehberlik, onun -varsa- yanlışlığını gös­terecek denemeleri düzenlemekte kullanılır. Test denemeleri denilen öyle deneyler tertiplenir ki bunların sonucu teori hakkında mümkün o­lan kesinlikle “Evet!” veya “Hayır!” desin. Teori bu engelleri de başarıy­la atlatırsa, artık kullanılabilir. An­latamazsa, şekilde “Red 2” ile gösterilen yola, yani hiç direnmeden mantıklı teorimizden vazgeçerek bil­gi toplamaya dönme yoluna gidilir. Bütün eski ve yeni deney, gözlem ve ölçmelere rağmen teori üzerindeki şüphe devam eder. Ne kadar çok de­ney yapılırsa yapılsın, mümkün bü­tün hâl ve şartlarda inceleme yapıla­madığı bilinir. Nihayet, deney, ölç­me ve gözlem vasıtaları (meselâ bilgi toplama ve istatistik imkânları­mız, meselâ aletlerimizin hassasiyeti, meselâ teleskoplarımız) sınırlıdır ve mükemmel değildir. Bu vasıtalar za­manla gelişir ve daha önce ölçeme­diğimiz, göremediğimiz, deneyemediğimiz alanlar önümüze açılır. Bu yeni şartlar da eski teorimizin sandığı­mız kadar doğru olmadığını bize gös­terebilir. Bir teori, zaman içinde, il­min tabiatında bulunan bütün bu taarruzlara dayanabilmişse ona artık “kanun” denir. ”Kanun”  kelimesi de mutlak bir kesinlik ifade etmez. “Ka­nun”  zamanın yıpratıcılığına daya­nan teorilere verilen bir şeref paye­sinden ibarettir; o kadar… Nitekim, vasıtaların gelişmesi, birçok eski kanunu çürütmüştür. Herhangi bir yeni gözleme uymayan kanun, asırlık da olsa bırakılır; o artık ilimden ilim tarihine geçer ve tekrar tabiata, va­kıaya, bilgi toplamaya dönülür. Bu son dönüş Şekil 2’de “Red 3” le gös­terilmiştir.

Bir teori veya kanun reddi için kaç gözlem ve deneye uymaması la­zımdır?

— Bir tek uyumsuzluk, red için kâfidir.

“İstisnalar kaideyi bozmaz” sö­zü dost sohbetlerinde geçerli olabi­lir ama ilimde katiyetle yanlıştır. Bir tek istisnası bulunan teori çürür. İl­min gayesi tahmin olduğuna göre tek istisna, yani tek yanlış tahmin bile bütün gayretleri boşa çıkarır. Az sa­yıda da olsa yanlış tahmin yapan teo­ri ya esasta yanlıştır yahut da ince­lediği olaylarda rol alan bütün âmil­leri hesaba katmadığı için eksiktir; her iki hâlde de ilmin gayesinin dışı­na çıkar ve red yollarından biriyle bilgi toplama safhasına iade edilir.

Buraya kadar ki izahlardan, ilim metodu ile skolastik metod arasındaki farklar belirlenmiştir. Zıtlıkları skolastiği anlatırken kullandığımız sıralama çerçevesinde inceleyelim:

  • Mantığa dayanma: Skolas­tikte mantık, halis düşünce esas; ta­biat ise, ancak onu desteklediği ölçü­de değerliydi, ilimde mantık ne ka­dar ustalıkla kullanılırsa kullanılsın tabiatın tek yalanlaması onu sıfıra in­dirmeğe yetiyor, ilimde mantığa teo­ri kurulurken başvuruluyor. Fakat ilim, mantığın yanılabileceğinin o de­rece şuurunda ki adetâ kendi teori­lerini çürütmek istercesine mantığı vakıanın ateşi altında tutuyor. Sko­lastikteki mantığa dayanma özelliği şizofreni ve tabiatı basit görme ikin­cil özelliklerini doğuruyordu, ilimde deney, gözlem ve ölçmede objektif­lik; mümkün olan ölçüde önyargısız tetkik esastır. Bu ilkeler şizofreninin tam zıddıdır. Tabiatı basit görme ve­ya tersine, olduğundan karışık gör­me, önyargısız tetkike zıddır. Objektif deney, gözlem ve ölçmelerden, o­lay basitse basit, karmaşıksa karma­şık sonuçlar alınacaktır. Yanlış bir basitleştirme, amillerin eksik tesbit edilmesine, eksik tesbit ise doğru tahmin yapamayan teoriye ve netice­de redde gidecektir.
  • Otorite : Skolastiğin otorite­leri ilimde yerlerini tabiatın kendisi­ne terk etmişlerdir. Son söz objektif deney, gözlem ve ölçmelerindir. Va­kıayla uyumsuzluğu, tahminlerinde hatası tespit edilen teori, onu kuran dediğimiz bir otoriteler zümresi var­dır. Fakat onların otoritesi skolastik- tekinden çok farklı bir tarzda tezahür eder. Mütahassıs kavramını ilerde tekrar ele alacağız.

Otorite, şahıslardan alınıp vakıa­ya verilince otoriterliğe imkân kal­mamakta, ilmi metod olarak benim­seyen Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nde Engizisyonun veya Komünist Partisininkine benzer vahşet yolla­rı kapanmaktadır.

  • Tümdengelimcilik : Yukarda, Şekil 1zı’de şemalaştırdığımız ilim metodunun yapısından, teoriler ku­rulurken tümevarımın esas alındığı görülmektedir. Bir olay hakkındaki her tetkik, aynı olayın çeşitli şartlar­da her incelenmesi, ilim adamı için özel misalleri teşkil eder. Teori, bu özel misallerden genel bir kaide çı­karma teşebbüsüdür: Özelden genele gitme çabasıdır; tümevarımdır. Sko­lastikte, önce mantıklı teori kurulup sonra ve ancak teoriyi desteklemek için vakıaya başvurulduğundan bu­nun tam tersi, yani tümdengelim uy­gulanmaktaydı. Buna karşılık, teori kafalarda teşekkül ederken ve niha­yet tatbik edilirken insan mantığının diğer iki çalışma yolu, benzetme ve tümdengelim kullanılabilir. Benzet­menin ilim resmiyetinde bir yeri yok­tur. Benzetme, mantığın işe karıştığı teori kurma safhasında kullanılır; fa­kat ilim adamı nazariyesinin müda­faasını benzetmeye dayandıramaz. Şekil 1’de şemalaştınlan uygulama safhasında ise tümdengelim ön plân­dadır. Orada genel olduğu ümid edi­len teori veya kanun özel bir hale tatbik edilmektedir ve tümdengelim­den başka vasıta mevcut değildir.

Skolastikte tümdengelimciliğin yarattığı ikincil özelliği, iyi izahçı fa­kat kötü tahminci olma konusunu ilmin gayesini incelerken ele almıştık: İlimde tahmin her şey, izah ise ancak bir yan üründür.

İlmin kabulleri

Bütün sistemlerde olduğu gibi ilmin de kendi metodu onun bir ka­bulüdür. İlim metodundaki genel ka­bullerden başka her ilim dalının, her ilim teori ve kanununun, her ihtisas alanının kendine has özel kabulleri vardır. İlim metodundaki kabullerin incelenmesi ilim felsefesinin, ihtisas dallarındaki kabullerin incelenmesi ise o dalların görevidir ve meseleyi bizim ele aldığımız açıdan konu dı­şıdır. Ancak burada, Türk Milliyet­çiliği Fikir Sisteminin ilmi, metod olarak kabul edişinde insanlığın bin­lerce yıllık tecrübesine dayanıldığını, olayları tahmin için ilimden daha gü­venilir bir yolun henüz bulunmadığı­nı tekrarlayalım. Her cinsiyle skolas­tik, özellikle Marksizm’in yalancı pey­gamberliği başarılarıyla değil, terörü ve propagandasıyla ölümünü gecikti­riyor. Falcılık veya istiareye yatmak da herhâlde ilim metodunun ciddî rakipleri değildir ve biz rahatça: “Hayatta hakikî mürşid ilimdir!”  diyebiliriz…

İlmin uygulanması

İlmin uygulanmasına iki ayrı se­viyeden bakabiliriz.

1) Halis ilim açısından: İlim me­todunun tatbikiyle bir olaya ait ka­nunların bulunmaya çalışılması birinci cins bir uygulamadır. Her yeni araştırma, bu açıdan ilmin bir tat­bikidir.

2) İlmin bir fayda sağlamak üze­re kullanılışı da ikinci tip uygulama­dır.

Birinci tipte, ele alınan olaya ait güvenilir bir teori varsa, metod bahsinde açıklanan ve Şekil 1’de şemalaştırılan yolla tahmin yapılır. Henüz teori yoksa yine metod bölü­münde anlatılan ve Şekil 1’de gös­terilen yolla önce teori kurulmaya, sonra da tahmin yapmaya çalışılır.

İkinci tipte ise maksat teori kur­mak veya tahmin yapmaktan ibaret değildir. Teoriyi ve tahminleri kulla­narak tedbirler almak, fayda sağla­maktır. Atom çekirdeğinin davranış­larının kanunlarını bulmağa çalış­mak birinci, bu kanunlardan fayda­lanarak atom bombası veya atom re­aktörü yapmak için şartların nasıl düzenlenmesi gerektiğinin tespiti ve bu tespitin fiile dönüştürül­mesi ikinci tip uygulamanın misalle­ridir.

Meselâ iktisat ilminde bankala­rın kredi politikasının memleket eko­nomisine nasıl tesir edeceğinin tespiti birinci tip; bu tespitten faydalana­rak millî menfaatlere göre bu poli­tikayı ayarlamak ikinci tip uygula­madır. Aslında, ikinci tip uygulama da Şekil 1’deki şema ile açıklanabilir. Maksat tahminken şemanın uygula­nışı pasiftir. Şartlar, özellikler, on­lara müdahale edilmeksizin öğrenil­mekte, sonra da teoriden geçilerek tahmin yürütülmektedir. Faydayı ön­gören uygulamada ise önce ne gibi neticeler istendiği tespit olunur, son­ra şartların bu neticeleri verecek şe­kilde ayarlanmasına çalışılır. Yani şema aktif tarzda, veriler ayarlanarak işletilir.

Faydaya dönük uygulamaya ait incelikli bilgilere -bilhassa bu uy­gulama endüstri sahasındaysa- “teknoloji” adı verilir.

Bilimsel Sosyalizm ve ilim

İlmin buraya kadar gördüğümüz özelliklerinin kavranmasında yar­dımcı bir misal olarak Marksist teo­riyi ele alalım. Marksizm, ilmî bir teori olsaydı Şekil 2’deki şemadan geçişte başına neler gelecekti?

Önce, bilgi toplama safhasına, ilmin öngördüğü objektiflikle değil, ateş püskürülerek, kızgınlıkla giril­miştir. Bu tavır, sadece Marks ve Engels’e ait bir karakter zaafı değil, Bi­limsel Sosyalizmin “teori-pratik birliği” dediği temel bir hatasıdır. Teori pratik birliğine göre bir şeyi objektif olarak gözlemenin tek başı­na hiçbir anlamı yoktur. Gözlem o anda ve kendisiyle birlikte hareketi de getirmelidir. Bilimsel sosyalistle­re göre meselâ sosyoloji, bir ülkede ihtilâl olacağını tahmin ediyorsa, sosyologlar derhal cunta kurma­ya, silahlanmaya başlamalı; en kısa zamanda sokağa fırlayıp ihtilâli bizzat yapmalıdırlar. Gözlemin ob­jektifliğiyle taban tabana zıt olan bu anlayışla marksistler “bilimsel” der­ler! İlim bu teori – pratik birliğini gerçekten kabul etseydi, meselâ gü­neşin tutulacağını hesaplayan astro­nom veya gök mekanikçisinin, tutul­mayı birkaç gün önceye almak için gayret sarfetmesi gerekirdi. Fakat marksistler bu acaip birliğe mecbur­durlar. Çünkü teorileri proleter ihtilâlinin kaçınılmazlığını iddia etmek­tedir. O zaman gayrete ne lüzum var? Tarih madem önlenemez bir şekilde Bilimsel Sosyalizm’in lehine çalışı­yor, niçin yorulmalı? Niçin hapse, hatta ölüme gitmeli? Fakat bu tip sorular da marksistler için son dere­ce can sıkıcıdır. Herkes böyle düşün­meye başlarsa bunca “yılmaz savaş­çı” ne olacak? SSCB’nin, Çin Halk Cumhuriyeti’nin propaganda silahla­rı ne yapacak? Çare, “teori – pra­tik birliği”nin ta kendisidir. Tarih kaçınılmaz şekilde ihtilâle gidiyor a­ma bunu sadece tespit etmenin bir manâsı yoktur. Bu anlaşıldığı anda anlayanların kolları sıvayıp ihtilâle katılması gerekir.

Bilgi toplama safhasının bir di­ğer gereği, yeterli gözlem, deney ve ölçme yapma şartı da yerine getiril­memiştir. Bir kere Marks “iktisatçı” ünvanını kullandığı hâlde önce­likle iktisatçı değil felsefecidir. Engels’le birlikte, dünya iktisadı veya tarihi şöyle dursun, Avrupa iktisa­dını bile doğru dürüst gözlememiş­ler; Engels’in babasının tekstil fab­rikasına yapılan ziyaretlerle yetin­mişlerdir.

Teori kurulduktan sonra test de­nemelerine de girişilmemiştir. İstisnalar aranmamış, aranmadıkları hâl­de ortaya çıkanlar ise “istinalar ka­ideyi bozmaz” anlayışıyla etiketlenip rafa kaldırılmıştır. Meselâ ilkel top­lum köleci toplum – feodal toplum – kapitalist toplum – sosyalist toplum teorisinin Asya’da çalışmadığı görü­lünce buna, “Asya Tipi Üretim Tarzı” (ATÜT) adı verilip rahata erilmiş, dünyanın yarıdan fazlasını kapsayan bu istisnanın teoriyi bozabileceği dü­şünülmemiştir. Marks’m yaptığı ilim olsaydı Bilimsel Sosyalizm daha bu safhada Red 1 ve Red 2 yollarıyla başlangıca iade edilirdi. Marksizm’in esaslarından olan “değerin emek teo­risi” de bırakın deneyi ölçmeyi; etra­fa bakınmakla bile çürütülür ve Red 1 işlerdi. (Bu teoriye göre bir malın değeri, onun imalinde sarfedilen emekle belirlenir. Bir saat çalışan Van Goh’la bir saat çalışan badana­cının imalâtı bu görüşe eş kıymettedir. Bir saat kömür madeninde çalı­şan işçinin çıkardığı kömürle bir saat elmas madeninde çalışanın çıkardığı da eşit…)

Teori, kapitalist memleketlerde ihtilâl tahmin ediyordu. Marks – Engels mektuplaşmasında bazen Alman­ya, bazen Fransa için, “Ağustos’ta ihtilâl katî. Ama olmazsa Ekim’de muhakkak…” gibi cümlelere sık sık rastlanır. Bu yanlış tahminler ilimde yapılsa Red 2 ve Red 3 ile teori der­hâl tarihe karışırdı. Artan yoksulluk teorisinin iflâsı da Red 2 ve 3 için kâfi sebeplerdir. Nihayet, ihtilâlin endüstri ülkelerinde değil de henüz kapitalistleşmesini tamamlayamamış Rusya’da meydana çıkışı zerre kadar ilim zihniyeti taşıyan komünistlerin mesleklerinden istifaları için kâfi sebeptir. Bu açık çürüyüşler, kısmen, Lenin’in emperyalizm teorisiyle teda­vi edilirdi. Fakat emperyalizmin kabulü bile aslında Marks’ın çürütülüşü ve milletler mücadelesi gerçe­ğinin, adı söylenmeden kabulü idi. Marks temel mücadeleyi sınıf kavga­sında görürken Lenin işi emperyalist milletlerle proleter milletlerin kavga­sına götürüyor; aslında “proleter”, “sömürü” gibi Marksist lâflarla mil­letler mücadelesini tasdik ediyordu. Lâflar ne olursa olsun, masa başında sınıf gören bilimsel sosyalizm, dev­letin başına geçtiğinde millet görme­ğe mecbur kalıyordu. Lenin’in bu ye­ni keşfettiği “çelişki”ye, Marks’a saygısızlık olmasın diye “temel çeliş­ki” denmedi. Onun yerine “baş çeliş­ki” tabiri kullanıldı. Bugün bizim ko­münistlerimizin de ezberledikleri kli­şe şöyle kıraat edilir: “Temel çelişki sınıflar; baş çelişki ise emperyalist milletlerle sömürülen milletler ara­sındadır.” İlimde bir teoriyi gerçeğe uysun diye bu çapta değiştirmekten­se mutlaka yeni bir teori aramak yo­luna başvurulurdu.[3] Enperyalizm teorisini ilerde tekrar ele alacağız.

Görüldüğü gibi, ilmin yapısı için­de Marksist teori defalarca reddedi­lir, çok kısa bir ömür bile süremez­di. “Kanun” payesindense ilelebet mahrum kalırdı. Neticede, ilmen ka­nunlaşmayan bu teori bilimsel sos­yalistlerin hâkim oldukları ülkelerde hukukken kanunlaştırılmış ve sunî hayatını devam ettirmiştir: Bir ilmî teori olarak değil, yeni harbin, pro­paganda savaşının silâhı olarak…

[1] «İlim dili» ifadesi sadece, anlamları kesinlikle tarif edilmiş ve gereğinde günlük manâlarından farklı muhtevası olan terimleri ifade eder. Yoksa ilim dilinin İn­gilizce, Fransızca veya Almanca olması gerekmez. Nitekim her milletin ilmi tariflere verdiği isimler umumiyetle farklıdır ve kendi lisanlarındandır. İlimce konuşmak, kelimeleri günlük manâlarıyla değil ilimdeki tarifleriyle kullanmak demektir. Yok­sa meselâ iktisat ilmindeki kesin anlamlı “tasarruf” kelimesi yerine İngilizce “savings” demekle ilim yapmış olmayız. Mesele tasarrufu Fatma teyzenin anladığı gibi değil, iktisat ilminin ona verdiği manâda kullanmaktır. Memleketimizde birçok yalancı âlim, Fransızca, Almanca, İngilizce lügat paralamayı gerçek ilmin yerine geçirmeğe çalışıyor ve cahiller nezdinde itibar sağlıyor. (Bu itibarda batıcı skolastik hislerin de rolü büyüktür.) Meselâ “opinyon”, kanaat; “argüman” münakaşa ve id­dia demektir. Türkçeleri yerinde bunları kullanmakla boyumuz ne uzar ne de kı­salır. Sadece Türkçe yerine Frenkçe konuşmuş oluruz.

[2]  İlimde, araştırıcıların, kendilerinden önce aynı sahayı inceleyenlerin teshille­rinden kolaylıkla faydalanabilmelerini sağlamak için bir atıflar (referanslar) siste­mi geliştirilmiştir. İlmî makalelere umumiyetle daha önce aynı konuda yapılan araş­tırmalar özetlenerek başlanır. Bu özetleme sırasında, her eski araştırmanın kimin tarafından yapıldığı ve nerede yayımlandığı dipnotlarla veya yazının sonunda belirtilir. Özetlemenin dışında da eğer bahsedilen şeyler daha önce başkaları tarafından da incelenmişse, yine atıflar yapılır. Bu referanslama, bilgi verme görevinin yanı sıra diğer araştırıcıların haklarını teslim vazifesini de görür. Ancak, bir makalenin ilmiliğinin tek ölçüsü, ilim metodunu doğru uygulayıp uygulamadığındadır; muhtevasındadır. Yoksa, sırf ilim yazılarının atıf usulünü bol bol kullanıyor diye bir makaleye ilmi denmez. Îlmî yazıların sadece bir yönünü teşkil eden atıflar, bazı kimselerde “Ne kadar çok dip not varsa yazı o kadar ilmîdir.» düşüncesini yaratmış; bu düşünce de bazı yalancı âlimlerce bol bol istismar edilmiştir.

[3] (*) Bilimsel Sosyalist ve dahi Marksist teorinin bu hâli, insana ister istemez yine bir Nasrettin Hoca hikâyesi hatırlatıyor: Hoca bir gün camide dua eden bir adam görüp kulak kabartır: “Allah’ım, sen görmeyen gözlerimi aç, tutmayan ayaklarımı iyileştir, sağır kulaklarımı duyur, bozuk midemi düzelt…” dua, bu minval üzre de­vam edip hastalık, sakatlık ve eksiklikler bir hayli birikince hoca dayanamaz ve “Be adam. Allah seni tamir edeceğine yenisini yaratır!” deyip yürür.

 

Töre Dergisi

Son Yazılar

Hamas’ın İsrail–ABD Tarafından Kurulduğu Düşüncesi

Hamas, 1987 yılında Birinci İntifada sırasında Şeyh Ahmed Yasin ve Gazze’deki Müslüman Kardeşler çevresinden doğdu;… Devamını Oku

30.12.2025

Vicdan mahkûmu Uygur aydın: İlham Tohti

Tohti’nin çalışmaları özellikle Doğu Türkistan’da Uygurların maruz kaldığı yapısal eşitsizlikleri ve ekonomik adaletsizlikleri bilimsel verilerle… Devamını Oku

20.12.2025

Tarihsel göç dinamikleri ve milliyetçilik bağlamında demografik, kültürel ve ekonomik yaklaşımlar

Türkiye, yaklaşık 4 milyonu kayıtlı olmak üzere, toplamda 6-7 milyon arasında olduğu tahmin edilen geçici… Devamını Oku

19.12.2025

BM Genel Kurulu’nun İsrail için yaptırım yetkisi ve alınabilecek kararlar

BM Genel Kurulu hukuken doğrudan yaptırım kararı alamaz, sadece tavsiye niteliğinde siyasi baskı uygular. Bağlayıcı… Devamını Oku

18.12.2025

34 yıl sonra Karabağ’da

Hocalı’nın adı, sadece bir yer ismi değil; Türk’ün hafızasına kazınmış bir yas olarak duruyordu. Orada… Devamını Oku

18.12.2025