Göç, insanlık tarihinin en belirleyici toplum olgularından biridir. İlkel topluluklardan imparatorluklara, ulus-devletlerden küreselleşmiş toplumlara kadar her dönemde göç, demografik yapıyı, kültürel örüntüleri ve ekonomik dengeleri etkilemiştir. Tarihî süreçte kitlesel göçlerin ulusal yapıları nasıl değiştirdiğini; milliyetçilik, toplumsal bütünleşme, kültürel sermaye ve kolektif kimlik teorileri ışığında yaklaşımlar değerlendirilmektedir. Ayrıca kontrolsüz veya hızlı göçün yarattığı demografik kırılmalar, kültürel çatışma, ekonomik baskı ve milliyetçi tepkiler tartışılmaktadır.
Göç, sosyolojik olarak yalnızca nüfus hareketi değil, aynı zamanda kültürel temasın, toplumsal değişmenin, kimlik müzakeresinin ve ekonomik yeniden yapılanmanın anahtarıdır. Tarih boyunca göçler kimi zaman uygarlıkların yükselmesine katkı sağlamış, kimi zaman ise demografik çözülme, kültürel çatışma veya ekonomik istikrarsızlık üretmiştir.
Ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte göç, milliyetçilikle doğrudan bağlantılı bir olgu hâline gelmiştir. Çünkü modern ulus-devlet, Benedict Anderson’ın ifadesiyle “hayali bir cemaat”tir; kültürel bir ortaklık varsayar. Büyük nüfus hareketleri bu ortaklığı tehdit edebilir ya da dönüştürebilir.
Bu makale, insanlık tarihindeki büyük göç dalgalarının toplumlarda yarattığı demografik, kültürel ve ekonomik bozulmaları; milliyetçilik teorileri, kültürel sermaye ve toplumsal bütünleşme kuramları çerçevesinde incelemektedir.
İnsan türü tarih boyunca göçebe bir yaşam biçiminden yerleşik düzene geçmiştir. Arkeolojik veriler, M.Ö. 12.000–8.000 arasında gerçekleşen büyük nüfus hareketlerinin Mezopotamya, Anadolu ve Akdeniz medeniyetlerini şekillendirdiğini göstermektedir. Bu dönem göçleri çoğunlukla iklim değişiklikleri, kıtlık ve kaynak arayışıyla ilişkiliydi.
Bu ilk göçler bile demografik yapıyı dramatik şekilde değiştirmiş, kimi bölgelerde kültürel çeşitliliği artırırken kimi yerlerde yerel toplulukların yok olmasına sebep olmuştur.
M.S. 4.–6. yüzyıllarda gerçekleşen Kavimler Göçü, tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biridir. Germen, Hun, Slav ve diğer toplulukların yer değiştirmesi:
Bu süreç, kontrolsüz göçlerin nasıl siyasi ve kültürel çöküş yaratabileceğine tarihsel bir örnektir.
Osmanlı, tarih boyunca Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan farklı toplulukları bünyesine katmış, bu hareketliliği kendi millet sistemi içinde yönetmiştir.
Ancak 19. yüzyılda milliyetçiliğin yükselmesiyle göç; nüfus dengelerini, ekonomik üretimi, etnik ilişkileri, devletin siyasi bütünlüğünü doğrudan etkileyen bir faktöre dönüşmüştür.
Balkan göçleri, Kafkas muhacirliği ve 20. yüzyıl mübadeleleri bu dönüşümün örnekleridir.
Sanayi Devrimi sonrası Avrupa ve Amerika’ya milyonlarca insan göç ederken, 21. yüzyılda savaşlar ve ekonomik eşitsizlikler özellikle Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya’dan büyük göç dalgaları yaratmıştır.
Bu hareketlilik modern toplumlarda Milliyetçilik tartışmalarını, Kimlik krizlerini, Ekonomik rekabeti, Toplumsal kutuplaşmayı yoğunlaştırmıştır.
Benedict Anderson’a göre ulus, ortak dil, tarih ve kültür üzerinden inşa edilmiş hayali bir topluluktur. Göç, bu birlik duygusunu zayıflatabilir veya dönüştürebilir.
Ernest Gellner, milliyetçiliğin modern sanayi toplumunun ürünü olduğunu savunur. Büyük göçler, modern ulus-devletlerin homojen kültür politikalarıyla çatışabilir.
Anthony D. Smith, ulusların etnik çekirdek üzerine inşa edildiğini belirtir. Göçle gelen topluluklar bu “etnik çekirdek” ile uyum sağlayamazsa kültürel gerilimler doğar.
Türkiye, tarihî boyunca göç yolları üzerinde yer alan bir ülke olmakla birlikte, 2011 sonrası dönemde modern dünya tarihinin en büyük zorunlu göç hareketlerinden birinin merkezinde yer almıştır. Suriye iç savaşı, Afganistan’daki politik çöküş, Afrika ve Orta Asya’daki ekonomik-siyasi istikrarsızlıklar Türkiye’de büyük ölçekli bir demografik, kültürel ve ekonomik dönüşüm yaratmıştır.
Türkiye’deki göçmen tanımı Avrupa ve uluslar arası hukuk ve literatür ile çelişmektedir. Göçmen statüsü Türkiye’de, yalnızca “ Türk ve Türk akraba soylu olup birey ya da toplu hâlde yerleşmek için başvuran ve başvurusu kabul edilmiş kişilere” verilen bir statüdür. Bu nedenle Türkiye’de göçmen kavramı ile geçici koruma statündeki sığınmacılar farklı hukukî statüye tâbidirler.
Türkiye, yaklaşık 4 milyonu kayıtlı olmak üzere, toplamda 6-7 milyon arasında olduğu tahmin edilen geçici koruma statüsündeki veya yabancı kaçak nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Bu büyüklük, birçok Avrupa ülkesinin toplam nüfusunu aşmaktadır.
Geçici Koruma Statüsündeki sığınmacı nüfus özellikle; İstanbul, Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay, Mersin, Kilis, Bursa gibi illerde yerel nüfusun %20–40’ına kadar yaklaşan oranlara ulaşmıştır.
Bu durum:
beraberinde getirmiştir.
Örneğin Türkiye’de kadın başına doğurganlık 1.8’in altına düşerken, göç etmiş topluluklarda bu oran 3–4 bandındadır. Bu farklılık yerel halkta “demografik yer değiştirme” tartışmalarını yoğunlaştırmaktadır.
Geçici Koruma Statüsündeki sığınmacıların büyük kısmı:
yerleştiği için kentsel sıkışma ve altyapı baskısı artmıştır.
Bourdieu’nun kültürel sermaye kavramı açısından bakıldığında Türkiye’ye gelen büyük göç etmiş gruplar:
açısından yerel toplumla belirgin farklılık göstermektedir.
Bu kültürel mesafe, entegrasyon sürecini zorlaştırmakta; bazı bölgelerde paralel toplum örüntüleri ortaya çıkmaktadır. Özellikle:
kendi etnik-kültürel ağlarını yeniden üretmeye başlamıştır.
Geçici Koruma Statüsündeki sığınmacıların yoğun yaşadığı bölgelerde:
yerel halkta kültürel tehdit algısını güçlendirmiştir.
Sembolik Siyaset Teorisi’nin öngördüğü gibi kültürel görünürlük arttıkça milliyetçi tepki, toplumda kutuplaşma ve sosyal tansiyon artmaktadır.
Bilimsel veriler, göçmenlerin suç oranlarının yüksek olmadığını gösterse de algısal düzeyde güvenlik kaygısı çok yüksektir.
Sosyolojik araştırmalar, sosyal medyanın olumsuz örnekleri çoğaltmasıyla:
güçlendiğini göstermektedir.
Sığınmacı ve yabancı kaçak nüfusun büyük kısmı düşük vasıflı işlerde ve düşük ücretlerle çalışmaktadır. Bu durum özellikle:
gibi alanlarda yerli işçilerle rekabet yaratmaktadır.
Sonuçlar:
şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Geçici Koruma Statüsündeki Sığınmacı nüfusun yoğun olduğu illerde:
üzerindeki baskı dramatik şekilde artmıştır.
Bu durum yerel halkta ekonomik adalet tartışmalarını güçlendirmiştir.
Sığınmacı nüfusun büyük şehirlerde yoğunlaşması, kiralarda artışa ve ekonomik baskıya yol açmıştır. Özellikle İstanbul ve Gaziantep gibi şehirlerde göç ile kira artışları arasında doğrusal ilişki tespit edilmiştir.
Türkiye’de göç tartışmaları doğrudan:
ile ilişkilendirilmektedir.
Göç:
yol açmıştır.
Türkiye’de kamuoyu araştırmaları toplumun %80’den fazlasının mevcut göç politikalarından memnun olmadığını göstermektedir.
Kamusal alanlarda göçmen varlığının görünür hâle gelmesi çoğu zaman yerel halkta kültürel tehdit algısı yaratmaktadır.
Ayrıca mekânsal segregasyon, yani göçmenlerin belirli mahallelerde yoğunlaşması, uzun vadede paralel toplum yapılarının oluşmasına yol açmaktadır.
gibi sonuçlar doğurur.
ile toplumsal istikrar sağlanabilir.
Uluslararası hukuk ve diplomasi çerçevesinde, gönüllü dönüş programları ve güvenli bölgeler üzerinden mümkün olabilir.
Göç, insanlık tarihinin en temel toplumsal süreçlerinden biridir; ancak kontrolsüz ve hızlı gerçekleştiğinde demografik yapıdan kültürel örüntülere, ekonomik dengelerden ulusal kimliğe kadar birçok alanda bozulma yaratabilir. Tarihsel örnekler, göçün iyi yönetilmediğinde toplumlarda derin kırılmalar, kimlik krizleri, ekonomik baskılar ve milliyetçi tepkiler doğurduğunu göstermektedir.
Milliyetçilik teorileri, kültürel sermaye yaklaşımı ve etnik rekabet modelleri, bu süreçlerin neden bazı ülkelerde daha yıkıcı olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır.
Bu sebeple modern ulus-devletlerin temel sorumluluğu, göç politikalarını:
ilkeleri doğrultusunda yönetmektir.
Kitaplar ve Akademik Çalışmalar
Makaleler
Hamas, 1987 yılında Birinci İntifada sırasında Şeyh Ahmed Yasin ve Gazze’deki Müslüman Kardeşler çevresinden doğdu;… Devamını Oku
Türk Milliyetçiliği Fikir Sisteminin ilmi, metod olarak kabul edişinde insanlığın binlerce yıllık tecrübesine dayanıldığını, olayları… Devamını Oku
Tohti’nin çalışmaları özellikle Doğu Türkistan’da Uygurların maruz kaldığı yapısal eşitsizlikleri ve ekonomik adaletsizlikleri bilimsel verilerle… Devamını Oku
BM Genel Kurulu hukuken doğrudan yaptırım kararı alamaz, sadece tavsiye niteliğinde siyasi baskı uygular. Bağlayıcı… Devamını Oku
Hocalı’nın adı, sadece bir yer ismi değil; Türk’ün hafızasına kazınmış bir yas olarak duruyordu. Orada… Devamını Oku