Kategoriler: SİYASET-TARİH

İnebahtı’dan NATO’ya: İspanya’nın İsrail ve Washington diplomasisinde Türkiye Cumhuriyeti empatisi

Türkiye ile İspanya arasındaki ilişkiler, çoğu zaman “Akdeniz’in iki ucundaki dost ülkeler” cümlesiyle anlatılır. Bu ifade yanlış değildir; fakat beş asırlık ilişkinin esas karakterini açıklamak için fazlasıyla yumuşaktır. Çünkü iki ülkenin ortak hafızasında dostluktan önce rekabet, ittifaktan önce karşılıklı kuşatma, yakınlaşmadan önce uzun bir güç mücadelesi vardır.

Bugünkü Madrid yönetiminin Türkiye’ye yaklaşmasını, İsrail’e karşı Avrupa’nın en sert politikalarından birini yürütmesini ve Amerika Birleşik Devletleri’nin NATO içindeki taleplerine direnmesini anlamak için yalnızca Pedro Sánchez dönemine bakmak yeterli değildir. İspanya’nın dış politikası, imparatorluk geçmişinden iç savaşa, diktatörlükten demokratikleşmeye, Katalonya krizinden Avrupa Birliği üyeliğine kadar uzanan derin bir devlet tecrübesinin içinden çıkmaktadır.

Bu nedenle karşımızdaki tablo, basit bir “İspanya Batı’dan kopuyor” hikâyesi değildir. Madrid, Batı’nın dışına çıkmaktan çok, Batı sistemi içinde kendi karar alanını genişletmeye çalışmaktadır. Türkiye ile kurduğu ilişki de geçici bir diplomatik jestten ziyade, bu stratejik yönelişin tamamlayıcı parçalarından biridir.

İki İmparatorluk, Bir Akdeniz: Osmanlı ile İspanya Neden Karşı Karşıya Geldi?

16. yüzyıl Akdeniz’i bugünkü anlamda uluslararası bir deniz değil, imparatorlukların hâkimiyet sahasıydı. Doğuda Osmanlı Devleti, batıda ise Şarlken ve II. Felipe dönemlerinin Habsburg İspanya’sı bulunuyordu. Osmanlılar Balkanlar, Doğu Akdeniz, Mısır ve Kuzey Afrika üzerinden ilerlerken İspanya; İtalya, Sicilya, Napoli, Sardinya ve Kuzey Afrika kıyılarındaki üsleri aracılığıyla kendi güvenlik kuşağını oluşturmaya çalışıyordu.

Bu mücadele yalnızca dinler arasında değildi. Limanlara, deniz ticaretine, vergi gelirlerine, korsanlık ağlarına ve Kuzey Afrika’daki yönetimler üzerinde kurulacak nüfuza ilişkin somut bir güç mücadelesiydi. Osmanlıların Cezayir’de Barbaros Hayreddin Paşa üzerinden kurduğu hâkimiyet, İspanya’nın Kuzey Afrika kıyılarında oluşturduğu kale zincirine karşı geliştirilmiş stratejik bir cevaptı.

Hatta, Hollanda İspanya’nın tahakkümü altındayken Felemenkler ilk istiklâl serzenişlerinde Avrupa’dan herhangi bir otoritenin gözetimiyle hürriyetlerine ulaşmayı denememiş bilakis doğrudan Osmanlı İmparatorluğu’nun gözetimiyle bu süreci ilerletmek istemişlerdi. Hollandalı ticaret gemilerine Osmanlı flamaları ve sancakları çekildiğinde Akdeniz’de 102 sene boyunca ciddi bir korumayla ticaret yaptılar. Dolayısıyla İspanya’nın bakışı bu cihetle 16. ve 17. yüzyıllarda pek rövanşist şekildeydi.

İspanya açısından Osmanlı, Batı Akdeniz’e yönelen büyük askerî güçtü. Osmanlı açısından İspanya ise yalnızca İber Yarımadası’ndaki bir krallık değil, İtalya’dan Amerika kıtasına kadar yayılan Habsburg düzeninin merkezlerinden biriydi. Bu nedenle Osmanlı–İspanya rekabeti, yerel bir deniz mücadelesinin ötesinde dönemin dünya siyasetini etkileyen iki geniş imparatorluk sisteminin karşılaşmasıydı. Osmanlıların 1574’te Tunus’u yeniden ele geçirmesi ve 1581’de oluşan fiilî ateşkes düzeni, tarafların birbirini kesin biçimde ortadan kaldıramadığını; buna karşılık uzun savaşın maliyetini görerek güçlerini başka alanlara yönelttiğini gösterdi.

İnebahtı Deniz Muharebesi bu tarihin en çok hatırlanan sahnesidir. 1571’de Osmanlı donanmasının Kutsal İttifak karşısında uğradığı yenilgi, İspanyol tarih anlatısında büyük bir zafer olarak yer aldı. Fakat İnebahtı, Osmanlı deniz gücünü ortadan kaldırmadı. Donanma kısa sürede yeniden kuruldu ve üç yıl sonra Tunus tekrar Osmanlı idaresine geçti. İnebahtı’nın asıl önemi, Akdeniz’de hiçbir imparatorluğun tek başına mutlak hâkimiyet kuramayacağını göstermesiydi.

Bu dönemden bugüne kalan en önemli siyasi ders şudur: Osmanlılar ile İspanyollar birbirlerini yenemedikleri için değil, birbirlerinin kalıcılığını kabul ettikleri ölçüde diplomasiye geçebildiler.

1492’nin İki Ayrı Sonucu: Rekabetin İçindeki İnsan Köprüsü

Devletler savaşırken toplumlar bazen devletlerden farklı yollar izler. İspanya’da Katolik hükümdarların 1492’de Yahudileri ülkeden çıkarma kararı, çok sayıda Sefarad Yahudisinin Osmanlı topraklarına göç etmesine yol açtı. İstanbul, Selanik, Edirne, İzmir ve Balkan şehirleri, İber Yarımadası’ndan ayrılmak zorunda kalan toplulukların başlıca yerleşim merkezleri arasına girdi.

Böylece Osmanlı–İspanya ilişkilerinin askerî rekabetle sınırlı olmayan başka bir katmanı meydana geldi. İspanyolca kökenli Ladino dili, İber mutfağı, ticaret kültürü ve Sefarad hafızası Osmanlı şehir hayatına taşındı. İspanya’nın kaybettiği bir topluluk, Osmanlı toplumunun iktisadi ve kültürel hayatının unsurlarından biri hâline geldi.

Bu tarih, günümüz İspanya’sının İsrail politikasını değerlendirirken özellikle önemlidir. İspanyol devletinin bugün Netanyahu hükümetine karşı geliştirdiği sert tavır, Yahudi toplumuna karşı tarihsel düşmanlıkla aynı şey değildir. Nitekim demokratik İspanya, Sefarad mirasıyla yeniden bağ kurmak için çeşitli hukukî ve kültürel adımlar atmış; İspanya’dan çıkarılan Yahudilerin torunlarına vatandaşlık tanınmasını sağlayan düzenlemeler yapmıştır. Madrid’in İsrail devletinin politikalarıyla yaşadığı kriz ile Yahudi karşıtlığını birbirine karıştırmak, İspanya’nın kendi tarihî yüzleşmesini ve mevcut politikanın mahiyetini gözden kaçırmak olur.

Portekiz, Fas ve 1578 Düğümü: Gerçekte Kim Kimin Yanındaydı?

Osmanlı, İspanya ve Portekiz ilişkilerinin en fazla yanlış anlatılan bölümlerinden biri Fas meselesidir. Osmanlıların Hint Okyanusu ve Kızıldeniz’de Portekiz yayılmacılığına karşı yürüttüğü mücadele, zaman zaman İspanya ile Osmanlıların aynı safta bulunduğu şeklinde yorumlanır. Oysa İspanya, Portekiz’e karşı Osmanlılarla kurulmuş bir anti-emperyalist cephenin parçası değildi.

Fas’taki Saadi Hanedanı içinde yaşanan taht mücadelesi sırasında Abdülmelik, Osmanlı Cezayiri ve İstanbul çevresinden aldığı destekle iktidarını kurdu. Devrik hükümdar Muhammed el-Mütevekkil ise Portekiz Kralı Sebastian’dan yardım istedi. Sebastian 1578’de büyük bir orduyla Fas’a çıktı. Alcácer Quibir veya Vadisseyl Muharebesi olarak bilinen savaşta Portekiz ordusu ağır yenilgiye uğradı; Sebastian hayatını kaybetti.

Ancak bu savaşın doğrudan bir Osmanlı–İspanya ortak zaferi şeklinde yazılması doğru değildir. Savaşın esas aktörleri Fas kuvvetleriyle Portekiz ordusuydu. Osmanlı etkisi, Abdülmelik’in iktidara gelişinde ve bölgesel güç dengesinde hissediliyordu; İspanya ise Osmanlı’nın müttefiki değildi. II. Felipe, Sebastian’ın seferine sınırlı ölçüde destek vermekle birlikte İspanya’yı büyük bir Fas savaşına sokmaktan kaçındı.

Portekiz kralının ölümüyle ortaya çıkan veraset krizi, iki yıl sonra bambaşka bir sonuç doğurdu. II. Felipe 1580’de Portekiz tacını aldı ve İber Birliği kuruldu. Böylece Portekiz’in denizaşırı imparatorluğu, yaklaşık altmış yıl boyunca İspanyol Habsburg hükümdarlarının yönetimine geçti. Osmanlı–Portekiz rekabetinin dolaylı sonuçlarından biri, Portekiz’deki hanedan krizinin İspanya’nın küresel gücünü geçici olarak büyütmesi oldu. Bu bir ortaklık değil, Osmanlı etkisinin de bulunduğu bölgesel olayların İber güç dengesini değiştirmesiydi.

Dolayısıyla tarihte “emperyalist güçlere karşı birlikte mücadele eden Osmanlı ve İspanya” şeklinde kesintisiz bir hat bulunmamaktadır. Her iki devlet de kendi döneminin imparatorluk gücüydü. Zaman zaman ortak rakiplerden yararlandılar; bazen birbirlerinin düşmanlarını desteklediler; çoğu zaman ise aynı coğrafyada nüfuz mücadelesi yürüttüler.

Bugünkü yakınlığı değerli kılan da geçmişte hiç çatışmamış olmaları değil, yüzyıllar süren rekabeti kalıcı bir düşmanlığa dönüştürmemiş olmalarıdır.

1782: Düşman Tasavvurundan Devlet Aklına Geçiş

Osmanlı–İspanya ilişkilerindeki gerçek diplomatik dönüm noktası 18. yüzyılın sonlarında yaşandı. 14 Eylül 1782’de İstanbul’da imzalanan Barış, Dostluk ve Ticaret Antlaşması, iki imparatorluk arasındaki sürekli savaş ihtimalini sona erdirerek düzenli diplomatik ilişkilerin temelini attı. İspanyol elçisi Juan de Bouligny’nin antlaşmanın tasdik belgelerini 1783’te Osmanlı sarayına sunması, resmî diplomatik ilişkinin başlangıcı kabul edilmektedir.

Antlaşma yalnızca savaşı sona erdirmiyordu. Ticaret gemilerinin güvenliği, konsoloslukların açılması, tüccarların korunması, esirlerin durumu ve iki devletin vatandaşlarının karşılıklı hakları gibi konular düzenleniyordu. Böylece taraflar birbirlerini dinî veya tarihî düşman olarak görmekten çok, hukukî muhatap ve ticari ortak olarak tanımaya başladılar.

Bu değişim, Avrupa diplomasisinin genel dönüşümüyle de uyumluydu. Din merkezli imparatorluk rekabetinin yerini giderek ticaret, denge ve devlet çıkarı aldı. Osmanlı ile İspanya’nın kurduğu yeni ilişki, sıcak bir ittifaktan ziyade karşılıklı zararı azaltan rasyonel bir uzlaşmaydı.

İspanya’nın İstanbul’daki diplomatik varlığı ile Osmanlı Devleti’nin Madrid’de açtığı temsilcilikler 19. yüzyılda daha kurumsal bir görünüm kazandı. Türk diplomatik temsilinin Madrid’deki geçmişi 1857’ye kadar götürülmektedir. Bu tarihten sonra iki ülke arasında Avrupa’nın büyük krizlerinde belirleyici olmayan, fakat istikrarlı biçimde sürdürülen bir diplomasi oluştu.

1910’lar: İspanya Osmanlı’nın Yanında mıydı?

1910’lu yıllar ele alınırken bugünkü siyasi kavramları geçmişe taşımamak gerekir. İtalya 1911’de Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp vilayetine saldırdığında İspanya, Osmanlı toprak bütünlüğünü savunan bir anti-sömürgeci güç olarak ortaya çıkmadı. Aksine İspanya, 1912’de Fransa ile kurulan sömürge düzeninin parçası olarak Kuzey Fas’ta kendi himaye bölgesini oluşturdu. İspanyol himaye yönetimi 1956’ya kadar devam etti.

Bu nedenle 1911–1912 döneminde Osmanlı ile İspanya’yı emperyalizme karşı aynı cephede göstermek tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz. İspanya; İngiltere, Fransa ve İtalya kadar büyük bir sömürge imparatorluğuna sahip olmamakla birlikte Afrika’da toprak ve nüfuz arayan Avrupa devletlerinden biriydi.

Bununla beraber Birinci Dünya Savaşı, İspanya’ya farklı bir rol kazandırdı. İspanya savaşa katılmayarak tarafsız kaldı. Bu tarafsızlık, İspanyol diplomatik temsilcilerinin savaşan devletler arasındaki ilişkilerde koruyucu ve arabulucu görevler üstlenmesine imkân verdi.

İspanya’nın Kudüs Konsolosu Kont Antonio de Ballobar, savaş yılları boyunca şehirde görevini sürdüren az sayıdaki Avrupalı diplomattan biri oldu. Osmanlı yönetimiyle temas kurdu, diplomatik temsilcileri ayrılmış devletlerin vatandaşlarına ilişkin işlerle ilgilendi ve Kudüs’ün 1917’de İngilizlerin eline geçmesinden sonra da görevine devam etti. Ballobar’ın faaliyeti, İspanya’nın askerî gücüyle değil, tarafsızlık ve diplomasi yoluyla alan açma geleneğinin erken örneklerinden biriydi.

Bugünkü İspanyol dış politikasında görülen arabuluculuk, çok taraflılık ve uluslararası hukuk vurgusunun tarihsel köklerinden biri burada aranabilir. İspanya, her zaman tarafsız bir devlet olmamıştır; fakat askerî kapasitesinin sınırlı kaldığı dönemlerde diplomatik ara buluculuğu bir nüfuz aracına dönüştürmeyi öğrenmiştir.

Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Türkiye ile İspanya arasında 27 Eylül 1924’te Dostluk Antlaşması imzalandı. Böylece Osmanlı döneminde başlayan diplomatik ilişki, yeni Türk devletiyle yeniden tanımlandı. İlişkiler çatışmalı bir mirasın taşınmasından çok, egemen devletlerin karşılıklı tanınmasına dayalı biçimde sürdü.

Mertcan Abbasoğlu

Yazar:
Mertcan Abbasoğlu

Son Yazılar

52 Yıl Sonra Barış Harekâtı Anılarım

1974 Barış Harekâtı ile kurtulduk, özgürlüğe, refaha ve güvenliğe kavuştuk. O nedenle bugünlerin değerini çok… Devamını Oku

27.07.2026

Türk Milliyetçiliğinin 3000 Yıllık Hafızası

Sakin Öner’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi” kitabı üzerine bir değerlendirme Devamını Oku

25.07.2026

Demokratik İspanya’nın yeni kimliği: Avrupa, NATO ve Akdeniz

Türkiye, İspanya açısından NATO’nun güney kanadında büyük askerî kapasiteye sahip, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’ya… Devamını Oku

23.07.2026

İdeolojik bağnazların tahrif ve yalanları

Yalan bilgilerle bölücülüğe teorik zemin oluşturanlara müsaade edilmemelidir. 50 binden fazla insanımızı şehit verdiğimiz teröre… Devamını Oku

21.07.2026

Erhürman ve iki devletli çözüm

Rum lider ile "federal çözüm" üzerinde mutabık kalmış olan Erhürman’ın ısrarla “sürecin Türkiye ile istişare… Devamını Oku

17.07.2026