Kategoriler: ABABDSİYASET-TARİH

Demokratik İspanya’nın yeni kimliği: Avrupa, NATO ve Akdeniz

İspanya’nın günümüzdeki dış politikasını anlamanın anahtarı, Franco döneminin sona ermesinden sonra kurulan demokratik düzendir. 1978 Anayasası, İspanya’yı özgürlük, adalet, eşitlik ve siyasi çoğulculuğu temel değer kabul eden “sosyal ve demokratik hukuk devleti” olarak tanımlar. Aynı anayasa, İspanyol milletinin bölünmez birliğini vurgularken bölgelerin özerklik hakkını da tanır. İnsan haklarına ilişkin hükümlerin uluslararası sözleşmelerle uyumlu yorumlanacağı belirtilir.

Bu anayasal denge, İspanyol siyasetinin iki temel hassasiyetini ortaya çıkarır. Birincisi, ülkenin toprak bütünlüğüdür. İkincisi ise hukuk, çoğulculuk ve uluslararası normlar üzerinden meşruiyet üretme ihtiyacıdır.

İspanya 1982’de NATO’ya katıldı. 1986’da yapılan referandumla ittifak üyeliğinin devamı kabul edildi ve aynı yıl Avrupa Topluluklarına girdi. İlginç biçimde İsrail ile tam diplomatik ilişkiler de 17 Ocak 1986’da kuruldu. Madrid’in Avrupa’ya, Atlantik ittifakına ve İsrail’le resmî ilişkilere aynı dönemde yönelmesi, Franco sonrası İspanya’nın uluslararası sisteme yeniden kabul edilme sürecinin parçalarıydı. 1991 Madrid Barış Konferansı’na ev sahipliği yapılması da ülkenin İsrail–Filistin meselesinde arabulucu rol üstlenme arzusunu gösteriyordu.

İspanya bu tarihten sonra kendisini yalnızca Batı Avrupa ülkesi olarak değil; Avrupa, Atlantik, Akdeniz, Latin Amerika ve Arap dünyası arasında bağlantı kurabilen orta büyüklükte bir güç olarak konumlandırdı. Askerî ve ekonomik kapasitesinin büyük devletlerle aynı ölçekte olmaması, Madrid’i çok taraflı kurumlara daha fazla önem vermeye yöneltti. Avrupa Birliği, NATO ve Birleşmiş Milletler, İspanyol dış politikasının kısıtlayıcı değil, ulusal etkinliği büyüten araçları olarak görüldü.

Bu nokta, Sánchez döneminde Washington’la yaşanan ayrışmayı anlamak için önemlidir. İspanya’nın Amerika’ya itirazı, Atlantik sisteminden kopma isteğinden değil; bu sistemin tek taraflı Amerikan kararlarıyla yönetilmesine karşı duyduğu rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır.

Türkiye ile kurulan yeni hat: İdeolojik yakınlıktan çok tamamlayıcı çıkarlar

Türkiye ile İspanya arasındaki siyasi yakınlaşma özellikle 1980’lerden sonra belirginleşti. Her iki ülke de uzun otoriter dönemlerin ardından demokratikleşme, ekonomisini dışa açma ve Avrupa kurumlarıyla bütünleşme süreçlerinden geçti. İspanya, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik perspektifine en olumlu yaklaşan üye devletlerden biri oldu. Madrid’in yaklaşımında, Türkiye’nin Avrupa’dan dışlanmasının Akdeniz ve Avrupa güvenliğini zayıflatacağı düşüncesi etkiliydi.

2004’te İspanya Başbakanı José Luis Rodríguez Zapatero tarafından önerilen ve Türkiye’nin desteğiyle geliştirilen Medeniyetler İttifakı, bu ilişkinin en görünür siyasi ürünlerinden biri oldu. Girişim, 11 Eylül saldırıları ve Irak Savaşı sonrasında yoğunlaşan “medeniyetler çatışması” söylemine karşı ortak bir siyasi dil üretmeyi amaçlıyordu. Türkiye ile İspanya, Avrupa’nın iki ucunda bulunan ve Müslüman dünya ile Batı arasında temas kurabilecek ülkeler olarak hareket etti.

2009’dan itibaren hükümetler arası zirvelerin düzenlenmesi, ilişkileri dışişleri bakanlıkları düzeyinden çıkararak kurumsal bir hükümet politikasına dönüştürdü. 2021’de ilişkiler “kapsamlı ortaklık” seviyesine yükseltildi. Haziran 2024’te Madrid’de düzenlenen sekizinci hükümetler arası zirvede savunma, enerji, ulaştırma, ticaret ve yatırım alanlarında yeni belgeler imzalandı.

Bu yakınlaşmayı yalnızca Sánchez ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki siyasi ilişkiye bağlamak eksik olur. İspanya’daki merkez sağ hükümetler döneminde de Türkiye ile ilişkiler büyük ölçüde korunmuştur. Çünkü iki ülke arasında Ege, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, sınır veya egemenlik temelli doğrudan bir ihtilaf bulunmamaktadır. Coğrafi mesafe, birçok örneğin aksine ilişkileri zayıflatmamış; tarafların birbirlerini doğrudan rakip olarak görmesini engellemiştir.

Türkiye, İspanya açısından NATO’nun güney kanadında büyük askerî kapasiteye sahip, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu’ya ulaşabilen önemli bir devlettir. İspanya ise Türkiye bakımından Avrupa Birliği içinde daha az önyargılı hareket eden, güçlü bankacılık, ulaştırma, havacılık ve savunma şirketlerine sahip bir ortaktır. Bu yapı, duygusal yakınlıktan çok tamamlayıcı kapasitelere dayanmaktadır.

Patriot bataryasından HÜRJET’e: Güvenin askerî karşılığı

İspanya’nın Türkiye’ye yönelik yaklaşımını gösteren en somut örneklerden biri, 2015’ten beri Türkiye’de konuşlandırılan Patriot hava savunma birliğidir. İspanyol bataryası, NATO’nun Türkiye’nin hava savunmasını destekleme görevi kapsamında on yılı aşkın süredir faaliyet göstermektedir. Bu konuşlanma, iki ülke arasındaki güvenlik ilişkisinin siyasi açıklamaların ötesine geçtiğini göstermektedir.

İspanya’nın bu görevi uzun süre devam ettirmesi, Ankara’da Madrid’e yönelik güveni artırdı. Çünkü bazı NATO ülkeleri Türkiye ile yaşadıkları siyasi anlaşmazlıkları savunma iş birliğine doğrudan yansıtırken İspanya, ittifak yükümlülükleriyle ikili sorunları birbirinden ayırmaya çalıştı.

HÜRJET projesi ise ilişkinin yeni aşamasıdır. İspanya Savunma Bakanlığının Airbus liderliğinde geliştirdiği yeni muharip pilot eğitim sistemi, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii tarafından üretilen 30 HÜRJET’i kapsamaktadır. Uçakların İspanyol sistemleriyle donatılması, dönüşüm merkezinin İspanya’da kurulması ve İspanyol savunma sanayisinin projede yüzde 60 seviyesinde pay alması planlanmaktadır. İlk teslimatların 2028–2029 döneminde başlaması, İspanya’ya özgü sürümün ise 2031–2035 arasında tamamlanması öngörülmektedir.

Burada İspanya yalnızca Türkiye’den uçak satın almamaktadır. Türk platformunu kullanarak kendi elektronik, aviyonik, simülasyon ve bakım ekosistemini güçlendirmektedir. Türkiye de HÜRJET üzerinden Avrupa savunma pazarına kurumsal bir giriş yapmaktadır.

Bu model, iki ülkenin yeni ilişkisinin özetidir: Bir tarafın diğerine bağımlı hâle gelmesinden çok, iki ulusal sanayi kapasitesinin ortak sistem içinde birleştirilmesi.

2017 Referandumları: Ankara ile Madrid’in ortak devlet refleksi

25 Eylül 2017’de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi bağımsızlık referandumu düzenledi. İspanya hükümeti, referandumun Irak’ın 2005 Anayasası’na aykırı olduğunu belirterek kararı eleştirdi; Irak’ın birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunmasını savundu.

Yalnızca altı gün sonra, 1 Ekim 2017’de Katalonya’da İspanyol Anayasa Mahkemesi tarafından hukuk dışı sayılan bağımsızlık referandumu gerçekleştirildi. Türkiye de İspanya’nın toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini desteklediğini açıkladı.

Bu eşzamanlılık, iki ülke arasında önemli bir devlet refleksi benzerliği meydana getirdi. Ankara, Irak’ın kuzeyindeki tek taraflı ayrılma girişiminin Türkiye’de ve bölgede oluşturabileceği güvenlik sonuçlarına bakıyordu. Madrid ise Katalonya’nın tek taraflı bağımsızlık ilanının İspanyol devlet düzenini ve diğer bölgesel hareketleri etkileyebileceğini düşünüyordu.

Ancak bu benzerlik ölçülü ifade edilmelidir. İspanya’nın Irak’ın toprak bütünlüğünü desteklemesi, Türkiye’nin Barzani yönetimine karşı atabileceği her askerî veya ekonomik adımı peşinen desteklediği anlamına gelmiyordu. Madrid’in tutumu öncelikle hukukî ve diplomatikti. Ortak nokta, merkezî yönetimlerin onayı olmadan gerçekleştirilen tek taraflı referandumların anayasal düzeni değiştiremeyeceği düşüncesiydi.

Katalonya meselesi İspanya’nın dış politika dilini de etkilemektedir. Madrid, kendi ülkesindeki bölgesel ayrılıkçılıkla mücadele ederken başka devletlerin sınırlarının tek taraflı girişimlerle değiştirilmesini destekleyemez. Bu durum Türkiye, Irak ve Balkanlar gibi toprak bütünlüğü meselelerinin hassas olduğu alanlarda İspanya’yı çoğu Avrupa ülkesinden daha ihtiyatlı kılmaktadır.

Sánchez Doktrini: NATO içinde itiraz, Avrupa içinde özerklik

Pedro Sánchez’in dış politikası zaman zaman “Amerika karşıtlığı” veya “NATO karşıtlığı” şeklinde tanımlanıyor. Oysa İspanya’nın mevcut tutumu daha karmaşıktır.

Madrid, NATO’dan çıkmayı istememektedir. İspanya, ittifak görevlerine asker gönderiyor, NATO’nun doğu ve güney kanadındaki faaliyetlerine katılıyor, Türkiye’de Patriot sistemi bulunduruyor ve 2025 itibarıyla savunma harcamalarını millî gelirin yüzde 2’si seviyesine ulaştırıyor. 2026 tarihli İspanyol hükümet raporu, nominal savunma harcamalarının 2018’den bu yana üç katına çıktığını belirtmektedir.

Madrid’in itiraz ettiği konu, NATO üyeliği değil; savunma harcamalarının millî gelirin yüzde 5’ine yükseltilmesini isteyen yaklaşım ve bu artışın büyük ölçüde Amerikan silah sistemlerine yönelme ihtimalidir. Sánchez, yüzde 5 hedefinin İspanya’nın sosyal devlet düzeni, bütçe dengesi ve stratejik özerkliğiyle bağdaşmadığını savunmaktadır. Hükümet, gerekli askerî kabiliyetlerin yüzde 2 veya yüzde 2,1 düzeyindeki harcamayla sağlanabileceğini ileri sürmektedir.

Burada İspanyol siyasi düzeninin temel özelliği görülür. 1978 sonrasında kurulan demokratik mutabakat, yalnızca seçime dayalı bir yönetim değil, geniş sosyal haklar ve kamusal hizmetler üzerine kurulmuştur. Sağlık, eğitim, emeklilik ve bölgesel kamu harcamaları İspanyol siyasetinde güçlü toplumsal karşılığa sahiptir. Savunma bütçesinin ani ve sınırsız biçimde yükselmesi, ülkede yalnızca mali değil, siyasi bir mutabakat sorunu doğuracaktır.

Bu nedenle İspanya’nın NATO içindeki tavrı, “savunmaya para harcamayalım” cümlesinden ibaret değildir. Madrid, savunma yatırımlarının hangi kabiliyeti oluşturacağını, hangi ülkeden silah alınacağını ve bu harcamanın İspanyol sanayisine ne kadar döneceğini tartışmaktadır.

HÜRJET programı tam olarak bu mantığa oturmaktadır. İspanya, Amerikan sistemlerine bütünüyle bağımlı olmayan; Türk platformuyla İspanyol teknolojisini birleştiren ve bakımından geliştirilmesine kadar ulusal kontrol sağlayan bir model kurmaktadır.

İspanya’nın aradığı şey silahsızlık değil, harcadığı paranın karşılığında stratejik egemenliktir.

İsrail, İspanya için ne ifade ediyor?

Günümüzde İspanya–İsrail ilişkileri, diplomatik ilişkilerin kurulduğu 1986’dan bu yana en ağır krizlerinden birini yaşamaktadır. Madrid, 28 Mayıs 2024’te Filistin Devleti’ni resmen tanıdı. İspanyol hükümeti, kararın İsrail’in varlığına karşı alınmadığını; İsrail ve Filistin’in barış ve güvenlik içinde yan yana yaşamasına dayanan iki devletli çözümü desteklediğini açıkladı.

2025 yılında İspanya, Ekim 2023’ten beri fiilen uyguladığını belirttiği İsrail’e silah ambargosunu hukukî düzenlemeyle kalıcılaştırdı. İsrail’e silah, mühimmat ve askerî malzeme satış ve alımına yasak getirildi; İsrail ordusuna yakıt veya askerî malzeme taşıyan gemilerin İspanyol limanlarından, ilgili devlet uçaklarının ise İspanyol hava sahasından yararlanmasına yönelik kısıtlamalar kabul edildi. Yasa dışı yerleşimlerle bağlantılı ürünlere karşı da tedbirler açıklandı.

Mart 2026’da İspanya’nın Tel Aviv Büyükelçisini kalıcı olarak geri çekmesiyle diplomatik temsil maslahatgüzar seviyesine düştü. Bu gelişme, Gazze savaşıyla başlayan gerilimin daha geniş bir Amerikan–İsrail bölge politikası tartışmasına dönüştüğünü gösterdi.

Peki İsrail, İspanya açısından bir düşman mıdır?

Askerî anlamda değildir. İsrail, İspanya’nın topraklarına yönelmiş doğrudan bir tehdit veya İspanyol savunma planlamasının temel düşmanı olarak tanımlanmamaktadır. Madrid’in savunma harcamalarını yükseltmesinin başlıca sebepleri Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa’nın askerî kapasite açığı, NATO yükümlülükleri, siber güvenlik ve kritik altyapıların korunmasıdır.

Bununla birlikte İsrail, Sánchez yönetiminin siyasi dilinde daha büyük bir sorunun sembolü hâline gelmiştir. Bu sorun, uluslararası hukukun güçlü müttefiklere de aynı biçimde uygulanıp uygulanmayacağıdır.

İspanyol hükümeti Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunurken Filistin meselesinde farklı bir hukuk uygulanmasını tutarsızlık olarak görmektedir. Sánchez yönetiminin kullandığı “tutarlılık” kavramı buradan gelmektedir. Madrid’e göre Rusya’nın işgali uluslararası hukuk gerekçesiyle reddediliyorsa, İsrail hükümetinin Gazze’deki uygulamaları da aynı normlar üzerinden değerlendirilmelidir. İspanya’nın 2025 dış politika değerlendirmesinde Filistin’in tanınması, İsrail’e silah ambargosu, Ukrayna’ya yardım ve çok taraflılık aynı siyasi çerçeve içinde sunulmuştur.

İsrail böylece Madrid açısından yalnızca Orta Doğu’daki bir ülke değil; Avrupa Birliği’nin bağımsız dış politika üretip üretemeyeceğini sınayan bir dosyadır. Almanya başta olmak üzere bazı Avrupa devletlerinin İsrail’e tarihsel sorumluluk üzerinden yaklaşması, Fransa’nın denge arayışı ve Amerika’nın güçlü İsrail desteği karşısında İspanya farklı bir Avrupa çizgisi oluşturmaya çalışmaktadır.

İspanyol kamuoyunun tutumu da hükümete alan açmaktadır. Elcano Kraliyet Enstitüsünün 2024 araştırmasında katılımcıların yüzde 78’i Filistin Devleti’nin kısa sürede tanınmasını desteklemiştir. Bu nedenle Filistin politikası yalnızca Sánchez’in kişisel tercihi veya koalisyon ortağı Sumar’ın baskısı değildir; İspanyol toplumunun önemli bir bölümünde karşılığı olan bir dış politika yönelişidir.

Yine de bu politika İspanya’da tartışmasız değildir. Sosyalist Parti ve sol partiler İsrail hükümetine karşı daha sert bir çizgi izlerken merkez sağ Halk Partisi daha ihtiyatlı, Vox ise açık biçimde İsrail yanlısı tutum almaktadır. Dolayısıyla Sánchez’in politikası, bütün İspanyol devletinin değişmez görüşü değil; İspanyol tarihinden ve toplumundan beslenen, fakat mevcut siyasi iktidar tarafından en ileri noktaya taşınan bir hükümet politikasıdır.

İsrail bir “Öcü” olarak mı kullanılıyor?

İsrail’in İspanyol toplumunu silahlanmaya hazırlamak için bilinçli şekilde seçilmiş bir tehdit olduğu iddiası ilgi çekici olmakla birlikte, mevcut veriler bu tezi doğrudan desteklememektedir.

İspanyol hükümeti savunma harcamalarını İsrail tehdidiyle gerekçelendirmiyor. Resmî belgelerde Rusya, Avrupa güvenlik ortamı, siber tehditler, NATO kabiliyetleri ve savunma sanayisinin güçlendirilmesi öne çıkıyor. İsrail’e yönelik ambargo, bazı İsrail teknolojilerine ihtiyaç duyan İspanyol savunma projeleri bakımından hükümetin işini kolaylaştırmaktan çok zorlaştırmaktadır.

Ancak daha sınırlı bir siyasi ilişkiden söz edilebilir. İsrail hükümetinin Gazze politikası, Madrid’e “Amerika’ya ve İsrail teknolojisine bütünüyle bağımlı olmayan Avrupa savunması” söylemini güçlendirme imkânı vermektedir. İsrail, silahlanmanın sebebi olmaktan çok, İspanya’nın stratejik özerklik talebine ahlaki bir anlatı kazandırmaktadır.

Başka bir ifadeyle Madrid, toplumuna “İsrail bize saldıracak, silahlanmalıyız.” demiyor. “Uluslararası hukuk büyük devletlerin çıkarına göre değişebiliyorsa, Avrupa kendi kararını ve savunma kapasitesini oluşturmalıdır.” diyor.

Bu iki cümle arasında önemli bir fark bulunmaktadır.

Türkiye ile İspanya Aynı Cephede mi?

Filistin meselesinde Türkiye ile İspanya arasında belirgin bir yakınlaşma vardır. Her iki ülke de iki devletli çözümü savunmakta, Gazze’de kalıcı ateşkes istemekte ve İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmektedir. İspanya’nın Filistin’i tanıması Ankara tarafından olumlu karşılanmıştır.

Fakat iki ülkenin yaklaşımı bütünüyle aynı değildir. Madrid, Hamas’la resmî temas kurmazken Ankara Hamas’ın siyasi yöneticileriyle görüşmektedir. İspanya, politikasını Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler mekanizmaları içinde yürütmeye çalışırken Türkiye bölgesel güç ilişkilerini ve doğrudan diplomatik kanalları daha fazla kullanmaktadır.

Yine de İsrail meselesi, Ankara ile Madrid arasında yeni bir siyasi konuşma alanı açmaktadır. Türkiye, Avrupa’da İsrail hükümetine karşı en açık tutumu alan büyük ülkelerden biriyle temas kurmuş olmaktadır. İspanya ise Müslüman dünyayla konuşurken yalnızca Arap devletlerine değil, NATO üyesi ve geniş bölgesel kapasiteye sahip Türkiye’ye dayanabileceği bir kanal bulmaktadır.

Bu yakınlaşma, bir “Batı karşıtı blok” anlamına gelmez. İspanya Avrupa Birliği ve NATO üyesidir; Türkiye de NATO üyesidir ve Avrupa’yla ekonomik, siyasi ve güvenlik bağlarını sürdürmektedir. Ortaya çıkan şey yeni bir ittifaktan çok, Batı kurumları içinde veya bu kurumlarla ilişki hâlinde daha geniş hareket alanı arayan iki ülkenin iş birliğidir.

Madrid’in itirazı nereye kadar gidebilir?

İspanya’nın Amerika’ya karşı kullandığı sert dil, ülkenin ABD ile bütün askerî ilişkilerini bitirdiği anlamına gelmemektedir. Rota ve Morón üsleri Amerikan kuvvetleri açısından önemini korumaktadır. İspanya NATO görevlerini sürdürmekte ve transatlantik güvenliği tümüyle reddetmemektedir.

Madrid’in istediği, bu üslerin ve ittifak ilişkilerinin İspanyol hükümetinin siyasi iradesini hükümsüz bırakmamasıdır. İspanya, kendi topraklarının her Amerikan operasyonunda otomatik olarak kullanılmasını kabul etmek istememekte; karar hakkının Madrid’de bulunduğunu hatırlatmaktadır. Washington’ın İsrail’e yönelik askerî sevkiyatları konusunda İspanya’nın liman ve hava sahası kısıtlamalarına tepki göstermesi de bu egemenlik tartışmasının parçasıdır.

Sánchez yönetiminin 2026’da Amerika tarafından desteklenen bazı yeni uluslararası girişimlere katılmayı reddederken Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuk ve çok taraflılık vurgusu yapması, bu çizginin devamıdır. İspanya, Amerika’nın yerine başka bir büyük gücün yönetimine girmek istemiyor; mevcut sistemde orta büyüklükteki devletlerin daha fazla söz sahibi olacağı kurallı bir düzen arıyor.

Bu politika içeride de işlevseldir. Sánchez, sosyal demokrat seçmenine sosyal devletin askerî harcamalara feda edilmeyeceği mesajını vermekte; sol koalisyon ortaklarına Filistin ve barış politikası sunmakta; savunma sanayisine ise bütçe ve teknoloji yatırımı sağlamaktadır. Böylece dış politika, hükümetin farklı toplumsal ve ekonomik kesimlere aynı anda seslenebildiği bir alana dönüşmektedir.

Ancak bu dengenin sınırları vardır. Avrupa’daki güvenlik krizi derinleştikçe İspanya’nın savunma harcamalarını artırması gerekecektir. İsrail’le ilişkilerin tamamen kopması, teknoloji, güvenlik ve ticaret alanlarında maliyet doğurabilir. Amerika ile gerilimin kalıcı hâle gelmesi ise NATO içindeki İspanyol etkisini azaltabilir.

Sánchez’in siyaseti bu nedenle kesin bir kopuştan çok, yüksek sesli bir pazarlıktır.

Beş yüzyıllık ilişkinin bugünkü anlamı

Osmanlı–İspanya ve Türkiye–İspanya ilişkilerinin beş yüzyıllık seyrine bakıldığında doğrusal bir dostluk hikâyesi görülmez.

16. yüzyılda iki imparatorluk Akdeniz hâkimiyeti için savaştı. Portekiz’in Fas ve Hint Okyanusu politikaları, Osmanlı–İspanya ilişkisini zaman zaman dolaylı biçimde etkiledi; fakat iki devlet ortak anti-emperyalist cephe oluşturmadı. 1782’den sonra savaşın yerini hukukî tanıma ve ticaret aldı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İspanya’nın tarafsız diplomasisi, Osmanlı coğrafyasında yeni bir ilişki biçimi ortaya çıkardı. Cumhuriyet döneminde bağlantılar dostluk antlaşmalarıyla sürdürüldü. Demokratikleşme, NATO üyeliği, Avrupa ile bütünleşme ve Akdeniz politikası ise iki ülkeyi giderek birbirine yaklaştırdı.

Bugün bu tarih yeni bir aşamaya ulaşmıştır.

İspanya, Avrupa Birliği’nden veya NATO’dan ayrılmayı değil, bu kurumlar içinde edilgen ülke olmamayı amaçlamaktadır. Türkiye’ye yaklaşması da Batı’yı terk etmesinin değil, savunma, ticaret ve diplomasi seçeneklerini çeşitlendirmesinin sonucudur.

İsrail ise İspanya açısından askerî bir baş düşman değildir. Netanyahu hükümeti, Madrid’in gözünde uluslararası hukukun seçici uygulanmasının, Avrupa’nın siyasi yetersizliğinin ve Amerika’ya aşırı bağımlılığın görünür örneklerinden biri hâline gelmiştir. Bu nedenle İsrail meselesi İspanyol dış politikasında yalnızca Filistin’le ilgili değil, İspanya’nın nasıl bir Avrupa ve nasıl bir dünya düzeni istediğiyle ilgili bir sınavdır.

Türkiye ile İspanya’nın ortaklaştığı nokta tam burada belirmektedir. Her iki ülke de Batı kurumlarıyla ilişkisini tamamen koparmadan, kendi bölgesel ağırlığını korumak istemektedir. Her ikisi de savunma sanayisini dış politika bağımsızlığının unsuru olarak görmektedir. Her ikisi de devletin toprak bütünlüğü konusunda güçlü tarihsel hassasiyet taşımaktadır. Her ikisi de Akdeniz’i yalnızca coğrafi bir çevre değil, siyasi nüfuz alanı olarak değerlendirmektedir.

Bu ilişkinin adı tarihî kardeşlik değildir. Aynı şekilde geçici bir çıkar ortaklığı denilerek küçümsenmesi de doğru olmaz.

Osmanlı ile İspanya’nın kılıçla çözemediği meseleleri 1782’de diplomasiyle çözmesinden, Türk HÜRJET’inin beş asır sonra İspanyol hava kuvvetlerinin eğitim sistemine girmesine uzanan çizgi; devletlerin ebedî dost veya düşmanlarının değil, değişen şartlar içinde yeniden tanımlanan menfaatlerinin bulunduğunu göstermektedir.

Madrid bugün masadan kalkmıyor. NATO’da kalıyor, Avrupa Birliği’nde kalıyor, Amerika ile ilişkilerini sürdürüyor. Fakat masada kendisine ayrılan sandalyenin yalnızca görüntüden ibaret olmasını da kabul etmiyor.

İspanya’nın Türkiye’ye yaklaşmasının, İsrail’e sertleşmesinin ve Washington’a itiraz etmesinin arkasındaki esas siyasi mantık budur: İttifak içinde bulunmak, iradeyi teslim etmek anlamına gelmemelidir.

Mertcan Abbasoğlu

Yazar:
Mertcan Abbasoğlu

Son Yazılar

52 Yıl Sonra Barış Harekâtı Anılarım

1974 Barış Harekâtı ile kurtulduk, özgürlüğe, refaha ve güvenliğe kavuştuk. O nedenle bugünlerin değerini çok… Devamını Oku

27.07.2026

Türk Milliyetçiliğinin 3000 Yıllık Hafızası

Sakin Öner’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi” kitabı üzerine bir değerlendirme Devamını Oku

25.07.2026

İdeolojik bağnazların tahrif ve yalanları

Yalan bilgilerle bölücülüğe teorik zemin oluşturanlara müsaade edilmemelidir. 50 binden fazla insanımızı şehit verdiğimiz teröre… Devamını Oku

21.07.2026

İnebahtı’dan NATO’ya: İspanya’nın İsrail ve Washington diplomasisinde Türkiye Cumhuriyeti empatisi

İspanya’nın İstanbul’daki diplomatik varlığı ile Osmanlı Devleti’nin Madrid’de açtığı temsilcilikler 19. yüzyılda daha kurumsal bir… Devamını Oku

17.07.2026

Erhürman ve iki devletli çözüm

Rum lider ile "federal çözüm" üzerinde mutabık kalmış olan Erhürman’ın ısrarla “sürecin Türkiye ile istişare… Devamını Oku

17.07.2026