<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ömer Seyfettin arşivleri - Milli Düşünce Merkezi</title>
	<atom:link href="https://millidusunce.com/tag/omer-seyfettin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://millidusunce.com/tag/omer-seyfettin/</link>
	<description>Dünyaya Türkçü bakış</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 Apr 2022 14:34:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Yusuf Ziya, Akbaba Bir De Aziz Nesin</title>
		<link>https://millidusunce.com/yusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/yusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Apr 2022 14:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim dünyamız]]></category>
		<category><![CDATA[Akbaba]]></category>
		<category><![CDATA[Aydede]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Nesin]]></category>
		<category><![CDATA[Bizim Yokuş]]></category>
		<category><![CDATA[Mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Ziya Ortaç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=38743&#038;preview=true&#038;preview_id=38743</guid>

					<description><![CDATA[<p>Henüz 21 yaşındaydı ve bu hamaset dolu kitap onun başına bir devlet kuşu gibi konmuştu. Neden mi? Kitabın yazılış ve yayımlanış hikâyesini kısaca anlatayım da nedenine siz karar verin...</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin/">Yusuf Ziya, Akbaba Bir De Aziz Nesin</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin%2F&amp;linkname=Yusuf%20Ziya%2C%20Akbaba%20Bir%20De%20Aziz%20Nesin" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin%2F&amp;linkname=Yusuf%20Ziya%2C%20Akbaba%20Bir%20De%20Aziz%20Nesin" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin%2F&amp;linkname=Yusuf%20Ziya%2C%20Akbaba%20Bir%20De%20Aziz%20Nesin" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin%2F&amp;linkname=Yusuf%20Ziya%2C%20Akbaba%20Bir%20De%20Aziz%20Nesin" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin%2F&#038;title=Yusuf%20Ziya%2C%20Akbaba%20Bir%20De%20Aziz%20Nesin" data-a2a-url="https://millidusunce.com/yusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin/" data-a2a-title="Yusuf Ziya, Akbaba Bir De Aziz Nesin"></a></p><p><em>Serdar bakıp at üstünden, dedi : İleri!…<br />
Bir ağızdan uğuldadı cenk türküleri…<br />
…<br />
Geçtik Tuna kıyısından üç yüz akıncı,<br />
Süngülerde yanıyordu ordunun hıncı!</em></p>
<p><em>Uçlarından kan damlayan kılıçlar kınsız,<br />
Tanrı böyle emretmiş: Türk durmaz akınsız!</em><br />
Diyordu, <em>Akından Akına</em> şiir kitabında Yusuf Ziya Ortaç.</p>
<p>Henüz 21 yaşındaydı ve bu hamaset dolu kitap onun başına bir devlet kuşu gibi konmuştu. Neden mi? Kitabın yazılış ve yayımlanış hikâyesini kısaca anlatayım da nedenine siz karar verin:<br />
Osmanlının genç Harbiye Nazırı Enver Paşa, genç şairlerden savaş şiirleri istemekteydi. Bu şiirler askere moral vermek için cephelerde dağıtılacaktı.<br />
Hemen kalemine sarılan Yusuf Ziya, karlı dağlardan susuz çöllere kadar cepheden cepheye, akından akına koşmuştu. Nihayet birkaç ay içinde hazırladığı şiir defterini ilgili makama teslim etmiş ve bir hafta sonra da kendini Dahiliye Nazırı’nın odasında bulmuştu. Talat Paşa, genç şaire kitabın basılacağını müjdeliyordu. Şair sanki o an bir başka âlemdeydi. Söylenenleri dinliyor fakat heyecandan ne söylendiğini duymuyordu bile.</p>
<p>&#8220;Kitabınızın basılması için ne lazımsa Efdalâddin Bey yapacak.&#8221; diyen Talat Bey’in son sözüyle noktalanan konuşmanın ardından on bin adet basılan <em>Akından Akına</em> kitabının hikâyesini Yusuf Ziya Ortaç,<em> Bizim Yokuş</em>’ta anlatırken şöyle diyordu:<br />
&#8220;Kitabımın dizilmesi, basılması, kapak geçmesi bir ay sürmedi galiba. Bir gün, üst üste yığılmış paketleri göstererek, &#8216;Buyrunuz, hepsi hazır!&#8217; dediler. Üzerime bir çığ yıkılmıştı sanki. Ne yapacaktım bunları ben!? Nereye kaldıracaktım? Nereye götürecektim?<br />
Önce, birkaç tane aldım, dostlar için, arkadaşlar için ve üstatlar için: Ziya Gökalp’a, Rıza Tevfik’e, Abdullah Cevdet’e, Celâl Sahir’e, Hamdullah Suphi’ye, Orhan Seyfi’ye, Enis Behiç’e&#8230; Ve bir tane de Dahiliye Nazırı Talât Beyefendi’ye.<br />
Haaa, daha önemlisi var: Bir tane de bizim Malûmat mecmuasına!<br />
Malûmat’ı Cemiyet Kütüphanesi çıkarıyordu, Hacı Hüseyin ve Kasım Efendiler. Ama bu konuda söz sahibi daha çok iki kişiydi, Süleyman Tevfik Baba ile Sudi Bey.<br />
Şiirlerime her hafta bir mecidiye verenler, <em>Akından Akına</em>’ya hiç de alıcı görünmediler: Önce, yüz para çoktu. Sonra, kitabı aranacak kadar isim yapmış bir şair değildim. Satılmazdı kolay kolay&#8230; Ama beni kırmayacaklardı. Alacaklardı hatırım için&#8230;<br />
Oturdular, düşündüler, fısıldaştılar ve yirmi lira verdiler, iki yüz elli liralık kitaba&#8230;<br />
Yine de içimde bir sevinç vardı… Yarın, camekânlarda sıralanmış görecektim ilk eserimi: <em>Akından Akına</em>, <em>Akından Akına</em>, <em>Akından Akına</em>!.. Yusuf Ziya, Yusuf Ziya, Yusuf Ziya!..<br />
Aradan ya iki gün geçmişti ya üç gün. Harbiye Nezaretinden aldığım bir mektup karşısında şaşırdım kaldım.<br />
Kahraman askerlerimiz için yazdığım şiirlere Başkumandanlık adına teşekkür ediliyor ve kitabımın, cephelerde dağıtılmak üzere satın alınacağı bildiriliyordu.<br />
Önce, doğru Cemiyet Kütüphanesine koştum: Şu hatır için aldıkları eserimi geri istedim&#8230; O nazik Hüseyin Efendi, o çelebi Hacı Kasım, o Baba Süleyman Tevfik, o saz benizli Sûdi, servetleri tehlikeye girmiş insanlar oluverdiler ansızın.<br />
Sonunda, hepsi biraz somurtuk, haksızlığa uğramanın küskünlüğü içinde elli liraya razı oldular. Yani ben onlardan aldığım yirmi liraya, üç gün sonra otuz lira eklemiş ve kitaplarımı hamallara yüklemiştim!<br />
Birinci Dünya Savaşı’nın ilk vurguncusu galiba onlar, ilk harp zengini de bendim galiba: Cebimde, Harbiye Nezaretinin çifte saatli kapısından çıkarken, iki yüz yirmi lira vardı.<br />
İki yüz yirmi liraya dört odalı bir ev alınırdı o zaman!”</p>
<p>Evet, gördünüz mü devlet kuşu nasıl konmuş Yusuf Ziya’nın başına, zaten kendi de saklamıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın ilk harp zengini olduğunu. Neyse işin şakası bir yana, asıl bomba haber Cemiyet Kütüphanesinin ve Malûmat mecmuasının sahipleri olan İranlı iki kardeş Hacı Kasım ve Hacı Hüseyin Efendilerle ilgili. Neden mi?<br />
Bunlar okuma yazma bilmezlermiş. Yanlarında çalışan Sudi Bey, yazarların getirdiklerini akşam dükkân kapandıktan sonra okurmuş onlara. Eğer dinlerken ağlarlarsa hemen kabul edip basarlarmış eseri! Yazı ücreti mi? Dökülen gözyaşlarına göre hesaplanırmış. İşte bu mecmuadan şiirleri sayesinde ayda dört mecidiye almaktaymış Yusuf Ziya Bey.<br />
Sakın küçümsemeyin haftada bir mecidiyeyi. Bu bir mecidiye ile o dönemde İstanbul’un en meşhur lokantalarından “Ali Efendi’nin lokantasında eti ile sebzesi ile tatlısı ile dört gün yemek yiyebilirdiniz!” diyor Yusuf Ziya ve ekliyor “Eskiden şair toplum için soylu bir azınlıkmış.”<br />
Edebiyat tarihimizde yer alan hecenin beş şairinden biriydi Yusuf Ziya Ortaç. Bir şiirinde;<br />
<em>Ey şair, uğraşma kendi derdinle;<br />
Milletin ağlayan kalbini dinle.</em><br />
demişse de o, milletin gülen ya da güldüren yüzünü tercih etmiş olmalı ki şairlik tarafını bir kenara bırakıp mizah edebiyatının zirvesinde dolaşır.<br />
Onu mizahla âdeta nikâhlayan Ömer Seyfettin’dir.</p>
<p>&#8220;…Toprak Sokak&#8217;ta karşılaştık Ömer Seyfettin’le <strong>&#8216;Yaz cancağızım, yaz. Sen, hem iyi şair olamayacak hem iyi mizah muharriri olacak kadar zekisin.&#8217;</strong> diyordu.&#8221;</p>
<p>Bu söz Yusuf Ziya için tam bir gül-diken dostluğu gibiydi. İster istemez Ömer Seyfettin’e katlanacaktı. Zaten birkaç gün önce Sedat Simavi onu pek yakında çıkaracağı mizah dergisi <em>Diken</em>’e davet ederken Ömer Seyfettin’in Yusuf Ziya için söylediği “Türkçenin cambazıdır, kafiyelere taklalar attırır.” sözünü ona söylememiş miydi?<br />
Böylece mizah dergisine ilk manzumesini takdim eden Yusuf Ziya, karşılığında bir okka şeker alarak bu güldürürken düşündüren kapıdan içeriye tatlı tatlı girmiş olur.</p>
<p>***</p>
<p>Refik Halit Karay’ın <em>Aydede</em>’si kapanmış, Refet Paşa, yeni bir Fatih gibi, İstanbul’a girmiş, halk coşmuştu. <em>Aydede</em>’nin boşluğunu dolduracak bir mizah dergisine ihtiyaç vardı. İşte Yusuf Ziya Ortaç’ın 45 yılını verdiği mizah dergisi <em>Akbaba</em>’nın ortaya çıkışı böyle olmuştu. Haftada iki kere Pazartesi-Perşembe dört sayfa çıkacak, 100 paradan satılacaktı.<br />
<em>Akbaba</em>’nın çıkacağı günü şöyle anlatır Yusuf Ziya;<br />
“Uyur uyanık bir gece geçirdim. Yıldızları sayarak bekliyordum sabahı. İlk aşkın ilk buluşması bile böylesine soluk kesici olmaz. Bütün kaderim uçurduğumuz kuşun kanatlarındaydı. Uyuyor, uyanıyor, baktığım karikatürlere yeniden bakıyor, okuduğum yazıları tekrar okuyordum. Dört sayfayı ezberlemiştim âdeta&#8230;”</p>
<p>İlk baskıda 5000 adeti bulan derginin 7 Aralık 1922’de ilk sayısı çıkar ve ilk sayının ilk <em>Akbaba </em> imzalı başyazısı şöyle biter:</p>
<p>“İnsanların çok yaşlısına, saçı sakalı ağarmış olanına akbaba derler. Kuşların en çok yaşayanı da Akbaba’dır. İnşallah bizim <em>Akbaba</em>’mız da gazetelerin en uzun ömürlüsü olur!”<br />
<em>Akbaba</em>’nın ilk sayısının birinci sayfasında yayımlanan dikkat çekici bir şiir, sanki bugünü anlatır gibi insana çok tanıdık gelmekte: <em>Memurların Şarkısı</em></p>
<p><em>Her an bükülür fakr-ü zaruret ile başın,<br />
Var ise eğer şehr-i Stanbul’da maaşın!<br />
Çeşminden akar seyl-i huruşan gibi yaşın,<br />
Var ise eğer şehr-i Stanbul’da maaşın!</em></p>
<p>***</p>
<p>Ve yıllar birbiri ardına devrilirken <em>Akbaba</em> bir uçar, bir kaçar, bir düşer… Çok değişik kalemler gelir gider; hatta bir ara Yusuf Ziya da mebusluk hevesiyle ondan uzaklaşır. Fakat hasretine fazla dayanamaz ve <em>Bizim Yokuş</em>’a çıkıp tekrar döner <em>Akbaba</em>’sına.</p>
<p>Yıl 1952. Bir gün derginin yazı işleri müdürü “Güzel bir hikâye” diyerek elindeki kâğıtları uzatır Yusuf Ziya’ya.<br />
&#8220;Kimin?&#8221;<br />
&#8220;Bir gencin&#8230; Tanımazsınız!&#8221;<br />
Yusuf Ziya, kâğıtları alır “Elimdeki şu iş bitsin de okurum.” der.<br />
İş biter. Hikâyeyi okur. Çok beğenir. Hemen matbaaya gönder dizilsin, sahibine de iyi para verilsin, der.<br />
Ertesi hafta yazı işleri müdürü aynı gencin iki hikâyesini daha getirir. Bu hikâyeler de muhteşemdir. Yusuf Ziya fazla dayanamaz hikâyelere imza atan gençle zor da olsa tanışmayı başarır.<br />
Kışa yaklaşan bir günde Yusuf Ziya’nın odasına o genç girer. Ürkektir, utangaçtır, isteksizdir. Adı Aziz Nesin’dir. Hikâyelerini vermeye razıdır ama imza yerinde ismi olmamalıdır. Çünkü o polisin fişlediği adamdır.<br />
Yusuf Ziya bu genç hikâyeciyi rahatlatmak için epeyce dil döker ve kazanır. Zafer <em>Akbaba</em>’nındır. Hemen ona dergide bir oda, bir masa, bir koltuk verir, sonra da İstanbul valisine telefon eder,<br />
“Aziz Nesin’i <em>Akbaba </em> kadrosuna aldık&#8230; Sayın valimizin bilmesini isterim&#8230;” der. Vali Fahrettin Kerim Gökay, çok memnun olduğunu ifade ettikten sonra “Yalnız hükûmete de haber ver.” der. Yusuf Ziya Bey, Ankara’yı da arar. Adnan Menderes, pek keyiflenir bu haberden.<br />
&#8220;Onun <em>Akbaba</em>’da imzasını görmek bizi sevindirir, kendisine lütfen selamlarımı söyleyiniz, gönül rahatlığı ile güzel yazılarını yazsınlar!&#8221;</p>
<p>Evet, şimdilerde de böyle bir şeyler olmakta mı doğrusu hiç bilmiyorum. Bu konuyu merak edenler mesela, <em>Ayarsız</em>’ın patronuna, M. Ragıp Vural’a bir soruversinler, diyerek biz Yusuf Ziya’nın Aziz Nesin’e yazdığı 5 Mart 1965 tarihli mektubuna geçelim:</p>
<p><em>Aziz’ciğim,<br />
Gelmiyorsun… İnşallah işleri iyidir. İnşallah rahatsındır… İnşallah bana hikâyeler, hikâyeler hazırlıyorsundur.<br />
Azizim, söz aramızda: Akbaba’da sen ve ben olmayınca Akbaba’nın tadı kalmıyor. Ben tevazuu hiç sevmem. Pis şeydir tevazu, gurur kadar pis… Onun için sen derken ben de dedim…<br />
Bir terzi Pelteks vardı. Dâhi idi herif. Deveye elbise yapsa adam olurdu. Çok da tatlı cakası vardı, kültürlüydü… Müşterilerine:<br />
“Ulan ben ölünce ne bok yiyeceksiniz, alıştınız bana… Vallahi sizin için tek çare var, nüdistler derneği kurup çıplak gezmek.” derdi.<br />
Yani Aziz, senin hikâyen olmayınca beyaz kâğıt çıkarmak daha iyi&#8230; Kuzum Aziz, birtanem, ne yap yap, benim için bir gün bir gece evde kal, iki hikâye getir… Hele üç olursa!..<br />
Çok sevgi sana ve Meral’e…<br />
Akbaba ailesinden tüm selam.<br />
Ortaç</em></p>
<p>Yusuf Ziya Ortaç’ın bu mektubundan sonra muhtemelen beklediği hikâyeler gelir. Hikâyeler gelmese de yaklaşık iki buçuk ay sonra Aziz Nesin’den bir mektup gelir.</p>
<p>Berlin &#8211; Wipersdorf 21 Mayıs 1965…<br />
<em>Ziya Bey&#8230; (Sayın diye yazsam gücenirsiniz!) Biliyorum, Almanya’ya gittiğimi duyunca telaşlanmışsındır. Roman ne olacak diye? Hiç merak etmeyin, her şey yolunda yürüyecek.</em><br />
Mektup devam eder. Berlin’deki Uluslararası Yazarlar Kongresi&#8217;ne katılmaktan çok memnun olduğunu anlatır.<br />
“<em>Ben şimdi Berlin’e 90 kilometre uzaklıkta, bir köydeki şatodayım. Kutsal kitapların cennet dedikleri yer burası olacak. En sonunda cennetin adresini buldum! Ama neye yarar? Ben bu cennetin içinde yaşayamıyorum ki&#8230; Cehennemimi yanımda, beraber getirmişim: Gece gündüz çalışmak zorundayım! Çalışmasam bizim evdekiler ne olacak?&#8230;</em></p>
<p>Edebiyat tarihi için evdekiler değil, yazarın kendisi önemlidir. Nitekim Aziz Nesin için şöyle diyor Ortaç:<br />
<em>Galiba ilk hikâyesi bizde (<em>Akbaba</em>’da) çıkmış: Yirmi iki yıl önce, açtığımız bir yarışmada birinciliği kazanarak.<br />
Ondan sonra hep birinci&#8230; Yalnız Türkiye’de mi?&#8230; Bordighera’da yapılan milletlerarası yarışmaya da iki kere girdi ve bayrağımızı, Fransızları, İtalyanları, Amerikalıları arkada bırakıp başta koşturdu!</em><br />
Kendisi için de <em>Bizim Yokuş</em>’ta şunları yazmış;<br />
<em>Beylerbeyi’nde doğmuşum, bostanlara karşı bir evde&#8230; Yıl, 1895&#8230; Babam, Mühendis Süleyman Sami Bey. Yalnız çizgi adamı, rakam adamı değildi, kafa ve kalb adamı idi de&#8230; Ne güzel bir kalemi vardı.<br />
Bir kere eli kalkmadı bana&#8230; Bir kere öfke ile bakmadı gözlerime&#8230; Bir kere kaşları çatılmadı dargın dargın&#8230;<br />
İyi yetişmemi isterdi. İlkokulu bitirir bitirmez, Kuzguncuk’ta Alyans İsrailit mektebine yazdırdı beni: Fransızca öğreneyim diye&#8230;<br />
Türkçeyi evde, özel öğretmenler okutuyordu. Dikkat ettiniz mi: Öğretmen demedim, öğretmenler dedim. Çünkü Türkçenin adı Osmanlıca idi benim çocukluğumda ve iki yabancı dil karışığı idi: Arapça, Farsça! Ne kadar genç öldü babacığım: Kırk yedi yaşında&#8230;</em></p>
<p>Evet, işte bu güzel adam da bir gün babası gibi:<br />
<em>Bir gün basacak beni de<br />
Göğsüne bu anne toprak.<br />
Görecekler ellerimi<br />
Bir çınarda yaprak yaprak… </em></p>
<p>diyerek 11 Mart 1967’de çekip gitti dünyamızdan.</p>
<p>Kaynak:<br />
Yusuf Ziya Ortaç, Bizim Yokuş, Akbaba Yay. İstanbul, 1966.<br />
Türk Dili Dergisi Mektup Özel Sayısı, 1974.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin/">Yusuf Ziya, Akbaba Bir De Aziz Nesin</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/yusuf-ziya-akbaba-bir-de-aziz-nesin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!</title>
		<link>https://millidusunce.com/bir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/bir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Mar 2022 20:00:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Azerbaycan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Resulzade]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Stalin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=38246</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evet, “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!” diyen Resulzâde’nin bayrağı 1991’den beri artık hür bir şekilde bütün Azerbaycan’da dalgalanmaktadır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/bir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez/">Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez%2F&amp;linkname=Bir%20kere%20y%C3%BCkselen%20bayrak%20bir%20daha%20inmez%21" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez%2F&amp;linkname=Bir%20kere%20y%C3%BCkselen%20bayrak%20bir%20daha%20inmez%21" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez%2F&amp;linkname=Bir%20kere%20y%C3%BCkselen%20bayrak%20bir%20daha%20inmez%21" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez%2F&amp;linkname=Bir%20kere%20y%C3%BCkselen%20bayrak%20bir%20daha%20inmez%21" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez%2F&#038;title=Bir%20kere%20y%C3%BCkselen%20bayrak%20bir%20daha%20inmez%21" data-a2a-url="https://millidusunce.com/bir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez/" data-a2a-title="Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!"></a></p><p>XIX. asrın başlarından itibaren yüz yılı aşkın bir süre Çarlık Rusya’nın zulmü altında inim inleyen Kuzey Azerbaycan’da 1917’deki Ekim devrimin ardından 28 Mayıs 1918’de Mehmet Emin Resulzâde’nin başkanlığında bağımsız Azerbaycan devleti kurulur.</p>
<p>1920 yılının Ocak ayında Avrupalı devletlerin Azerbaycan’ı bağımsız bir devlet olarak tanımaya başlamasından kısa bir süre sonra Ömer Seyfettin, 29 Ocak 1920‘de <em>Haftalık Türk Düşüncesi</em> adlı dergide <em>“Azerbaycan’ın İstiklâli Münasebetiyle”</em> <a href="#_ftn1">[1]</a> başlıklı bir yazı kaleme alır.</p>
<p><em>“Azerbaycan’daki kardeşlerimizin istiklâli Avrupa’da tasdik edildi. Bu bizim için çok büyük bir saadettir. Çünkü Türkler son asırlarda benliklerinden uzak yaşıyorlardı. Münevverlerimiz kendilerine “şehrîlik” diye bir milliyet uydurmuşlar, Türklüklerini inkâra kalkışmışlardı.” </em>Der ve devam eder.</p>
<p>Azerbaycanlı kardeşlerimizin çok kısa zamanda çok büyük işler başardığını dile getirir. Onların bu gayretlerini takdirle karşılayan Ömer Seyfettin, Azerbaycanlı kardeşlerimizle bizim şivemiz ayrıdır. Fakat onlarla konuşup pek güzel anlaşırız. Zaten  <em>“Müstakbeldeki edebî Türk lisanı için İstanbul şivesi esas addedilmiştir. Bütün Turan, edebiyat lisanını İstanbul şivesine yaklaştırmakla uğraşıyor.” </em>dedikten sonra önemi bir tespitte bulunarak bu anlayışın “…<em>büyük milliyetperver İsmail Gaspirinski Bey’in Tercümanıyla başlar,”</em> der. Çünkü İsmail Gaspıralı Türk dünyasını “<em>Dilde, fikirde işte birlik</em>” ilkesiyle bir araya getirmeyi hedeflemişti. Bu ana kural dün, Türk milliyetçileri için vazgeçilmeyecek olan büyük bir idealdi, bugün ve yarın da aynı ideal Türk milliyetçileri için asla terk edilemeyecek bir prensip olarak yaşayacaktır. Bakın bunu Ziya Gökalp “<em>Lisan” </em>adlı şiirinde şöyle ifade etmiş:</p>
<p><em>Güzel dil Türkçe bize,</em></p>
<p><em>Başka dil gece bize.</em></p>
<p><em>İstanbul konuşması</em></p>
<p><em>En sâf, en ince bize.</em></p>
<p><em>…</em></p>
<p><em>Tûran&#8217;ın bir ili var</em></p>
<p><em>Ve yalnız bir dili var.</em></p>
<p><em>Başka dil var diyenin,</em></p>
<p><em>Başka bir emeli var.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Türklüğün vicdânı bir,</em></p>
<p><em>Dîni bir, vatanı bir;</em></p>
<p><em>Fakat hepsi ayrılır</em></p>
<p><em>Olmazsa lisânı bir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte bu güzel Türkçeyi o günlerde doğudan batıya,  kuzeyden güneye bütün Türk coğrafyasında yaşatmak için yola çıkanlardan biri de Azerbaycanlı şair Ahmet Cevat’tır. Ömer Seyfettin bu yazısında onun <em>Koşmalar </em>adlı şiir kitabından bahsederken şairin dilindeki saflık ve sadelikten yola çıkarak “<em>Sanki bu eser İstanbul’da yazılmış</em>” der. Ömer Seyfettin’in, o gün adını zikrettiği bu şair, gün gelecek çokça sevilen ve söylenen <em>“Çırpınırdın Karadeniz /Bakıp Türk&#8217;ün bayrağına / Ah ölmeden bir görseydim / Düşebilsem toprağına” </em>mısralarıyla bütün Türk dünyasında tanınacaktır.</p>
<p>Ömer Seyfettin’in yazısından küçük alıntılar yaparak yazımıza devam edelim:</p>
<p><em>“Azerbaycanlı kardeşlerimiz de bizim gibi Acem aruzunu kullanıyorlardı. Bizdeki millî edebiyat hareketi onlara kadar aksetti. M. Emin Bey’in, Yusuf Ziya’nın, Ziya Gökalp’ın manzumelerini okudular. İstanbul’daki Millî Edebiyat cereyanını takibe başladılar. (…)</em></p>
<p><em>Azerbaycanlılar küçük istiklâl senesi içinde bizim asırlardan beri yapamadığımız şeyleri yapmışlardır. Memleketin her tarafını mekteplerle doldurdular. Türkçe lisanı resmî lisan ittihaz ettiler. Tiyatro mektebi açtılar. Sonra… ilk Azerbaycan tarihini yazacak muharrire de büyük mükâfat tahsis ettiler. Genç siyasilerden biri daha geçen gün dedi ki:</em></p>
<p><em>-Dünyanın en tabiî devleti, millî olan bir devlettir.</em></p>
<p>(…)</p>
<p><em>Türk sanatkârları için artık bugün İstanbul gibi hatta İstanbul’dan daha serbest bir vatan açılıyor. Yeter ki coğrafî hududun haricindeki kardeşlerimizi yabancı zannetmeyelim… Osmanlı Devleti’nin hududu içindeki Türkler de Türk’tür; Azerbaycan, Şimalî Kafkasya, Türkistan, Hive, Buhara, Semerkant, Fergana ülkelerindeki Türkler de Türk’tür. Aralarındaki şive farkından başka hiçbir yabancılık yoktur. Umumî, millî edebiyatın bu farkı da bir iki asır geçmeden kaldıracağından şüphemiz olmasın! Azerbaycan bizim müstakbeldeki millî edebiyatımızı bütün Turan sahasına, yani Türklerle meskûn ülkelere neşretmekte samimî bir âmil olacaktır. Onun için Azerbaycan‘ın istiklâli hemen bütün Turan’ın istiklâli demektir.”</em></p>
<p>İşte Ömer Seyfettin’in ve Türk milliyetçilerinin bu düşüncesi, sözde “halkların kardeşliğini” savunan Sovyet Rusya’yı o kadar çok korkutmuş olmalı ki Çarlık Rusya’dan devraldıkları sömürü ve baskı rejimini 1920’nin 27 Nisan’ında Azerbaycan’da yeniden hayata geçirerek bağımsız Azerbaycan Halk Cumhuriyetine son verirler.</p>
<p>Neyse ki Ömer Seyfettin, Azerbaycanlı kardeşlerinin başına gelen bu felakete şahit olmadan, 6 Mart 1920’de bu dünya sahnesinden çekilmişti.</p>
<p>Peki, 27 Nisan 1920’den sonra neler olmuştu Azerbaycan’da? Bu sorunun cevabı tarihin kronolojisine bakılarak elbette verilebilir. Ancak söz uzar, yer daralır. Bu yüzden ben sizi bağımsız Azerbaycan devletinin ilk kurucusu M. Emin Resulzâde’nin hatıralarına göz atmaya davet ediyorum.<a href="#_ftn2">[2]</a></p>
<p>Azerbaycan Kızılordu kıtaları tarafından istila edildikten sonra demokratik millî müesseseler ortadan kaldırılır; liderler takip edilir, kızıl istila terörü her tarafı kasıp kavurmaya başlar.</p>
<p>Resulzâde, bütün bu olup bitenleri bir müddet takip ettikten sonra mücadele arkadaşı Abbas Kulu Bey’le beraber Bakü’yü terk eder. Kafkasya sıra dağları eteğinde Lahiç denilen bir yerde gizlenirler. Fakat bulundukları yer, bir süre sonra keşfedilince yakalanıp Bakü’ye geri getirilirler ve Asobi Atdel Hapishanesine atılırlar. Bu durum onlar için alışmış, sıradan bir vaka gibiydi. Çünkü her ikisinin de hapishanelerle tanışıklığı Çarlık devrinde başlamıştı&#8230; Hapishanedeyken onu ziyarete gelen çok önemli bir misafiri vardır: Rus Sovyet komiseri Stalin.  Stalin’le Resulzâde’nin dostluğu Çarlık Rusya’nın yıkılışında başlamıştı. Birlikte aynı gaye uğruna mücadele etmişlerdi. Fakat Resulzâde onu Stalin olarak değil, Kafkasya İhtilalcisi Koba olarak tanıyordu.<a href="#_ftn3">[3]</a> Çarlığı devirmek için birlikte mücadele etmişlerdi. Şimdi ise karşı karşıya gelmişlerdi. Ancak Stalin, bir zamanlar Çar istibdadına karşı birlikte hareket ettiği Müsavat partisinin reisi olan Resulzâde’yi bu hapishanede bırakmak niyetinde değildir. Ona göre, Resulzâde bu inkılap için gerekli bir şahsiyettir. Ne öldürülür ne de ömür boyunca hapishanelerde çürütülür. Hür kalmalıdır. İşte bu düşünceyle Resulzâde’yi kendisiyle Moskova’ya gitmeye ikna eder.</p>
<p>Bundan sonrası Resulzâde için bağımsız Azerbaycan davasının yeniden başlaması demektir. Moskova’da kaldığı iki yıl boyunca bir yandan mahkûm bir yandan da kültürel sahalarda araştırmacı olarak gizli gizli çalışmalarını sürdürür. Sonra kendisine iyi bir fırsat çıkararak güya Azerbaycan tarihini tetkik etmek bahanesiyle “akademik” bir kaçış planı yapar ve Moskova’dan Leningrad’daki İlimler Akademisi Kütüphanesi’nde çalışmak üzere Leningrad’a gider. Asıl amacı Fin körfezi üzerinden Finlandiya’ya firar etmektir. Lengingrad’daki Tatarların bu hususta tecrübeleri vardı. Bundan önce Prof. Sadri Maksudî Arsal’ı Sovyet cehenneminden kurtarıp Helsinki’ye geçirmişlerdi. Şimdi sıra Resulzâde’dir. Maceralı bir yolculuktan sonra Helsinki’ye ulaşan M. Emin Resulzâde bir ay kadar burada kaldıktan sonra Almanya’ya, oradan da Paris’e, Paris’ten İstanbul’a gelir. İstanbul o sırada hâlâ müttefik ordularının işgalinde idi. Burada Azerbaycan’ın bağımsızlığı için çalışmalarını sürdüren Resulzâde, Yeni Kafkasya adlı bir dergi çıkarır. Bu derginin 23 Ocak 1923 tarihli 5 numaralı sayısında Sovyet cehenneminden kurtuluşuna bir şekilde vesile olan Stalin’e  <em>“Muhterem Stalin” </em><a href="#_ftn4">[4]</a>hitabıyla başlayan bir mektup yazar. Şimdi mektuptan bazı alıntılar yapalım:</p>
<p><em>“Muhterem Stalin,</em></p>
<p><em>Kurtuluşum dostlarım arasında hoş bir hayret tesiri yapmıştır. Onlar tabiî haklıdırlar. Ameleden birçoğunu Müsavatçı oldukları için kurşuna dizmediler mi? Şu şartlar dâhilinde, adı geçen partinin reisi olmak hasebiyle benim kurtuluşum bir nevi mucize imiş. (…) bu mucizenin sebeb-i kerameti sizsiniz, çünkü ehibbalığı (dostluğu) unutmayarak beni Bakû zindanından çıkarmaya lüzum gördünüz.</em></p>
<p><em>Moskova’da bulunduğum iki yıl esnasında ehibbalığınızdan faydalandım. (…) bunun için size teşekkür ederim. (…) Hâli hazırda Rusya’da meydana gelen hadiseler bundan yüzyıl evvel cereyan eden hadiselerden başka değildir. Yüz yıl evvelde olduğu gibi, şimdi de Rusya müstemlekeleri bir araya toplanılmaktadır.</em></p>
<p><em>Kaderinin sevkiyle iktidar mevkiine gelen Komünist Fırkası ideolojik bütün cephelerden çekile çekile eski Rus imparatorluğunun ihyası fikrine dayandı. “</em></p>
<p>Mektup bu tarzda devam ederken Stalin’e ve Komünizme de eleştiriler devam eder. Bence sistem değişmiş olsa da 2022’nin dünyasında da Ruslar bu düşünceden ya da hedeften bir milim sapmış değildir. Neyse mektuba dönelim ve Resulzâde’nin o günün şartlarında Türk illerinin kurtuluşu için yaptığı tespite bakalım:</p>
<p><em>“Moskova’da bulunduğum iki sene esnasında ben Şark milletlerinin ve bilhassa Türk illerinin necatları(kurtuluşları) yalnız kendilerinde, kendilerini bir millet olarak tanımalarında mündemiç (bağlı olduğuna) kanî oldum. (…)</em></p>
<p><em>Buna göredir ki vatanım Azerbaycan’ın sizin işgal ve esaretinize karşı mücadeleye kahraman Türkiye’nin antlaşmalara karşı mücadele yaptığı mücadele kadar mukaddes bir hakkı vardır.”</em></p>
<p>Mektubun sonuna geldiğimizde Resulzâde, Stalin’e çok kibar bir dille tamda şöyle diyor: “<em>…size iyi bir hizmet göstermek fırsatını can u dilden temenni ettiğimi arz ederim.”</em></p>
<p>Oysa Stalin hiç de Resulzâde’nin temenni ettiği iyi hizmeti gerçekleştirmediği gibi XX. Yüzyılın bir Kızıl Çar’ı gibi yaşamayı sürdürmüş, gaddarlığıyla ün salmıştır.</p>
<p>Evet, Azerbaycan’ın bağımsızlığı uğrunda Emin Resulzâde’nin hayat hikâyesindeki çileli yol 1955’e kadar sürer. Bu esnada o birçok önemli esere imza atarken mücadelesi özgürlük bayrakları gibi nesilden nesile aktarılır.</p>
<p>15.05. 1931 tarihinde Varşova’da yazmış olduğu “Mayıs Günleri”<a href="#_ftn5">[5]</a> adlı yazısını şu sözlerle bitirir:</p>
<p><em>“Evet, vatandaşlar, 28 Mayıs’ı yaşatırken biz alel’umum (genel olarak) Mayıs günlerini yaşatmış olduğumuzu unutmayalım; bilelim ki sade tabiatın değil, tarihin de hayatbahş (hayat veren) bir mevsimi olan Mayıs bizim için küldür!</em></p>
<p><em>Yaşasın 28 Mayıs, yaşasın Mayıs günleri!”</em></p>
<p>Evet, “<em>Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!”</em> diyen Resulzâde’nin bayrağı 1991’den beri artık hür bir şekilde bütün Azerbaycan’da dalgalanmaktadır. Yazımızı burada noktalarken 6 Mart 1920’de ölen Ömer Seyfettin’i ve yine bir başka 6 Mart’ta, 6 Mart 1955’te ölen Mehmet Emin Resulzâde’yi rahmetle yâd ediyor; Azerbaycan’ın Turan’a açılan önemli bir kapımız olduğunu bir kez daha Türk milletinin her ferdine yeniden hatırlatıyoruz.</p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftnref1">[1]</a> Haz. Nazım Hikmet POLAT, Ömer Seyfettin Bütün Nesirleri, TDK Yayınlar, Ank.2016, s, 821</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2">[2]</a> Sebahattin ŞİMŞİR, M. Emin Resulzâde, Hatıralar ve Kafkasya, Doğukütüphanesi Yay. İst. 2011</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="#_ftnref3">[3]</a> Sebahattin ŞİMŞİR, a.g.e. s.25  Koba bir Gürcü romanından alınmış Çarlığa karşı mücadele eden bir çete kahramanının adıdır. Stalin’in gerçek adı Josef Vissarinoviç Çugaşvili’dir.  Kafkasya’da iken Koba adını kullanan Josef, sonradan Rusya dâhilinde Stalin adını kullanmıştır.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="#_ftnref4">[4]</a> Sebahattin ŞİMŞİR, a.g.e. s.100</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref5">[5]</a>Sebahattin ŞİMŞİR, a.g.e. s.194</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/bir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez/">Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez!</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/bir-kere-yukselen-bayrak-bir-daha-inmez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siz Ebülfuruva&#8217;yı tanır mısınız?</title>
		<link>https://millidusunce.com/siz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/siz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Mar 2022 18:57:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim dünyamız]]></category>
		<category><![CDATA[Falih Rıfkı]]></category>
		<category><![CDATA[milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[ümmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=38248</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebulfuruva’ya göre vatanı güçsüzleştirenler, milliyetçilerdir. Derhal milleti ve milliyetçiliği terk ederek “ümmet” bayrağının altında toplanmalıyız gibisinden garip bir düşünceyle Türkiye’de teokrasi esasları üzerine hâlis bir bedevî hâkimiyeti teşkil ettirmek istemektedir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/siz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz/">Siz Ebülfuruva&#8217;yı tanır mısınız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsiz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz%2F&amp;linkname=Siz%20Eb%C3%BClfuruva%E2%80%99y%C4%B1%20tan%C4%B1r%20m%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1z%3F" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsiz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz%2F&amp;linkname=Siz%20Eb%C3%BClfuruva%E2%80%99y%C4%B1%20tan%C4%B1r%20m%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1z%3F" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsiz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz%2F&amp;linkname=Siz%20Eb%C3%BClfuruva%E2%80%99y%C4%B1%20tan%C4%B1r%20m%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1z%3F" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsiz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz%2F&amp;linkname=Siz%20Eb%C3%BClfuruva%E2%80%99y%C4%B1%20tan%C4%B1r%20m%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1z%3F" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsiz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz%2F&#038;title=Siz%20Eb%C3%BClfuruva%E2%80%99y%C4%B1%20tan%C4%B1r%20m%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1z%3F" data-a2a-url="https://millidusunce.com/siz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz/" data-a2a-title="Siz Ebülfuruva’yı tanır mısınız?"></a></p><p>&nbsp;</p>
<h2><strong>Bak Postacı Geliyor- XXXVII</strong></h2>
<p>Büyük ihtimalle tanımazsınız. Müsaadenizle ben size tanıtayım:  Ebülfuruva bir hikâye kahramanıdır. İstanbulludur. Doğum tarihi pek belli değil; ancak hikâyedeki yaşı, tahmini 25’tir. Oldukça uzun ömürlüdür, bir asrı geçen bir zamandan beri hep aramızdadır ve epeyce de sağlamdır. Mübarek sanki ölümsüzlük iksirinden içmiştir.  Bu yüzden onunla ölümü bir tutmak ya da acaba ölümü nasıl olacak veya ne zaman olacak demek şimdilik hiç mümkün görülmemektedir.</p>
<p>1919’un martında edebiyat dünyamıza merhaba diyen kahramanımız, sadece bir hikâye kahramanı olarak sararmış solmuş bir mazinin sayfalarında kalmamış, hikâyede sergilediği rolle günümüze kadar ulaşmayı da başarmıştır.</p>
<p>Osmanlı devletinin küçüldükçe küçüldüğü, gücünü ve azametini yitirdiği hatta payitahtında ecnebi askerlerin keyiflerince dolaştığı bir dönemde, okuyucuya Ebülfuruva diye tanıtılan bu adam, sanki bir Arap-Fransız ortaklığı gibi hikâyenin tam ortasına düşmüştür:</p>
<p>Arapça “ebu” baba kelimesiyle, Fransızca “froid”  soğuk kelimesinin birleştirilmesinden uydurulan ve “soğukluk babası” anlamına gelen bu ilginç isimli adamın en belirgin özelliği, millet ve milliyet kavramlarına hiç sıcak bakmaması ve bu tavrını dünden bugüne gayet iyi taşımış olmasıdır. Hele Türklük ve Türk milleti söz konusu olduğunda, sahip olduğu soğukluk derecesinin birdenbire birkaç kat daha fazlalaştığına Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında şahit olduğumuz gibi günümüzde de şahit olmaktayız. Çünkü ona göre, “İslâm’da milliyet yoktur; Türklüğü reddedip milliyetsiz dindar olmak gerekir.”</p>
<p>Osmanlı Devletini ayakta tutmak, onun yıkılışını engellemek için bu bir masumane görüş, ileri sürülen bir tezdir diyerek gülümseyip geçebilir miyiz derken hikâyemizin bir diğer kahramanı oldukça saf bir şekilde Ebülfuruva’ya şöyle bir soru sorar:</p>
<p>“Her Müslüman millet, bizim gibi milliyetini, an’anâtını, tarihini, İslamiyet’ten evvelki mazisini inkâr edecek mi?”</p>
<p>Ebülfuruva: “Her koyun kendi bacağından asılır. Biz Arap’a, Acem’e karışmayız. Buradaki Türkler hiç milliyetlerinden bahsetmemeli! Selâmet ancak bundadır!” der.</p>
<p>Milleti ve milliyeti ortadan kaldırarak güya bizi “selâmet”e çıkartacağına inanılan bu yol, ne yazık ki bir felaket gibi nerdeyse 200 yıldır başımızın belâsı olmaya devam etmektedir. Tanzimat’ın ilanıyla birlikte azınlıklar daha fazla imkânlara sahip olurken dindaşlarımız olan Araplar da Acemler de hiçbir baskıyla karşılaşmadan Osmanlı devletinin sınırları içinde rahatça yaşıyorlardı. Ne kimsenin diline karışılıyor ne kıyafetine…</p>
<p>Kısacası İttihâd-ı Anasır ile el ele veren İttihâd-ı İslam, bu memlekette hem istediğini rahat rahat yapıyor hem de gizliden gizliye Osmanlı devletini temelinden sarsıyordu. “Millet-i hâkime”, yani Türk milleti ise ne yapacağını şaşırmış, ismini dahi söyleyemez hâle gelmişti.</p>
<p>Bu dönemle ilgili olarak Falih Rıfkı Atay, “<em>Batış Yılları”</em> adlı kitabında çocukluk hatıralarını anlatırken şöyle der: “<em>Okullarda Arap’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, Ermeni’ye Ermeni, fakat sıra bize gelince kendimize Osmanlı derdik.”</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>İşte bu garip durum devam ederken kendilerini incitmekten, kırmaktan kaçındığımız Osmanlı devletinin değerli vatandaşları kısa bir süre sonra Osmanlı devletinden ayrılmak ve istiklâllerini ilan etmek için harekete geçmişlerdi.</p>
<p>Sonrası bildikleriniz: Arnavutların başkaldırışı, Balkan savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Mondros ve Sevr dayatmaları ve nihayetinde birçok cephede savaşmaktan perişan olan Türkün Anadolu’da ortaya koyduğu İstiklâl mücadelesi ya da ikinci Ergenekon’dan çıkış…</p>
<p>Hay Allah, galiba yavaş yavaş hikâyeden uzaklaşmaya başladık. En iyisi tekrar dönelim hikâyemize.<em> Büyük Mecmua</em> ’da 13 Mart 1919’da yayımlanan <em>Memlekete Mektup </em>adlı hikâye, tam da bizim yazı dizimizin başlığına uygun olarak bir mektupla başlar:</p>
<p>Tarih 25 Şubat 1919 / İstanbul</p>
<p>“Sevgili Celil,</p>
<p><em>İşte bir haftadan beri her sabah sana mektup yazmak azmiyle kalkıyorum. Nihayet bugün kalemi elime aldım.  Yattığım yer Meserret oteli. Karanlık, dar, kirli koridorlarıyla tıpkı bir kurun-u vusta (orta çağ) elem hanesine benziyor. Penceremin altında Babıâli yokuşu… Uzun günler, müşterisiz pinekleyen karşıki kitapçı dükkânlarını seyrediyorum. Civarda yegâne hareket Akşam’la Tercüman’ın çıktığı saat. Bir sürü çocuk, bir ağızdan bağrışarak koşuşuyor. Sonra yine sükûn yine matem…”</em></p>
<p>Balkan Savaşlarının ve Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği felaket Babıali yokuşu üzerinden anlatılır. Ortada ne kitabevleri ne kıraathaneler ne sohbet meclisleri kalmıştır… Sokaklar çehresini değiştirmiş, insanlar küçülmüş, birçok ev açlıkla, sefaletle boğuşur hâle gelmiştir. Mektubu yazan kalem, arkadaşı Celil’e <em>“Hukuk’ta okuduğumuz yılların İstanbul’u, on beş sene evvelki İstanbul yok artık”</em>  derken toplumdaki gelir gider dengesizliğini de şöyle açıklar:</p>
<p><em>“Fakirlikle zenginlik iki barışmaz düşman gibi karşı karşıya geçmiş. Biri karargâhını Şişli’ye, Nişantaşı’na; öteki Fatih’e, Aksaray’a kurmuş, sanki vakti bilinmeyen bir meydan muharebesini bekliyorlar.</em></p>
<p><em>Köprü âdeta beynelmilel bir meşher(teşhir yeri)… Avrupa’nın, Asya’nın her türlü askerî üniforması göze çarpıyor… En neşeli halk Rumlar… Lâternalarıyla sokakları dolaşıyorlar, hiç durmadan ötüyorlar, gülüyorlar, şarkı söylüyorlar, içiyorlar, nara atıyorlar. Ben nereye gideceğimi bilemiyorum.</em></p>
<p><em>(…)Aklım, fikrim, muhakemem yerinde değil. Ruhumdan bir zehirli okla vurulmuş gibiyim. Bir hafta içinde kırk yılın husule getirdiği bir «daüssıla»   nöbetiyle kıvranıyorum. Gözümde yalnız evimin beyaz badanalı alçak duvarları, mutfak bacasının sabahları bahçeye düşen kalın gölgesi tütüyor. Kulaklarım, parlak kırmızı horozlarımızın şen naralarını, şefkatli ineklerimizin, öküzlerimizin böğürmelerini arıyor. Evet, burada ufuksuz bir çölde kalmış gibiyim. Ruhumu, elemimi anlayan yok.</em>”</p>
<p>“Ufuksuz bir çöl” olarak nitelediği İstanbul’da bulunmaktan zevk almayan hikâye kahramanımız, memleketi Malatya’yı fena hâlde özlediğini söyler. Ona göre İstanbul artık “yurt” olmaktan, İstanbul’dakiler de vatandaş olmaktan uzaklaşmıştır âdeta. Hiçbir şey sanki onları etkilememektedir.</p>
<p><em>“…İstanbul beynelmilel olacakmış. Türkler Konya’ya tehcir edilerek iptidai bir aşiret şekline konulacakmış. Millî düşmanlarımızın tasavvur ettikleri, galiplerimize telkinden bir an geri durmadıkları bu korkunç niyetler, bilakis onu güldürüyor.”</em></p>
<p>Mektup devam ederken önemli bir meseleyi de gündeme taşır: Meşrutiyeti getiren İttihatçılar da iki kısma ayrılmıştır.  Birinci kısım iktidarın gücünü kullanarak zengin olmuş, diğeri ise namuslu olma endişesiyle bu işten uzak kalmış; ama soygunu yapana da karşı çıkmamış. Birinci grup ikincilere “enayiler”  sıfatını uygun görmüşler.</p>
<p><em>“…Dün Şehzadebaşı’nda bu enayilerden birisine rast geldim. Tanırsın. Bizim sınıf arkadaşımız Mustafa Nâzım. Hani adını «labori» takmıştık. Şimdi bir görsen… Sakal bırakmış. Mektepteki kamburu daha ziyade büyümüş. Sanki elli yaşına girmiş.”</em></p>
<p>Mektubu yazan kalem Labori’den ayrıldıktan sonra İttihatçıların birinci grubunu temsil eden yukarıda bahsettiğimiz Ebulfuruva ile karşılaşır. Onunla da okuldan arkadaşlardır. Türk milliyetçiliğine olan düşmanlığıyla bilinen Ebulfuruva’ya göre vatanı güçsüzleştirenler, milliyetçilerdir. Derhal milleti ve milliyetçiliği terk ederek “ümmet” bayrağının altında toplanmalıyız gibisinden garip bir düşünceyle Türkiye’de teokrasi esasları üzerine hâlis bir bedevî hâkimiyeti teşkil ettirmek istemektedir. Gülsek mi ağlasak mı bilemiyorum; lâkin Ebulfuruva’nın bu hayali sanki her dönemde yeniden dirilir gibi olmakta, onun gibi düşünenlerin sayısı da bir hayli çoğalmakta…</p>
<p>Yıllar sonra okuldan arkadaşlarıyla karşılaşması hikâye kahramanımızı epeyce yormuş hatta mutsuz etmiştir.  Malatya’daki dostuna, <em>“Biz Malatya’da, İstanbul’u, payitahtımızı, nasıl tahayyül ederdik! Sakın gelip de görmeğe kalkma. Benim gibi buhran içinde kalırsın.</em>” dedikten sonra içinde bulunduğu garip durumu şöyle anlatır:</p>
<p><em>“Bir idealistin ilk vasfı meyus(ümitsiz)  olmamaktır. Hâlbuki ben bu saat meyusum. Bir haftadır kendimi öldürmeyi düşünüyorum. (…) Sonra yine düşünüyorum. Biz Türkler tarihte ne kadar felâketler geçirmişiz. Devletimiz hükümdarsız, hükümetsiz kalmış. Kardeşler birbirlerine düşman olmuşlar. Fakat nihayet, yine toplanmışız. Yine ölmemişiz. Saadetin de, felâketin de geçici şeyler olduğunu hatırlamak insana biraz teselli veriyor.”</em></p>
<p>Bu teselliyle mektubunu bitirirken kahramanımız yani yazar, hem arkadaşı Celil’e hem de Türk milletine büyük bir kurtuluş müjdesi vermeyi de ihmal etmez.</p>
<p><em>“Evet Celilciğim,</em></p>
<p><em>Nihayetsiz elemlerimiz, dayanılmaz sefaletlerimiz var. Fakat bizim bir ruhumuz var ki, ölüm ona kanat geremez. Bizim bir ruhumuz var ki, ‘öldü, öldü’ sanılır da, yine ölmez. En umulmadık bir zamanda birdenbire dirilir. Bugünün İstanbulluları bizim bu ölmez ruhumuzu bilmiyorlar.</em> <em>Türkleri, komşu milletler gibi sanıyorlar. Anadolu’yu, Azerbaycan’ı, Kafkasya’yı, Türkistan’ı, Buhara’yı dolduran fertlerin ‘dini bir, dili bir’ kardeş olduklarını İstanbullular anlamıyorlar.”</em></p>
<p>Fakat o günlerde İstanbul’dakilerin bilmediklerini ya da anlayamadıklarını bilen, anlayan biri vardı ki o biri, bu hikâyenin yayımlanmasından 65 gün sonra 16 Mayıs 1919’da millî mücadelemizi başlatmak üzere Samsun’a doğru yola çıkar. Bandırma vapuru Karadeniz’in hırçın dalgalarını yara yara ilerlerken kim bilir, belki de Gazi Mustafa Kemal, “<em>Memlekete Mektup”</em> u okuyordu…</p>
<p>Evet, gördüğünüz gibi o zor ve ağır şartlar altında yazılan  “<em>Memlekete Mektup”</em> adlı bu hikâye sadece bir hikâye değil bir hikâyenin ötesinde bambaşka bir şeydir.  Yazarı ise 11 Mart 1884’de Gönen’de doğan ve 6 Mart 1920’de İstanbul’da ölen Ömer Seyfettin’indir.</p>
<p>Doğumuyla ölümüyle âdeta mart ayı ile özdeşleşen Ömer Seyfettin’i her mart ayında anmak bizim için değerli bir görevdir. Çünkü Ömer Seyfettin Türk diline, Türk kültürüne, Türk edebiyatına hizmet ederek gönlümüzde taht kuran, bitip tükenen bir imparatorluğun yıkıntıları arasından hem yeni bir Türk devletinin doğacağına hem de Türkçenin Arapça-Farsça karşısında istiklâline kavuşacağına iman eden ve onu müjdeleyen birkaç vatansever yazardan biridir.</p>
<p>Bunun hiç şüphesiz en açık delili de az önce okuduğumuz <strong>“</strong><em>Memlekete Mektup<strong>”</strong></em> adlı hikâyesi ile 21 Nisan 1911’de Genç Kalemler dergisinde “?” rumuzuyla yayımlanan “<em>Yeni Lisan”</em> başlıklı makalesidir. Ömer Seyfettin bu makalesine,  “Eski lisan Nedir?” Asla konuşulmayan, Latince ve İbranice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların zevk ve idrakine taalluk eden bir şey! ”  cümlesiyle başlar ve bu dilin yapay bir dil olduğunu söyler.   Ardından Türk dilinin ve edebiyatının geçmişteki ve hâli hazırdaki durumuyla ilgili tespitlerle devam eder.  Arapçadan ve Farsçadan birçok kelimenin lisanımıza girmesinin bir zararı olmadığını, ancak bu dillerden giren birtakım kuralların Türk dilinin yapısına aykırı olduğunu belirterek Türkçeyi bu çıkmazdan kurtaracaklarını ümit eder.</p>
<p>Bu ümit ile yola çıkan Ömer Seyfettin ve arkadaşları <em>Genç Kalemler</em> dergisinde birbiri ardınca <em>Yeni Lisan</em> başlıklı 23 makale yayımlayarak uzun zamandan beri ihmal edilmiş olan Türkçenin bu dertli, tasalı dâvâsını bir millî dâvâ olarak omuzlarında taşımışlardır. Çünkü onlara göre,</p>
<p>Türklüğün vicdanı bir,</p>
<p>Dini bir, vatanı bir,</p>
<p>Fakat hepsi ayrılır,</p>
<p>Olmazsa lisanı bir. <a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Seyfettin, 24 Kasım 1914’te yazdığı “<em>Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi”</em> adlı yazısında ise o güne kadar üzerinde pek durulmamış olan Türklük ülküsünün, Türk gençlerine ne şekilde ve neden verilmesi gerektiğini izah ederken “<em>Bir çocuk nasıl Türk milliyetperveri olur?</em>” diyerek şunları söyler:</p>
<p>*Konuştuğu Türkçeyi sever. Konuştuğu lisanı yazar ve bu güzel İstanbul Türkçesini herkese öğretmeye çalışır.</p>
<p>* Dini gibi milliyetini de sever ve mukaddes bilir. Türklüğün aleyhinde bulunanlara karşı Türklüğü müdafaa eder. Milliyetine lakırdı söyletmez.</p>
<p>*En büyük cihangirler Türklerden çıktığı gibi İbn-i Sînâ ve Uluğ Bey gibi en büyük âlimlerin de Türk milletinden geldiğine iman eder.</p>
<p>* Askerlik, tüccarlık, sanatkârlık, memurluk, hâsılı hangi meslek için hazırlanırsa hazırlansın en başlı emeli Türklüğe, Türk mefkûresine hizmet etmek olur.</p>
<p>* Şahsî hayatının fâni, fakat milliyetinin, Türklüğün ebedî olduğunu aklından çıkarmaz…”</p>
<p>İşte Ömer Seyfettin’in yüz yıl önce kaleme aldığı, benim de kısaltarak sizlere sunduğum bu ilkeler, şayet Millî olması gereken Eğitim Bakanlığımız tarafından okullarda, Türk gençliğine iyi anlatılmış olsaydı,  bugün “Türkçe öldü” diyerek imam hatiplerde Türkçe konuşmayı yasaklamayı öneren bir zat, ne Din Öğretimi Genel Müdürü ne de Eğitim Bakan yardımcısı olabilirdi.</p>
<p>Peki ya biz,  “Türkçem, benim ses bayrağım” dır diyenler…</p>
<p>Biz de böyle bir durum karşısında yediden yetmişe “üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi” davranmaz; en azından Lastik Sait Bey’in 1880’lerde okullarda Arapçanın asıl dil olarak okutulmasını isteyen Hacı İbrahim Efendilere, yani dünün Ebülfuruvalarına söylediği şu dörtlüğü, bugünün Ebülfuruvalarına yüksek sesle söyleyebilirdik:</p>
<p>Arapça isteyen Urban’a gitsin</p>
<p>Acemce isteyen İran’a gitsin,</p>
<p>Frengiler Frengistan’a gitsin</p>
<p>Ki biz Türk’üz bize Türkî gerektir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Baht utansın!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları, Pozitif Yay. İst. 2012 s. 24</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Ziya Gökalp, “Lisan” şiiri</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Lastik Sait Bey, asıl adı Mehmet Sait (1848-1921) gazeteci, yazar…</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/siz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz/">Siz Ebülfuruva&#8217;yı tanır mısınız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/siz-ebulfuruvayi-tanir-misiniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk öğretmenim Ömer Seyfettin</title>
		<link>https://millidusunce.com/ilk-ogretmenim-omer-seyfettin/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ilk-ogretmenim-omer-seyfettin/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gülçin Durman]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2021 11:37:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Kaşağı]]></category>
		<category><![CDATA[Muhsin Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=30712</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikâyeci ve yazar Gülçin Durman, çocuk yaşlarda tanıştığı Ömer Seyfettin’in hayatında bıraktığı etkileri, izleri yazdı.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ilk-ogretmenim-omer-seyfettin/">İlk öğretmenim Ömer Seyfettin</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Filk-ogretmenim-omer-seyfettin%2F&amp;linkname=%C4%B0lk%20%C3%B6%C4%9Fretmenim%20%C3%96mer%20Seyfettin" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Filk-ogretmenim-omer-seyfettin%2F&amp;linkname=%C4%B0lk%20%C3%B6%C4%9Fretmenim%20%C3%96mer%20Seyfettin" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Filk-ogretmenim-omer-seyfettin%2F&amp;linkname=%C4%B0lk%20%C3%B6%C4%9Fretmenim%20%C3%96mer%20Seyfettin" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Filk-ogretmenim-omer-seyfettin%2F&amp;linkname=%C4%B0lk%20%C3%B6%C4%9Fretmenim%20%C3%96mer%20Seyfettin" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Filk-ogretmenim-omer-seyfettin%2F&#038;title=%C4%B0lk%20%C3%B6%C4%9Fretmenim%20%C3%96mer%20Seyfettin" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ilk-ogretmenim-omer-seyfettin/" data-a2a-title="İlk öğretmenim Ömer Seyfettin"></a></p><p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium_large wp-image-30715 aligncenter" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5723-768x818.jpg" alt="" width="768" height="818" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5723-768x818.jpg 768w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5723-282x300.jpg 282w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5723-962x1024.jpg 962w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5723-1443x1536.jpg 1443w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5723-1923x2048.jpg 1923w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sultan II. Mahmud’un şair kızı Adile Sultan’dan yadigâr Kandilli Kız Lisesi öğrencilerinin, derslerini ana babalarının sıkı sıkıya tembihlediği gibi can kulağı ile dinlemeleri hep biraz zor olmuştur.</p>
<p>Orta ikinci sınıftaki dersliğim, Boğaziçi’ne değil de koruya bakan taraftaydı. Ben, bundan hiç şikâyetçi değildim ama. Yükseklerdeki koruluk, okulun bahçesine cömertçe kol vermiş; çitlembik, gürgen, erguvan, fıstık çamı, erik, aylandız ağaçları ve isimlerini bilemediğimiz daha pek çok ağaç, Boğaziçi’ne bir taç gibi oturtulmuş okulumuzu çevrelemişti. Bu ağaçlarda, her gün çocuk aklımızı çelen harikulade bir şeyler olurdu. Bu göz kamaştırıcı harikalar karşısında, bazı öğrenciler daha da zorlanırlardı. İşte ben de onlardan biriydim. Olan bitenden kendimizi kurtarıp derse kulak kesilmek, gerçekten de zordu bu güzellik içinde. Ama nasıl olduysa, o zamana kadar hiç de ilgimi çekmemiş olan <em>Güzel Konuşma</em> dersi öğretmeni Zahide Hanım’ın sorduğu soruyla irkiliverdim birden. “Ömer Seyfettin’in hangi hikâyelerini okudunuz?” diye soruyordu. Sınıfın tembelleri arasında yer almama, sabahtan akşama kadar sıramda sessiz sedasız oturmama rağmen dayanamadım, parmağımı kaldırdım. Bir cesaretle, “Ben, Ömer Seyfettin’in bütün eserlerini okudum, öğretmenim” dedim. Cümlemin bitişiyle birlikte, sınıfta bir kahkahadır koptu. Öğretmen de sınıfla birlikte bir hayli güldükten sonra, bunun imkânsız olduğunu, benim de yalan söylediğime dair bir şeyler söyledi. Yedi yaşımdan bu yana öğretmenlerden ödü kopan ben, kendimi de şaşırtarak itiraz ettim bu sözlere. “Hayır, doğru söylüyorum. On ciltteki bütün hikâyeleri okudum ben.” dedim tekrar. Tabii öğretmen ikna olmadı. Bir de üstüne daha da büyük bir yanlış yapıp öğretmen “Peki, başka kimleri okursun sen?” diye sorunca, tıpkı yazıldığı gibi “Jules Verne’yi de çok severim.” deyince, daha da şiddetli kahkahalar eşliğinde iyi bir papara da yedim. Jules Verne’ye, Jül Vern demeyi de işte böylece öğrenmiş oldum ben!</p>
<p>İlkokula kayıt olur olmaz babam (üstelik okulların açılmasına daha haftalar olmasına rağmen) beni de yanına katarak gittiğimiz Kadıköy’deki Gençlik Kitabevi’nden özene bezene bir takım Ömer Seyfettin hikâyeleri serisi, bir de Dede Korkut Masalları satın almıştı. Bilgi Yayınevi’nin ‘Ömer Seyfettin Bütün Eserleri’ üst başlığını taşıyan bu serisinin kitaplarını, ben  yedi yaşımdan bu yana, okuyup durmuş hatta bazı yerlerini ezberlemiş; hoyrat okumalarımla kitapların iyice haşatını çıkarmıştım. Sürekli okunmaktan ciltleri parçalanmış, ayrılmış bu kitaplardan bugüne, ancak dört tanesi ulaşabildi, ne yazık ki. Hasarlı oldukları için ikisinin kapağı babam tarafından yeniden ciltlenmiş bu kitapların giriş kısmında, şöyle bir ibare yer alıyor:</p>
<p>“Bilgi Yayınevi, Ömer Seyfettin’in ölümünün 50. yıl dönümünde, sanatçının bütün eserlerini yeni bir düzen içinde, özenli bir baskı ile yayımlamaktadır.”</p>
<p>Birinci baskısı 1970 senesinde gerçekleşen Ömer Seyfettin’in Bütün Eserleri’nin bizdeki baskısı ise, 3. baskı ve 1975 yılına ait.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-30713 size-medium_large" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5721-768x1024.jpg" alt="" width="768" height="1024" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5721-768x1024.jpg 768w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5721-225x300.jpg 225w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5721-1152x1536.jpg 1152w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5721-1536x2048.jpg 1536w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/03/IMG_5721-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></p>
<p>Birinci sınıfta iken, her şey olağan akışında ilerlese ve ben de sınıftaki diğer çocuklar gibi okumayı kolaylıkla çözebilseydim; belki de Ömer Seyfettin ile tanışmam çok daha geç bir zamana tesadüf edecek, belki de hiç bir araya gelemeyecektik. Ancak ben <em>okumak</em> denen meseleyi yaşıtlarım kadar hızlı ve kolayca çözemedim. Bayağı cebelleşip durdum okumakla. En nihayetinde, <em>okumak</em> değil de ezberlemek oldu benim yaptıklarım. Bu ezberler neticesinde, sınıfta sondan ikinci olarak kırmızı kurdeleyi takmaya hak kazandım.</p>
<p>Ertesi gün, öğretmen sınıfa bu sefer hiç okumadığımız farklı bir kitap getirince, yine bocaladım. Kitabı da okuyamadım hâliyle. Bunun üzerine, öğretmen de kırmızı kurdelemi elimden aldı. Ağlayarak eve geldiğimde, tarifsiz kederlere boğulmuş, yer yarılsa da içine girsem diye düşünüyordum. Utancımdan ne yapacağımı, nerelere kaçacağımı bilemez biçare hâlimi gören annemle babam, hemen bana bir iş uydurdular. Babam, geç saatlere kadar dükkânda çalıştığından, annemle kız kardeşimin canları sıkılmasın diye her akşam onlara yüksek sesle kitap okuyacaktım. Hıçkırıklarımı kontrol etmeye çalışıp bir yandan da gözyaşlarımı silerken, annem her akşam ne kadar da canlarının sıkıldığını, birinin onlara kitap okumasına ne kadar da ihtiyaç duyduklarını anlatıyordu. “Tamam, sizin için kitap okurum. Ama yavaş okuyorum ben” dedim. “Olsun. Biz yavaş okumaları daha çok severiz.” dediler. Sonra da verdiler elime Bilgi Yayınevi’nin Bütün Eserleri’ni. Uzun kış gecelerinde, eşyası kıt, kitabı bol evimizde sobanın çıtırtıları arasında, aylarca Ömer Seyfettin’in hikâyelerini okudum bizimkilere. Kaşağı’da Hasan’a yüreğimiz paramparça oldu. Hatta ağladık hep birlikte. Ben açıkçası hizmetçi Pervin’e de çok kızar, bozulurdum. Bir büyük olarak, neden engel olmuştu ki çocuk kahramanın, kardeşi Hasan’ın yanına gitmesine? Fakat benim için asıl sarsıcı olan, kahramanın yaptığı kötülüğü itiraf etmesiydi. Çocuk aklımla, bunu uzun bir müddet çözemedim. O yaşımdaki ben, böyle şeylerin itiraf edilmesini değil de saklanmasını daha doğru buluyordum sanırım. Ancak zaman içinde, Kaşağı hikâyesinin kahramanının bu tavrı beni öylesine etkiledi ki, bu etki daha sonra yazdığım hikâyelere bile sirayet etti.</p>
<p>İlkokul birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar bizi okutan öğretmen, dayağa, azara, alay etmeye pek düşkündü. Suçlu olsun olmasın hiç bakmaz, herkesi her Allah’ın günü bir güzel sıra dayağından geçirirdi. Yaşıtlarımdan daha ufak tefek ve ürkek bir çocuk olduğum için o anları yaşamak gerçekten de dayanılır şeyler değildi. O yüzden Falaka hikâyesini hiç mi hiç yadırgamamışımdır mesela. Çocukluğum Ömer Seyfettin hikâyeleri okuyarak, hatta neredeyse ezberleyerek geçti diyebilirim. Çok defa rüyamda kendimi Pirimo ya da Aleko gibi kahramanlıklar, fedakârlıklar yaparak ülkemi düşmanlardan kurtardığımı görmüşümdür. Bir diğer kahramanım olan Pembe İncil Kaftan’ın Muhsin Çelebi’sini ise gerçek bir insan sanmıştım. Hikâyeyi çokça okur bir yandan da hayalimde o anları tekrar tekrar canlandırır; her defasında da Çelebi’ye olan hayranlığım daha da artardı. Bilhassa İran Şahı’nın yüzünün aldığı şekli düşündükçe pek bir mutlu olurdum.</p>
<p>Velhâsıl, hikâye denince aklıma gelen ilk isimlerdendir Ömer Seyfettin. Okumayı söktüren, hikâyeyi sevdiren, dolayısıyla hikâye ile meşgul olmama vesile olan kişidir de aynı zamanda Rahmetli.</p>
<p>Ömer Seyfettin’in yüz altmış beş kadar hikâyesinin olduğunu öğrendiğimiz bugünlerde, benim on cilt kitapla yazarı sınırlandırmış olmam ise çocukça kalmış gibi geliyor artık bana. Bu dünyadan ayrılışının üzerinden yüz bir sene geçen büyük yazar Ömer Seyfettin, dilerim ki, daha yüz yıllarca okunsun ve okutulsun…</p>
<p>Rahmet olsun büyük yazara, benim ilk öğretmenime!</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ilk-ogretmenim-omer-seyfettin/">İlk öğretmenim Ömer Seyfettin</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ilk-ogretmenim-omer-seyfettin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüzyıl öncesinden bugünü gören adam: Ömer Seyfettin</title>
		<link>https://millidusunce.com/yuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/yuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[MDM]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2021 17:31:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnız Efe]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni lisan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=30401</guid>

					<description><![CDATA[<p>529'uncu Bilgi Şöleni'mizin konuğu, Eğitimci-Yazar Mehmet Hayati Özkaya ile; “Yüzyıl öncesinden bugünü gören adam: Ömer Seyfettin" konu başlığında, Ömer Seyfettin'in Türk fikir sistemi içerisindeki yeri ve edebiyat dünyasındaki önemini konuşacağız.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin/">Yüzyıl öncesinden bugünü gören adam: Ömer Seyfettin</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin%2F&amp;linkname=Y%C3%BCzy%C4%B1l%20%C3%B6ncesinden%20bug%C3%BCn%C3%BC%20g%C3%B6ren%20adam%3A%20%C3%96mer%20Seyfettin" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin%2F&amp;linkname=Y%C3%BCzy%C4%B1l%20%C3%B6ncesinden%20bug%C3%BCn%C3%BC%20g%C3%B6ren%20adam%3A%20%C3%96mer%20Seyfettin" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin%2F&amp;linkname=Y%C3%BCzy%C4%B1l%20%C3%B6ncesinden%20bug%C3%BCn%C3%BC%20g%C3%B6ren%20adam%3A%20%C3%96mer%20Seyfettin" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin%2F&amp;linkname=Y%C3%BCzy%C4%B1l%20%C3%B6ncesinden%20bug%C3%BCn%C3%BC%20g%C3%B6ren%20adam%3A%20%C3%96mer%20Seyfettin" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin%2F&#038;title=Y%C3%BCzy%C4%B1l%20%C3%B6ncesinden%20bug%C3%BCn%C3%BC%20g%C3%B6ren%20adam%3A%20%C3%96mer%20Seyfettin" data-a2a-url="https://millidusunce.com/yuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin/" data-a2a-title="Yüzyıl öncesinden bugünü gören adam: Ömer Seyfettin"></a></p><p><img decoding="async" class="size-full wp-image-30402 aligncenter" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/02/Ozkaya.png" alt="" width="375" height="370" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/02/Ozkaya.png 375w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2021/02/Ozkaya-300x296.png 300w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" />529&#8217;uncu Bilgi Şöleni&#8217;mizin konuğu, Eğitimci-Yazar Mehmet Hayati Özkaya ile; <em>“Yüzyıl öncesinden bugünü gören adam: Ömer Seyfettin&#8221;</em> konu başlığında, Ömer Seyfettin&#8217;in Türk fikir sistemi içerisindeki yeri ve edebiyat dünyasındaki önemini konuşacağız.</p>
<p>Bilgi şölenimiz YouTube kanalımız ve Facebook hesaplarımız üzerinden canlı olarak yayınlanacak.</p>
<p>3 Mart 2021 Çarşamba, saat <strong>20.00’deki</strong>, Millî Düşünce Merkezi canlı yayınımıza hepiniz davetlisiniz.</p>
<p>Bilgi şölenimizi YouTube kanalımız üzerinden seyredebilmek için: (<a href="https://www.youtube.com/channel/UCD6fS9Db9cGQhP1m9nxuXbQ">https://www.youtube.com/channel/UCD6fS9Db9cGQhP1m9nxuXbQ)</a></p>
<p>Millî Düşünce Merkezi Genel Merkezi Facebook hesabımız üzerinden seyrebilmek için: (<a href="https://www.facebook.com/millidusuncemerkezi/">https://www.facebook.com/millidusuncemerkezi)</a></p>
<p><strong>Yönetici: Hakan Paksoy &#8211; MDM Genel Başkan Yardımcısı</strong></p>
<p>Programımızın konuğu;</p>
<p><b>Eğitimci ve Yazar &#8211; Mehmet Hayati Özkaya</b></p>
<p>529&#8217;uncu Bilgi Şöleni&#8217;nde; Ömer Seyfettin&#8217;in Türk fikir sistemindeki yeri ve edebiyatımıza olan katkıları ile yaşamına dair merak ettiğiniz sorulara cevap bulmak üzere hepinizi bekliyoruz.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin/">Yüzyıl öncesinden bugünü gören adam: Ömer Seyfettin</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/yuzyil-oncesinden-bugunu-goren-adam-omer-seyfettin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eleğimsağma Hikâyesi, Cinsiyet ve Zihniyet</title>
		<link>https://millidusunce.com/elegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/elegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Doğukan Altıparmak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 10:00:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Eleğimsağma]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Zihniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=24291</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bireysel olarak hiçbir şey yapamıyorsak bile söylemlerimizi değiştirelim derim. Çünkü eylemler ya söylemlerden doğar ya da söylemlerden cesaret alır. Cinsiyetçi tüm sözlere, ayrımcı tüm konuşmalara zihinsel mesafemizi, zihinsel mesafe koymayanlara da fiziksel mesafemizi koyalım.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/elegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet/">Eleğimsağma Hikâyesi, Cinsiyet ve Zihniyet</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Felegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet%2F&amp;linkname=Ele%C4%9Fimsa%C4%9Fma%20Hik%C3%A2yesi%2C%20Cinsiyet%20ve%20Zihniyet" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Felegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet%2F&amp;linkname=Ele%C4%9Fimsa%C4%9Fma%20Hik%C3%A2yesi%2C%20Cinsiyet%20ve%20Zihniyet" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Felegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet%2F&amp;linkname=Ele%C4%9Fimsa%C4%9Fma%20Hik%C3%A2yesi%2C%20Cinsiyet%20ve%20Zihniyet" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Felegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet%2F&amp;linkname=Ele%C4%9Fimsa%C4%9Fma%20Hik%C3%A2yesi%2C%20Cinsiyet%20ve%20Zihniyet" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Felegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet%2F&#038;title=Ele%C4%9Fimsa%C4%9Fma%20Hik%C3%A2yesi%2C%20Cinsiyet%20ve%20Zihniyet" data-a2a-url="https://millidusunce.com/elegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet/" data-a2a-title="Eleğimsağma Hikâyesi, Cinsiyet ve Zihniyet"></a></p><p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24294 aligncenter" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2020/08/784803-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2020/08/784803-300x200.jpg 300w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2020/08/784803.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Kadına karşı şiddet her gündeme geldiğinde ya da kadınların cinsiyetleri üzerinden karşılaştıkları sorunlara her şahit oluşumda şunu düşünürüm: Acaba bir sabah uyandığımızda dünya üzerindeki tüm erkekler kadın, tüm kadınlar erkek olsa ne olurdu ya da ne değişirdi?</p>
<p>Aslında bu sorunun cevabı meselenin cinsiyet mi yoksa şahsiyet temelli mi olduğunu da gösterecektir.</p>
<p>Bu soruyu şimdilik bir kenara bırakarak yıllar öncesine gidelim.</p>
<p>9 Ağustos 1917’de Yeni Mecmua dergisinde Ömer Seyfettin’in bir hikâyesi yayımlanır: Eleğimsağma</p>
<p>Oldukça kısa bir hikâyedir. Ömer Seyfettin’den beklenildiği üzere ilginç bir olay örgüsüne sahiptir.</p>
<p>Şahıs kadrosunu; Ayşe, köyün imamı Kurt Hoca, Hasan, Gülsüm, Ayşe&#8217;nin annesi ve babası oluşturur.</p>
<p>Ayşe on yaşında küçük bir kız çocuğudur. Ama yaşından büyük göstermektedir. Bu yüzden köyün imamı Ayşe’nin örtünmesini salık vermiştir. Ata binmeyi, silah atmayı, esir almaca oyununu çok seven Ayşe, toplumun kendisine biçtiği rolleri sahnelemek için sevdiği şeylerden mahrum kalacaktır. Bu yüzden haklı olarak erkek olmak isteyecektir. Erkek olma hayalini kurarken çok yakın mevkide bir eleğimsağma yani gökkuşağı görür. Ayşe aradığı fırsatı bulmuştur. İnanışa göre gökkuşağının altından geçen kişiler cinsiyet değiştirmektedir. Heyecanla gökkuşağının altından geçer.  Artık erkek olmuştur. Erkek olan Ayşe hemen eve gelir, üzerini değiştirir ve derhal köydeki şenlik alanına gider. Köyde Gülsüm ile Hasan&#8217;ın düğünü vardır. Ayşe bu düğüne engel olmalıdır. Çünkü Gülsüm’le evlenmeyi planlamaktadır. Düğün yerinde kendini göstermek için pehlivanlarla ikişer ikişer güreş tutar ve hepsini yener. Köylü şaşkın bir şekilde bu efenin kim olduğunu öğrenmeye çalışır. Ayşe kim olduğunu, gökkuşağının altından geçerek nasıl erkek olduğunu köylüye anlatır. Hasan’a zor kullanarak onu Gülsüm’den boşatır. Gülsüm ile kendi nikâhını kıydırmak için Kurt Hoca’ya baskı uygular. Kurt Hoca, bunun dinen caiz olmadığını söyleyerek nikâhı kıymaz ve halkı Ayşe’nin üzerine kışkırtmaya başlar. Ayşe Kurt Hoca&#8217;yı tam öldürecekken birinin kendini uyandırdığını görür. Bu üç saattir Ayşe&#8217;yi arayan ve bulamayan öfkeli babasıdır. Gördüklerinin bir hayal olduğunu anlayan Ayşe, hüngür hüngür ağlayarak eve döner.</p>
<p>Ömer Seyfettin bu hikâyesinde zamanın ruhunu ve yaşam biçimini ironik bir şekilde anlatmıştır. Hikâyede kız ve erkek çocukları arasındaki farklılıklar küçük bir kız çocuğu olan kahramanın gözünden okuyucuya aksettirilmiştir. Ayşe’nin daha çocuk yaşında farkına vardığı durum şöyledir: Kadınlar ev işlerini yapar, kontrol altındadır, eş seçemez, fiili ve sözlü şiddete uğrar, erkeklerin çizdikleri sınırlar içinde yaşar. Erkekler ise özgürdür, eş seçer, hayatlarını ev dışında farklı mekânlarda geçirir, ata biner, ava çıkar.</p>
<p>Hikâyede dikkat çeken durumlardan biri, babasının 2-3 saattir ortalıkta görünmeyen Ayşe’yi bulduğunda öfkeli bir tutum takınmasıdır. Bu durum toplumsal cinsiyet ayrımcılığının bir göstergesidir, üzücüdür ki yüzyıl önce olduğu gibi şimdi de şahit olunmaktadır. Erkek çocuk eve geç gelebilir fakat kız çocuğunun eve geç gelmesi yasaktır. Erkek çocuğu kızlarla gezdiğinde ailesi için gurur duyulacak bir harekete sebep olmuşken, kız çocuğu erkeklerle gezerse utanç kaynağı olarak görülür. Erkek gezer, dolaşır, kendini korur, erkeğe bir şey olmaz bakış açısı karşısında her zaman korunmaya muhtaç, kendi başına bir iş yapamayan, güçsüz ve göz önünde bulundurulmak istenen bir kız çocuğu anlayışı ile karşılaşılmaktadır.</p>
<p>Bu tabloyu görüp de Ayşe&#8217;nin “-Ah, erkek olsaydım” demesine şaşmamak gerekir.</p>
<p>Hikâyede ilginç olan bir nokta, Ayşe&#8217;nin erkek olduğunda fırsattan istifade etmesidir. Yani erkek olmanın verdiği cesaretle güç gösterisinde (zor kullanması, güreş tutması, baskı yapması) bulunmasıdır.</p>
<p>Ayşe toplumu değiştirmektense bir erkek gibi davranarak düzene ayak uydurmuştur. Kız çocuklarının ve kadınların neler çektiğini bildiği hâlde onları bu durumdan kurtarmak için eyleme geçmek yerine çarkın bir dişlisi olmuştur. Bu da meselenin aslında cinsiyet değil şahsiyet meselesi olduğunun ispatıdır.</p>
<h2>Asıl Mesele Şahsiyet, Değiştirilmesi Gereken Tek Şey Zihniyet</h2>
<p>21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaşılırken kadın-erkek eşitliği üzerinde konuşmak ve sırf toplumun biçtiği rollerinin dışına çıktıkları için şiddet gören kadınlara rastlamak hakikaten acı verici.</p>
<p>Mesele ne yazık ki salt cinsiyet temelli değil. Eğer öyle olsaydı teorik olarak sorunu çözmek pekâlâ mümkündü. İnsan neslinin devamını tehlikeye sokmak pahasına erkekleri yok ederdik, olur biterdi. Şimdiye kadar cehennemi yaşayan kadınlarımıza kısa bir süre de olsa cenneti yaşatmak için bu fedâkarlığı kendi adıma yapardım.</p>
<p>Ama ne yazık ki teorik olarak erkekleri ortadan kaldırsak bile zihniyet değişmediği için gücü tekeline alan yine zorbalığa başvuracaktır. Ortada tek bir cinsiyet de olsa güçlü ve güçsüz yine ayrışacaktır.</p>
<p>Meseleye sonuç odaklı yaklaştığımızda çıkarılan bir yasanın, yürürlükteki bir sözleşmenin, ceza yaptırımlarının fayda getireceğini zannedebiliriz. Ama bana kalırsa kötü duygularının esiri olanların sırf cezasını çekeceği için yapacağı şeylerden vazgeçeceğini düşünmek fazla safdillik olur. Bu yüzdendir ki bizim kökten çözüm için yasalara ve sözleşmelere değil bilakis onlara gerek kalmadan hareket edebilecek bireylere ihtiyacımız var.</p>
<p>Uzun yıllar –iyisiyle kötüsüyle- yazısız hukuk kuralları ile yaşamış bir toplumun yasalardan ve uygulayıcılardan medet umması çok şaşırtıcıdır. Ayrıca, dünya üzerinde uygulanmış hiçbir ceza şeklinin yaşam &#8216;Pınar&#8217;larımızı geri getirmeyeceği de açıktır. Bu yüzden &#8216;Pınar&#8217;ları kaybetmemek için birey ve devlet eşgüdümünde harekete geçilmesi elzemdir. Eşgüdümden kastım şudur: Devlet destekli olmayan ve devleti yönetenlerin içselleştiremediği hiçbir adımın başarı şansı yoktur. Bu da demektir ki; kadın-erkek eşitliğine ilkesel olarak inanmayan, kadınların sadece anne rolüyle kariyer yapabileceğini söyleyen kişilerin söz sahibi olduğu toplumlarda bu meseleyi çözmek imkânsızdır. Yine aynı şekilde, medeni insan vasfına erişememiş bireylerin çoğunlukta olduğu toplumlarda devleti yönetenlerin tüm iyi niyetli çabaları boşa gidecektir.</p>
<p>Karşımızdaki fotoğrafa baktığımızda terazinin her iki tarafında da dengesizlik olduğu açık bir şekilde görülüyor. Medeni insan vasfına erişememiş bireyler çoğunlukta değil kuşkusuz. Ama küçük bir sinek mide bulandırır misali varlar ne yazık ki. Onlar çiçeklerimizi her solduruşunda içimizdeki yaşama sevinci örseleniyor, kanımız donuyor, canımızdan can gidiyor.</p>
<p>Terazinin diğer tarafındaki durumu ise uzun uzadıya anlatmaya gerek duymuyorum. İçler acısı durumu bakan gözler görüyor, duyan kulaklar işitiyor.</p>
<p>Bireysel olarak hiçbir şey yapamıyorsak bile söylemlerimizi değiştirelim derim. Çünkü eylemler ya söylemlerden doğar ya da söylemlerden cesaret alır. Cinsiyetçi tüm sözlere, ayrımcı tüm konuşmalara zihinsel mesafemizi, zihinsel mesafe koymayanlara da fiziksel mesafemizi koyalım.</p>
<p>Ömer Seyfettin ile başladık onun Fon Sadriştayn’ın Oğlu adlı hikâyesinin girişinde yer alan edebî bir cümlesinden ilham alarak bitirelim: Bir genç kız kahkahası kadar berrak, saf ve aydınlık yarınlarda görüşmek umuduyla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/elegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet/">Eleğimsağma Hikâyesi, Cinsiyet ve Zihniyet</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/elegimsagma-hikayesi-cinsiyet-ve-zihniyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçine kapanan milliyetçilik</title>
		<link>https://millidusunce.com/milliyetcilik/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/milliyetcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Bican Ercilasun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Mar 2019 16:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gömük]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Haşim]]></category>
		<category><![CDATA[Bahtiyar Vahapzade]]></category>
		<category><![CDATA[Emine Işınsı]]></category>
		<category><![CDATA[Millyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Necati Sepetçioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Şehriyar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk milliyetçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Akçura]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=12309&#038;preview=true&#038;preview_id=12309</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk milliyetçiliğine içeriden bir eleştiri. Ercilasun, Gökalp’ın batı medeniyetini hedef göstermesine rağmen daha sonraki milliyetçilerin içine kapandığını iddia ediyor. Özellikle müzik ve edebiyat alanlarındaki eksiklikler üzerinde duruyor. </p>
<p><a href="https://millidusunce.com/milliyetcilik/">İçine kapanan milliyetçilik</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fmilliyetcilik%2F&amp;linkname=%C4%B0%C3%A7ine%20kapanan%20milliyet%C3%A7ilik" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fmilliyetcilik%2F&amp;linkname=%C4%B0%C3%A7ine%20kapanan%20milliyet%C3%A7ilik" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fmilliyetcilik%2F&amp;linkname=%C4%B0%C3%A7ine%20kapanan%20milliyet%C3%A7ilik" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fmilliyetcilik%2F&amp;linkname=%C4%B0%C3%A7ine%20kapanan%20milliyet%C3%A7ilik" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fmilliyetcilik%2F&#038;title=%C4%B0%C3%A7ine%20kapanan%20milliyet%C3%A7ilik" data-a2a-url="https://millidusunce.com/milliyetcilik/" data-a2a-title="İçine kapanan milliyetçilik"></a></p><style>
       .errordiv { padding:10px; margin:10px; border: 1px solid #555555;color: #000000;background-color: #f8f8f8; width:500px; }#advanced_iframe {visibility:visible;opacity:1;vertical-align:top;}.ai-info-bottom-iframe { position: fixed; z-index: 10000; bottom:0; left: 0; margin: 0px; text-align: center; width: 100%; background-color: #ff9999; padding-left: 5px;padding-bottom: 5px; border-top: 1px solid #aaa } a.ai-bold {font-weight: bold;}#ai-layer-div-advanced_iframe p {height:100%;margin:0;padding:0}</style><script type="text/javascript">var ai_iframe_width_advanced_iframe = 0;var ai_iframe_height_advanced_iframe = 0;var aiOnloadScrollTop="true";var aiShowDebug=false;
		if (typeof aiReadyCallbacks === 'undefined') {
			var aiReadyCallbacks = [];
		} else if (!(aiReadyCallbacks instanceof Array)) {
			var aiReadyCallbacks = [];
		}    function aiShowIframeId(id_iframe) { jQuery("#"+id_iframe).css("visibility", "visible");    }    function aiResizeIframeHeight(height) { aiResizeIframeHeight(height,advanced_iframe); }    function aiResizeIframeHeightId(height,width,id) {aiResizeIframeHeightById(id,height);}</script><iframe id="advanced_iframe"  name="advanced_iframe"  src="https://millidusunce.com/misak/icine-kapanan-milliyetcilik/"  width="100%"  height="2000"  scrolling="auto"  frameborder="0"  border="0"  allowtransparency="true"  loading="lazy"  style=";border-width: 0px;;border: none;;width:100%;;height:2000px;" ></iframe><script type="text/javascript">var ifrm_advanced_iframe = document.getElementById("advanced_iframe");var hiddenTabsDoneadvanced_iframe = false;
function resizeCallbackadvanced_iframe() {}</script><script type="text/javascript"></script><p style="display:block !important; visibility:visible !important;margin: -18px 14px 0 0;padding-left: 3px;padding-top:3px;background: white; overflow: hidden; position: relative; line-height:15px;width: fit-content;"><small style="display:block !important;visibility:visible !important">powered by Advanced iFrame</small></p>
<p><a href="https://millidusunce.com/milliyetcilik/">İçine kapanan milliyetçilik</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/milliyetcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
