İlk öğretmenim Ömer Seyfettin – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Söz konusu açık oturum-15: Korona/ Eba / Andımız   • Bütün bilinmeyenleriyle varlık fonu

İlk öğretmenim Ömer Seyfettin

Hikâyeci ve yazar Gülçin Durman, çocuk yaşlarda tanıştığı Ömer Seyfettin’in hayatında bıraktığı etkileri, izleri yazdı.

10 Mart 2021
Gülçin Durman

 

Sultan II. Mahmud’un şair kızı Adile Sultan’dan yadigâr Kandilli Kız Lisesi öğrencilerinin, derslerini ana babalarının sıkı sıkıya tembihlediği gibi can kulağı ile dinlemeleri hep biraz zor olmuştur.

Orta ikinci sınıftaki dersliğim, Boğaziçi’ne değil de koruya bakan taraftaydı. Ben, bundan hiç şikâyetçi değildim ama. Yükseklerdeki koruluk, okulun bahçesine cömertçe kol vermiş; çitlembik, gürgen, erguvan, fıstık çamı, erik, aylandız ağaçları ve isimlerini bilemediğimiz daha pek çok ağaç, Boğaziçi’ne bir taç gibi oturtulmuş okulumuzu çevrelemişti. Bu ağaçlarda, her gün çocuk aklımızı çelen harikulade bir şeyler olurdu. Bu göz kamaştırıcı harikalar karşısında, bazı öğrenciler daha da zorlanırlardı. İşte ben de onlardan biriydim. Olan bitenden kendimizi kurtarıp derse kulak kesilmek, gerçekten de zordu bu güzellik içinde. Ama nasıl olduysa, o zamana kadar hiç de ilgimi çekmemiş olan Güzel Konuşma dersi öğretmeni Zahide Hanım’ın sorduğu soruyla irkiliverdim birden. “Ömer Seyfettin’in hangi hikâyelerini okudunuz?” diye soruyordu. Sınıfın tembelleri arasında yer almama, sabahtan akşama kadar sıramda sessiz sedasız oturmama rağmen dayanamadım, parmağımı kaldırdım. Bir cesaretle, “Ben, Ömer Seyfettin’in bütün eserlerini okudum, öğretmenim” dedim. Cümlemin bitişiyle birlikte, sınıfta bir kahkahadır koptu. Öğretmen de sınıfla birlikte bir hayli güldükten sonra, bunun imkânsız olduğunu, benim de yalan söylediğime dair bir şeyler söyledi. Yedi yaşımdan bu yana öğretmenlerden ödü kopan ben, kendimi de şaşırtarak itiraz ettim bu sözlere. “Hayır, doğru söylüyorum. On ciltteki bütün hikâyeleri okudum ben.” dedim tekrar. Tabii öğretmen ikna olmadı. Bir de üstüne daha da büyük bir yanlış yapıp öğretmen “Peki, başka kimleri okursun sen?” diye sorunca, tıpkı yazıldığı gibi “Jules Verne’yi de çok severim.” deyince, daha da şiddetli kahkahalar eşliğinde iyi bir papara da yedim. Jules Verne’ye, Jül Vern demeyi de işte böylece öğrenmiş oldum ben!

İlkokula kayıt olur olmaz babam (üstelik okulların açılmasına daha haftalar olmasına rağmen) beni de yanına katarak gittiğimiz Kadıköy’deki Gençlik Kitabevi’nden özene bezene bir takım Ömer Seyfettin hikâyeleri serisi, bir de Dede Korkut Masalları satın almıştı. Bilgi Yayınevi’nin ‘Ömer Seyfettin Bütün Eserleri’ üst başlığını taşıyan bu serisinin kitaplarını, ben  yedi yaşımdan bu yana, okuyup durmuş hatta bazı yerlerini ezberlemiş; hoyrat okumalarımla kitapların iyice haşatını çıkarmıştım. Sürekli okunmaktan ciltleri parçalanmış, ayrılmış bu kitaplardan bugüne, ancak dört tanesi ulaşabildi, ne yazık ki. Hasarlı oldukları için ikisinin kapağı babam tarafından yeniden ciltlenmiş bu kitapların giriş kısmında, şöyle bir ibare yer alıyor:

“Bilgi Yayınevi, Ömer Seyfettin’in ölümünün 50. yıl dönümünde, sanatçının bütün eserlerini yeni bir düzen içinde, özenli bir baskı ile yayımlamaktadır.”

Birinci baskısı 1970 senesinde gerçekleşen Ömer Seyfettin’in Bütün Eserleri’nin bizdeki baskısı ise, 3. baskı ve 1975 yılına ait.

Birinci sınıfta iken, her şey olağan akışında ilerlese ve ben de sınıftaki diğer çocuklar gibi okumayı kolaylıkla çözebilseydim; belki de Ömer Seyfettin ile tanışmam çok daha geç bir zamana tesadüf edecek, belki de hiç bir araya gelemeyecektik. Ancak ben okumak denen meseleyi yaşıtlarım kadar hızlı ve kolayca çözemedim. Bayağı cebelleşip durdum okumakla. En nihayetinde, okumak değil de ezberlemek oldu benim yaptıklarım. Bu ezberler neticesinde, sınıfta sondan ikinci olarak kırmızı kurdeleyi takmaya hak kazandım.

Ertesi gün, öğretmen sınıfa bu sefer hiç okumadığımız farklı bir kitap getirince, yine bocaladım. Kitabı da okuyamadım hâliyle. Bunun üzerine, öğretmen de kırmızı kurdelemi elimden aldı. Ağlayarak eve geldiğimde, tarifsiz kederlere boğulmuş, yer yarılsa da içine girsem diye düşünüyordum. Utancımdan ne yapacağımı, nerelere kaçacağımı bilemez biçare hâlimi gören annemle babam, hemen bana bir iş uydurdular. Babam, geç saatlere kadar dükkânda çalıştığından, annemle kız kardeşimin canları sıkılmasın diye her akşam onlara yüksek sesle kitap okuyacaktım. Hıçkırıklarımı kontrol etmeye çalışıp bir yandan da gözyaşlarımı silerken, annem her akşam ne kadar da canlarının sıkıldığını, birinin onlara kitap okumasına ne kadar da ihtiyaç duyduklarını anlatıyordu. “Tamam, sizin için kitap okurum. Ama yavaş okuyorum ben” dedim. “Olsun. Biz yavaş okumaları daha çok severiz.” dediler. Sonra da verdiler elime Bilgi Yayınevi’nin Bütün Eserleri’ni. Uzun kış gecelerinde, eşyası kıt, kitabı bol evimizde sobanın çıtırtıları arasında, aylarca Ömer Seyfettin’in hikâyelerini okudum bizimkilere. Kaşağı’da Hasan’a yüreğimiz paramparça oldu. Hatta ağladık hep birlikte. Ben açıkçası hizmetçi Pervin’e de çok kızar, bozulurdum. Bir büyük olarak, neden engel olmuştu ki çocuk kahramanın, kardeşi Hasan’ın yanına gitmesine? Fakat benim için asıl sarsıcı olan, kahramanın yaptığı kötülüğü itiraf etmesiydi. Çocuk aklımla, bunu uzun bir müddet çözemedim. O yaşımdaki ben, böyle şeylerin itiraf edilmesini değil de saklanmasını daha doğru buluyordum sanırım. Ancak zaman içinde, Kaşağı hikâyesinin kahramanının bu tavrı beni öylesine etkiledi ki, bu etki daha sonra yazdığım hikâyelere bile sirayet etti.

İlkokul birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar bizi okutan öğretmen, dayağa, azara, alay etmeye pek düşkündü. Suçlu olsun olmasın hiç bakmaz, herkesi her Allah’ın günü bir güzel sıra dayağından geçirirdi. Yaşıtlarımdan daha ufak tefek ve ürkek bir çocuk olduğum için o anları yaşamak gerçekten de dayanılır şeyler değildi. O yüzden Falaka hikâyesini hiç mi hiç yadırgamamışımdır mesela. Çocukluğum Ömer Seyfettin hikâyeleri okuyarak, hatta neredeyse ezberleyerek geçti diyebilirim. Çok defa rüyamda kendimi Pirimo ya da Aleko gibi kahramanlıklar, fedakârlıklar yaparak ülkemi düşmanlardan kurtardığımı görmüşümdür. Bir diğer kahramanım olan Pembe İncil Kaftan’ın Muhsin Çelebi’sini ise gerçek bir insan sanmıştım. Hikâyeyi çokça okur bir yandan da hayalimde o anları tekrar tekrar canlandırır; her defasında da Çelebi’ye olan hayranlığım daha da artardı. Bilhassa İran Şahı’nın yüzünün aldığı şekli düşündükçe pek bir mutlu olurdum.

Velhâsıl, hikâye denince aklıma gelen ilk isimlerdendir Ömer Seyfettin. Okumayı söktüren, hikâyeyi sevdiren, dolayısıyla hikâye ile meşgul olmama vesile olan kişidir de aynı zamanda Rahmetli.

Ömer Seyfettin’in yüz altmış beş kadar hikâyesinin olduğunu öğrendiğimiz bugünlerde, benim on cilt kitapla yazarı sınırlandırmış olmam ise çocukça kalmış gibi geliyor artık bana. Bu dünyadan ayrılışının üzerinden yüz bir sene geçen büyük yazar Ömer Seyfettin, dilerim ki, daha yüz yıllarca okunsun ve okutulsun…

Rahmet olsun büyük yazara, benim ilk öğretmenime!

Yorum yapın!

Comment *

  1. Ömer Seyfettin sadece sizin değil eserlerindeki şahsiyetlere yüklediği vasıflarla bizim de hayat oğretmenimiz oldu. Yalin yazmayı, fedakârlığı, onuru öğretti bizlere. Güzel anma yazınız için teşekkürler. Inşaallah sizleri de böyle güzel anacaklardır. Selam ve saygılar.

  2. Ankara , Fatma Yaşar Önen Ticaret Meslek Lisesi
    öğrencilerine ( Lise 1/2/) Ömer Seyfetin’in 163 hiikayesini her birine ayrı ayrı A/4 çizgisiz kağıdına (4-3-2-1) formunda kendi el yazısı ile yazdırmış , Kişilerin tahlilini , anadüşünce ve olayın yorumunu da ayrı ayrı kağıtlarda yazılı olarak ödev vermiştim .
    Zümre öğretmenlerim , okul idaresi bazı öğrenciler ve velileri bu durumu anlayamamış ve eleştirmişti . Ortak düşünceleri “ Lise öğrencisi Hikaye üzerine bu denli yoğunlaştırılır mı “ idi .
    Sonra , Elle yazılmış her hikayeyi ayrı sınıflarda yazı kalitesi dahil , başka öğrencilere dağıtmış Kırk dakikada , kişiler , annadüşüncr ve yorum istemiştim.
    Şurası muhakkak ki , eğer yeniden toplum olarak ayağa kalkacaksak bunun dinamikleri Ömer Seyfettin , Ziya Hökalp ve DedeKorkut Hikayeleri olmalıdır .

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları