<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>öykü arşivleri - Milli Düşünce Merkezi</title>
	<atom:link href="https://millidusunce.com/tag/oyku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://millidusunce.com/tag/oyku/</link>
	<description>Dünyaya Türkçü bakış</description>
	<lastBuildDate>Sun, 26 May 2024 00:10:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Sait Faik</title>
		<link>https://millidusunce.com/sait-faik/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/sait-faik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Hayati Özkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 May 2024 16:41:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bizim kalemlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Faik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=47244</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evet, tıpkı Ziya Paşa gibi, Necip Fazıl gibi, Haldun Taner gibi “adaların masalcısı Sait Faik” de yine bir ilkbaharda, 1954’ün 11 Mayıs’ında 48 yaşında, belki de bir adadan; çalıların, çiçeklerin arasından; belki de bir tepeden, bir patikadan koşarcasına ölüm denen sonsuz denize ulaşır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/sait-faik/">Sait Faik</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsait-faik%2F&amp;linkname=Sait%20Faik" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsait-faik%2F&amp;linkname=Sait%20Faik" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsait-faik%2F&amp;linkname=Sait%20Faik" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsait-faik%2F&amp;linkname=Sait%20Faik" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fsait-faik%2F&#038;title=Sait%20Faik" data-a2a-url="https://millidusunce.com/sait-faik/" data-a2a-title="Sait Faik"></a></p><p>Ölümünün hemen ardından 15 Mayıs 1954’te Dünya gazetesinde yayımlanan Melih Cevdet Anday imzalı bir yazıda onun için “Adalı idi. Hem Adapazarlı hem Burgazadalı.” denmiş. Bence bu söz Sait Fâik’i anlatmak için seçilmiş sade, basit tam da yerinde bir sözdür.</p>
<p>1906’da Adapazarı’nda doğan, yarım asra yaklaşan ömrünün büyük bir bölümünü Burgazada’da geçiren Sait Fâik’in dünyası âdeta adalardan ibarettir. Hikâyelerinde çokça bahsettiği bu dört bir yanı su ile çevrili kara parçası sanki onun için yaratılmıştır.  Sivri Ada Geceleri adlı hikâyesinde dediği gibi o, sanki adaların masal anlatıcısıdır:</p>
<p><em>“Bütün kabile halkı bana kızmıştı:</em></p>
<p><em>– Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara, düşünecek mi? Martı ölmüş, onu seyredip bize masal mı anlatacak?”</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>İlk romanında da yine bir “ada” vardır. Romanın adı bile adaya ulaşacağı bir vasıtanın adıdır: Medar-ı Maişet Motoru</p>
<p>Yeni Mecmua&#8217;da 1940-41 yılları arasında tefrika edilen bu romanı Sait Fâik büyük koruyucusu, destekçisi eskilerin tabiri ile hâmîsi olan annesi Makbule Hanım’dan aldığı yardımla, Ahmet İhsan Basımevi&#8217;nde 2000 adet olarak bastırır. Bastırır, bastırmasına da henüz dağıtılmaya başlanmışken Yaşar Nabi Nayır’a göre, “Hiçbir mâkul ve haklı sebep olmadığı halde Vekiller Heyeti kararıyla toplattırılır.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Sene 1944’tür. Ee, ne yapacaksınız, o yıllar İnönü’nün Milli Şef olarak memlekete hükmettiği yıllardır. 3 Mayıs 1944 olayları sonrası Türkçü Hüseyin Nihal Atsız’ın ve arkadaşlarının başına gelenler de Sabahattin Ali’nin uğradığı suikast de hep bu döneme rastlamıştır.</p>
<p>Neyse, bu olup bitenleri, sistemin eleştirisini, memleketi idare edemeyenlerin beceriksizliğini, yıllardır büyük hedeflerimize ulaşamamamızın sebeplerini, çok süratli bir şekilde siyasi tarihçilere ve siyaset bilimiyle uğraşanlara bırakıp hemen asıl konumuza dönelim. Adalı Sait Fâik’ten, onun hayat hikâyesinden, yazdıklarından ve hatta hakkında yazılanlardan konuşalım…</p>
<p>Konuşalım diyorum da kalem pek rahat durmuyor… Hiç hesapta olmayan yerlere ucunu sokup çıkarıyor. Zaten kafalar karışık. 31 Mart vakası gibi bir olay, bir ay önce yeniden yaşanmışken ne diye etliye sütlüye karışıyorsun be adam diyeceğim ki lâf anlamıyor…Gidiyor birtakım olayları tarihin tozlu raflarından bulup çıkarıyor. Ben Sait Fâik deyince de “Sanatçının düşüncesi hudutlanmaz” diyerek   Sait Fâik’in 1949 da Akşam gazetesinde yayımlanan bir ankete verdiği cevabı önüme sürüyor:</p>
<p><em>“Şu karşıki sandalı görüyor musunuz? Bakın sahile yaklaşıyor. Onu yürüten şey nedir? Kürekleri değil mi? Ya şu uçan martılar! Kanatları yolunsa artık uçabilirler mi? Düşünce de böyledir. Dört duvar arasında kapatılmak istenirse kanatsız kuş, küreksiz sandal oluverir ve bütün mânasını kaybeder.”</em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Düşünceye, sanata, sanatçıya hürmet elbette önemli ve değerlidir. Bu saygıyı Sait Fâik de devlet adamalarından ve yaşadığı toplumdan beklemiş; tıpkı düşünceyi baş tacı eden diğer sanat erbapları gibi… Meselâ Ziya Paşa gibi. Bakın Tercîh-i Bendinde ne diyor Paşa:</p>
<blockquote><p><em>“Yâ Rab nedir bu dehrde her merd-i zü-fünûn   </em></p>
<p><em>  Olmuş belâ-yı akl ile ârâmdan masûn”   </em></p></blockquote>
<p>(Ya Rab, bu dünyada her bilgi sahibi insan, aklıyla hareket etmesinin belası ile neden rahattan, huzurdan uzak kalmıştır?)</p>
<p>Halbuki düşünmek, akletmek rahatsızlığın değil rahat etmenin; karanlığın değil, aydınlığın yoludur. Toplumların kalkınması, medeniyetlerin oluşması da aslında hep bu konuda gösterilen çabaya bağlıdır.</p>
<p>“İtaat et, rahat et!” sloganından kurtulup körü körüne yürümekten vaz geçenler, yeni düşüncelere aç ve açık olanlar, sorup sorgulayanlar, gelişen ve değişen bir dünya kurmuşlardır. Aksi bir yol ve yöntem zaten felakettir.  Böyle bir ortamda yaşamak zorunda kalan bir sanatçı ne yapabilir? Bu sorunun cevabını ancak ümitsizliğe düşmeden mücadeleye devam edenler verebilir. Sait Fâik’i dinleyelim:</p>
<p><em>“Geçenlerde arkadaşım Eyüboğlu&#8217;na edebiyatla uğraşmaktan bıktığımı ve artık yazmayacağımı söyledim. Bana, «Son mütalâada seni okuyan bir lise talebesi varsa onun için yazmalısın» dedi. Ben de şimdi onları düşünerek yazıyorum.”</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[4]</a> Onları düşünerek yazsa da Sait Fâik, zaman zaman ayağına takılan çelmelerden bıkıyor, tükeniyordu. Pes diyordu. “Haritada Bir Nokta” da olduğu gibi:</p>
<p><em>“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım.</em></p>
<p><em>Oturdum. Ada&#8217;nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum.</em></p>
<p><em>Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”</em><a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[5]</a></p>
<p>Demek ki bazen şunun bunun için değil, sadece kendi ruh sağlımız için yazacağız ve  yola revan olacağız. Sait Fâik’in Medar-ı Maişet Motoru gibi… 1944‘te yasaklanınca kimi paragrafları çıkartılarak “Birtakım İnsanlar” adıyla 1952 yılında yeniden okuyucularına kavuşur. Yaşar Nabi, ikinci baskının hikayesini Varlık dergisinde (Temmuz 1954) anlatırken “Kitabın adını da değiştirmenin doğru olacağını düşündük. İçindeki bölüm başlıklarından birini kitaba ad olarak seçtik. Bu masum romana vaktiyle yapılmış olan suikast de ayrı ve yazılmaya değer bir hikâyedir.” der ve bir ay sonra yine Varlık dergisinde “Medar-ı Maişet Motoru” na yapılan suikastı da suikastçıyı da anlatır:</p>
<p><em>“Sait Fâik’in bütün eserini okuyun: Sınıf kavgasıyla ilgili bir şey bulamazsınız. Ama iliğimizi sömürenleri, zevksiz ve kaba sahte kibarları, ciğeri beş para etmez vurguncuları yere vurmuş, temiz halk adamlarından yana çıkmıştır.”</em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[6]</a> Ardından da suikastı yapanın Peyami Safa olduğunu açıklar:</p>
<p><em>“Başkalarının insanlık adını vereceği bir görüşü Peyami Safa, Marksçılık sayıyorsa bir diyeceğimiz yok. Halbuki bir yazısında sosyal adalete kendisinin de şiddetle taraftar olduğunu yana yakıla anlatmıyor muydu?”</em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[7]</a> der.  Ancak bu konuda yeterli delillere sahip olmadığı halde, tuhaf bir şekilde Peyami Safa’ya yüklenir.</p>
<p>Halbuki Sait Fâik’in değerini keşfeden ve onu edebiyat dünyamıza ilk tanıtan da Peyami Safa’dır. Rivayete göre de kitabın yasaklanmasında en baskın görüş, o dönemde Mecliste tartışılan “Toprak Reformu” ile ilgili olduğudur.</p>
<p>Bunun en açık ipucu da kitabın “Birtakım İnsanlar” adı altında yapılan ikinci baskısında çıkartılan birkaç paragrafıdır. Mesela, romanın kahramanlarından Fahri’nin sevdiği kıza yazdığı mektupta şöyle cümlelere rastlarız:</p>
<p><em>“…İlk insanların, karada, kendilerine mahsus birkaç dönüm arazileri muhakkak varmış. Bütün anlaşamamazlık belki de kuvvetlinin zayıftan aldığı toprak yüzünden çıkmış. Hâlâ da çıkmakta&#8230;/ …Bu ne bir çiftlik sahibi olmak arzusu ne de ağa olmak yoludur. Diyeceksin ki, “Bu, yalnız senin hayatın boyunca böyle olur da çocukların, ağır ağır ağa olmaya giderler.”</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[8]</a></p>
<p>İşte bu cümleler dönemin zihniyetine göre kitabın toplatılmasında başat rol oynamıştır. Tuhaf ama gerçek budur. Yıllar sonra işin farkına varanlar kitabı “Medar-ı Maişet Motoru” adı altında yeniden yayımlarken daha önceki baskıda çıkartılan bu cümleler, dikkat çekici şekilde bold (kalın) girilmiştir.</p>
<p>Evet, anlaşılan o ki kitabın toplatılmasında Peyami Safa masumdur.  Hem Beşir Ayvazoğlu’nun tespitlerine göre: <em>“Sait Fâik’in ilk hikâye kitabı “Semaver” 1936’da yayımlandıktan sonra ünlü hikâyecimizle ilgili güzel temenniler ilk defa Peyami Safa’nın çıkardığı “Kültür Haftası” dergisinde 15 Nisan 1936’da dile getirilir. Birkaç yıl sonra, Sait Fâik’in ikinci hikâye kitabı Sarnıç’ın (1939), yayımlanması üzerine, Peyami Safa Cumhuriyet gazetesinde, kitap hakkında düşüncelerini uzun uzun açıklar.”</em><a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[9]</a></p>
<p>Sait Fâik’in ölümünün ardından yazdığı bir yazıda ise şöyle der Peyami Safa:</p>
<p><em>“Semaver’i çıktığı zaman, Sait Fâik’i halka tanıtmak için, Cumhuriyet’te ilk makaleyi ben yazdım. O tarihte Sait bir amatördü ve nesrinde mahzun ve sevimli bir çocuğun kekelemesi vardı. Hikâyeleri bir sigara paketi arkasına acele çizilmiş krokiler gibi natamamdı; fakat onun dalgın mavi gözlerindeki devamlı rüya hali, sisli ve dağınık nesrinde de kendini belli ediyor ve Sait’in bir hikayeciden ziyade bir şairin ruh yapısı ile dünyaya geldiğini sezdiriyordu…”</em> <a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[10]</a></p>
<p>Ayrıca, Sait Fâik’in sanatı hakkında düzenlenen bir ankette, sorulan sorulara cevap veren Peyami Safa onunla ilgili bir hatırasını da nakleder:</p>
<p><em>“Sait hakkında bir hâtıramı anlatayım. Bir gün onu Beyoğlu meyhanelerinin bir tezgâhı başında buldum. Üstü başı perişandı. Bana işsizlikten şikâyet etti. Halinde bir aç münevver mahzunluğu vardı. Benim de iş ve para durumum iyi değildi. Yüreğim parçalandı.</em></p>
<p><em>— Sana bir iş arayayım, dedim.</em></p>
<p><em>Merhametime dikkat etti ve kızdı.</em></p>
<p><em>— Yok canım dedi. Para için değil, işsizlikten sıkılıyorum, yoksa annemden ben her ay iki yüz lira alırım.</em></p>
<p><em>Doğru söylüyordu. O zaman ben kendime acıdım.”</em><a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[11]</a></p>
<p>Gerçekten doğru söylüyormuş Sait Fâik. Haldun Taner de bu doğruyu “Ölürse Tenler Ölür, Canlar Ölesi Değil” adlı kitabında şöyle teyit eder:</p>
<p><em>“Bir gün Sanat Dostları Lokalinde, Türkiye’de sanatçıları koruyan “mesen”lerin eksikliği tartışılıyordu. Birisi, “Türkiye’de hiç mesen yoktur.” dedi.</em></p>
<p><em>Sait Faik atıldı: “Vardır,” dedi.</em></p>
<p><em>“Kim?” diye sordular.</em></p>
<p><em>“Annem,” dedi</em></p>
<p><em>Anacığı Sait Fâik’in tek meseni, en anlayışlı dostu, tek sır yoldaşı oldu dünyada. Kereste tüccarı babasına kalsa onu kendine kereste işinde halef edecekti. (…) Oğlunu yalnız hayatta iken değil, o öldükten sonra da korumayı ödev edinen sayın anacığı malını mülkünü adadığı bir vakfa Sait Fâik anısını hep ayakta tutma ödevini de yükledi…”</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[12]</a></p>
<p>İşte böyle sevgi ve şefkat dolu bir “mesen”in   bitip tükenmeyen desteğini alarak kalemiyle dost olan Sait Fâik, lise yıllarında başladığı yazma tutkusunu ömrünün sonuna kadar devam ettirmiştir. Hikâye, roman, şiir yazan, çeviriler ve röportajlar yapan sanatçı bütün bu türleri kendine özgü tarzı ile edebiyat dünyamıza armağan etmiştir.</p>
<p>Adapazarlı Sait Faik’in babası kereste tüccarı, dedesi Sait Ağa ise şehirdeki münevverlerin uğrak yeri olan bir kahvenin işletmecisiymiş. Annesi Makbule Hanım da şehrin ileri gelenlerinden Hacı Rıza Bey’in kızıymış. Ailenin soy adı aslında “Abasızoğulları” imiş. Soyadı kanunu çıkınca, Sait Faik’in isteğiyle «Abasıyanık»a çevirmişler.</p>
<p>Gerçi Necip Fazıl Kısakürek ona “Bâbıâli fırınında yanarak kavrulup gitmiş” bir adam muamelesi yaparak “Abasıyanık değil, kafası yanık”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[13]</a> demişse de Sait Fâik kendince doğru kabul ettiği yolda yürümüş; öyle bazı çağdaşları gibi garip zikzaklar çizmeden yaşadığı gibi yazmış, yazdığı gibi de yaşamıştır.</p>
<p>Sait Fâik’in çocukluğu Adapazarı’nda geçmiş Orta öğrenim için İstanbul’a gelmiş, onuncu sınıfa kadar İstanbul Erkek Lisesi’nde okumuş, Arapça hocası Salih Bey’in minderine iğne koymaktan 41 arkadaşıyla birlikte Bursa Erkek Lisesi’ne sürgün edilmiştir. Tam bir şımarık öğrenci haylazlığıyla geçen okul yılları, yüksek öğrenimde de kendini göstermiştir&#8230;</p>
<p>Bir müddet İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’ne devam etmişse de canı sıkılmış, babasının arzusu ile 1931 yılında, ekonomi tahsil etmek maksadıyla, Venedik üzerinden İsviçre’ye gitmiştir. Lozan’da on beş gün kadar kalmıştır. Ekonomi bilimini ve yaşadığı çevreyi sıkıcı bulduğundan Fransa’ya, Grenoble’e geçmiş. Bu şehirde gönlünce başıboş, okuyup yazmayı aklına bile getirmeden, üç yıl yaşamış…</p>
<p>Fransa’dan döndükten sonra da yine aylak aylak dolaşmış. Bir ara can sıkıntısından kurtulmak için Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yapmış; fakat kısa bir süre sonra sıkılarak buradan da ayrılmış. Ardından babasının ısrarı üzerine zahire ticareti yapmaya başlamışsa da pek dikiş tutturamamış.</p>
<p>Aslında bu durum Sait Fâik için biçilmiş bir kaftandır. Hayatı umursamayan burjuva aylaklığı onu diğer yazarlardan ayıran en bariz özelliğidir. Yazdıklarından ekmek parası kazanmak gibi bir derdi olmadığı için de keyfince yazmıştır.</p>
<p>Mehmet Kaplan’a göre de:</p>
<p>“Mizacı itibariyle de bir «rind» idi. «Rind», şarkın yetiştirdiği olgun adam tipidir. O, bu garip, güzel ve anlaşılmaz dünyanın içinde, kalbi iştiyakla dolu, âvâre dolaşır. Varlığı parçalanmış bir bütün olarak hisseder. Bundan muztarip olur; insanları, hayvanları, nebatları ve eşyayı sevgi ile kucaklar; sevgisi ile her şeyi birbirine bağlamaya çalışır. Sait’in anlatma tarzı Garplı, yaşayış tarzı ve hayat felsefesi “Şarklı”dır. Onda çok modernleşmiş bir şeklin içinde, Mevlânâ’dan, Yunus’tan, Bağdatlı Ruhî’den bir şeyler vardır.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[14]</a></p>
<p>Belki de “Her şey bir insanı sevmekle başlar” derken bu “şarklı hayat felsefesini” ortaya koyuyordu. Sık sık Burgazada’ya kaçıp inzivaya çekilse de yalnızlık onun için zor bir zanaattı. Bunu da en güzel “Hişt, Hişt!” adlı hikayesini bitirirken dile getiriyordu:</p>
<p>“Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.</p>
<p>Hişt hişt!</p>
<p>Hişt hişt!</p>
<p>Hişt hişt!”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[15]</a></p>
<p>Evet, tıpkı Ziya Paşa gibi, Necip Fazıl gibi, Haldun Taner gibi “adaların masalcısı Sait Faik” de yine bir ilkbaharda, 1954’ün 11 Mayıs’ında 48 yaşında, belki de bir adadan; çalıların, çiçeklerin arasından; belki de bir tepeden, bir patikadan koşarcasına ölüm denen sonsuz denize ulaşır…</p>
<p>Dostu, şair Fazıl Hüsnü Dağlarca onun ölümünden bir yıl sonra bir “Ağıt” yakar ve der ki:</p>
<blockquote><p>Ölmüş Sait</p>
<p>Deniz mavisinden erken</p>
<p>Bunca sevgiden sonra</p>
<p>Ölmüş, annesini öperken.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ölmüş, eli ayağı uzak</p>
<p>Camların üstü buğu.</p>
<p>Ölmüş, çocuklar izin vermeden</p>
<p>Yüzünde sarışın çocukluğu…<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[16]</a><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Taş, Fahri. “Sait Faik Abasıyanık” Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1988. s.130</p>
<p>[2] Alangu, Tahir. “Sait Faik İçin” Yeditepe Yay. İst. 1956, s.191</p>
<p>[3] Alangu, Tahir. age.s.79</p>
<p>[4] Alangu, Tahir. age.s.80</p>
<p>[5] Taş, Fahri. “Sait Faik Abasıyanık” Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1988. s.115</p>
<p>[6] Alangu, Tahir. age.s.192</p>
<p>[7] Alangu, Tahir. age.s.192</p>
<p>[8] Faik, Sait. “Medarı Maişet Romanı” Türkiye İş Bankası Kültür Yay. İst. 2014, s.105</p>
<p>[9] Ayvazoğlu, Beşir. “Peyami Hayat Sanatı Felsefesi Dramı” Ötüken Neşriyat İst. 1998, s. 240</p>
<p>[10] Alangu, Tahir. age.s.61</p>
<p>[11] Alangu, Tahir. age.s.134</p>
<p>[12] Taner, Haldun. “Ölürse Tenler Ölür, Canlar Ölesi Değil” Bilgi Yayınevi, İst. 3.bs.1986, s.151</p>
<p>[13] Kısakürek, Necip Fazıl. “Bâbıâli” Büyük Doğu Yay. İst. 1975 s.216</p>
<p>[14] Alangu, Tahir. age.s.129</p>
<p>[15] Taş, Fahri. “Sait Faik Abasıyanık” Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1988. s.152</p>
<p>[16] Dağlarca, Fazıl Hüsnü. “Ağıt” Vatan’ın Sanat Sayfası, 15 Mayıs 1955</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/sait-faik/">Sait Faik</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/sait-faik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikaye: Ay yüzlü güzel konçuy</title>
		<link>https://millidusunce.com/hikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/hikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[MDM]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2020 14:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Ay yüzlü güzel konçuy]]></category>
		<category><![CDATA[Necdet Ekici]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://millidusunce.com/?p=23529&#038;preview=true&#038;preview_id=23529</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çolpan Yıldızı adlı hikâye kitabı ile Bozkırın Bilgesi ödülünü kazanan Necdet EKİCİ'nin hikâyelerini yazı dizisi olarak yayımlıyoruz</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/hikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy/">Hikaye: Ay yüzlü güzel konçuy</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fhikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy%2F&amp;linkname=Hikaye%3A%20Ay%20y%C3%BCzl%C3%BC%20g%C3%BCzel%20kon%C3%A7uy" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fhikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy%2F&amp;linkname=Hikaye%3A%20Ay%20y%C3%BCzl%C3%BC%20g%C3%BCzel%20kon%C3%A7uy" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fhikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy%2F&amp;linkname=Hikaye%3A%20Ay%20y%C3%BCzl%C3%BC%20g%C3%BCzel%20kon%C3%A7uy" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fhikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy%2F&amp;linkname=Hikaye%3A%20Ay%20y%C3%BCzl%C3%BC%20g%C3%BCzel%20kon%C3%A7uy" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fhikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy%2F&#038;title=Hikaye%3A%20Ay%20y%C3%BCzl%C3%BC%20g%C3%BCzel%20kon%C3%A7uy" data-a2a-url="https://millidusunce.com/hikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy/" data-a2a-title="Hikaye: Ay yüzlü güzel konçuy"></a></p><p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_23531" style="width: 721px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-23531" class="wp-image-23531" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2020/07/kuğulu.jpg" alt="" width="711" height="399" /><p id="caption-attachment-23531" class="wp-caption-text">Ankara-Kuğulu Park</p></div>
<p>Kuğulu Park, en çok uğradığımız yerlerden biriydi.</p>
<p>Havuz başındaki salkımsöğüdün gölgesinin döküldüğü o beyaz banka iki sevgili gibi yan yana oturmuştuk. Orası bizimdi. Kuğuların muhteşem dansını birlikte seyreder, en güzel kahkahalarımızı orada atardık. Derslerin ağırlığı onun gülümseyen Asya çehresinde hafifler, değişik Türk şiveleriyle söylediğimiz mahnılarda, yırlarda umut, sevinç ve neşeye dönüşürdü. O bana “Ayman ile Şolpan” destanını anlatır, ben ona “Köroğlu ile Ayvaz”dan bahsederdim. En çok itiraz ederken güzelleşirdi. “Yoo… derdi, ‘Köruğlı’ bizim!”</p>
<p>Bu gün öyle olmadı. Neden bilmiyorum, Ayzere’nin üzerinde bir durgunluk vardı. Konuşmuyordu veya ikimiz de suskunduk… İstiyordum ki bu kasvetli hava bir an önce dağılsın.</p>
<p>Yerimden kalktım. Az ötede ıslak leğen içinde lale satan çiçekçi kadından bir çift lale satın aldım.  Kırmızı ve beyaz onun en çok sevdiği renklerdi. Bilmiyorum verdiğim bu kaçıncı laleydi? Hayret!  İlk defa gözlerine yıldızlar yağmadı. O meşhur çığlığını atmadı. Gülmedi, gülümsemedi.  Her zaman yaptığı gibi sarılıp yanaklarıma kuş tüyü öpücükler bırakmadı. Kendi söylemese de bir şeylerin olduğu kesindi.</p>
<p>Nihayet o sancılı sessizliği kendi bozdu:</p>
<p>-Ersagun… dedi. Sana bir şey söylemek istiyorum ama üzülmek yok!</p>
<p>Ağzımdaki lokmadan sanki dişime ‘çat!’ diye bir taş değdi. İlk defa bu kadar tutuktum.</p>
<p>-?</p>
<p>Gözlerime baktı bir garip. Demek deminden beri suskunluğu sebepsiz değilmiş, durgunluğu tesadüf değilmiş.</p>
<p>&#8211; Biz, etle tırnak gibi çok alıştık birbirimize. Ancak…</p>
<p>Yutkundu, gerisini söyleyemedi. Yanaklarına alevden renkler düştü.</p>
<p>Anladım tabii. Hayatında kesin biri vardı. Muhtemelen “Bundan böyle bana lale getirme! Benim özlediğim biri var. Yanlış anlaşılmak istemiyorum.  Artık görüşmeyelim veya aramıza bir mesafe koyalım.” diyecekti.  Diyemedi. Tabii aldığı bu tavrın, bu kararın, beni üzeceğini biliyordu. Eh… Bunca yıllık fakülte arkadaşlığımız vardı. Kolay değildi her gün yan yana oturduğu, birlikte yürüdüğü insana bir anda veda cümleleri kurmak… Onu incitmeden, kırmadan, dökmeden araya duvarlar örmek veya kapı önüne koymak…</p>
<p>Belki de kendine henüz itiraf edemediğim duygularımın farkına varmış, bundan rahatsız olmuştu.  Adı konmamış yakınlığımıza son vermek istiyordu. Sahiden bakışım, duruşum, hâl ve hareketlerim bu kadar mı çok ele veriyordu beni.</p>
<p>İçimde bir ikilem, bir deprem, bir kıskançlık…</p>
<p>Baktım, verdiğim bir çift lale yere düşmüş. Yaşadığım depremin özeti gibi. Alıp kitaplarının üzerine koydum. İçimdeki ahenk birden bozuldu. “Affedersin,” dedi,  “Hiç fark etmedim.”</p>
<p>İki kaşının arasında derin bir çizgi düştü.” Kaldığı yerden devam etti:</p>
<p>&#8211; Birbirimize çok alışmıştık. Arkadaşlığın en iyi, belki de en kötü taraflarından biri bu: Alışmak… Nasıl söyleyeyim bilmiyorum. Dün bir karar aldım.</p>
<p>İçimde çıvgın vurmuş gül goncası. Buz tutmuş nilüferler…</p>
<p>-Ben yarın ülkeme dönüyorum.    Astana’ya uçak biletimi aldım. Bir daha görüşür müyüz bilmiyorum. Aldığım bu kararın seni üzeceğinden endişelendim hep. Ben gidiyorum diye üzülme ne olur?</p>
<p>-İnanamıyorum!  Şaka yapıyorsun.</p>
<p>-Hayır yapmıyorum.</p>
<p>&#8211; …</p>
<p>-Evet, gidiyorum. Keşke bir birimize bu kadar alışmasaydık.</p>
<p>Dondum. Yüreğimde Altay Dağları’nın acı rüzgârları… Mavi Hazar’da yanan benim.  Farklı duyguları aynı anda yaşamak bu olsa gerek.  Demek hayatında bir başkası yoktu.  Sandığım gibi değildi, ama o gidiyordu… Gözlerim bir bilmece, ayaklarımın altından kayan bir dünya… Bu nasıl bir talihsizlikti Allah’ım! Sevinirken kalbin yanıp göyünmesi gibi… Yas ile sevincin yıkışması gibi…</p>
<p>Gözlerim bulut bulut…</p>
<p>-Öyle bakma ne olur!</p>
<p>-Bir gün böyle olacağını biliyordum. Çekip gideceğini, koca şehirde beni yapayalnız bırakacağını biliyordum.</p>
<p>&#8211; Gerçek arkadaşlıklar böyledir işte. Bir burçta iki ay gibi… Kötü olan unutulmak…</p>
<p>&#8211; İnsanlar yürekleriyle konuştukları kimselerin yokluğunu kolay kolay unutamazlar. Belki ben de öyle…</p>
<p>Bir tuhaf baktı bana. Şaşkın, anlamlı, garip… Suya atılan taşın çıkardığı halkalar misali dalga dalga aydınlandı ay çehresi. Bir başka gülümsedi. Sanki yüreğimi farkında olmadan ihbar etmiştim. Ne düşündü bilmiyorum. Elini ilk defa elimin üstüne koydu. Gül kokan nefesi yüzümde bir alev…</p>
<p>-Ayzere, dedim.</p>
<p>Şahadet parmağını çilek dudaklarına götürüp “Hişşt!” dedi.</p>
<p>-Hiçbir şey söyleme… Anlıyorum seni.</p>
<p>-Neyi anlıyorsun?</p>
<p>-Zor zamanlarda konuşmayı… Bak kötü oldun. Şimdi ağlatacaksın beni. Zaten sulu gözlünün tekiyim! Sana olan dostluğum hiç değişmeyecek, hasretim hiç bitmeyecek&#8230; Biz iki iyi arkadaşız ve hep öyle kalacağız. Gül, vakitsiz açılır mı?</p>
<p>Ruhumda bir kılıç yarası… Yüreğimin sesi içimin zifiri derinliklerinde bir Yusuf rüyası…  Aramıza düşen kalın bir duvar: <em>“Sen en iyi arkadaşımsın ve hep arkadaşım olarak kalacaksın!”</em>  İçimde çığlığın ardı çığlık.</p>
<p>Ne söyleyebilirdim?   Sonucu belli olan cümleleri nasıl kurardım! Don vurgunu göcek benim içimde!  Kara kışa gül üfleyen Mecnun benim!</p>
<p>-Yarın hava limanına geleceğim. Seni Kazakistan’a ben uğurlamak istiyorum.</p>
<p>-Hayır, gelme!</p>
<p>-Neden?</p>
<p>-Vedaları sevmiyorum.</p>
<p>Ne kadar ısrar ettiysem de “gelme” dedi.</p>
<p>***</p>
<p>Her şey daha dün gibiydi.</p>
<p><strong>“…</strong>O sabah sınıfa yeşil Kaindy Gölü kadar duru, ceylan kadar ürkek bir kız girmişti. Heyecandan yaprak gibi titriyordu. Tozaklı kalpağı, kalpağın altından su gibi akan iki uzun beliği, iri siyah gözleri ve Türkistan çehresiyle sanki bir Kazak masalından çıkıp Samruk kuşunun gagasında ülkemize getirilip bırakılmıştı. Sınıfta bir sürü boş yer olmasına rağmen doğruca gelip benim yanımdaki sandalyeye oturmuştu.  Ayzere demişti adım. Kazak Türkçesinde ‘altın gibi parlayan ay’ demekmiş. Türkçenin farklı bir şivesiyle konuşuyordu. O kırk dökük Kazak Türkçemle ona ilk elini uzatan da ben olmuştum:</p>
<p>-Selam!</p>
<p>-Salem!</p>
<p>-Türkiye’ye goş geldiniz. Kalaysiniz?</p>
<p>&#8211; Jaksımın, öziniz?</p>
<p>-Men de jaksımın. Sizin atınız kim?</p>
<p>-Menim atım Ayzere.</p>
<p>-Menim atım Ersagun.</p>
<p>-Tanısganımıza kuanıştımın.</p>
<p>-Men de tanışganımıza kuanıştımın.</p>
<p>Gülümsemişti. Galiba cümleleri iyi kuramamıştım. Bir de üstüne üstlük “Türk Lehçeleri” bölümünde okuyan bendim.</p>
<p>***</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-23532 size-medium alignleft" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2020/07/kazak-242x300.jpg" alt="" width="242" height="300" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2020/07/kazak-242x300.jpg 242w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2020/07/kazak.jpg 480w" sizes="(max-width: 242px) 100vw, 242px" />Nerden aklıma geldi, bilmiyorum. Bir gün ona Konçuy diye seslendim: “Ay yüzlü güzel Konçuy…”</p>
<p>Şaşırdı.</p>
<p>“Konçuy ne?” dedi.</p>
<p>“Bir masal kahramanı, prenses!”</p>
<p>Nasıl da sevinmişti. Bendeki adı hep öyle kaldı: Ay yüzlü güzel Konçuy…”</p>
<p>Şimdi o, ülkem dediği Kazakistan’a dönüyordu.  “Gidiyorum, üzülme! Bir daha görüşür müyüz, bilmiyorum.” diyordu.</p>
<p>***</p>
<p>&#8211; Sana küçük bir armağanım var. dedi.</p>
<p>Şaşırdım:</p>
<p>&#8211; Mahcup ediyorsun beni. Ne armağanı?</p>
<p>-Biliyorsun laleleri ikimiz de çok seviyoruz. Azerbaycan’da ve Türkiye’de çok sevilen bir türkî var: Laleler Laleler… Hikâyesini Türk Ocağı’nda tez hocam Nurullah Bey’den dinlemiştim. Çok etkilendim. İşgale uğrayan Azerbaycan’a yardıma giden Kafkas İslam Ordusuna duyulan sevinci anlatıyormuş. Bu ‘türkîyi’ el yazımla senin için yazdım.  Eğer kabul buyurursan sana armağan etmek istiyorum. Aramızda bir gönül köprüsü olsun.</p>
<p>Şiirin yazılı olduğu kâğıdı bana uzattı. Alıp cebime koydum.</p>
<p>&#8211; Ama sen Kazak’sın, dedim. Niçin Azerbaycan? Onların acısını yüreğinde dert bilmek…</p>
<p>&#8211; Şaşılacak ne var bunda! Ulu aksakalımız Nur Sultan Nazarbayev der ki: ‘<em>Biz ulu bir çınarın dallarıyız! Kadim Türklerin torunlarıyız’</em></p>
<p>Ani bir hareketle ceketimin iki yakasından sımsıkı kavradı.</p>
<p>-Öyle değil mi? dedi. Gülümsedim.</p>
<p>-Öyle! dedim. ‘Biz büyük Türklük ağacının dallarıyız.’</p>
<p>-Hadi, dedi birlikte söyleyelim…</p>
<p>Herkes, iki kişilik bu muhteşem koroyu dinliyordu:</p>
<p>Yazın evvelinde Gence Çölü’nde</p>
<p>Çıhıblar yene de dize laleler</p>
<p>Yağışdan ıslanan yaprağlarını</p>
<p>Seribler dereye düze laleler.</p>
<p>Laleler laleler laleler laleler…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Koro gittikçe çoğaldı. Bir alkış tufanı koptu. Ağlıyordum.</p>
<p>Neden ağladığımı bilmiyordum, ağlıyordum işte. Baktım onun da yanakları ıslak&#8230; Nasıl olsa bizim mahnımız değil miydi?</p>
<p>-Sen neden ağlıyorsun? dedim.</p>
<p>-Baht utansın, dedi. Bizi ayrı düşüren baht utansın!</p>
<p>Son defa sarıldı.</p>
<p>-Dur, dedim. “Benim de sana bir armağanım var.</p>
<p>Şaşırdı. Çimen üzerinden kopardığım bir papatyayı saçlarına taktım. Sonra uzun süredir cebimde yazılı olarak taşıdığım, vermek isteyip de bir türlü cesaret edemediğim mavi zarfı kendine uzattım ve ekledim:</p>
<p>-Burada açmayacaksın. Uçakta açmanı istiyorum.</p>
<p>-Tamam, dedi. Söz! Uçakta açacağım.</p>
<p>Kayıp gitti elleri avuçlarımdan. Giden o değildi sanki Ayman’ın Şolpan’ı, Navrızbay’ın Kanşayım’ı, Nazımbek’in Kulşekızı, Kız Jibek veya Kazak destanlarının yiğit kızı Karaşaş’tı. Bakışları kalbimin gülümseyen yüzüydü, bende kaldı. Bir de kulaklarımda hep o şarkı: “Laleler laleler…”</p>
<p>***</p>
<p>İsyan halindeyim.</p>
<p>Ey, ay yüzlü güzel Konçuy!</p>
<p>Gittin, gittin de ne oldu, başın mı büyüdü? Artık Kuğulu Park’a gitmeyeceğim!</p>
<p>Her zaman oturduğumuz salkım söğütlerin gölgesine oturmayacağım! Laleler mahnısını söylemeyeceğim.</p>
<p>Çiçekçi kadının yüzüne bakmayacağım.</p>
<p>Dalgalı denizler gibiyim.</p>
<p>Meğer yüreğimin al baharlı mavi dağları senmişsin ve her şey seninle güzelmiş.</p>
<p>***</p>
<p>Konçuy, hava limanına erken geldi. Sabredemedi.</p>
<p>Daha uçağa binmeden bekleme salonundayken açtı mavi zarfı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>“Ey ay yüzlü güzel Konçuy’um!</em></p>
<p><em>Bu kadar zor muydu beni anlamak ve yüreğini yüreğimin yanına koymak… Gönlümde cemre, içimde çolpan, gökyüzünde turna olmak… Sahi zor muydu yüreğinle konuşmak… Ne çok isterdim, dilinde türkü, gözlerinde gurbet, kalbinde umut olmayı…</em></p>
<p>Ersagun”</p>
<p>Konçuy’un bir çizgi düştü iki kaşının arasına. Kalbi bütün şiddetiyle çarpıyordu. Saatine baktı. Uçağın kalkmasına iki saat vardı. Bagaj kontrol ve bilet check-in işlemlerini henüz yaptırmamıştı. Telefonunu açtı. Bilet aldığı firmanın çağrı merkezini aradı. Gerekli bilgileri verdikten sonra,</p>
<p>-Biletimi iptal edin, dedi. (…) Hayır, erteleme değil. (…) İptal edin.</p>
<p>Valizi elinde, az önce geçtiği “Güvenlik Çıkış Kapısı”na doğru yürüdü. İçinde bir ses: “Seni almaya geliyorum Ersagun! Nayman Ana elini öptürmeyi, Jolaman zincirlerinden kurtulmayı, Sarı Özek bozkırları yeniden fethedilmeyi bekliyor.”</p>
<p>Ve kapıda genç bir adam…</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/hikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy/">Hikaye: Ay yüzlü güzel konçuy</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/hikaye-ay-yuzlu-guzel-koncuy/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİR ANKARA MASALI</title>
		<link>https://millidusunce.com/bir-ankara-masali/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/bir-ankara-masali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Reyhan Özçiftçi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Nov 2018 16:42:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[MDM EDEBİYAT]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[ZZEĞİTİM VE KÜLTÜR]]></category>
		<category><![CDATA[ZZMDM KULTUR&SANAT]]></category>
		<category><![CDATA[70'ler]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=8879</guid>

					<description><![CDATA[<p>Toparladı kendini, sırtını güneşe verdi diline o günlerden kalma bir marş iliştirdi:<br />
“Çankaya yokuşunda balam Asya’nın bozkurtları,<br />
Dudaklarda aynı türkü, Tanrı korusun Türk’ü.<br />
Çankaya yokuşunda balam Asya’nın bozkurtları,<br />
Dudaklarda aynı türkü, Tanrı korusun Türk’ü.”<br />
Reyhan Özçiftçi'den bir öykü...</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/bir-ankara-masali/">BİR ANKARA MASALI</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-ankara-masali%2F&amp;linkname=B%C4%B0R%20ANKARA%20MASALI" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-ankara-masali%2F&amp;linkname=B%C4%B0R%20ANKARA%20MASALI" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-ankara-masali%2F&amp;linkname=B%C4%B0R%20ANKARA%20MASALI" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-ankara-masali%2F&amp;linkname=B%C4%B0R%20ANKARA%20MASALI" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbir-ankara-masali%2F&#038;title=B%C4%B0R%20ANKARA%20MASALI" data-a2a-url="https://millidusunce.com/bir-ankara-masali/" data-a2a-title="BİR ANKARA MASALI"></a></p><p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-9034 size-medium_large" src="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/11/WhatsApp-Image-2018-11-05-at-18.00.47-768x531.jpeg" alt="" width="768" height="531" srcset="https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/11/WhatsApp-Image-2018-11-05-at-18.00.47-768x531.jpeg 768w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/11/WhatsApp-Image-2018-11-05-at-18.00.47-300x208.jpeg 300w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/11/WhatsApp-Image-2018-11-05-at-18.00.47-1024x708.jpeg 1024w, https://millidusunce.com/wp-content/uploads/2018/11/WhatsApp-Image-2018-11-05-at-18.00.47.jpeg 1200w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></p>
<p>Mine anahtarını daha sokağın başında çıkardı çantasından. Ayağındaki yüksek topuklara aldırmadan yamrı yumru taşlarla döşenmiş, aşağı doğru eğimli dar sokağı koşarcasına tüketti. Küçücük ayaklarıyla üç basamaklı mermer merdiveni serçe gibi sıçrayarak çıktıktan sonra durakaldı. Kafası darmadağınıktı, elindeki anahtarı bin sekiz yüzlü yıllara ait Rum mimarisinin izlerini taşıyan taş binanın demir kapısının kilidine sokup çevirmek aklına gelmiyordu. Sanki o ev, doğup büyüdüğü ev değildi. Sanki otuz iki yıllık ömrünü o evde geçirmemişti. Sanki binlerce kez açtığı o kapıyı ilk kez görüyordu. Neden sonra elindeki anahtarı kilide soktu, alışık el hareketleriyle iki kez çevirdi, ağır demir kapıyı önce biraz öne çekti sonra omzuyla hafifçe itti. Kapı küçük bir avluya açıldı. Beton kaplıydı avlu, tüm duvarlar kireç boyalı… Kapının sağ tarafında bir çeşme, çeşmenin altında küçük bir ahır, duvar diplerinde kırmızı toprak saksılar…</p>
<p>Camlı kapıyı şangırdatarak açtı, ayakkabılarını fırlatırcasına çıkarıp salona girdi. Öyle bir telaş içindeydi ki eve girdiğinden beri karıştırdığı çantasında aradığını bir türlü bulamıyordu. En nihayetinde çantasından bir otobüs bileti çıkarıp odanın ortasındaki mermer sehpanın üzerine koydu, sonra sehpanın karşısındaki koltuğa emaneten oturdu. Tüm benliğiyle biletteydi. Dalgın bakan gözlerinden o kâğıt parçasının bilet olmaktan öteye anlamlar taşıdığı belli oluyordu. Oturduğu yerden bilete uzandı, başına bir iş gelmesinden korkar gibi katlayıp cüzdanına yerleştirdi. Çünkü tam tamına altı bileti otobüsün hareketine az kala yırtıp atmıştı.</p>
<p>Yerinden doğruldu kararlı adımlarla valizini hazırlamak için yatak odasına yöneldi. Bu defa ne pahasına olursa olsun bu yolculuğu gerçekleştirecekti.</p>
<p>Mine Balıkesir’in küçük bir kasabasında dört çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelmişti. Kendisinden yirmi yaş büyük ağabeyinin, “Hiç birimiz okuyamadık, bari bu okusun.” demesiyle Gazi Eğitim Enstitüsünde okuma şansına sahip olmuştu. Babasına kalsa, kız kısmının okumasına ne hacet var, deyip onu dizinin dibinden ayırmazdı. Mine, ağabeyi elinden tutup da onu Ankara’ya götürdüğünde daha on yedi yaşındaydı. İlk defa doğduğu kasabanın dışına çıkıyordu. İlk defa yolunu izini bilmediği koskoca bir şehirde tek başına kalacaktı. Önce korkmuş, sonra kendisini kucaklayan dost yüreklerle tanışmış, idealleri olmuş, inandığı ülkünün peşine düşmüş, güven duygusunu tatmış, sevmiş, tüm özgürlükleri, tüm tutsaklıkları bir arada yaşamış ve bunları yaşarken de Ankara’ya âşık olmuştu. Ve bu aşkın tüm yangınlarıyla yüreğini sardığı bir zamanda 1980 yılının Temmuz ayında, Mine, yine geleceğim umuduyla arkasına baka baka ayrılmıştı Ankara’dan. O günün üzerinden tam tamına on yıl geçmişti. Geçen yıllar ona Ankara’yı ve Ankara ile bütünleştirdiği dostlukları unutturamamıştı. Aksine içindeki özlem gün geçtikçe korlaşmış, korlaştıkça yüreğini daha fazla yakar olmuştu.</p>
<p>Enstitü’nün son yılındayken Ankara’ya yerleşip hayatını orada devam ettirme kararını almıştı. Fakat 80 ihtilali olarak tarihe geçen askerî darbeye zemin hazırlayan siyasi çatışmaların en yoğun yaşandığı bu dönemde ailesi onu Ankara’da bırakmamıştı. Babasıyla ağabeyi hatırlı dostlarını araya sokup Mine’nin olan biteni anlamasına fırsat vermeden, kasabanın tek okulunda göreve başlamasını sağlamışlardı. Onlar kendilerince Mine’ye büyük bir iyilik yapmıştı. Oysa bilmeden Mine’yi mutsuzluğa mahkûm etmişlerdi. Çevresindekilerin mutluluğu ile mutlu olmaya alıştırmıştı kendini. Özlemlerini, arzularını içine gömerken konuşarak değil susarak yaşamayı öğrenmişti.</p>
<p>Yıllardır ertelemek zorunda kaldığı bu yolculuğun kaçınılmazlığı ve ötelenemezliğinin gelip çattığı gündü o gün. Hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde hazırlanıp bahçeye çıktı. Bahçeye çıkınca korku içinde donakaldı; hava henüz kararmamıştı ve sokak her zamankinden daha kalabalıktı. Duvarları aşıp bahçeye doluşan şamata, kulaklarında uğuldadı. Onca meraklı gözün önünden elinde valizle nasıl geçecekti? Dizlerinin bağı çözüldü, birden tüm gücünü kaybetti, buna rağmen kulpunu avucunun içinde ezdiği valizini yere bırakmadı. Valizi yere koyarsa onu bir daha eline alamamaktan korkuyordu. Oysa Balıkesir’e gidecek son dolmuşun hareketine daha bir saat vardı. Bunu bilmesine rağmen “Ya şimdi, ya hiçbir zaman!” dedi ve kendini sokağa attı.</p>
<p>Kapı önlerine oturmuş meraklı yüzlerle göz göze gelmemek, sorularına cevap vermemek için başını öne eğdi ve kulaklarını tıkadı. Birisi “Mine! Kız nere gidiyon?” diyecek oldu. Mine’den yüz bulamayınca yanındakilere kaş göz işareti yapmakla yetindi.</p>
<p>Mine, topuklarına basa basa hızlı adımlarla tükettiği sokağın köşesinden dönünce ona dur diyecek herkesi arkasında bırakmıştı. Derin bir nefes aldı. Görenlerin ne düşüneceğine aldırmadan gülümsedi. “Meğer ne kolaymış!” dedi. Ömrünü tüketen tüm ikilemlerden tamamen kurtulmuştu. Şimdi gözlerinin buğusunda, Ankara sokaklarında kucağındaki kitaplarla dolaşan, Aysel ve Meral’in daha çok da Hakan’ın hayali vardı.</p>
<p>Ankara’ya adım attığının ilk haftasında tanımıştı Hakan’ı, aynı okuldaydılar ondan iki yıl öndeydi. Aylarca hiç konuşmadan aynı arkadaş topluluğu içinde yan yana yürümüşlerdi. Sonraları da inandıkları ülkü için omuz omuza yürüdüler. Birbirlerini gözlediler, kolladılar, korudular. Mine ne zaman bir çatışma haberi duysa yüreğini saran sancı ile olduğu yere yığılıp kalacağını sanır, Hakan’ı gözüyle görmeden de huzur bulamazdı. Hakan da Mine’nin kaygılanacağını bilir iki eli kızıl kanda olsa ona haber uçurmayı ihmal etmezdi. Böyle öğrenmişlerdi dostluğun ne demek olduğunu ve dostluğun aşk ile ne kadar kolay bütünleştiğini.</p>
<p>Mine, Sındırgı’dan Ankara’ya, 1980 yılının Temmuzunda ayrıldığı güven ve dostluğa yürüyordu. Kulaklarında, onu uğurlarken Hakan’ın dudaklarından dökülen sözcükler yankılanıyordu.</p>
<p>“Ben hep burada, Ankara’da olacağım, Ankara’yı özlediğinde çık gel, eğer beni görme isteği olmazsa yüreğinde, bil ki o zaman ben yaşamıyorumdur.”</p>
<p>Mine’nin adımları heyecanla sıklaştı, yüreği Hakan’ı görme isteğiyle çağlıyordu. Demek ki Hakan yaşıyordu… Aynı anda okuya okuya ezberlediği Meral’den beş yıl önce aldığı mektup dolandı diline, içi daraldı. Şöyle diyordu mektubunda Meral;</p>
<p>“Geçen gün durakta kiminle karşılaştım biliyor musun? Hakan’la&#8230; Bakanlık’ta işi varmış ondan gelmiş benim oraya, lafladık biraz, hâlâ Ticaret Lisesindeymiş, müdür yardımcısı olmuş. Evlenmiş bilmiyordun değil mi? Bunu duyunca çok üzüldüm. Senin için tabii! Sen hâlâ onu bekliyorsun. Gel dedim sana kaç sefer. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, dedim. Nedenini bilmediğim türlü çeşit bahane buldun. Gurur yaptın büyük ihtimalle. Aşkta gurur olur mu be kızım! Tam seni ikna etmiştim buraya alacaktım. Annem öldü babamı bırakamam, dedin. Bak evlenmiş işte. Seni sevmeyen biri için hayatını mahvettin. Vazgeç artık şu Hakan sevdasından. Bizim dairede bir arkadaş var, çok efendi üstelik de oldukça yakışıklı gel onunla tanıştırayım seni. Gel he de&#8230;”</p>
<p>O gün çok kızmıştı Meral’e, duygularını hafife aldığı için, cevap yazmamıştı mektubuna. Ona mektup yazmayı kestiği için üzüldü. Koşup Meral’e sarılmak geldi içinden, o tombul yanaklarından doyasıya öpmek… “Meral hâlâ tombul mu acaba?” diye geçirdi aklından, çok değil belki sekiz saat sonra Meral’i görebileceğini düşündü, sevinçten ellerini çırpası geldi.</p>
<p>Aslında seksen ihtilali savurmuştu her birini bir yana. Birbirlerine verdikleri sözler, ettikleri yeminler, Ankara sokaklarında çiğnem çürük olmuştu. Arayamaz olmuşlardı birbirlerini. İnandıkları dava küçümsenmişti, horlanmış, zorla unutturulmuştu. Ölümü bile göze aldıkları dostluklar masal olmuştu. Önce sıklıkla yazılan mektuplar seyrekleşmiş, sonra mektuplardaki heyecan tükenmiş, adresler kaybedilmiş, telefonlar unutulmuştu.</p>
<p>Mine yolculuğu boyunca yarı uyur yarı uyanık, Ankara Masalını, Gazinin bahçesinde, kantininde, dersliklerinde, mitinglerde, kavgalarda, dövüşlerde, marşlarda sayfa sayfa okudu.</p>
<p>Otobüsten indiğinde gece son perdesini de çekmişti yeryüzünden. Öyle parlaktı ki dünya ve öyle neşeliydi ki… Tüm insanlar, kuşlar gülümsüyordu ve sabahın çiğ damlaları bir saat sonra buharlaşıp yok olacaklarına aldırmadan kahkaha ile gülüyorlardı. Mine önce yaşadığı bu mutluluğa inanamadı, mor kanatlı kelebekle birlikte sessizce kanat çırptı gökyüzüne. Nihayet Ankara’daydı… Elinden valizini alacak bir nefes olmasa da yanında, o hayalleriyle devleştirdiği, rüyalarında seviştiği Ankara’sının kolundaydı. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir miydi?</p>
<p>Küçük adımlarla otogardan ayrılıp Gar’a doğru yürümeye koyuldu. Ulaştırma Bakanlığı binasını görünce büyülendi, gururdan tüyleri kabardı, gözleri kamaştı hiçbir şey göremez oldu. Ankara’sı ne kadar görkemli, ne kadar ulaşılmazdı. Onun için çiğnenecek tüm yasaklar mubahtı. Kalbi sevdiğine kavuşmuştu, deli gibi çırpınıyordu.</p>
<p>Mine ilk heyecanını atlattıktan sonra etrafına dikkatle bakmaya başladı. Ankara değişmişti… Kore Şehitleri Anıtı yerli yerindeydi, kavşaktan sağa Tandoğan’a döndü, taksilerin modelleri, halk otobüslerinin renkleri değişmişti. Güneş ısıtmaya başlamıştı, bir saat sonra Temmuz güneşi kavuracaktı Ankara’yı, başını göğe kaldırdı, güneşe gülümsedi, onun değişmediğine sevindi.</p>
<p>Tandoğan Meydanı’na vardığında cıbıl cıbıl ayaklarını suyun içinde çırpan bronz eroslara bakarak geçti karşıya. Bir uğultu duydu sanki arkasına dönüp baktı, eroslar kalabalığın içinde kaybolmuştu. Tandoğan mitinginin orta yerinde buluverdi kendini o an. Hakan’ı aradı gözleri, Hakan meydanın Anıttepe girişindeydi, üzerinde çizgili siyah ceketi ve Mine’nin ördüğü gri süveter vardı. Beyaz gömleğinin bir yakası dışa doğru çıkmış, iri düğümlü kravatı gevşek&#8230; Yumruk yumruk olmuş ellerin hepsi yukarıdaydı&#8230; Ömer, Tamer, Gökhan, Hikmet, İsmail, Mustafa, Hayrettin, Seyfi, Hüseyin, Bekir, Emine, Meral, Ayşe, Ayla hepsi oradaydı. Herkes birbirini kucaklıyordu. Yüzlerde o müthiş gülümseme&#8230;</p>
<p>Tüyleri diken diken oldu Mine’nin. Ayakları taşıyamadı bedenini, sırtını bulduğu ilk duvara dayadı, gözleri hâlâ meydandaydı. Neden sonra toparladı kendini, sırtını güneşe verdi diline o günlerden kalma bir marş iliştirdi:</p>
<p>“Çankaya yokuşunda balam Asya’nın bozkurtları,</p>
<p>Dudaklarda aynı türkü, Tanrı korusun Türk’ü.</p>
<p>Çankaya yokuşunda balam Asya’nın bozkurtları,</p>
<p>Dudaklarda aynı türkü, Tanrı korusun Türk’ü.”</p>
<p>Ankara Üniversitesi’nin duvarı dibinden Gazi’ye doğru yürürken.</p>
<p>Beşevler kavşağına gelince sağa döndü, biraz daha yürüdü, durdu. Hakan on yıl önce oturduğu duvarın üzerinde, bacakları yana açmış, dirsekleri dizlerinde, başı hafif sağa yatık Mine’ye bakıyordu. Elindeki valizi bıraktı. Yakaladığı kare bozulmasın diye kımıldayamıyordu. Öylece durdu ta ki ayakları dibindeki valiz, yoldan geçen birine takılıncaya kadar. Eğildi devrilen valizi yerden kaldırdı. Gayri ihtiyari Hakan’ın hayaline doğru yürüdü. Sonra durdu. Hakan gitmişti. Sevinç, heyecan, mutluluk gitmişti. Gerisin geriye döndü, sağa sola baktı, eskilerden kalma tanıdık bir şeyler bulmalıydı. Hiç bir şey yerli yerinde değildi.</p>
<p>Sırtını Gazi’ye dönüp koşar adım caddenin karşısına geçti. Omuzlarında tonlarca ağırlık… Buna rağmen geldiği yolu hızla tüketme çabası içindeydi. Son anda fark ettiği masaya neredeyse çarpacaktı ki durdu. Tutunduğu masa küçük bir pastaneye aitti.  Bir sandalye çekip oturdu. Kurşun kadar ağırlaşmış valizini, ondan kurtulmak istercesine masanın altına doğru itti. Güneş gözünün içine dalıyordu, aldırmadı. Oturduğu yerden bir saat öncesine göre oldukça yoğunlaşan araç akışını izliyordu.</p>
<p>Mine’yi, üzerine abanmış güneş ışınlarından kurtarmak isteyen garson şemsiyeyi sağa doğru çekti. Sonra;</p>
<p>“Size ne getireyim öğretmenim.” dedi.</p>
<p>Mine başını kaldırıp ona öğretmenim diye hitap eden gence gülümsedi.</p>
<p>“Simit ve çay.” dedi. Bir çabuk arkasını dönen garsona seslendi.</p>
<p>“Cam bardakta olsun.”</p>
<p><em> Meral ellerini çırparak girmişti odaya;</em></p>
<p><em>“Simit var, bir de çay demledik mi! Ohhh! Keyfe bak.”</em></p>
<p>Enstitü’nün son yılında yurt güvenilir olmaktan çıkınca Meral ve Aysel ile birlikte küçücük bir ev bulmuşlardı Atatürk Orman Çiftliği’ne yakın. O evdeki en büyük ziyafetlerden biriydi simit ve çay. Zaten orası sadece onların evi değildi ki, başı sıkışan herkesin sığınağı olmuştu. Çok yenmişti odanın ortasındaki eski tahta masada zeytin, salça, ekmek&#8230; Hakan, bacağındaki kurşun yarasından akan kanlarla 25 Ocak 1978 gecesi o eve gelmişti. Ağlaya ağlaya temizlemişti yarasını Mine. O ateşler içinde sabaha kadar sayıklarken, onunla birlikte kaç kez ölmüş, kaç kez dirilmişti.</p>
<p>Çayının son yudumun içerken nerede olduğunu hatırladı. Kolundaki saate baktı dokuza on vardı. Hakan okula gelmiştir, diye geçirdi aklından, çarçabuk hesabı ödedi. Bir taksi durdurdu. Şoföre;</p>
<p>“Ticaret Lisesi’ne” dedi.</p>
<p>Taksinin kasetçalarında İlhan İrem’in “Boş Ver Arkadaş” adlı şarkısı çalıyordu. Mine’nin yüzünden hüzün silindi, gözleri parladı. Geçmişi, o gün için Gazi’nin bahçesinde bırakmaya karar verdi. Ankara’da bir gün yaşıyordu ve o günü yeniden yaşama şansı yoktu.</p>
<p>Hakan anı değildi artık. On dakika uzağında, hemen şuracıktaydı. Mine’nin kalbi hızla çarpmaya başladı, yüreği daraldı, eli ayağı kesildi, kendine olan güveni uçup gitti. Bir yığın endişe içine gömüldü. Ya Hakan yüzüne bakmazsa…</p>
<p>“Fikrimi değiştirdim. Milli Eğitim Bakanlığı’na lütfen.” Dedi şoföre.</p>
<p>Cesaretini toparlamak için önce Meral’in yanına gitmeliydi. Otururlar sarmaş dolaş eski günlerden konuşurlardı. Yıllardır konuşacak ne çok şeyleri birikmişti.</p>
<p>“Büyük ihtimalle onda kalırım bu gece, Hakan’ın telefonu vardır, arar, belki Hakan’ı görmeye birlikte gideriz.” diye geçirdi aklından, yeniden hayallerle coştu.</p>
<p>“Affedersiniz. Teybin sesini biraz açar mısınız?” diye ilave etti.</p>
<p>Taksi sağa döndüğünde kasetçalarda “Delisin” çalıyordu.</p>
<p>Şoföre belli etmeden sağa sola sallanıp, el çırparak şarkıya eşlik etmeye başladı. Dudağındaki tebessüm gözle görülür boyuttaydı. Gözleri ışıl ışıl yanıyordu ve Kızılay; muhteşemdi, cıvıl cıvıldı, hiç değişmemişti. Taksi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın önünde durdu. Mine eline kıstırdığı valizi sürüklerken mutluluktan uçuyordu.</p>
<p>Kapıdaki görevliye Meral’in ismini verdi, adam içeriye girdi telefon ile bir görüşme yaptı. Mine kendisine doğru yürüyen adamın yüz ifadesinden bir terslik olduğunu anladı. O, Meral’in raporlu olduğunu söylerken, Mine ısrarla görüşmesi gerektiğini, bunun çok ama çok önemli olduğunu anlatıyordu. Görevli yeniden içeriye girdi, Mine çaresiz ve bitikti, ardından umutsuzca bakıyordu. Meral’i eliyle koymuş gibi bulacağını sanmıştı. Adam baş işaretiyle çağırdı, Mine valizini orta yerde bırakıp koşar adım içeri girdi. Eline sıkıştırılan telefonda cılız isteksiz bir ses… Rüyada gibiydi Mine, kimdi o sesin sahibi?</p>
<p>“Mine’cim nereden çıktın sen?” diyordu telin diğer ucundaki.</p>
<p>Mine şaşkındı, Meral bu kadar kibar değildi ki!</p>
<p>“Neden haber vermeden geldin ki canım. Haber verseydin izinli olmadığım bir zamana denk getirirdik gelişini. Şimdi bana gel desem evim çok uzak, üstelik misafirim de var, rahat edemezsin. İnşallah başka sefere görüşürüz. Bu böyle olmadı saymam bak. Ankara’ya geldiğinde bana uğramazsan küserim. Söz değil mi şekerim. Geldiğinde uğrayacaksın değil mi?” diyordu.</p>
<p>Mine ne cevap vereceğini şaşırmıştı.</p>
<p>“Tabii uğrarım, söz.” dedi.</p>
<p>Telefon elinden kaydı, adam tutmasaydı, yere düşerdi. Bakanlığın kapısından ruh gibi çıktı, amaçsızdı, ayaklarının götürdüğü yöne sürükleniyordu. Koluna birinin dokunmasıyla irkildi; “Hanımefendi valizinizi unuttunuz.” diyordu adam.</p>
<p>“Hakan bununla görse beni, beğenir mi?” düşüncesiyle aldığı bütün giysileri sokuşturmuştu valize. Koskocaman valizle Kızılay’ın orta yerinde kalakalmıştı. Utandı valizinden, Ankara’ya gelişinden… Cesaret bulmak için gitmişti Meral’in yanına ama var olanını da kaybetmişti. Güven Park’ın içinde buldu kendini, rastgele bir yere çöküverdi. Saat kaçtı? Ne zamana kadar orada oturacaktı? Bunların hesabını yapmıyordu. O gece nerede kalacaktı? Ankara’sıyla birlikte kaç gece uyuyacaktı? Bunu da bilmiyordu.</p>
<p>Onca kalabalığa rağmen sessiz, dingin bir huzur hâkimdi parka. Belki de kuşlar ötüyordu. Duyduğu sadece bağlama sesiydi. Sesin geldiği yöne baktı, karşısındaki ağacın dibine bir adam bağdaş kurmuş, bakışları bağlamanın sapında gidip gelen parmaklarındaydı. Bildiği türkülerden değildi duyduğu. Belli ki acıklıydı hikâyesi. Dertlendirmişti söyleyeni de dinleyeni de. Adam köylü tipliydi, kara şalvar vardı ayağında, başında kasket. Sanki onun da gidecek yeri yoktu. Ankara ıpıssızdı, Mine kimsesizdi…</p>
<p>Günün tarihi 20 Temmuz’du… Her yıl 20 Temmuz’da Ankara’da buluşacaklardı, öyle ayrılmışlardı birbirlerinden. Neredeydi Ayla, neredeydi Mustafa, neredeydi Emine, neredeydi Aysel, Tamer, Hikmet, Meral, neredeydi Hakan? Neredeydi caddeleri çığlık çığlık Ankara, neredeydi dostluk, neredeydi kardeşlik? Belki onlar da her 20 Temmuz’da Mine’yi aramışlardı? Oysa o hep gelmişti. Bedenini getirememişti. Bunu onlar bilmiyordu, bildirememişti. Suçlu kimdi?</p>
<p>Tüm heyecanını tüketmişti daha öğle olmadan. Kalktı yerinden; ne yapacaktı şimdi? Yürümeye başladı yılgın ve yorgun adımlarla. Kimseyi görmeden mi dönecekti geriye. Yıllar boyu kurduğu hayallerinden vazgeçecek miydi? Geldiği gibi dönemezdi? Tebessümle hatırlanacak anlar yaşanmalıydı, gözyaşının izleriyle bütünleşmemeliydi 20 Temmuz 1990 Ankara’sı.</p>
<p>Yürüyordu cesaret toplamak için. Yeteri kadar toplamış olmalı ki bir taksi çevirdi. Beş dakikasını almadı Hakan’a ulaşması. Taksiden indiğinde bin güçlükle topladığı cesaret eriyip yok oluverdi. Hakan karşısında duran taş binanın içindeydi. Olmayabilirdi de… Numune Hastanesi’nin acil girişine yakındı bulunduğu yer, vızır vızır geçen arabaların orta yerinde kalıvermişti. Birkaç adım geriledi, ileriye gidecek gücü bulamamıştı henüz. İnsanların gürültüsü, arabaların homurtuları, korna sesleri hepsi birbirine karışmış, anlamsız bir uğultu olmuş gökyüzüne yükseliyordu. Mine’de tık yoktu.</p>
<p>Karşısında duran bina mabetti sanki. Bir daha hiç göremeyeceği sevgiliye bakar gibiydi. En ince ayrıntıyı belleğine hapsediyordu. Ön tarafta iki katlı tarihi bir yapı ve arkasında sonradan ilave edilmiş yüksek binalar vardı. Hakan belki yola bakan odalardan birindeydi. Yolu atlayıp, demir parmaklıklı bahçe kapısını açıp içeriye girmek istedi, kımıldandı, fakat o gücü bulamadı, yeniden duvara yaslandı.</p>
<p>Çok güzeldi. Çok şıktı. Bembeyaz yüzü simsiyah saçları vardı. Gelen geçen ona bakıyordu. Alışık değildi orta Anadolu kültürüyle yoğrulmuş Ankara böyle kadınlara. Onlara göre diz kapağını örtecek uzunluğundaki etek boyu kısa sayılırdı, kısa kollu beyaz gömleğin de yakası biraz açıktı. Mendil büyüklüğünde bir fular vardı boğazında, dolgu topuk yüksek ayakkabılar üzerindeki incecik bedenin farklılığını hissetmeleri normaldi. Ne yazık ki o birçok kadının özgüvene dönüştüreceği Allah vergisini kullanmayı beceremiyordu. Çekingen ve ürkek adımlarla Ticaret Lisesi’nin parmaklıklı demir kapısını açtı, binaya uzanan yolda ağır adımlarla yürürken bir yandan da gözleriyle giriş kattaki pencereleri tarıyordu. Yolun tam yarısına geldiğinde durdu, hayallerle yaşamaya o kadar alışmıştı ki, on adım atıp da Hakan’ın yanına gitmek varken, yaşanacak karşılaşma anını düşlemeye koyuldu.</p>
<p><em>Koridorda sağa sola bakınırken, arkasından bir ses,</em></p>
<p><em>“Beni mi arıyordun?” dedi. </em></p>
<p><em>Mine gözleri dolu doluyken gülümsedi, aynı anda Hakan’a sarıldı.</em></p>
<p><em>Birbirlerine sarılı yarım dakika kadar kaldılar, Hakan beline hafif dokunarak onu bahçedeki masaya doğru yönlendirdi.</em></p>
<p><em>“Ne zaman geldin?” dedi.</em></p>
<p><em>“Bu sabah.”</em></p>
<p><em>“Neden haber vermedin?” </em></p>
<p><em>“Bilmem.” </em></p>
<p><em>“Olsun, geldin ya!”.</em></p>
<p>“Kimi aradınız?” diyen kalın bir kadın sesi Mine’yi hayallerinden koparsa da nerede olduğunu hatırlayabilmesi için kadının tırtıklı sesiyle yeniden “Kimi aradınız?” diye sorması gerekti.</p>
<p>Mine kadını tepeden aşağı şöyle bir süzdü. Kısa boylu, etine dolgun ve esmerdi. Güzeldi de. Fakat tiksinti verecek kadar itici geldi Mine’ye. Kadını hiçe sayıp hemen okula girmek istedi ama kadın gardiyan gibi Mine’nin karşısına dikilmiş sorduğu soruya cevap bekliyordu. Çaresiz kadının sorusuna cevap verdi.</p>
<p>“Hakan Bilgin’i arıyorum.”</p>
<p>“Ben karısıyım. Neden arıyorsun?”</p>
<p>“Enstitüden arkadaşıyım.”</p>
<p>Kadın dudağının sağ ucunu hafif yukarı kaldırıp gözlerini öfkeyle kıstı, aşağılarcasına bakarken erkeksi sesiyle,</p>
<p>“Adın ne?” diye sordu.</p>
<p>Mine, sorusuna cevap verip vermemek konusunda kararsızlık yaşarken okuldan dört yaşlarında bir kız çocuğu koşarak kadının yanına geldi. Ağlıyordu, kadın dikkatini çocuğuna verdi. Mine çocuğun kadına, dolayısıyla Hakan’a ait olduğunu fark etti. Her şeyi unutup çocuğu izlemeye başladı. Çocuk, Hakan’ın kopyasıydı adeta; kıvır kıvır sarı saçları vardı. Aynı Hakan’ınki gibi parlıyordu renkli gözleri… Görünüş olarak çok sevimli olmasına karşın ağlayıp bağırması debelenmeleri onu aynı annesi gibi itici kılmıştı. Kadın çocuğu susturmak için çaba harcarken Mine kendinden geçmiş onları izliyordu. O an nasıl olduysa çocuk annesinin kucağından kurtuldu koşarak uzaklaşmak isterken güllerin arasındaki yolun tam ortasına yüzükoyun kapaklanıp düştü. Gayri ihtiyari Mine kadınla birlikte çocuğun yanına koştu. Çocuk şımarıklıktan değil acıdan ağlıyordu bu defa. Dizinde oldukça büyük bir kesik oluşmuş her yan kan içinde kalmıştı. Dizi kan revan, gözyaşıyla sümüğü birbirine karışmış halde acıyla ağlayan o çocuk, Hakan’ın çocuğuydu. Mine’nin içi parçalandı. Çocuğun acısını dindirmek istiyor elinden sadece saçlarını okşamak geliyordu. Kadın kanı dindirmek için mendilini kesiğin üzerine tampon yapmış bastırıyordu.</p>
<p>“Tamponu bağlayabilecek bir şey var mı?” dedi. Kadının sesini anne şefkati yumuşatmıştı. Mine çantasını açar açmaz eline geçen güllü eşarbı -bu eşarbı ona Enstitü yıllarındayken Hakan hediye etmişti- hiç düşünmeden küçük kızın dizine bağladı. Çocuk yatışmıştı. Kadın çocuğu kucağına aldı.</p>
<p>“Ağlama yavrum. Baban şimdi seni doktora götürür.” diyerek okula girip gözden kayboldu.</p>
<p>Mine bir süre kadının kaybolduğu noktaya bakıp kaldı. Sonra valizini alıp gerisin geri girdiği gibi küçük adımlarla çıktı parmaklıklı demir kapıdan.</p>
<p>Yönü Tren Garı’na doğruydu artık. Hafif esen akşam yeli Ankara’nın dört bir köşesinden topladığı kokuları Mine’nin üzerine yollarken Gençlik Parkı’nı gölgeleyen ağaçların tatlı hışırtısı Mine’ye, “yine gel” der gibiydi. Güneş batışa doğru yollanmıştı. Bir an durdu, arkasına baktı, sanki okulun kapısı önünde bir adam ona el salıyordu. Mine elini kaldırmak istedi, kaldıramadı. Hüzne karışmış bir tebessüm belirdi dudağında, yanaklarında küçücük damlalar. Önüne döndü. Saatine baktı, adımlarını sıklaştırdı, Ege Ekspresi neredeyse hareket edecekti.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/bir-ankara-masali/">BİR ANKARA MASALI</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/bir-ankara-masali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
