Günümüz gazeteleri neyin aynası?

 

Yazarın
Sosyologca Dergisi 15-16. sayısında
yayımlanmış yazısıdır.

Ülkemizde gazete tirajlarının düşüklüğü, değişik vesilelerle çok dile getirilegelen bir durumdur. Hele nüfusa oranlanınca, kişi başına düşen gazete sayısının azlığından kalkılarak değişik açıklamalar yapılır.

Bu açıklama biçimlerinden en yaygını, faturayı Türk toplumuna kesen yaklaşım biçimidir. Aslında kolaycı bir yaklaşım biçimidir bu ve genellikle medyanın değişik kademelerinde çalışan kişilerce dile getirilir.

Bu görüşü savunanlara göre halkımızda okuma alışkanlığı ne yazık ki yoktur. Bunun sebebi de sadece günümüz koşullarıyla ilgili değildir. Elin Japon’u metroda, trende elinden kitabı düşürmezken bizim halkımız okumaya bir türlü alışmamıştır. Çünkü bizim toplumuzda hakim olan sözlü kültürdür. Yazılı kültür ürünleri bize yabancıdır. Bu yüzden insanlarımız çok az okumaktadır.

Gördüğümüz gibi bu açıklama tarzında az okunan/tüketilen/satılan ürünün/gazetenin niteliği ve kalitesi üzerinde hiç durulmamaktadır.

Gerçekten böyle mi?

Halkımız okumayı sevmiyor mu? Bilmiyor mu?

Hemen aklıma 1970’li yılların sonlarına doğru küçük bir Anadolu kentinde yaşarken İstanbul’a 1-2 günlüğüne giden olunca onlara Gırgır dergisi siparişi verdiğimiz geldi. Gırgır elbette bizim yaşadığımız kentte de satılıyordu. Pazar günleri çıkıyordu. Pazar sabahları ilk işimiz Gırgır almak ve mahalledeki arkadaşlarımızla birlikte okumaktı. Gırgır pazar günleri çıkıyordu ama biz bu derginin İstanbul’da 1-2 gün öncesinden çıktığını öğrenmiştik. Dönemin “dağıtım” koşullarında dergi Anadolu’ya 1-2 gün sonra ulaşıyordu. İşte bu siparişin sebebi pazarı bekleyememe sabırsızlığı idi. Bazen bu yolla iki gün öncesinden Gırgır okuyabiliyorduk.

.

Bir başka gözlem:

Sanırım 1978 yılı idi. Lise öğrencisiydim. Bir Ramazan ayıydı ve yaz mevsimiydi. Sahur erken oluyordu. İnsanlar da sahur vaktine kadar uyumuyordu. Bir gece yarısından hemen sonra sahur vaktine yakın, çarşıdan eve gelirken Kırıkkale sokaklarından birinde bir kuyruk gördüm. Çarşıda ama küçük bir ara sokakta 30-40 metrelik bir insan kalabalığı ilgimi çekti. Yakından bakınca buranın gazete ana bayii olduğunu gördüm. Neden bekliyordu insanlar?

Sordum. Gazete kamyonunu bekliyoruz dediler. Gelir birazdan…

Gazete kamyonu!

Ne kadar bilmiyorum ama ben de bekledim. Sonra bir kamyon hızla girdi sokağa. İnsanlar açıldı. Motoru stop etmeden kasayı açıp gazete paketlerini atmaya başladı kamyoncu. İşini hızla bitirdi ve sıradaki kente gitmek için gaza bastı.

Böylece sabahı beklemeden gece yarısı ertesi günün gazetesini alabileceğimi öğrenmiştim ve o günden sonra ben de artık o kuyruğun bir müdavimi idim.

Okuma alışkanlığı yok denilen Anadolu insanı gazete almak için gece kuyruğa giriyordu.

O yıllarda Gırgır büyük bir tiraja sahipti. Hatta yanılmıyorsam dünyanın en çok satılan mizah dergilerinden biriydi.

Yani, satılan ürün, içeriği ile toplum gerçekliği ile bağlantı kurabiliyor ve toplumun temel sorunlarını ele alıp yansıtabiliyorsa yukarıdaki örneklerde olduğu gibi neredeyse kapış kapış gidiyordu.

Sonra üniversite okumak için İstanbul’a geldim. 1980’li yılların hemen başında öğrenciliğime devam ederken bir yandan da Tercüman gazetesinde çalışmaya başladım. Tashih servisinde… Musahhihtim.

O zaman da fena satmıyordu gazetelerimiz. Tirajlar şimdiki gibi değildi.

Acaba günümüzde tirajların bu kadar düşük olmasında, elbette pek çok etkenin yanında, gazetelerin ve gazeteciliğin toplum ve toplum sorunlarıyla ve halka-insanlarla yeterli ve sağlıklı ilişki kuramamasının etkisi ne kadardır?

Bu bağlamda o dönemle günümüz gazeteleri/gazeteciliği ile ilgili basit gibi gözüken ama temelde pür sosyolojik ciddi farklar vardı.

Önce mekan ve mimari tasarım farkının altını çizmek gerekiyor sanırım.

O dönem gazeteleri kentin içindeydi ve okuyucuların da kolaylıkla girip ziyaret ettiği, gazete çalışanlarıyla görüşebildiği bir özellik gösteriyordu.

Çok farklı sebeplerle insanlar geliyordu, yazarlarla, gazete yöneticileri ile görüşmek istiyor, bazen dertlerini anlatıyor bazen gazeteyi eleştiriyorlardı.

Mesela:

Bir gün gazete kapısından nedense bizim servisi aradılar. Bir genç gelmiş ve gazetenin günlük fal köşesini hazırlayan yazarla görüşmek istiyormuş. Kapıdan değişik servisleri aramışlar ama bir türlü o köşeyi kimin hazırladığını bulamamışlar.

Bize gönderdiler…

Delikanlı geldi ve sonunda baklayı ağzından çıkardı. Yalvar yakar bir ricası vardı. Çok önemliydi onun için. Mahallesinde bir kıza aşıktı. Komşu kızına. Ama bir türlü “açılamamış”tı. Kız düzenli olarak bizim gazeteyi alıyor ve günlük falı da okuyordu. Hatta fazlasıyla meraklıydı bu fala. Mesele şuydu: kız filanca burçtandı ve birkaç gün o burca karşımızdaki delikanlının özelliklerinden bahsederek, karşısına hayırlı bir kısmetin çıkacağını yazamaz mıydık?…

Günümüzde gazeteler artık “plaza”larda hazırlanıyor. Bu plazaların bir özelliği de kentten kopuk, otoban kenarlarında olması. Otoban kenarları, yani bırakın çatkapı girmeyi önünde otobüs durağı bile olmayan mekanlar.

Hadi gittiniz. Çalışanların bile kartla girebildiği kapılar, katlar.

Cevizlibağ’daki Tercüman binasında, biraz abartırsak neredeyse futbol sahası büyüklüğüne yakın salonlar, mekanlar vardı. Öylesine ki, kimi geceler gazetede bolca bulunan “kağıt”ları yine o zamanın teknolojisi gereği bolca bulunan ve kullanılan koli bantları ile sarar, top haline getirir ve maç yapardık.

Çalışanlar şimdiki gibi herkesten yalıtılmış fanuslarda ekran başında bir başına oturmuyordu. Birkaç kişi hariç kimsenin “oda”sı yoktu. Herkes herkesi görebiliyor ve daha önemlisi herkes herkesle görüşebiliyordu.

Bu durum doğal olarak üretime de yansıyordu. Çalışanların sadece halkla değil, kendi aralarında da yoğun ilişki içinde olması, konuşması, gazete içeriğini tartışması, hazırlanan üründe herkesin katkısı olmasına da yol açıyordu.

Herkes herkesle şimdikinden çok daha yakındı.

Her anlamda yakın.

Mesela, bankacılık ve banka teknolojisi şimdiki gibi olmadığından, ay başlarında muhasebe servisinin önünde kuyruğa girer, maaşımızı elden ve nakit alırdık.

Ve ben daha 20’li yaşlara henüz adım atmış bir öğrenci iken, o maaş kuyruğunda yazı işleri müdürü dahil koca koca adamlar, önemli isimlerle birlikte maaşımı alırken, maaşlarımız arasında neredeyse sembolik bir fark olduğunu görür ve aldığım paradan utanırdım.

Şimdi bu dengeler nasıl acaba? Muhabirler, diğer basın emekçileriyle gazete büyüklerinin maaşları arasındaki fark???

Eskiden “yakın”dı evet.

Ve bu yakınlığının değişik görünümleri ve farlı sonuçları olurdu.

Yine mesela,

Büyük salondaki pikaj servisinde, kartonlar üzerine sahifeler çizilir ve dizgiden çıkan yazılar arkası mumlanarak yapıştırılırken herkes o salona girip hazırlanmakta olan sayfayı görür, okur, inceleyebilirdi. Gerek duyarsa da sayfanın başında bulunan sahife sekreterine fikirlerini söyleyebilirdi.

Hele, büyük maçların olduğu akşamlar, başında en çok kalabalığın olduğu sayfa, spor sayfası olurdu.

Atila Gökçe Tercüman’ın spor müdürüydü. Kemal Belgin, Necip Kapanlı, Taylan Uygur, Hayri Hiçler…

Sanırım Hayri Hiçler bilinçli şekilde yapardı.

Neyi mi?

Makina dairesindeki yağlı tulumlarıyla kol işçileri dahil, hangi serviste o gün maçı olan takımın fanatikleri varsa sayfa başına toplar, onlarla konuşur, yenilen takımın taraftarını kızdırır, şakalar yapardı.

Bir yandan da büyük bir telaşla sayfa hazırlanır ve “yetiştir”ilmeye çalışılırdı. Başlıklar, spotlar, resimaltları yazıları…

İşte Hayri Hiçler bir yandan koşturma içinde sayfayı hazırlarken bir yandan da bu insanlarla, başlıkları, spotları tartışır ve aslında “okuyucu”nun nabzını tutardı.

Daha da önemlisi kol işçisi dahil gazetede bulunanlar üretilen gazeteye az veya çok katkıda bulunurdu. Kolektif bir çabanın ürünü olarak çıkardı gazete.

Bir küçük sır:

Tercüman’ın yanında o dönemde Bulvar gazetesi de aynı binada hazırlanırdı.

Beşiktaş maçı olduğu akşamlarda, Bulvar spor sayfası sekreteri İsmail Er, artık sayfayı bitirmesi gereken saat yaklaştıkça, iyice telaşlanır, o hengamede benim yakama yapışırdı. “Beşiktaş’ın maç sonu yazısı gelmedi. Ne olur bir paragraf sen yaz”. Ve ben Dorde Miliç’in ağzından maç sonucu demeci yazar verirdim. 2 saat sonra İsmail yine gelir, “Abi yeminle birebir senin yazdıklarının aynısını söylemiş adam” derdi. Ajanstan gelen faksı uzatır Miliç’in demecini gösterir, böylece bir hafta sonraki maç sonu demeci için de beni garantiye almak isterdi.

Anlatmak istediğim şuydu aslında:

Günümüzde gazetelerin geçmişe oranla daha az satmasındaki sebeplere bakarken, ortadaki ürünün toplumuz ve insanımızın gerçekliği ile ne derece örtüştüğünün payını da dikkate almak gerektiği.

Gazeteler için toplumun aynası denir.

Günümüzde acaba gerçekten toplumun mu, yoksa onu üretenlerin mi aynası oldu gazeteler?

Hayati Tüfekçioğlu

1961 Çankırı doğumlu. İlk ve orta öğretiminin önemli kısmını Çankırı'da tamamladı. 1979 Kırıkkale Lisesi mezunu. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'ne girdi. Aynı bölümden 1984'te lisans, 1988'de "Cumhuriyet ideolojisi ve Türk Basını (Hakimiyet-i Milliye 1.12.1928-31.12.1929)"başlıklı teziyle yüksek lisans, 1993'te "Sosyolojik Açıdan Gazete ve Osmanlı Gazeteciliği'nin Temellendirilmesi" başlıklı teziyle doktora diploması aldı. 1999 yılında Kazakistan Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi'nde ders verdi. 2004 yılında üç yıllık bir süreyle diplomatik bir görevle T.C. Kazakistan Almatı Büyükelçiliği bünyesine Kültür ve Tanıtma Müşaviri olarak atandı. Al Farabi Kazak Devlet Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde iki sene lisans ve yüksek lisans dersi verdi, çok sayıda bilimsel kongre ve toplantıya tebliğ sunarak katıldı. İletişim Sosyolojisine Başlangıç başlıklı kitabı Kazakistan Sosyologlar Birliği tarafından Rusça yayınlandı ve Kazakistan’da sosyoloji eğitimi veren kurumlara ders kitabı olarak tavsiye edildi. Türk Dünyası Sosyologlar Birliği'nin kurucuları arasında yer aldı ve 2011-2014 dönemi birliğin başkanlığını yürüttü. Bu faaliyetleri yürütmek için 2006 yılında İstanbul'da kurulan Avrasya Sosyologlar Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı ve 2013 yılında derneğin başkanlığına getirildi. 2008-2011 döneminde İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. Bu 3 yıllık dönemde çok sayıda bilimsel araştırma ve proje içinde yer alıp kongre, konferans vb akademik faaliyetler yürüttüğü gibi film festivalinden konser ve sergilere dek Türk dünyası ile ilgili yoğun çalışma ve faaliyetlerde bulundu. 2009 yılında Profesörlüğe atandı. 2011-2015 dönemi Rektör Danışmanlığı ve Uluslararası Akademik İlişkiler Kurulu üyeliği yaptı. 2010-1015 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Uygulamalı Sosyoloji Anabilim Dalı Başkanlığı'nı yürüttü. 2015 yılın Ağustos ayında emekliye ayrıldı. Eylül ayından beri de İstanbul Arel Üniversitesi'nde Sosyoloji Bölümü Başkanı olarak çalışmaktadır. Kazakistan-Türkiye Dostluk ve İşbirliğini Geliştirme Madalyası, Kazakistan Cumhurbaşkanlığı Sosyoloji Akademisi Onur Üyeliği Madalyası, R.F. Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti Sosyologlar Birliği Onur Üyeliği Madalyası, Rus Sosyologlar Birliği İşbirliğini Geliştirme ve Onur Üyeliği Madalyası sahibi. Kazakistan Cumhuriyeti K. Jubanov Aktöbe Devler Üniversitesi Fahri Profesörü. Yayınlarından bazıları: Türkiye'de Sosyolojinin 75. Yılı, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1989, (yayına hazırlama; Korkut Tuna ve İsmail Coşkun'la birlikte). İletişim Sosyolojisine Başlangıç, Der Yayınları, İstanbul 1997. Gecekondudan Varoşa Bir Toplumsal Dönüşüm Örneği: Bayramtepe, ), İstanbul Büyükşehir Belediyesi yay, İstanbul 2015 «Remzi Oğuz Arık», Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Muhafazakarlık, Cilt 5, İletişim Yayınları, İstanbul 2003, s. 448-457 «Avrasya’nın Merkezinden Dünyaya Açılan Ülke: Kazakistan», Bağımsızlıklarının Yirminci Yılında Orta Asya Cumhuriyetleri Türk Dilli Halklar-Türkiye ile İlişkileri, Ed: Ayşegül Aydıngün-Çiğdem Balım, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 2012, ss. 51-131 (Ayşegül Aydıngün ile birlikte)

Yazar:
Hayati Tüfekçioğlu

Son Yazılar

Egemenlik Türk milletinindir

Seçmenler, akılcı düşünceyle ve bilinçli bir biçimde oy kullanmadıkları zaman, kurnaz siyasetçilerin kolayca avladıkları birer… Devamını Oku

31.08.2026

Ziya Gökalp ve Birinci Heyet-i İlmiye Toplantısı

Ziya Gökalp hakkında en geniş biyografik eseri kaleme alan Prof. Dr. Ali Duymaz'ın yine Gökalp… Devamını Oku

27.08.2026

Eğitimde yanlış uygulamalar

Gelişmiş ülkeler incelendiğinde, eğitim sistemlerinin sık sık değişmediği görülmektedir. Devamını Oku

24.08.2026

Son dönem Türk siyasetini bilimsel devrimlerin yapısı bağlamında okumak

Kuhn, bilimin sonunun geleceğine ihtimal vermediğinden siyasette sıkça karşılaşılan çöküşün bilimde yaşanmayacağı kanaatindedir. Devamını Oku

05.08.2026

52 Yıl Sonra Barış Harekâtı Anılarım

1974 Barış Harekâtı ile kurtulduk, özgürlüğe, refaha ve güvenliğe kavuştuk. O nedenle bugünlerin değerini çok… Devamını Oku

27.07.2026

Türk Milliyetçiliğinin 3000 Yıllık Hafızası

Sakin Öner’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi” kitabı üzerine bir değerlendirme Devamını Oku

25.07.2026