Ortadoğu’da İslâm: İslâm mezhepleri tarihi açısından bir bakış

İslâm, Arapça “silm” kökünden gelen bir isimdir ve “teslim olma; gönülden boyun eğme; itâat etme; bağlanma” anlamlarına gelir. Bir diğer anlamı da “barış” ve “esenlik”tir. Bu da bir kimsenin gerek maddî gerek manevî ve ruhî anlamda barışa ulaşabilmesinin, ancak Allah’a gönülden teslim olması ve bağlanması ile mümkün olabileceğini ifade eder. Gönülden inanarak yaşanan böyle bir hayat, insanın kalbine huzur, esenlik ve barışı getirir ve böylece, geniş anlamda, toplumda huzur ve barış sağlanmış olur. Esasen “İslâm” kelimesinin “esleme” şeklinde fiil olarak kullanılması halinde, “o kendini teslim etti” veya “o huzur ve barışa erdi” anlamları kastedilmiş ve neticede de müslüman olan kişinin Allah ve diğer insanlarla barış halinde olduğu ifade edilmiş olur. “…Kendini bütünüyle Allah’a teslim eden (esleme) ve başkalarına da iyilik eden kimse, ecrini Rabbinden alacaktır. Artık onlara korku yoktur ve üzülmeyeceklerdir de.” (2. Bakara, 112) âyeti, bunun çok açık örneğidir.

Milâdî 610 yılında Mekke’de Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirilen ilk âyetle başlayan bu “teslimiyet” ve “barış” yani İslâm, bu dinin peygamberinin 622 yılında Mekkeli müşriklerin dayanılmaz zulümleri karşısında Medine’ye hicreti ile yepyeni bir safhaya intikal etmiştir. Medine’de İslâm, “son” ve “ekmel” din hüviyetini kazanarak mutlak bir uyanışın, insanlığın muhtaç olduğu kurtuluşun, huzur ve saadetin bitip-tükenmeyecek kaynağı olduğunu cümle âleme ilân eylemiştir. Yolunu şaşırmış, aradığını bulamamış ve böylece kimi azgınlığa kimi de çaresizliğe düşmüş insanoğluna, değerini ebediyete kadar yitirmeyecek hükümlerini cömertçe sunmuş ve onlara şifâ ve devâ ocağı olduğunu bildirmiştir.

Kaynaklar bize, en azından Hz. Peygamber zamanının, Kitâb ve Sünnetin onun ilâhî-beşerî dirayeti ile ikame edildiği, “gecesi gündüze benzeyen bembeyaz nurlu ufukların” hâkim olduğu bir devir olduğunu bildirir. Ancak Hz. Peygamber’in vefatından çok kısa sayılabilecek bir süre sonra ortaya çıkan olaylar, insanların bu dinî, Hz. Peygamber’in takdim ettiği ve yakın dostlarının, önde gelen sahâbenin benimseyip yaşadığı gibi “algılamadığını” göstermektedir.

Gerçi İslâm, Hz. Peygamber zamanında başlatılan bir fetih faaliyeti sonucu, insanlık tarihinde hayret uyandıran bir sür’atle, Atlas Okyanusu’ndan Çin Seddi’ne kadar uzanan ülkelere damgasını vurmuş; eşsiz ve rakipsiz bir medeniyet kurmuştur. Ve bu medeniyet, zihnî ve ruhî kuvvetler arasında bir vahdeti gerçekleştirmek için gerekli unsurlara sahip olduğunu, tereddütsüz göstermişti; ama, ne var ki, İslâm tefekkürünü donduran, aklî tecessüsü durduran ve idrakini karartan taassup ve cehâlet ile siyasî ve dünyevî menfaatlerin, hırs ve tamahın organize ettiği ve Kur’an-ı Kerîm ile Sünnet-i Nebeviye’yi bile kullanmaktan çekinmeyen hareketlerin kol gezmeye başlaması, İslâm dünyasının kanını-canını emmiş ve onu hem İslâm öncesi kötü alışkanlıkların hem de yabancı fikir ve ideolojilerin şamar oğlanı haline getirmiştir. Nitekim bugün hemen istisnasız her İslâm ülkesinde ama galiba en yaygın olarak da Ortadoğu’da Müslümanların iktisadî, içtimaî ve kültürel bütün mes’ele ve müesseseleri, fiilen veya dolaylı yoldan ya İslâm öncesi zihniyetin hâkim olduğu alışkanlıklar yahut siyaset ve mezheb taassubunun ellerinde bulunmaktadır.

Bu tarihî macerayı tanımadan günümüzün meselelerini kavrayabilmek ve geçerli çözümler üretebilmek hemen hemen imkânsızdır. Onun için burada, bugün, Ortadoğu coğrafyasında yer alan fikir ve düşüncelerin, günümüzdeki tezahürlerine girmeksizin, tarihî evveliyatı, İslâm mezhepleri tarihî açısından görüp gösterilmeye çalışılacaktır. Ancak bunu yaparken de bu bölgede doğan mezhepleri ve fikir akımlarını teker teker ele alıp tasvir etmek yerine, bu zümrelere veya zümreleşmeye hâkim olan zihniyet ve âmiller genel çerçevede değerlendirilecektir.

Bölgenin evveliyatı

Adı İngilizler tarafından konmuş ve aslında İslâm dünyasının tam orta noktası sayılabilecek bir bölge durumundaki Ortadoğu, büyük dinlerin, kültür ve medeniyetlerin beşiğidir. İnsanlığın, Nuh tufanından sonra, diğer kıtalara bu bölgeden yayılmış olduğuna inanılmaktadır. Büyük dinlerden Yahudilik ve Hıristiyanlık da Ortadoğu’nun merkezinde doğmuştur. Bölgenin tam ortası sayılabilecek kısmı ise, İslâmın doğum yeri olma şerefini taşımaktadır. Ortadoğu, bu büyük dinlerden önce Mandean, Sümer, Akad, Asur, Bâbil, Himyer, Nabatî gibi kültür ve medeniyetlere de ev sahipliği etmiştir.

Dünya haritasında en geniş yarımada olarak gözüken ve Asya’nın Güney Batısına isabet eden bu bölge, Kuzey’de genel olarak Batılıların “Fertile Crescent” dedikleri “Münbit Hilâl” adıyla meşhur Mezopotamya, Suriye, Filistin ve bunlara bitişik çöllerle, Doğu ve Güney’de Basra Körfezi ve Hint Okyanusu, Batı’da ise Kızıldeniz’le çevrilidir. Güneybatı’daki Yemen bölgesi, ziraata ve nisbeten yerleşik medeniyetlerin gelişmesine imkân vermiş sulak ve dağlık bir bölgedir. Geri kalan yerler ise, arada bir rastlanan vahalar ile susuz stepler ve çöllerden ibarettir. Nüfusun çoğu da çoban ve göçebedir. Bunların hayatı, vahalarda hayvanlarının ürünleriyle geçinmek: komşu kabileleri sık sık yağmalamakla geçer. Bu hayatın idamesinde, bedevînin en değerli iki varlığı at ile devesidir. At, çöldeki bakımının güçlüğü göz önüne alınırsa, bedevî için servet sahipliğiyle eşdeğerdir. Sür’ati ve atikliği sebebiyle yağmaların başarısı için, zarurî bir vasıtadır. Deve ise, onun için herşeydir. O, Bedevînin en yakın arkadaşı, dostu, su yerine sütünü içtiği, etiyle yaşadığı, derisi ile örtündüğü, yününden giyindiği, gübresi ile yakacak ihtiyacını giderdiği ve bunun için de servetinin sahip olduğu “deve” sayısı ile ölçüldüğü bir hayvandır.

Çöl hayatını atı ve daha çok devesi ile sürdürme mecburiyetindeki bedevîyi ve bedevî hayatını biraz daha yakından tanımak, İslâm’ın bu insanlara neyi verip-neyi veremediğini görmek açısından isabetli olacaktır. Aslında İslâm öncesinde, bu bölge sakinleri iki ana bölümdü: Yerleşik halk ile göçebe hayatı süren bedevî kabileleri.

Orta ve Kuzey Arabistan bölgesinde yaşayan halkın ekseriyeti bedevî kabilelerden müteşekkildi. Bedevî toplumunda da birim fert değil, cemaattır; mensup olunan kabiledir. Bedevî mensup olduğu kabilenin bir üyesi sıfatıyla hak ve vazifelere sahiptir. İslâm öncesi bedevîleri için kabile, “mürüvve” veya “erkeklik-yiğitlik” kavramında toplanan itibar ettikleri değerlerin taşıyıcısı idi ve bu da, irsî yolla yiğitlik için gerekli gücü intikal ettiren, kabileye ait bir şeydir. Eğer bir Arap, şerefli bir iş yapmışsa, bu onun şerefli bir soydan, yani şerefli bir kabileden gelişi yüzündendir ve onun bu işi, kabilesinin şan ve şerefini arttırmıştır. O, kendisinde bulunmayan kaynakları, ister zor kullanarak yağma yoluyla, ister mübadele esaslı ticarî münasebetlere dayalı olarak sulh yoluyla daha imkânlı durumdaki komşusundan temin etmeyi tabiî bir yol görmektedir. Onun için yağmacı ve saldırgan olmak kadar sözde ticarî münasebetler içinde bulunmak da son derece tabiîdir. Böylece yerleşik halkla meskûn ülkelerin ve şehirlerin malları ya birbirini takip eden yağmalar yahut da tüccar olmamakla beraber mübadeleye dayalı ticarî münasebetler yoluyla, bu şehirlere yakın kabileler vasıtasıyla iç bölgelerde yaşayan kabilelere intikal etmiş olurdu. Ayrıca kabile çoğu zaman özel toprak mülkiyeti tanımaz ve otlaklar, su kaynakları ve benzeri şeyler, müşterek mülkiyet altında bulunurdu. Hâsılı onun hayatı bu idi. Esasen bedevî, dün ne idiyse, İslâm döneminde de, sonrasında da o olmuştur. Onun kültür temelinde, ciddî bir değişme ve gelişme beklemek, son derece iyi ve saf niyetli olmak demektir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm bile, bedevîlerin inançsızlıkta (küfür) ve ikiyüzlülükte (nifak) en ileri gitmiş kimseler olduklarını ve onların Allah’ın peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemenin onlar için daha lâyık olduğunu (9. Tevbe, 97) bildirir. Dolayısıyla onlar, Hz. Peygamber’e de sadece sözde kalan bir bağlılık içinde olmuşlardır. Onlar için fırsatını bulunca saldırganlık ve yağmacılıkta bulunmak, kaçınılmaz bir hayat tarzıdır. Meselâ İslâm döneminde bile, Emevî iktidarının ilk dönemlerinin şâiri el-Kutâmî, bu hayatı şu ifadelerle dile getirir: “Bizim işimiz, düşmana, komşumuza, baskın yapacak bir kimse bulamadığımız takdirde de bir kardeşimizi bulursak, kendi kardeşimize baskınlar vermektir.”

Esasen bedevî cemiyetinin temeli “sop”a (kavim) dayanır. Her “çadır” bir aileyi; çadırlar topluluğu (hayy) ise, “sop”u yani kavimi meydana getirir. Akraba bağlarıyla birbirlerine bağlı kavimlerin bir araya gelmesi de “kabile”yi teşkil eder. Aynı kavmin bütün üyeleri kendilerini aynı kandan gelmiş sayarlar ve kavmin en yaşlı ve en tecrübelisi reisliğe seçilir. Reisin, şeyhin özel bir yetkisi yoktur. O, diğer kabile fertleri gibi eşit haklara sahiptir, yani kendi eşitleri arasında bir baş, bir şef (primus inter pares)tir. Şeyh veya reis, kabile mensuplarına yol göstermekten çok, kabilenin gelenek ve göreneklerine uygun hareket eder; vazife yükleyemez ve ceza veremezdi. Kabile şeyhi idareci olarak emretmekten ziyade, hakemlik ederdi; çünkü kabile hayatını, ecdattan kalan örfler, âdetler, yani sünnet düzenlerdi. Kabile şeyhi ve ona yardımcı olan yaşlılar meclisi, meselâ Mekke’de Dâru’n-Nedve, sünnetin dış sembolü ve tek icra organı olarak görev yapardı. Şeyh, kabileyi ilgilendiren meselelerde, kabile meclisi ile istişâre ederdi. Bedevî, bu teşkilat yapısında demokrat bir ferttir. Şeyhi ile bile eşitlik esasına dayalı bir münasebet içindedir; çünkü içinde yaşadığı toplum da her şeyi eşitlik temelinde ele alır. Ancak bu eşitlik anlayışına rağmen, son derece gururlu ve aristokrattır. Her şeyden önce o, kendini üstün, en asîl ve şerefli bir varlık olarak görür. Kanının saflığı, asaleti, soy ve nesebi bedevî için sonsuz iftihar kaynağıdır. Bunun içindir ki Araplarda neseb konusu, bir ilim dalı olarak son derece önemlidir. Bedevî bu anlayışı yüzündendir ki, asabiyye dediğimiz, kabilesine bağlılık düşüncesine her şeyden fazla önem verir. Onun için kendi kabilesinin dışındaki her kabile ve kavim kendisinin tabiî ve hattâ kanunî bir avıdır; dolayısıyla yağmalanmaya veya katledilmeye müstehâktır; yani yabancı ile düşman, onun gözünde eş anlamlıdır. Öyle olunca da, kabilesiz bir insan, her şeyini yitirmiş ve yapayalnız kalmış demektir. Bu bakımdan bedevî için kabilesi her şeyidir. Nitekim bir köle bile azâd edilince, eski efendisinin ailesiyle bir bağ tesis etmeyi, kendi menfaatine sayar. Böyle olan kimselere de mevlâ denmiştir.

İşin ilgi çekici yanı, fetihler sırasında İslâm halifelerinin Arapların bu kabile düzenini, askerî teşkilatlanmada kullanmış olmalarıdır. Onlar ordularını kabile esasları çerçevesinde birliklere ayırmışlar ve fethedilen topraklardaki yerleşmeleri, yine kabile esasına göre gerçekleştirmişlerdi. Ayrıca kendilerine tabi olan milletlerden ihtida edenleri, mevlâ muâmelesine tâbi tutmuşlardı. Arapların dışındaki müslümanların, bu tarzda mevlâ hükmüne tâbi tutulmaları ve dolayısıyla Araplarca “asabiyye”nin, yani kabile ırkçılığının daima ön plânda tutulması, ciddî içtimaî ve siyasî çıkmazlara; hattâ parçalanmalara ve ufak ufak devletçiklerin doğuşuna sebep olacaktı.

Bölgenin sosyal yapısında kadın ve aile kurumunun, günümüz değerlerine göre fevkalâde kötü ve sarsılmış durumda olduğu hemen ifade edilmelidir. Evlilik ve boşanma kuralsızlığın adı idi. Çok kadınla evlenme (poligami), çok kocayla evlenme (poliandri), geçici nikâh (mut‘a) ve daha birçok şekilde oluşturulan evlilik, kadının adının bulunmadığı bir kurum idi. Mîras hakkı bulunmayan, ancak çocuk doğurduktan sonra ailenin ferdi olarak görülen, istendiği zaman boşanılan, çocuklara bakma, hayvanları sağma, savaşlarda su taşıma ve erkekleri cesaretlendirme, ölülerin arkasından ağlayarak ağıt yakma, hurma lifinden hasır, deve tüyünden giyecek ve çadır örme gibi görevleri bulunan kadın, toplumun en alt tabakasını oluşturuyordu. Gerçi hür kadınlar alınıp satılamıyordu ama, câriyeler, Arap için devesinden daha aşağı değerde alınıp satılabilen bir metâ idi.

Bölgenin evveliyatı özetlenirken üzerinde durulacak bir husus da, bölge insanının dinî durumudur. İslâm öncesi Arap yarımadasının hakim dinî putperestlikti. Gerçi Yemen, Necran ve Medine’de Hıristiyanlar ve Yahudiler de mevcuttu. Üstelik putperestliğin merkezi sayılabilecek Mekke ahalisi ve diğer bölgelerdeki putperestler, nazarî olarak Allah’ın varlığını kabul ederken, kendilerine Allah’tan daha yakın saydıkları putlara tapmaktan da geri kalmıyorlar ve onlardan herşeyi umuyorlardı. Bu put-ilâhların en önemlilerinden üçü Lât, Menât ve Uzzâ idi. Ayrıca kabilelerin kendilerine mahsus ilâhları vardı. Bunlar şeyhin evinde korunurdu. İlâh ve ona tapınma, kabile ile ayniyet kurmak ve onunla birlik olmak demekti. En önemlisi, kabile dinîne riayet, siyasî itâatı gösterir; dinî inkâr da ihânetin tek göstergesi sayılırdı.

Esasen Kur’an da müşrik Arapların Allah’ın yaratıcılığına inandıklarına muhtelif yerlerde işaret eder: “And olsun ki, onlara: Gökleri ve yeri yaratan, güneşi, ayı buyruğu altında tutan kimdir? Diye sorarsan şüphesiz ‘Allah’tır’ derler. Öyleyse niçin (aldatılıp) döndürülüyorlar?” (29. Ankebut, 61. Ayr. bkz. 29. Ankebut, 63; 31. Lokman, 25; Zümer, 38). Aynı şekilde onların putlara kendilerini Allah’a yaklaştırsın ve şefâatçi olsunlar diye kulluk ettiklerini bildirmektedir (Msl. bk.: Zümer, 39/3; Yûnus, 10/18).

Araplar Allah’ın yaratıcılığına inanmalarına rağmen ahirete inanmamakta ve insanın varlığının ölüm ile tam bir yokluğa gömüldüğünü ve tekrar diriltilmeyeceklerini söylemekte idiler (Msl. Bk: 6. En‘am, 29; 36. Yâ-Sîn, 78; 44. Duhân, 34-36; 45. Câsiye, 24). Onlara göre kendilerini yokluğa sürükleyen şey dehr’dir. Bir kimsenin başına gelenler hep dehr (zaman) tarafından ortaya konur. Arabın başarısı ve daha ziyade bahtsızlığı hep dehr’den gelir. Dehr, hedefini hiç şaşırmayan oklar atar. Aynı zamanda bu anlayış, çöldeki bedevî hayatına da uygundur. Bir insan, herşeyin önceden tayin ve tespit edildiğini ve neticede ortaya çıkan şeyin, kendi gayreti ile tesir altına alınamayacağını bildiği zaman, çöl şartlarında, felâkete götürmede bir âmil olan yersiz endişeden kurtulur. Çöldeki Arabın hayat tecrübesi, gelecek olaylara karşı korunma faydasızlığını da akla getirir. Dünyanın öteki bölgelerindeki insanlar tabiat nizamına güven duyabilirler; fakat Arabistan’da yağmurun yağışı gibi tabiî olaylar bile oldukça düzensizdir. Kendi hayatlarına hâkim olan tek şey dehr’dir. İnsan önceden neye karar verirse versin, ölüm günü dehr tarafından önceden tayin ve tespit olunmuştur ve ölüm de tam bir sondur. Nitekim Kur’an Araplara yeniden diriltileceklerini ve dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerini söylediğinde, Araplar Hz. Peygamber’e şiddetle karşı çıkmışlardı; çünkü kabilenin dinîni inkâr ederek sadece Allah’ın varlık ve hükümranlığını kabul etmek demek, bedevî için siyasî ve toplumsal açıdan da itaatsizlik ve sünnete ihanet demekti.

İslâm’ın mesajı

İşte böylesine karışık ve tezatlarla dolu içtimaî ve itikadî anlayışın hüküm sürdüğü, insan şeref ve haysiyetinin sadece kabile şerefi ile eş tutulduğu, her türlü insânî değerin, “değer” hükmünü yitirdiği bir zamanda, 610 milâdî yılında, ilk vahye mazhar olarak risâlet görevine başlayan Hz. Muhammed (s.a.s.), cahiliye devri denen İslâm öncesi Arap coğrafyasını ve hattâ insanlığın itikad sistemini temelinden sarstı ve yıktı. İslâm’ın Allah fikri, tevhîd prensibi etrafında, “O Allah bir tek’tir. Allah, doğurmamış doğurulmamış olan, hiçbir şekilde dengi bulunmayan, herşeyden Müstağnî ve herşey O’na muhtaç olandır” (112. İhlâs, 1-4) ifadeleriyle çerçeveleniyordu.

Allah anlayışını bu şekilde ikame etmeye memur olan Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dine daveti de, tevhîd esası çerçevesinde, şu üç temele dayanıyordu:

  1. O, Allah’ın Resûlüdür; bütün insanları hak yola ulaştırmak üzere görevlendirilmiştir.
  2. Araplar arasındaki puta tapma alışkanlığı kaldırılmıştır. Putlar Allah olamazlar. Artık her türlü ibadet, ancak İhlâssûresinde tavsif olunan Allah’a yapılacak ve O’ndan yardım umulacaktır.
  3. Bu dünya hayatından sonra başlayacak ebedî bir hayat vardır. Herkes öldükten sonra diriltilecek ve dünyadaki hareketlerinin hesabı kendisinden sorulacaktır. Ameli iyi olanlar mükâfatlandırılacak, kötü olanlar ise cezâya çarptırılacaklardır.

Oysa Araplar, uhrevî hayata, ahîret gününe ve dolayısıyla yeniden dirilişe inanmadıkları için, bunu inkâr ediyorlar ve Kur’an-ı Kerîm’e akseden sorularında şöyle diyorlardı: “Çürümüş kemikleri kim yaratacak?” (36. Yâ-Sîn, 78); “Hayat ancak bu dünyâdakinden ibarettir; biz tekrar dirilecek değiliz, dediler” (6. En‘am, 29). Ayrıca kabile dinini inkâr ederek, sadece Allah’ın varlık ve hükümranlığını kabul etmek demek, bedevî için, siyasî ve içtimaî açıdan itaatsizlik ve ihanet demekti.

Hz. Peygamber’in onüç yıl müddetle Mekke’de bu esaslar çerçevesinde devam eden daveti, Medine’ye hicretinden (622) sonra da aynı üslûbla devam etti. Burada onun İslâm’ı tebliği ve yayması sırasında karşılaştığı güçlükler ve benzeri olaylar üzerinde durulmayacaktır. Şurası bir gerçek ki o, her türlü direnişe rağmen, Allah’ın dinini en iyi şekilde tebliğ etmiş ve görevini en mükemmel şekilde tamamlamıştır.

Ancak Hz. Peygamber’in bütün gayretine rağmen, Kur’an-ı Kerîm’de emrolunan veya yasaklanan herşeyin bütün insanlarca aynen benimsenerek bünyeleştirilebildiğini söyleyebilmek pek mümkün görünmemektedir. Öyle ya; eğer Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamber, 23 yıllık nübüvvet görevi süresince ısrarla üzerinde durmuş olduğu pek mühim bazı meseleleri, vefatlarından kısa sayılabilecek bir süre önce vukû bulan Vedâ Haccı Hutbesi’nde, tekrar ve ısrarla yeniden gündeme getirip “…ilk kaldırdığım fâiz…, ilk kan dâvâsı…” vb. ifadelerle hatırlatmak lüzumunu duymuşsa, o toplumda, henüz bünyeleşmemiş ciddî bazı meseleler var demek değil midir?

Evet, bize göre gerçekten vardı. Nitekim Câhiliye Araplarının en temel özelliklerinden biri ve başlıcası olan kabile asabiyeti, asâlet, şeref, ırk ve cins farkı gibi ayrılıklara yer tanımayan, Allah huzurunda herkesin eşitliğini vaz’eden İslâm’ın ısrarla “tefekkür”ü, “akıl etme”yi, “düşünme”yi emretmesi, bedevî’nin alışmadığı ve hattâ câhiliye Arapları için de yeni ve tuhaf görünen bir hususiyeti idi. Artık insanlar müstakil olarak düşünmeyi esas alacaklar ve o güne kadar inandıkları putları, bâtıl inançları, kâhinleri, fal oklarını, vücuttan cin ve kötü ruh çıkarmaları bir yana bırakarak akıllarını kullanacaklardı; çünkü İslâm, akıl sâhibi her insanın, kâinat olaylarını, yaratılışını ve her şeyi düşünmesini emretmekte ve “emrine müsehhar” kılınmış olan evrenin sırlarını çözmesini ve böylece her keşifte, her adımda Allah’ın varlığını ve âyetlerinin yüceliğini idrak etmesini istemekte idi.

İslâm’ın Kur’an-ı Kerîm’de ifâdesini bulan bu yeni düşünce tarzı, iman esasları ve düzen, itâat ve kabile ayırımı gözetmeksizin kardeşlik ve dayanışmayı esas alan bir hayat tarzı, Arapların cemiyet hayatını kökünden değiştirmekle kalmıyor; onların akıllarını kullanan, fikir ve davranış serbestisine sahip müstakil birer şahsiyet olmalarını istihdaf ediyordu.

Elbette Kur’an-ı Kerîm’in bu hedefinin, asırlardır tam aksi istikamette işleyen bir düşünce ve hayat tarzı içinde bulunan bedevî arabı tarafından kolayca ve en önemlisi tam anlamıyla benimsenebildiğini söyleyebilmek, bize oldukça güç görünmektedir. Bir kere İslâm kültüründe insanın medenîleşmesi, bedevîlikten ve göçebe kültüründen kurtulması esastır. Bu ise bedevî hayatı için ciddî ve topyekûn değişme demekti; çünkü önceleri bedevî iken, şimdi, Hz. Peygamber ve özellikle ondan sonraki dönemlerde İslâm’a girmiş olan bu insanların ataları ve bizzat kendileri, daha önceki yıllar boyunca hep çölde deve gütmüş ve komşu kabilelere baskınlar düzenleyip yağmalarda bulunmuşlardı. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir devirlerinde de gazve ve seriyyelerden elde edilen ganimetler, onların geleneksel hayat tarzlarında pek büyük bir değişikliği intaç etmiyordu. Ancak Hz. Ömer devrinden itibaren, artık bu insanlar, bir bakıma askerliği meslek edinmeye başlamış oldukları ve bu durumun, Hz. Osman devrinde alabildiğine yaygınlaşmış olduğu söylenebilir. Bu dönemlerde, sınır bölgelerine yapılan askerî seferler, onların geleneksel saldırı ve yağma duygu ve alışkanlıklarına uygun düşüyordu; ama bu seferlerden sonra onlar, çadırlarına değil, Hz. Ömer ve onu takiben Hz. Osman döneminde oluşturulan “şehir-ordugâh”lara dönüyorlardı ve buralardaki hayat da onlar için “sıkıcı” ve “lüks” idi. Şehirler ve şehir ordugâhların varlığı, evrensel bir medeniyet teklif ve vaad eden bir hayat ve düşünce tarzı için, son derece tabiî ve hattâ zarurî idi. Elbette teklif edilen bu medeniyetin teessüsü için de teferruatlı ve disiplinli bir teşkilatlanma gerekli idi. Bu ise, nerede akşam orada sabah serbestliği içindeki bu insanların çölün hürriyetinden, güçlü ve “sıkıcı” bir bürokrasinin, karşılıklı hak ve hukuk, adalet, eşitlik ve benzerî insanî değerlerin hâkim kılınmaya çalışıldığı bir düzenin kontrolü altına girmeleri demekti. Oysa onlar her ne kadar her hususta keyfince emirler vermese bile, işlerin sorumluluğunu yüklenen bir kabile şeyhiyle yaşamanın ve kabilenin gölgesine sığınmanın rahatlığı içinde idiler. Şimdi ise, geniş bir idârî teşkilâtın işlerini yapmaya mecbur olacaklar, keyfî davranamayacaklardı. Diğer taraftan ordugâhlara yerleştirilen kabileler, ister istemez birbirleriyle birleşmeye mecbur oldular ve böylece diğer bir ordugâha karşı güç teşkil etmeye çalıştılar, Bu ise onların yüzyıllardır Filistin, Suriye, Irak, Hicaz ve Yemen’de bulunmalarına rağmen güney (Yemenliler) kuzey (Nizariler) aşîretleri arasındaki zıddiyet ve çekişmeyi yeni ve daha tehlikeli bir kalıba sokmaları demekti. Öyle ki aynı yerde birbirlerine düşman kabileler, bazen yan yana veya çok yakın olarak rekabet içinde yaşama zorunda bırakılmışlardı. Öyle olunca da husûmet onları, zaman zaman kuzeyli olmalarına rağmen, birbirlerine de düşman kılabilmişti. Meselâ Rebîa ve Mudar kabilelerinde ve genel olarak Haşim ve Ümeyye oğulları arasında olduğu gibi… (Kabilelerin yerleşme ve etnoğrafik durumu hk. bk.: İslâm Ans., 1, 481 vd.)

Aslında onların büyük bir ekseriyeti, teşkilâtlı bir toplumda yaşamanın fayda ve nimetlerini sevmişlerdi ve bu hayatı istiyorlardı; ama bu hayatın bazı yanları onlar için çok sıkıcı idi. Maamafih az sayıda da olsa, onlar arasında, çöle, göçebe hayatına dönmeyi arzu edenler çıkmıştır. Herhalde, “içinde rüzgârların çarptığı bir çadır, bana muazzam saraydan daha değerlidir” diyen halife Muâviye’nin Meysûn adlı karısı, çarpıcı bir örnek olarak zikredilebilir.

Ancak biraz önce de ifade edildiği üzere, onlar için bütün sıkıcılığına rağmen artık cazib hale gelen bu hayattan kurtuluş olmadığını hissetmeye ve fiilen görmeye başlayınca, bu insanlar için bir tek şey kalıyordu: O da eski hürriyetin hasretini çekmek ve bu hasretin doğurduğu hayal kırıklığı ve belki de güvensizlik duygusu ile içiçe yaşamaya mecbur olmak… Bir kere onlar, o güne kadar hiç alışık olmadıkları yepyeni bir içtimaî, iktisadî ve siyasî yapı içinde yaşamaya başlamışlardı ve henüz bu hayata da intibak edebilmiş değillerdi. Bu da elbette bir güvensizlik ve hayal kırıklığı doğurmaktaydı. Onların eski hayatına göre bu şartlar olumsuz şartlardı ve düzeltilmesi gerekli idi. İşte bu tarz hissî gerginlikler ve geleneklerin birikiminden doğan heyecanlar, patlama noktasına ulaşıncaya kadar yükseldi ve nihâyet onları İslâm toplumunda Hz. Osman zamanından itibaren arka arkaya ortaya çıkan bir dizi patlamanın fâilleri kıldı.

Kabile rûhunun canlanması

Hz. Osman’ın şehîd edilmesi, bu dizi patlamaların ilki olarak görülebilir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra hilâfet makamına getirilen Hz. Ebû Bekir zamanında bazı kabilelerin dinden döndüklerini ve isyan eden bu kabilelerin Hz. Ebû Bekir’in kararlı ve dirayetli tutumu sonucu itaat altına alındıklarını biliyoruz.

Hz. Ebû Bekir’den sonra hilâfet makamına geçen Hz. Ömer zamanında ise İslâm devletinin sınırları, çok kısa süre içinde, son derece genişler. Artık İslâm, Mekke-Medine hudutları dışına taşarak İran, Suriye, Mısır, Irak ve Güney Arabistan’ın tamamına hâkim hâle gelmiştir. Hz. Ömer’in on yıllık hilâfeti süresince gerçekleştirilen bu hızlı gelişme, çok değişik gelenek ve göreneklere sahip kültürleri, zihniyetleri ve hattâ inançları birbirinden farklı pek çok kavim ve kabile topluluğunu İslâm’a sokar. Farklı din ve kültürlere, binlerce yıllık alışkanlıklara, yaşayışa sahip olup da bu defa İslâm fethiyle müslümanlığı kabul etmiş insanların, bir anda eski din ve kültürlerin tesirinden, kısaca, o zamana kadar hayat tarzlarını ve karakterlerini oluşturan esaslardan tamamen uzaklaşabildiklerini söyleyebilmek çok güçtür. Toptan dahi olsa din değiştiren bir topluluğun, hattâ ihtida eden bir kişinin, bütünüyle kendi gelenek, görenek, kültür ve alışkanlıklarından sıyrılamadığı ve sıyrılamayacağı sosyolojik bir gerçekliktir. Bir topluluk. nasıl ve ne derece üstün bir medeniyet çevresine girmiş olursa olsun, yüzyıllardan beri devam eden yaşayış, düşünüş ve inanışlarını, ister istemez birden bire fedâ edip onlardan uzak kalamaz. Olsa olsa onları İslâmlaştırma yoluna giderler. Ancak bu durumda da İslâm’ın farklı seviye ve açılardan idrak edilmesi ve öylece benimsenmesi ve yorumlanması keyfiyeti söz konusu olur. Nitekim bedevî hayattan gelenler, “devlet”, “siyasî ve idârî teşkilâtlanma”, “nizam” ve “itâat” gibi, İbn Haldun’un “hadarîlik” adını verdiği medenîleşmeye karşı çıkarken, ilâhî vasıflarla donatılmış kral alışkanlığına sahip güneyliler, sıradan yönetici-halife yerine, “karizmatik imam anlayışını arıyorlardı. Kısaca fetihler yoluyla vukû bulan İslâmlaşma olayı yüzlerce yıllık kültür ve zihniyetlerin derin tesirleri içinde cereyan etmekte, İslâm da o kalıba göre şekillendirilmekte idi.

Nitekim cömertliği, zenginliği, yumuşak huyluluğu ile tanınmış olan Hz. Osman devrinde ortaya çıkan karışıklıklarda, onun selefi Hz. Ömer kadar dirayetli olamayışı yanında, özellikle mensubu bulunduğu Emevî ailesinin, onun halife oluşu ile Peygamber’in ailesi Hâşim soyuna karşı kaybettikleri nüfuz ve iktidarı kaybetmemek için her türlü baskı ve taşkınlığı ihtiyar etmiş oldukları gerçeği vardır. Böylece kabilelerin rekabetleri yeniden canlanmış ve bedevî toplum yapısının alışkanlıkları, bu defa, “hilâfet” etrafında kendini gösterir olmuştur. Hz. Osman’ın Mısır, Kûfe ve Basra’lı isyancılar tarafından şehid edilmesinden sonra, bu durum pek bâriz bir görünüm kazanmıştır. Muâviye’nin ne pahasına olursa olsun, kabilesinin kazandığı iktidarı kaybetmeme yolundaki faaliyetleri ve ihtirası, artık Hz. Peygamber’den bir çeyrek asır sonra, kabilecilik ruh ve anarşizminin, İslâm ve kutsal değerlerini istismarda hiç beis görmediğinin işareti idi.

Muâviye, “Osman’ın Velîsi” sıfatını, şer’an hakkı bulunmamasına ve Kur’an-ı Kerîm’in bu şekilde tefsîr ve te’vîl edilmesi yanlış ve hatalı olmasına rağmen, kabile hayatının “kan dâvâsı” gibi son derece etkili faktörünü harekete geçirmek için kullanması ve bu yolda her imkâna başvurması, doğrusu İslâm’ın adalet, doğruluk ve fazilet kavramları yerine ancak kabile karizması ve bedevî anarşizmi ile izah edilebilir.

Nitekim onun, Sıffîn savaşını kaybetmek üzere iken askerlerine Kur’an sayfalarını mızraklarının ucuna taktırarak, Allah’ın Kitâbının hakemliğine müracaat etmesi, bedevîlerin disiplin kabul etmeyen “anarşik” tabiatlarını tahrik amacından başka bir anlam ifade etmez. İlerde Hâriciler adını alacak bu fanatik bedevî topluluklar, aslında Sıffîn’de cereyan eden “tahkîm” olayı[1] ile kabilecilik ruhunu canlandırmış oluyor; sadece kendi inandıkları ve söylediklerinin mutlak doğruluğu ve haklılığını kabul ettiklerini ifade ediyorlardı. Ayrıca bu insanlar, uzun asırlar âşina oldukları çöl hayatından şehir hayatının güçlükleri içine girince, ona bir türlü intibak edememişler ve bu hayatı anlayamadıkları için de, dini çöl hayatının basitliği içinde sınırlandırarak bu sınırların dışında gördüğü her şeyi İslâm’dan uzaklaşma şeklinde tavsîf etmişlerdir.

Hâsılı bu zihniyet, yerleşik medeniyetin ve şehirleşmenin eseri olan içtimaî düzene yabancı ve hatta düşmandır; çünkü bu zihniyetin mensupları için yegâne örnek kabile toplumudur. Böyle bir toplumda, bütün içtimaî ve manevî değerler kabilede oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez. Hiçbir kimse de dost görülmez. Üstelik kabile kültüründe geleneklerin ne şekilde olursa olsun en azından ihlâli bile şiddetle cezalandırılmayı gerektiren bir suçtur. Bu bakımdan kabilede ferdin değil, sadece kabilenin karizması söz konusudur. Bu da ferdin kişiliğinin erimesi ve İslâm’ın şahsî sorumluluk duygusunun kavranamaması sonucunu doğurmuştur. Böyle olunca da, bu insanlar her ne kadar iyi niyetli, dürüst ve dindar olmalarına rağmen İslâm’ın kavramları arasındaki farkları anlayabilecek derecede bilgi sahibi olmadıkları ve dar görüşlü kimseler oldukları için, dinî ve içtimaî değerlerin inceliklerine nüfuz edemediler ve dolayısıyla daima reaksiyoner bir tavrın içinde oldular. Bir kere daha anlaşılıyordu ki, din değişmediği halde insanların dinle ilgili anlayışları birçok faktöre göre değişebilmektedir. Bu faktörlerin başında insanların yüzyıllar boyu taşıdıkları gelenek ve görenekleri ile dinî ve kültürel değerleri, içlerinde doğup yetiştikleri coğrafi, siyasî, içtimaî ve iktisadî şartlar gelmektedir.

İslâm’da Hz. Osman zamanında başlayan patlamalar zincirinin failleri olan bu bedevî toplulukları, ziraat, san’at ve ticaretin her çeşidini insan asâletine yakışmayan aşağılık işlerden sayıyorlardı. Onların geçim yolları, ahlâk ve zihniyet yapıları, avcılık, çobanlık, yağmacılık, fizik gücününüstün tutulduğu yiğitlik-erkeklik değerlerine dayanıyordu. Oysa dinde medenîleşme, bedevîlikten üstün tutulmakta; dolayısıyla ilerleme ve gelişme istenmektedir. Bu ise, bedevî zihniyetin, kabile teşkilat ve varlığının yıkılması veya en azından çözülmesi demekti. İşte, daha sonra hârîcîler adını alacak bu isyancılar, aslında, İslâm toplumunun bedevîlikten, hadârete yani devlet ve şehir hayatına geçiş döneminde kabile zihniyetinin tepkisini dile getirmişlerdir.

Görünen o ki, İslâm’ın hızla yayılması sonucu çok farklı kültürlerle temasa geçmesi, sosyal değişme olayını da alabildiğine hızlandırmıştı. Bu durum, bir bakıma insanların sosyal açıdan alt-üst olması, işlerinin, hayatlarının ve zihniyetlerinin karmakarışık hale gelmesi demekti. Bu hızlı sosyal değişme karşısında kendilerine sağlam dayanaklar arayan bu insanlardan, güneyli olup da yüzyıllardır başlarındaki reisleri yarı ilâh olarak telâkki edenler, “masum imam sıfatını verdikleri bir “kişi”ye tâbi olmayı tercih ederek şiîleşirken, bedevî kabileler eski hayatlarında alıştıkları kabilenin üstünlüğü ve yanılmazlığı anlayışını tercihle “karizmatik toplumu benimsediler ve Haricî oldular. Onlara göre böyle bir topluma mensubiyet, aslında İslâm’ın istediği ve kurtuluşu için gerekli bir tutumdur. Bu toplumun dışında kalmak, “kâfir” olmak için yeter sebeptir. Aslında bu zihniyet, eski çöl hayatında âşina olunan ve sırf dayanışmadan ibaret kabileciliği, kendilerince anlaşıldığı şekilde dinî bir hüviyete kavuşturma gayreti idi. Böylece onlar, kabileciliğin icap ettirdiği her türlü davranışı meşrûlaştırmak ve hâkimiyetlerini tesis veya idame ettirebilmek için, dar ve katı zihniyetlerine İslâm adını vererek, esas niyetlerini Kur’an ve Sünnet’ten biçilmiş kaftanların, sloganların ardına gizlemek ve örtmek yolunu tutmuşlardır.

Esasen İbn Haldun’un son derece önemli tesbitine göre, çok sayıda kabileler ve çeşitli cemaatların bulunduğu topraklarda kuvvetli ve sağlam bir devletin kurulması nâdiren rastlanan bir olaydır. Gerçekten hepsi de bedevî olan, asabiyye ve aşîret hayatını benimsemiş toplulukların, Kur’an-ı Kerîm’in ısrarla üzerinde durduğu “ulu’l-emre itâat”, yani hükûmet fikrine yatkın hâle gelmeleri fevkalade güçtür.

Nitekim bütün müslümanların birliği ve kardeşliğinin derin hissi ile bir ve beraber olmayı, fitneden uzak kalarak İslâm’ın emrettiği “ulu’l-emre itâat”, “nizam”, “huzur”, “istikrar” endişesini dâima ön planda tutmuş olan Sünnîliğin aksine, Hâricîler ve Şiîler, baştan itibaren isyan, anarşi ve terörün failleri olmuşlardır. Hâricîler, kabile karizması içinde müesseseleşmiş devleti temsil eden “emiru’l-mü’minin”e, devleti reddettikleri ve bu müesseseyi tanımadıkları için karşı çıkarken, Şiîler baştaki “emiru’l-mü’minin” kendi karizmatik imamları olmadığından isyan etmişlerdir.[2] Dün Humeynî’nin, bugün de Saddam’ın hareketleri, pekâlâ aynı zihniyetin tipik tezâhürleri olarak değerlendirilebilir. Her ikisinde de açık bir jakobenlik görürüz. Kendi dar ve katı düşünce dünyalarını “tek ve mutlak hakikat; gerçek İslâm” sayıp bu anlayışı zorla ve yukarıdan aşağıya kitleye kabul ettirme zihniyetine jakobenlik dendiğine göre, günümüzde Hâricî düşüncenin mümessili sayabileceğimiz Saddam’ın sadece kendi görüşlerini doğru sayıp kendi dışındakileri düşman ve kâfir olarak görmesi; Şiî düşüncenin mümessili Humeynî’nin de “Her yer Kerbelâ, her gün âşûrâ” sloganını ve “karizmatik imam” nizamını, devrim ihracı yoluyla ve gerektiğinde zorla bütün dünyaya kabul ettirme gayreti, sanırım tek kelimeyle jakobenlik değil midir?

Terörün vatanı

Konunun bir başka ilgi çeken yönü, coğrafyanın arzettiği siyasî, tarihî ve kültürel özellikleridir. İslâm’da ciddî kopmaların vukû bulduğu yer, gariptir, hep Kûfe’yi merkez kabul edebileceğimiz bölge olmuştur. Kûfe, Güney Irak’ta, çok eskiden meşhur bir şehir iken İslâmın doğuşu sıralarında hiç önemi kalmamış; ama Hz. Ömer’in Kâdisiye zaferinden sonra, yeni fethedilmiş bölgeleri kontrol altında tutabilmek maksadıyla, yine onun emriyle, müstahkem bir karargâh olarak hicrî 17 (638) yılında, Fırat nehrinin batı yakasında kurulmuştur. Yine Fırat’ın batısında kurulu Basra ile Kûfe’nin önemi, müslümanların doğu fütuhatı ile birlikte artmıştır. Kûfe’nin nüfusu, özellikle Güney Arabistan bedevîlerinden oluşan muhtelif aşiretlere mensup kabileler ile kısmen İran’ın fethinden sonra gelip buraya yerleşen İranlılardan müteşekkildi. Burada kabile asabiyyeti, kabilecilik ruhu varlığını aynen sürdürdüğü için, Hz. Ömer’in ve haleflerinin bedevîlikten medeniliğe geçiş yolunda giriştiği bütün hamlelere karşı çıkmak veya en azından vefasızlık ve kararsızlık içinde olmak, şehrin ve hatta bölgenin ayırıcı özelliği haline gelmişti. Şehrin kurucusu Hz. Ömer bile buraya yerleşmiş olan kabilelerin hiçbir şeyden memnun olmayan, disipline ve itâata ayak uydurmayan ve hatta gönderilen valilere daima kusur bulan bu insanların itâatsızlığından şikâyet etmişti. Onların isteklerini yerine getirmeyi tercih eden Hz. Ömer, halifeliğinin son altı yılında Kûfe vâlilerini üç defa değiştirmek zorunda kalmıştı. Hz. Osman devri, Kûfelilerin tabiatlarını gösterebilme açısından son derece müsait şartlar taşıyordu. Emevî soyunun ve idârecilerinin tipik kabilecilik ruhunu sergileyen adaletsiz. şımarık ve İslâm’ın reddettiği asabiyyete dayalı icraatı, diğer kabileler demek olan Emevîler dışındaki toplulukları da tahrîk etmişti. Bundan dolayı Hz. Osman devrinde doğan hoşnutsuzluk ve arkasından patlayan isyan sırasında, yine Kûfeliler başı çekmişlerdi. Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan bu isyancı takımların pekçoğu bedevî kabilelerin mensupları idi. İsyanla, düzene karşı gelmişlerdi. Sonra, hilâfet mevkiine getirilen Hz. Ali’yi desteklediler. Ancak Sıffîn savaşında bir kere daha kabile ruhunu canlandırarak Halife’yi yalnız bıraktılar. Onların bir kısmı Hârîcîler adı altında ayrıldı. Hz. Ali’nin yanında kalan Kûfeliler ise, onun hakemlerin verdiği haksız ve hileli karar üzerine Muâviye ile yeniden savaş isteğine, “oklarımız tükendi, kılıçlarımız körlendi” diyerek katılmadılar ve onu çaresiz durumda bıraktılar. Hz. Ali’nin 40 (661) yılında şehîd edilmesi üzerine Muâviye’nin hilâfetini tanıyan Kûfeliler, Yezîd’in halife oluşu ile yeniden sahneye çıktılar. Onlar, Hz. Hüseyin’in Yezîd’e bey’at etmediğini öğrenince, hemen haber gönderirler ve ilk anda on sekiz bin kişinin Hz. Hüseyin’e bey’ata hazır olduğunu bildirirler. Maamafih Hz. Hüseyin’e Kûfelilerin sözlerine güvenilemeyeceği ısrarla hatırlatılırsa da o dinlemez ve Kûfe’ye doğru yola çıkar. Ancak Kerbelâ mıntıkasına geldiğinde Kûfelilerin bey’atlarından dönmüş olduğunu öğrenir; ama artık iş işten geçmiştir. Yezîd’in ordusu, Kerbelâ’da Hz. Hüseyin ve yanında bulunan 63 kişilik taraftarını hunharca şehid eder (10 Muharrem 61/10 Ekim 680 Cuma).

Aslında tam anlamıyla bir kabilecilik ve asabiyye zihniyeti ile hareket eden Emevî idarecileri, Hz. Hüseyin’i şehid etmekle, bir meseleyi çözmüş olmuyor; aksine ardı arkası kesilmeyecek bir fitne ocağını ateşlemiş; terör ve anarşiye yol vermiş oluyorlardı. Nitekim Kerbelâ’dan hemen sonra Tevvabûn hareketi, Muhtar b. Ebî Ubeyd’in isyanı ve Hârîcîlerin Emevîler dönemindeki faaliyetleri, aslında İslâm dünyasında müesses nizama karşı girişilmiş hareketlerdir. Muhtar’ın isyanında rol alan çok sayıdaki mevâliyi bir yana bırakacak olursak, diğer isyanların tamamı muhtelif Arap kabilelerinin mensupları tarafından yapılmıştır. Bu isyanları, çoğu Şiî kaynaklı ayaklanmalar takip etmiş ve Emevîler devrinden itibaren bölge, daima huzursuzluk, karışıklık, hattâ anarşi ve terör yatağı olma vasfını sürdürmüştür, dense mübalağa edilmemiş olur. Halifelerin ve valilerin güçlü ve kudretli oldukları dönemlerde, mevzii sükûnet ve düzene rastlanmıştır. Gerçi bölgenin kuzeyi daha Haçlılar devrinden itibaren Batılıları tanımış ve zaman zaman mahallî idarelere karşı onlarla ittifak içinde olmuşlarsa da, özellikle Osmanlıların güçlü oldukları dönemlerde, devletin ne olduğunu tanıma fırsatını elde eden bölge, en azından Batılı sömürgecilerin bölgedeki bedevî zihniyetini uyandıracak yeraltı faaliyetlerine ve sinsi gerilla oyunlarına teşebbüs etmeye başladıkları dönemlere kadar, zâhirî bir itaat altında imiş gibi görünmüştür.

Şurası muhakkak ki, Hâricilerden sonra tam bir fırka hüviyetiyle bölgeyi parselleyen zümrelerden Karmatîler, Şiîliğin bölgenin eski din ve kültürlerin ürünü olan kollarından Keysâniyye, Hâşimiyye, Nâvûsiyye, Mübarekiyye, Hurremiyye, Ravendiyye, Beyâniyye, Mugîriyye, Hattâbiyye, İbahiyye, Hulûliyye ve daha onlarcası, görünüşte tarihin sayfaları arasında kaybolmuştur; ama onların bakiyeleri, cüz’i de olsa Suriye, Lübnan, Filistin ve Irak’ta varlığını, başka isimler altında sürdürmektedir. [3]

Günümüzdeki görünüm

Bugün Ortadoğu’da adına “devlet” denen birçok ülke var. Aslında bunlar, gerek İslâm’ın yayılış döneminde gerek uzun asırlar yönetimi altında bulundukları Osmanlılar zamanında, birer “vilâyet” idi. Birinci Dünya savaşından ve Osmanlı Devleti’nin çöküşünden sonra, sömürgeci ülkeler, yani İngilizler ve Fransızlar, Ortadoğu’yu yeniden istikrarsızlığın kucağına attılar. Öyle ki, bölgeye, geçmişte Haçlı ordularını süren Batı, bu defa ortaya onlarca makam ve sözde idarî taksimat çıkararak, bunları işbirlikçilerine dağıttılar. Şerif Hüseyin’in oğullarının “eşsiz hizmetlerinin” (!) karşılığında Ürdün’de kukla bir monarşi kuruldu. Lübnan, bölgedeki Dürzîlerin Osmanlı’yı arkadan vuran hizmetlerinin mükâfatı olarak Suriye’den koparılıp Mârûnî Hıristiyanlara verildi. Irak ve Suudi Arabistan ve arkasından tarihte aşiretlerin bile merkez ittihaz edemedikleri, adı-sanı duyulmamış mekânlar “devlet” adı altında Lübnan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve benzeri parçalar, kolay yutulacak lokmalar halinde İngiliz kontroluna girdi.

Bugün buralarda yönetimleri ellerinde bulunduranlar, aslında, yönetilenlere, yani kendi halklarına güvenmemekte olduklarından son derece güçlü merkezî bir sistem oluşturup otoritelerini alabildiğine güçlendirmektedirler. Bu ise İslâm’ın devlet ve siyaset anlayışıyla kat’iyyen uyuşmamaktadır. Yönetimi elinde bulunduran ister askerî bir diktatör, ister kral, ister tek parti olsun, isteklerini halka tartışmasız kabul ettirmektedirler. Onların siyasetlerini, halkın arzusu veya daha kesin hatlarıyla dinin gösterdiği istikamette değiştirmeleri söz konusu değildir. Onların iş başından uzaklaştırılabilmeleri için, tıpkı Hâricîler veya Şiîler örneğinde olduğu gibi, şiddete baş vurmak kaçınılmaz hâle sokulmaktadır. Bu durum tek partili ülkeler için de geçerlidir. Meselâ Suriye ve Irak’ta Baas Partisi, ülkeyi yöneten Hafız Esed ve Saddam Hüseyin’in ideolojilerinin temsilcisi durumundadır. Her iki ülkede de muhalifler yoktur. Polisin, istihbarat örgütünün ve ordunun vatandaşa dilediğini yapma serbestisi vardır. O kadar ki, Irak’ta bir saat içinde seksene yakın İslâm âlimi idam edilebilir. İran’la savaşta çoğu Türk bir milyona yakın masum insan hayatını kaybedebilir. Daha 1988’de Halepçe’de binlerce kadın, çocuk ve yaşlı, kimyasal silâhlarla yok edilebilir. Ve arkasından hâlâ daha bu yöneticiler, “Ben devletim”, “İslâm adına iş görüyorum”, “Mustaz’afların seyisiyim”, “Emperyalistlere karşı Filistin ve Arap davasının mümessiliyim” diyebilmektedirler; çünkü, bunlar, her ne kadar “devlet” adıyla anılsa da kabile ve aşîret zihniyetinden kurtulabilmiş değillerdir. Onun için de devlet, adı ne olursa olsun yönetici ile bir tutulmakta ve ona karşı tavır almak devlete karşı tavır almak şeklinde değerlendirilmektedir. Şiî patentli Dürzîlik, Nusayrîlik, İmamiyye gibi fırkalar da, mekânları olan Lübnan, Suriye ve Irak’ta, İslâm’ı sadece “bizimki doğrudur” anlayışıyla görüp göstermeye çalıştıkları için, bir bakıma bu aşîret yöneticilerinin ekmeklerine yağ sürmüş olmakta ve müslümanların birbirlerine saldırmalarından “bizden” veya “bizden değil” zihniyetiyle hareket ettiklerinden hiç rahatsızlık duymamaktadırlar. Oysa yüce Allah, “Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşacak olurlarsa aralarını düzeltiniz. Buna rağmen taraflardan biri (uzlaşmaz ve barışa yanaşmıyarak) diğerine saldırırsa, saldırganla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşınız…” (49. Hucurât, 9) buyurmaktadır.

Acaba bugün Ortadoğu’nun acı ve acıklı hali, cahiliye âdetleri uyarınca kabile ve asabiyye zihniyetine sahip insanların, henüz İslâmın yüceliğinden nasiplenemediklerini gösteren Yüce Kelâm’ın bir kere daha dile gelmesi midir?; “Ey Muhammed! Bedevîler, ‘inandık’ dediler. De ki, ‘inanmadınız; ama İslâm olduk, deyin; iman henüz kalplerinize yerleşmedi…” (49. Hucurât, 14).

Yoksa acaba bütün bu olup-bitenler, günümüz insanına Hâricî ve Şiî zihniyetin İslâm’ın medenî ve evrensel mesajından ne denli uzak olduğunu gösteren bir ilâhî cilve midir?

Günümüzde Ortadoğu’da karşılaşılan bütün bu işler, “Allah kıyâmete kadar kanlarınızı, mallarınızı, ırzlarınızı birbirinize haram (yasak) kılmıştır… Size bir şey bırakıyorum ki, o da Allah’ın Kitâbı’dır. Ona sarılın ve sapıklığa düşmeyin… Sakın benden sonra cahiliye âdetlerine dönüp birbirinizin boynunu vurmayın…” buyuran Hz. Peygamber’in yolunda olduğunu söyleyen (!) ve gûyâ onun yolu için çığırtkanlık yapan ve soyundan geldiklerini ileri sürerek böbürlenen zavallıların amelleri olmasına ve asabiyyete dayalı kabile ruhunun diriltilerek, İslâm’ın şahsî emeller için istismar edilmesine rağmen, bu sakîm zihniyete kucak açanların bulunmasına bilmem ne demeli?… Galiba şimdilik yapabileceğimiz tek şey duâ: Allah, İslâm dâvâsı peşinde olduğunu söyleyenlere, lütfen ve merhameten biraz akıl, iz’an ve basîret nasîb eylesin…

 

[1] Sıffîn olayı ve buradaki gelişmeler hk. bk.: Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, 44 vd.; aynı yazar, İbadiyye’nin Doğuşu ve Görüşleri, 44 vd.

[2] Daha önce de ifade edildiği gibi, burada Harîcîlık, Şiîlik ve benzeri mezheplerin bu bölgedeki doğuş ve gelişmeleri ele alınmayacağından bu hususlarda, benim, “İbâdiyye’nin Doğuşu ve Görüşleri”, “İmâmiyye Şîası”, “Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri” başlıklı eserlerime bakılabilir.

[3] Bölgenin fırkaları hk. bk.: Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Çev. E.Ruhi Fığlalı, Ank.1991(2.Bs.); E. R. Fığlalı, Çağımızdaki İtikadi İslâm Mezhepleri, İst., 1999 (10.Bs.)

Ethem Ruhi Fığlalı

MİSAK yazarlarından Ethem Ruhi Fığlalı 1937 yılında Burdur’da doğmuştur. 1959'da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun olmuştur. 1961-1964 yılları arasında Konya İmam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmenliği, 1964-1965 yıllarında Burdur İmam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı,1965-1966 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi Müdürlüğü ve Meslek Dersleri Öğretmenliği, 1966-1970 yılları arasında İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü Müdür Başyardımcılığı ve Türk-İslâm Medeniyeti Tarihi Öğretmenliği, 1970-1971 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü Müdürlüğü ve Türk-İslâm Medeniyeti Tarihi Dersi Öğretmenliği yapan Fığralı, 1971'de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsü Asistanlığına atanmıştır. 1972'de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsünde “İbâdiye’nin Doğuşu ve Görüşleri” başlıklı teziyle “İlâhiyat Doktoru” ünvanını, 1977'de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde “Ahmediyye Mezhebi (Kâdiyânilik)” başlıklı teziyle “Üniversite Doçenti” ünvanını ve 1982'de Ankara Üniversitesinde “Mesih ve Mehdî İnancı Üzerine (Mezhepler Tarihi Açısından Bir Tetkik)” başlıklı takdim teziyle “Profesör” ünvanını kazanmıştır. 1982, 1985 ve 1988 yıllarında Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanlığı, 1984'te Dekanlık görevinin yanında Dokuz Eylül Üniversitesi Rektör Yardımcılığı, 1992 ve 1994 tarihlerinde Muğla Üniversitesi Kurucu Rektörlüğü görevlerinin yanında YURT-KUR Yönetim Kurulu Başkanlığı, Türkiye Stratejik Araştırmalar Millî Komitesi üyeliği, Türkiye Sosyal ve Beşerî Bilimler Millî Komitesi Başkanlığı, Yükseköğretim Kurulu Üyeliği, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi aslî üyeliği g,b, görevler de yürütmüştür. 1996'da DENBİR tarafından verilen “Bilimde Üstün Hizmet Ödülü”nün, 1999'da Kazakistan Sosyal Bilimler Akademisi tarafından aslî üyelik ve “Ordinaryüs Profesör” unvanının, 2000'de Kırgızistan/Bişkek Uluslararası Aytmatov Akademisi tarafından verilen “Aytmatov Akademisi Aslî Üyeliği"nin, 2005'te Uluslararası Rotary 2004-05 Dönem Başkanı Glenn E. Estess Sr. adına 2440’ıncı Bölge Governor’u tarafından, Marmaris’te yapılan Yüzüncü yıl (2004-05) kutlamasında verilen “Üstün Hizmet Ödülü”nün ve 2006'da T. C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından verilen “Vakıf İnsan” unvanının sahibi oldu. 2003 yılında emekli olan Fığlalı, Sıtkı Koçman Vakfı’nda Başkan Yardımcısı olarak göreve başladı. 2005 Vakıf Senedi gereği Sıtkı Koçman’ın vefatı (13.10.2005) üzerine Sıtkı Koçman Vakfı Başkanı oldu. 2010 yılında bu görevinden istifa etti. İngilizce, Arapça ve Fransızca bilen FIĞLALI, 30 Ağustos 1959 yılından bu yana Fakülteden sınıf arkadaşı Semiha Ertuğrul Hanımefendi ile evlidir ve dört kız beş torun sahibidirler. ARAŞTIRMA VE YAYINLARI I. TELİF KİTAPLAR: 1. Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, İstanbul: Selçuk Yayınları, 1980 (Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş 2. Baskı: 1983; 3. Baskı: 1986, İran İslâm Devrimi ilâvesiyle 4. Baskı: 1990; 5. Baskı: 1991; 6. Baskı: 1993 ;7. Baskı: 1995 ; 8. Baskı: 1996 ; 9. Baskı: 1998) ; 10. Baskı: İstanbul: Birleşik Yayıncılık; 1999; 11. Baskı: İstanbul: şa-to İlâhiyat, 2001; 12. Baskı: İzmir: İzmir İlâhiyat Vakfı Yay., Aralık 2004. 2. İslâm’a Karşı Cereyanlar: Bâbîlik ve Bahâîlik, Mecca: Muslim World League Yay. 1402/1981. 3. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi (Ortaokul 3. sınıf), Ankara: M.E.B. Yay. 1982 (13. Bs., 1994) 4. İbâdiye’nin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara: A.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yay. 1983. 5. İmâmiyye Şîası, İstanbul: Selçuk Yayınları 1984 (2. Basım: İstanbul: Ağaç Kitabevi Yayınları, Kasım 2008). 6. Kâdiyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Yay. 1986. 7. Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi (Komisyon çalışması, Başkan: E.Ruhi FIĞLALI), İstanbul: Tercüman Yayınları, 1987. 8. Atatürk ve Din, Ankara: Azerbaycan Kültür Derneği Yayınları No: 32, 1988 (Risale). 9. Türkiye’de Alevilik – Bektaşilik, İstanbul: Selçuk Yayınları 1990 (1.Bs.- Ekim 1990; 2.Bs.- Eylül 1991;3. Bs.- Temmuz 1994; 4.Bs.- Ağustos 1996; 5.Bs.- İzmir: İzmir İlâhiyat Vakfı Yay.,Nisan 2006). 10. Kâdiyânîlik, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 1994. 11. Bâbilik ve Bahaîlik, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 1994. 12. Geçmişten Günümüze Halk İnançları İtibariyle Alevîlik – Bektaşîlik, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yay., 1994. 13. İmam Ali, Ankara: TDV Yay. , 1996 (2. Baskı: 1998). 14. Din ve Devlet İlişkileri, Muğla : Muğla Ü. Yay., 1997. 15. Atatürk Düşüncesinde Din ve Lâiklik, Yayına Hazırlayanlar: Ethem Ruhi Fığlalı, Taha Müftüoğlu, İdris Karakuş, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 1999 (2.Bs.2008). 16. Din ve Laiklik Üstüne Düşünceler, Muğla: Muğla Üniv. Yay., 2001. 17. Îtikâdî İslâm Mezheplerine Giriş, İzmir: İzmir İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yay. 2007. 18. Günümüz İslâm Mezhepleri, İzmir: İzmir İlâhiyat Vakfı Yayınları 2008 (630 s.). 19. İslâm Laiklik ve Türk Laikliğinde Uygulamalar, Ankara: Berikan Yayınları 2010. II. YAYIMLANAN KİTAPLARDA AYRI BÖLÜMLER: 1. “İslâmî Anlayışta İnsânî Değerler”, Türklerde İnsânî Değerler ve İnsan Hakları – I, İstanbul : Türk Kültürüne Hizmet Vakfı yay., 1992, 257-279. 2. “Şiîlik ve Anadolu Alevîliği Arasındaki Farklılıklar ve Benzerlikler”, Alevîler/Aleviten, Haz. İsmail Engin-Erhard Franz, Hamburg 2000, I, 97–110. 3. “Hoca Ahmed Yesevî Kimdir?”, Türkistan’ın Pîri Hoca Ahmed Yesevî ve Külliyesi, Ankara: TİKA Yay.,2000, 24-37. 4. “Değişimci Özal ve Değişim Sürecinde İslâm”, Kim Bu? Özal-Siyaset, İktisat, Zihniyet, Editörler: İhsan Sezal/İhsan Dağı, İstanbul: Boyut Yay. 2001, 211–218. 5. “Sünnî Tarih ve İlâhiyat Geleneğinde Hz. Ali”, Tarihten Teolojiye İslâm İnançlarında Hz. Ali, Haz. Ahmet Yaşar Ocak, Ankara: Türk Tarih Kurumu 2005, 103-136 [“Ali in the Sunni Historical and Theological Tradition”, From History to Theology Ali in Islamic Beliefs, ed. by Ahmet Yaşar Ocak, Ankara: TTK 2005, 149-184]. 6. “Atatürk ve Din”, Atatürk Düşüncesinde Din ve Lâiklik, Haz. Ethem Ruhi Fığlalı- Taha Müftüoğlu- İdris Karakuş, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 1999, 235–249 [ Aynı makale şu eserde de yer almıştır: Atatürk’ün İslâma Bakışı- Belgeler ve Görüşler, Haz. Mehmet Saray-Ali Tuna, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 2005, 193–207]. 7. “T.C. Devleti’nde Din-Devlet İlişkileri: Din Kurumları ve Din-Devlet İlişkileri”, Türk Dünyası Kültür Atlası / A Cultural Atlas of the Turkish World, İstanbul: Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yay. 2006, 526–543. 8. “Alevî-Bektaşî Teolojisinin Temel Taşı: Alevî-Bektaşî İnançlarında Hz. Ali”, Geçmişten Günümüze Alevî-Bektaşî Kültürü, Editör: Ahmet Yaşar Ocak, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 2009, 241 – 267. III. TERCÜME KİTAPLAR: 1. Prof. Muhammed Ebû Zehra, İslâm’da Sosyal Dayanışma, Arapçadan çev.: E.Ruhi FIĞLALI-O.ESKİCİOĞLU, İstanbul: Yağmur yay., 1969 (2.baskı: İstanbul, 1978). 2. Prof. Muhammed Ebû Zehra, İslâm’da Siyâsî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, Arapçadan çev.: E.Ruhi FIĞLALI-O. ESKİCİOĞLU, İstanbul: Yağmur Yay., 1970. 3. İbn Bâbeveyh el-Kummî, Şîî-İmâmiyye’nin İman Esasları (Risâletü’l-İ’tikâdâti’l-İmâmiyye), Arapçadan notlarla çev. E.R.FIĞLALI, Ankara: A.Ü. İlâhiyat Fak. Yay., 1978. 4. R.A. NİCHOLSON, İslâm Sûfileri (The Mystics of Islam), İng. Çev.: M.DAĞ, K.IŞIK, E.R. FIĞLALI, A. ŞENER, R. AYAS, İ.KAYAOĞLU, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1978 (2. Baskı: Ankara: Çağlar Yayınları 2004). 5. Ebû Mansur Abdulkahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar (El-Fark Beyne’l-Fırak), Arapçadan notlarla çev.: E.Ruhi FIĞLALI, İstanbul: Kalem Yay. 1979 [2.Baskı: Ankara: TDV Yay. 1991; 3.Baskı: Ankara: TDV Yay. 2001; 4. Baskı: Ankara: TDV Yay.2007] 6. Prof. W. Montgomery Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri (The Formative Period of Islamic Thought), İng. Çev.: E.Ruhi FIĞLALI, Ankara: Umran Yay., 1981. ( 2. Baskı: İstanbul: Birleşik Yayıncılık 1998; Gözden Geçirilmiş 3. Baskı: Ankara Sarkaç Yayınları 2010). 7. Henry Laoust, İslâm’da Ayrılıkçı Görüşler, (Les Schismes dans l’Islam), Fransızcadan çev. , E. Ruhi FIĞLALI – Sabri HİZMETLİ, İstanbul: Pınar Yayınları 1999. 8. Bahâilik ve el-Kitâbu’l-Akdes, Arapçadan notlarla çev. Ethem Ruhi FIĞLALI-Ramazan ŞİMŞEK, e-makâlât Mezhep Araştırmaları, III/2 (Güz 2010), ss. 7-144 /ISSN 1309-5803 /www.emakalat.com [Takdim-Bahâilik, Ethem Ruhi FIĞLALI, ss.8-42; Mirza Hüseyin Ali Bahâullah, El-Kitâbu’l-Akdes, Notlarla Çev. Ethem Ruhi FIĞLALI-Ramazan Şimşek, ss. 43-144]. IV. TELİF MAKALELER: 1. “İlkokulların Açılışı Münasebetiyle: Tarihimizde âmin Alayları”, Yeşilay (Aylık Kültür ve Sağlık Dergisi), 418 (Eylül 1968), ss.16–17. 2. “İslâm’da Eğitim ve Öğretim”, Yeşilay (Aylık Kültür ve Sağlık Dergisi), 420 (Kasım 1968), ss.10–11. 3. ” Hâricîliğin Doğuşuna Tesir Eden Bazı Sebepler”, İFD (Ankara 1975), XX, ss. 219–247. 4. “Burdur Kütüphanesinde Bulunan Bir Risâle: Tezkiretu’l-Mezâhib”, İİED, (Ankara 1975), II, ss. 99–116. 5. “Tezkiretu’l-Mezâhib li’bni’s-Serrâc”, İİED, (Ankara 1975), II, ss. 117–141 (Önsöz ve notlarla Arapça metin neşri). 6. “İbâdiye’nin Siyâsî ve İtikâdî Görüşleri” İFD, (Ankara 1976), XXI, ss.323–344. 7. “Hâricîliğin Doğuşu ve Fırkalara Ayrılışı”, İFD, (Ankara 1978), XXII, ss. 245–275. 8. “Hicrî 1400. Yıla Girerken İslâm Dünyası”, Milli Eğitim ve Kültür, (Ankara 1979), II, No: 5, ss.55–75. 9. “Genç Nesillerin Din Terbiyesi ve Destanlar”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, (İstanbul 1979), Yıl:8, Sayı: 1, ss.38–43. 10. “Eğitimimizde Dinî Formasyon Noksanlığı ve Bunun Anarşideki Yeri”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, (İstanbul 1979), Yıl:8, Sayı:3, ss. 35–54. 11. “Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler”, İİED, (Ankara 1980), IV, ss. 115–131. 12. “İbn Sadru’d-Dîn eş-Şirvânî ve İtikâdî Mezhepler Hakkında Türkçe Risâlesi”, İFD, (Ankara 1981), XXIV, ss. 249–276. 13. “Tercümânu’l-Ümem”, İFD, (Ankara 1981), XXIV, ss. 277-335 (Önsöz ve notlarla tenkidi neşir). 14. “Mesih ve Mehdî İnancı Üzerine (Mezhepler Tarihi Açısından Bir Bakış)”, İFD, (Ankara 1981), ss. 179–214. 15. “The Problem of Abd-Allah İbn Saba”, İİED, (Ankara 1982), V,pp. 379–390. 16. “Sakîfe Olayı ve Hz.Ebû Bekir’in Halife Seçimi”, İslâm Medeniyeti, (İstanbul 1982), V, No:3, ss.7–27. 17. “XIX. Yüzyıl Sonlarında Hindistan (Mezhepler Tarihi Açısından Bir Bakış)”, DEÜİFD, (İzmir 1983), I, ss. 1–24. 18. “Basic Principles of Islam and the Problem of Dialog Between Islam and Christianity”, Diyanet Dergisi, (Ankara 1983), XIX/ 2, ss. 3–14 (Türkçe özet: “İslâm’ın Temel Esasları ve İslâm-Hıristiyan Diyaloğu Meselesi”, ss 3–5). 19. “İslam: Basic Principles and Characteristics”, The Muslim World League Journal, (Mecca: Shaban 1403/May-June 1983), LX, No: 8, ss. 11–15. 20. “İlk Şii Olaylar: Tevvabûn Hareketi”, İFD, (Ankara 1983), XXVI, ss. 335–352. 21. “İslâm Tarihinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Dönemleri (Mezhepler Tarihi Açısından bir Tedkik), İFD, (Ankara 1983), XXVI, ss. 353–370. 22. “Millî Kültürümüz ve Dinimiz”, Türk Kültürü Araştırmaları-Prof Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Hatırasına ARMAĞAN, Ankara 1985, 245-252. 23. “Endonezya’da Çağdaş İslâm Düşüncesi”, DEÜİFD, (İzmir 1985), II, ss. 9–23. 24. “Mawlawi a’in: a brief description and an interpretation”, Islamic Culture, 60, IV (1986), pp. 46–52. 25. Ortadoğu’da İslâm (İslâm Mezhepleri Tarihi Açısından Bir Bakış)”, Türkiye Günlüğü, 14, 1991, ss. 4–11. 26. “Nutuk’ta İslâm Tarihi ile İlgili Motifler”, Türk Kültürü, 343 (1991), ss. 696–699. 27. “Nutuk’ta İslâm Tarihi ile İlgili Motifler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, VIII/22 (1991), ss. 39–43. 28. “Türk Düşüncesi Üzerine, Türk Yurdu, Türk Düşünce Hayatı Özel Sayısı, XI/44 (1991), ss. 44–45. 29. “Halkımızın İlahiyat Fakültelerinden Beklentileri”, Din Öğretiminin Dünü ve Bugünü Paneli, Diyanet Dergisi, 10 (1991), ss. 21.vd. 30. “Terör ve Terörün Kaynağı”, Türkiye’de Terör ve İçyüzü Açıkoturumu, Diyanet Dergisi, VII (1991), ss. 19.ff. 31. “Alevîlik-Bektâşîlik Tartışmaları Üzerine”, Diyânet, 25 (Ocak 1993), 35–37. 32. “Değişim Sürecinde İslâm”, İslâmî Araştırmalar, VI/4, (1993), ss. 222–224. 33. “Atatürk and the Religion of Islam”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, IX/26 (Ankara: Mart 1993), ss. 289–301. 34. “Alevîlik”, Diyanet,3 44 (Ağustos 1994), , ss. 4–10. 35. “Atatürk ve Din”. Türk Kültürü, XXXIII/ 384 (Ankara: Nisan 1995), ss. 193–204 36. “İslâm ve Laiklik” , Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, X/33 (Kasım 1995), ss. 653–686. 37. “Egemenlik Kimindir?” Türkiye Günlüğü, Sayı. 45 (Mart-Nisan 1997), ss. 21–26. 38. “İslâm’ın Bugünkü Meseleleri”, Türk Yurdu, XVII/116–117 (Nisan-Mayıs 1997), ss. 29–32. 39. “Din ve Devlet İlişkileri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XIII/38 (Temmuz 1997), ss. 581–611. 40. “Alevîlik ve Heterodoksi”, Türk Yurdu, XXV/210 ( Şubat 2005), ss. 5–7. 41. “Şiiliğin Ortaya Çıkışı ve İran’da Din-Siyaset İlişkisi”, Şİİ JEOPOLİTİĞİ, Avrasya Dosyası /Eurasian File: Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, XIII/3 (Eylül-Ekim-Kasım-Aralık 2007), ss. 191–229. V. TERCÜME MAKALELER: 1. Muhammad Kafafi (Ph.D.), “Abû Saîd Muhammad al-Azdî al-Kalhatî’ye Göre Hâricîligin Doğuşu” (The rise of Kharijism According to Abû Saîd….), İFD, (Ankara 1972), XIII, ss. 177–191 (İng.den çeviri). 2. L.V. Vaglieri, “Ali-Muâviye Mücadelesi ve Haricî Ayrılmalarının İbâdi Kaynakların Işığında Yeniden İncelenmesi” (The Ali-Muaviyye Conflict and the Kharijite Secession Reexamined in the Light of Ibadite Sources), İFD, (Ankara 1973), XIX, ss. 147-150 (İng.den çeviri). 3. Prof. Muhammed Tancî, “Beyrûnî’nin İbn Sînâ’ya Yönelttiği Bazı Sorular, İbn Sînâ’nın Cevapları ve Bu Cevaplara Beyrûnî’nin İtirazları”, Beyrûnî’ye Armağan, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay. 1974, ss. 231–260 (Dr. Abdülkadir ŞENER ile birlikte Arapçadan çeviri) 4. Prof.Dr. Mahmud Şeltut, “İsâ’nın Ref’i”, İFD, (Ankara 1978), XXIII, ss.319–324 (Arapçadan çeviri). 5. W.F.Tucker, “Âsîler ve Gnostikler: el-Muğîre bin Saîd ve Muğîriyye” (Rebels and Gnostics: el-Muğîra and the Muğırıyya), İİED, (Ankara 1982), ss. 203–215 (İng.den çeviri). 6. W.F.Tucker, “Ebû Mansur el-İclî ve Mansûriyye: Avrupa Ortaçağı Terörizmi Hakkında Bir Çalışma” (Abû Mansur al-Ijlî and the Mansuriyya: A Study in Medieval Terrorism), İİED, (Ankara 1982), ss. 217–219 (İng.den çeviri). 7. E.Toftbek, “Kısa Dürzî İlmihali”, İFD, (Ankara 1981), XXV, ss. 215–220 (İng.den çeviri). 8. M.M. Mazzoui, “The Origins of the Safawids-Si’ism, Sufism and the Ghulat”, İFD, (Ankara 1978), ss. 533–536 (Kitap Tanıtma) VI. ANSİKLOPEDİ MADDELERİ: 1. Türk Ansiklopedisine Yazılan Maddeler: 1. Sebeiyye, 28/246 2. Seb’iyye, 28/251 3. Secah Binti’l-Hâris, 28/255 4. Tahtacılar, 30/352–353 5. Tîcânîlik, 31/188–189 6. Tüsterî, 32/462 7. Yezidilik, 33/441. 2. Dergâh Yayınevi İslâmî İlimler Ansiklopedisine Yazılan Maddeler: 1. Ehl-i Sünnet 3. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisine Yazılan Maddeler: 1. Abbas b. Ali b. Ebî Tâlib I/21 2. Abdullah b. Ali b. Abdullah el-Abbas I/82–83 3. Abdullah b. Cafer b. Ebî Tâlib I/89 4. Abdullah b. İbad el-Murrî et-Temimî I/109 5. Abdullah b. Meymûn I/117–118 6. Abdullah b. Muâviye b. Abdullah b.Cafer b.Ebî Tâlib I/118–119 7. Abdullah İbn Sebe’ I/133–134 8. Abdullah b. Vehb er-Râsıbî I/141–142 9. Abdulkâhir el-Bağdâdî I/245–247 10. el-Ahbâru’t-Tıvâl I/493–94 11. Ali b.Ebî Tâlib II/371–374 12. Ali Ekber II/390 13. Bahaîlik, IV/464–468 14. Câbir Cu’fî -VI/532 15. Cemel Vak’ası VII/320–321 16. Culendâ b. Mes’ud – VIII/107–108 17. Darü’n-Nedve – VIII/555–556 18. Ebu Mansu-r el-İclî – X/181–182 19. Ebu Tâlib X/327–238 20. Ebu Yezid en-Nükkârî X/259–260 21. Fah- XII/73–74 22. el-Fark Beyne’l-Fırak- XII/172–173 23. Gadir Hum – XIII/279 24. Gâib- XIII/292 25. Hâriciler – XVI/169–175 26. Hasan – XVI/282–285 27. Hasan b. Muhammed b.Hanefiyye – XVI/331–332 28. Hasan b. Zeyd – XVI/361 29. Hırrît b. Râşid – XVII/382 30. Hüseyin – XVIII/518–521 31. el-Hüseyin b. Ali-Sâhibu Fah – XVIII/525 32. İbâziyye – XIX/256–261 33. İbn İnebe – XX/85–86 34. İbni Mülcem- XX/220 35. İbrahim el-İmâm – XXI/319–320 36. İsnâaşeriyye – XXIII/142–147 37. Kâdiyânîlik – XXIV/ 137–139 VII. KONGRE, SEMPOZYUM VE SEMİNER TEBLİĞLERİ (Yayınlanmış ve Tespit Edilebilmiş Olanlar): 1. “Atatürk ve Din Anlayışı”, Türk Kadınları Kültür Derneği, Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik Anlayışı Semineri, (Ankara 1981), ss. 3–12 (Ayrı basım). 2. “Atatürk ve Din”, Aydınlar Ocağı, Millî Eğitim ve Din Eğitimi İlmî Semineri(Ankara 9-10 Mayıs 1981), ss. 209–219; İstanbul 1981, ss.131–141. 3. “Din Kültürü ve Ahlâk Öğretimi”, Tercüman Gazetesi, Milli Eğitim Sempozyumu, (İstanbul 1984). 4. “Tarih ve Din”, Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Metodolijisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ 1984. 5. “İslâm Mezhepleri Tarihi Araştırmalarında Karşılaşılan Bazı Problemler”, (Some Problems Concerning the Studies on the History of Islamic Sects), Uluslararası Birinci İslâm Araştırmaları Sempozyumu (First International Symposium on Islamic Studies), (İzmir 1985), ss. 369–382 (Türkçe metin + İngilizce özet).Online uçak bileti resmi sorgulama sitesi.Türkiyenin en iyi kozmetik sitesi.Nakliyat için evden eve nakliyat firmanızı seçmeniz öneririz.Jenga magazin haberleri.Jenga emlak ilanlarını bulabilirsiniz. 6. “Islamic Approach Towards Other Religions”, Assembly of the World’s Religions. New Jersey-U.S.A, November 14–21, 1985. 7. “The Origin and the Significance of the Mawlawi Rituals”, New ERA Conference: “God: The Contemporary Discussion”, Coronado, California, December 29, 1986-January 4, 1987. 8. “Abdullatif el-Harpûtî ve Tenkîhu’l-Kelâm fî Akaîdi Ehli’l-İslâm Adlı Eseri”, Fırat Üniversitesi, Türk-İslam Tarih, Medeniyet ve Kültüründe Fırat Havzası Sempozyumu, Elazığ, 23-26 Mart 1987. 9. “The Meaning and the Significance of Islamic Prayer (Salât): From the Point of View of Sufism”, Council for the World’s Religions: Ritual, Symbol and Participation in the Quest for Interfaith Cooperation”, Harrison Hot Springs, Canada, August 20–25, 1987. 10. “God in the Turkish Folk Litterature”, New ERA Conference: “God: The Contemporary Discussion”, Key West, Florida, April 16–22, 1988. 11."Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Eğitim ve Yayın Hedefleri” Din Öğretimi ve Din Hizmetleri Sempozyumu, D.İ.B.-A.Ü.İ.F.-T.D.V.,8-10 Nisan 1988 Ankara, ss.475-481. 12. “Din ve Türkler”, Fikir ve İman Zemini (Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı 1986–1987 Akademik Toplantıları), İstanbul 1988, ss. 18. 13. “Teaching of the History of the Islamic Schools of Political and Religious Thought in the Facilties of Divinity”, Conference on the Communicating Religious values to youth Today, Gregorian University, Rome, 10–13.05.1989. 14.“İmam Ali and Human Rights”, Imam Ali’s Festival Fourteen Centerary of al-Ghadeer, July 1990, London, pp. 84-93. 15.”Yunus Emre’de Allah Telâkkisi”, Eskişehir Türkocağı, 4 Ocak 1991 16. “Türkiye’de Alevîlik-Bektaşîlik”, Karşıyaka Kültür-Sanat Derneği, 2 Mart 1991 17.“Dinî Hayatımız”, Bursa Aydınlar Ocağı, 26 Nisan 1991 18. “Ana Hatlarıyla Alevîlik”, Günümüzde Alevîlik ve Bektaşîlik Paneli 22.2.1991, Ankara, 1995, ss.11–18. 19. “Sosyal Bütünleşme Açısından Din”, Türk Kültür ve Sanat Derneği, Atatürk İl Halk Kütüphanesi, İzmir, 2 Mart 1992. 20. “A Brief History of Mawlawiyyah and the Significance of the Mawlawi Rituals”, Contemporary Relevance of Sufism, ed. by Syeda Saiyidain Hameed, New Delhi: Indian 1991) 21. “Şiîliğin Doğuşu ve Gelişmesi”, Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiilik Sempozyumu, İstanbul 13–15 Şubat 1993, ss. 33–68. 22. “Din ve Devlet İlişkileri”, (Konferans), Muğla Üniversitesi, Muğla 3 Mart 1993. 23. “İslâm ve Diğer Dinler”, Uluslararası Hoşgörü Kongresi, Antalya 10–12 Haziran 1995. 24. “Atatürk ve Laiklik”, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempozyumu, Gazi Magusa-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 3–6 Ekim 1995. 25. “Atatürkçü Düşüncede Milliyetçilik ve Lâiklik”, Atatürk, Muğla: Muğla Üniversitesi Yayını, ss. 1–5. 26. “Do Secular States Have A Future In The Islamic World? (Turkish Case)”, Conference on the Impact of Religion on Politics at the End of the Twentieth Century, Jerusalem, November, 10–12, 1997 (Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XV/43 (Ankara Mart 1999), ss.203,217). 27. “Laikilik-Din İlişkisi”, Cumhuriyetin 75. Yılında Türkiye’de Din ve Devlet İlişkileri Sempozyumu, Kahramanmaraş, 1998, ss. 6–33. 28. “Türk İnkılâbı ve Lâiklik”, Kara Harp Okulu Komutanlığı, Ankara: Kara Harp Okulu Bilgi Toplama ve Yayım Mrk. Yay., 2000, ss. 1–39 29. “Atatürk Düşüncesinde Laiklik”, Atatürk 4.Uluslararası Kongresi, 25–29 Ekim l999- Türkistan-Kazakistan, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2000, I.Cilt, ss.371-280. 30. “Yeni Bir Geleceğe Açılırken İslâm’ın ve Müslümanların Meseleleri”, Yeni Bir Geleceğe Açılırken İnsan ve Din Sempozyumu, Çukurova Ün. İlâhiyat Fakültesi, 8–9 Kasım 2001, Adana, ss.13–28, 267–270. 31. “Türk-İslâm Kültüründe Sosyal Dayanışma ve Vakıf”, Türk Kültüründe Vakıf (Panel), Muğla Üniversitesi-Aydın Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Muğla 13 Mayıs 2004. 32. “Doğumunun 100. Yılında Sâmiha Ayverdi”, (Konferans), Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul 2 Nisan 2005 [Bu konferans, bir makale halinde de yayımlanmıştır: Sâmiha Ayverdi, Yayına Hazırlayanlar: Aysel Yüksel-Zeynep Uluant, İstanbul: Kültür Banklığı Yayınları 2005, ss. 125–140.] 33. “Kur’an ve Sâmiha Ayverdi”, (Panel), Doğumunun 100.Yılında Sâmiha Ayverdi’yi Anma Programı, Türk Kadınları Kültür Derneği Kütahya Şubesi, Kütahya 19.11.2005. 34. “Alevîlik Hakkında Bazı Düşünceler”, Uluslararası Bektaşilik ve Alevilik Sempozyumu-I- The 1st International Symposium on Bektashism and Alevism (Bildiriler-Müzakereler), 28-30 Ekim 2005 Isparta: SDÜ İlâhiyat F.Yay.,2005, (Çağrılı Bildiriler: ss.21-25, 635-37). 35. “Vakıf Medeniyeti”, Vakıf Medeniyeti ( Panel), Muğla Valiliği-Muğla Üniversitesi-Aydın Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Muğla 08 Mayıs 2006. 36. “Laiklik ve Türk Laikliğindeki Uygulamalar”, Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemâl Atatürk Uluslar arası Sempozyumu, Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Ankara 15–18 Mayıs 2006. 37. “Atatürk, Din ve Laiklik” (Konferans), Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Doğumunun 125. Yılı, Muğla İl Müftülüğü, 6 Kasım 2006. 38. “Laiklik ve Türk Laikliğindeki Uygulamalar”, “21 inci Yüzyıl Başında Kemalizm; Anlaşılması ve Anlatılmasındaki Sorunlar” Sempozyumu, T.C.Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, İstanbul 08-09 Kasım 2006 ( İstanbul: Yeditepe Ü. Yayın No:51, Mayıs 2008, 45-63). 39. “Dinî Hayatımız Nereye Gidiyor?” (Konferans), Türkiye Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (TESAV), Ankara 18 Kasım 2006. 40. “Atatürk, Din ve Laiklik” (Konferans), Marmara Üniversitesi Rektörlüğü, Göztepe Kampusu/İstanbul, 31 Ekim 2007. 41. “Tasavvuf ve Batı Dünyası” (Panel), Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD)-T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Millî Kütüphane Başkanlığı, Bahçelievler/Ankara, 16 Şubat 2008. 42. “Modernleşme ve Gelenek” (Panel), Türk Kültür ve Sanat Derneği, İzmir, 22 Mart 2008. 43. “Günümüzde Dinin Anlaşılma Problemi: Ama Hangi Din?”,“Günümüzde Dinin Anlaşılma Problemi” Uluslararası Sempozyumu, Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, Adana, 1–2 Mayıs 2008. 44. “Laiklik”, Türk İnkılâbına Bakışlar, Panel, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Ankara 27–28 Ekim 2008. 45. “İslâm Düşüncesinde Hilâfet Meselesi”, 85. Yılında 3 Mart 1924 Tarihli Kanunlar ve Türkiye – Panel, Gazi Üniversitesi Rektörlüğü-T.C.Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 3 Mart 2009. 46. “Nerede Yanlış Yaptık ya da Hangi İslâm?, Konferans, TESAV, Ankara 2 Mayıs 2009. 47. “Küreselleşme Sürecinde İslâm’ın Geleceği ve İlâhiyatçılar” (Panel), Fırat Üniversitesi IV. Kariyer Günleri, Elazığ 4-8 Mayıs 2009 (Yayına Hazırlayanlar: İsmail Akkoyunlu ve Songül Ünal, Fırat Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Yıl:14, Sayı:1 Elazığ 2009, ss.1-36). 48. “Atatürk’ü Anlamak”, (Atatürk’ü Anmak ve Anlamak Paneli), Atatürk Kültür, Dil ve Tartih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi ve İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, İstanbul, 10 Kasım 2009. 49. “Nerde Yanlış Yaptık?” (Panel), Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları, Ankara 14 Kasım 2009. 50. “Kur’an’ın Işığında Örtünme” (Konferans), Türk Kadınları Kültür Derneği, Ankara 19 Aralık 2009. 51. “Atatürk, Din ve Laiklik” (Konferans), Maltepe Askerî Lisesi, Mart 2010 İzmir. 52. “Hünkâr Hacı Bektâş Velî’nin Türk Kültürü İçin Önemi”, Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu / International Symposium of Hacı Bektaş Veli, Hitit Üniversitesi Hacı Bektaş Araştırma ve Uygulama Merkezi, 07– 09 Mayıs 2010 ÇORUM. 53. “Atatürk, Din ve Laiklik”, Doğumunun 129’uncu Yıldönümünde Asker ve Devlet Adamı ATATÜRK (Liderlik Özellikleri, Fikir ve Düşünceleri, Devrimleri) Uluslararası Paneli, Genel Kurmay Başkanlığı: Ankara 19 Mayıs 2010. 54. “Atatürkçülük Konferansları: Atatürk, Din Ve Laiklik”, Hava Eğitim Komutanlığı, İzmir 12 Ocak 2011. 55. “Kur’an’ın Işığında Kadın Hakları İle İlgili Bazı Meseleler” (Konferans), Türk Dünyası Kadınları Derneği, İzmir Şubesi, 17 Şubat 2011. 56. “Mehmed Âkif’i Anlamak” (Konferans), Muğla Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, 10 Mart 2011. ÜYESİ OLDUĞU KURULUŞLAR 09.11.1989 Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi aslî üyeliği. 27.12.1999 Kazakistan Sosyal Bilimler Akademisi aslî üyeliği. 09.10.2000 Kırgızistan/Bişkek Uluslararası Aytmatov Akademisi aslî üyeliği. ALDIĞI ÖDÜLLER 1. Bilimde Üstün Hizmet Ödülü- İstanbul, 25 Mayıs 1996 2. Yılın Bürokratı Ödülü- Kasım 1997 /Muğla Ticaret Odası. 3. Muğla’da 2004 Yılının En İyileri Ödülü- Muğla Hamle Gazetesi, 11.03.2005 4. Üstün Hizmet Ödülü- Uluslar arası Rotary Centennial Service Award for Professional Excellence, Presented in celebration of Rotary’s centennial year – 2004–05, Marmaris 27.09.2005. YÖNETTİĞİ TEZLER 1. Sayısını hatırlayamadığı Bitirme Çalışması ve Yüksek Lisans tezi 2. 8 Doktora Tezi HAKKINDA YAYIMLANAN ARMAĞAN KİTABI Ethem Ruhi Fığlalı’ya Armağan, Haz. Ali Osman Gündoğan, Ankara: Vâdi Yayınları, 2002.

Yazar:
Ethem Ruhi Fığlalı

Son Yazılar

Eğitim ve etnik ayrımcılık

Eğitimde yalnızca teorik bilgileri kazandırmak kâfi değildir; kafa kadar kalbi, zihin kadar da vicdanı eğitmek… Devamını Oku

08.06.2026

Çocuk katili çocuklar ve eğitim:Sorunlar

Eğitimde adalet olmadan iyilik olmaz, iyilik olmadan huzur ve başarı olamaz. Adaletin nasıl işlediğini anlayabilmenin… Devamını Oku

03.06.2026

Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 107. yıldönümü

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının, Millî Egemenlik ve Millî Bağımsızlık Savaşımızda onun ebedî önderliğinde… Devamını Oku

19.05.2026

Türk evren tasavvuru ve millî egemenlik

Türk devletinin töreli ve adaletli yöneticileri, “kimsesizlerin kimsesi” olma tarzında bir yönetim düşüncesiyle hareket etmek… Devamını Oku

16.05.2026