Kategoriler: SİYASET-TARİH

Türkiye nerededir?

Uzun meslek hayatımda (47 yıl) Türkiye’de görev yapan hemen hemen her ülkenin diplomatları ile çalıştım veya tanıştım. Onlardan Türkiye üzerinde çeşitli yorumlar işittim. Ama hiçbirisi Türkiye’de işsizlikten sıkıldığını söyleyemedi. İlginç bir ülkede, ilginç bir halk olarak yaşadığımızda bir şüphe yok.

21. yüzyılda dünya ve bölge dinamiklerini etkileyen ve/veya değiştiren çok olaya şahit olduk. Aklıma bunları gözden geçirip, değerlendirmeye çalışarak, Türkiye üzerindeki etkilerini açığa çıkarmak ve ona göre ne yapmamız gerektiği ne yapabileceğimiz konusunda düşünmek geldi.

Bu makale iki kısımdan ibarettir. Birinci kısımda Türkiye’nin nerede, hangi şartlar içinde olduğu irdelenmeye çalışacak, ikinci kısımda genellikle komşularımız ve yakın ilişki içinde olduğumuz ülkelerle ne yapmalı sorusuna cevap aranacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti dünyanın ilginç coğrafyalarından birinde yer almaktadır. Bu, Türkiye’ye aynı zamanda hem Trakya bölgesi ile Balkanlara hem Irak ve Suriye’ye komşu olan büyük Anadolu yarımadası, yine Karadeniz, Kafkasya, Balkan, Akdeniz hem Ortadoğu hem Avrupa hem de Asya ülkesi niteliğini kazandırmaktadır.

Tarihte Anadolu’ya hâkim olanın Balkanlara ve Irak’la Suriye’ye hâkim olduğu görülür. Oraların hâkimleri ise Anadolu’ya ancak kısmen sahip olabilmişlerdir. Türkiye’nin doğu, batı, güney, kuzey istikametlerindeki etnik unsur olarak var olan Türk varlığı ve uzantıları bunun şahididir.

Avrupa’daki su yollarının imkân verdiği gibi, kendiliğinden oluşan bölge ülkeleri ile iş birliği avantajı yoktur.  Özellikle doğu ve kuzeydoğuya ticaret yollarını kendi yaratmak ve himaye etmek durumundadır. Geleneksel İpek Yolu’nun yeniden ihdası siyasi duruma bağlıdır. Anadolu yaylasının rakibi İran yaylasıdır. İran, Anadolu’nun Doğu ile bağlantısını kontrol eder.

Anadolu’nun kuzeybatısı, batısı ve güneyindeki yollar doğal yapıları nedeniyle engel teşkil etmezler. Bu itibarla Osmanlı’ya gelinceye kadar ancak Batı’dan fethedilebilmiştir. Osmanlı sırtını Anadolu’ya dayayıp Balkanları ve daha da ilerisini fethedebilen tek devlettir. Zaten Türkler Attila’dan beri Avrupa’da idiler. Hazarlar zamanında yoğunlaşan Avrupa ile olan ilişkileri hiçbir zaman kesilmemiştir. Macarlar, Kumanlar, Bulgarlar gibi bazı Türk toplulukları Hristiyanlığı kabul ile bazen dillerini de değiştirerek, diğer halklara karışmışlar bazen de ayrı devlet kurmuşlardır. İlginç olan bu Türklerin daha sonra gelen Türklere karşı en önde direniş göstermeleridir.

Osmanlı ise burayı kimliklerini koruyan Türklerle iskân ederek ikinci vatan yapmış; bununla da yetinmemiş, Boşnaklar ile Arnavutları da Müslüman ve Türk yapmıştır. Vatanı kaybetmiş olmamıza rağmen bunun hesabı hâlâ kapanmamıştır. AB, Balkanları 1354 öncesine döndürmeye gayret etmektedir. Nitekim, AB adaylığına bizden çok daha az ehil olana Romanya ve Bulgaristan kriterlere uyup uymadıkları konusuna önem verilmeden çabucak üye yapılmıştır. Dinî mensubiyetine bakmadan tüm Balkan ülkeleri AB’ye katılacak; Türkiye’nin, Trakya dışı Balkanlardaki son kültürel mirası da elinden alınacaktır. Bütün bunlara birlikte Türkiye Avrupa için, Avrupa Türkiye için önemlidir.  Türkiye’nin Avrupa ile bağlarının seçeneği yoktur.

İşin tarihî ve inanç veçhesi bir yana, Türkiye AB üyesi olmakta bir çıkar görebilir, ancak Avrupa’nın Türkiye’yi bünyesine katmakta bir çıkarı yoktur. AB üyesi bir Türkiye’nin 90 milyonluk Müslüman nüfusu nereye sığacaktır? Daima bir sürtüşme bölgesi kalacak olan Ortadoğu’ya, AB ne diye komşu olsun! Ama AB ve Amerika’nın Türkiye’yi denetim altında tutmaya ihtiyaçları vardır. Bunu da asgari maliyetle zaaflarımızı kullanarak yapmaya çalışacaklardır. Bu paragraf yenilense iyi olacak kanaatimce

Öte yandan Rum yönetiminin AB üyesi olarak kabulü ile daha da karmaşık ve içinden çıkılması zor hâle gelen Kıbrıs meselesi, kesin çözüme kavuşabilmiş değildir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise bizim nezdimizde var, dünyanın önemli bir kısmında ise yok hükmündedir. Bir yandan iki Kıbrıs’ın birleşmesi için iki tarafın da yıllardır değişmeyen tutumlarına rağmen müzakereler sürdürülüyor, öte yandan da tüm organları ile iki devlet var olmaya devam ediyor. Ama birisi AB üyesi diğerini ise Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmıyor. Türkiye’nin siyasetinin ne olduğunu anlamak da her gün daha güçleşiyor.

Balkan savaşları ile elimizden çıkan Rumeli’den sonra Birinci vatanımız Anadolu’ya da göz dikildi. Saldırıldı, vermedik. Ancak Lozan Antlaşması ile kapattığımızı sandığımız bu Vatan’ın hesabı da son zamanlarda yeniden açılmıştır. 1974 Kıbrıs Harekâtımızla, 1774’ten beri ilk defa topraklarımız dışında bir azınlığımıza silah gücü ile sahip çıkabilmemiz, Dünya’da hak ettiğimizden fazla güçlendiğimiz zehabını uyandırmış, uygulanan çeşitli tedbirler (silah ambargosu iç barışa yönelik saldırılar vb.) yetmeyince hesap, PKK diye bir terör örgütünün 1984 Eruh ve Şemdinli saldırılarıyla ile resmen yeniden açılmıştır. Hâlâ bununla meşgulüz.

Anadolu, dört mevsimi yaşayabilen, dengeli ve verimli üretim yapılmasına imkân veren topraklara sahiptir. Dağları ile ovaları birbirlerini tamamlar.  Özellikle batısı her zaman ilgi konusu olmuştur. Ama bölgenin sahibi olan Türkler burayı terk etmemekte ısrarlıdırlar. Bunu da yokluk içinde bile saldıranları yenecek kararlılık ve güce sahip olduğunu en son yüzyıl önce göstermiştir.

Güneyinden Türkiye’ye bakan ise, ilk önce kendisinde olmayan suyu görür. Tüm bölgeyi besleyen suların kaynağı Türkiye’nin doğusudur. Buranın kontrolünün sadece Türklerin eline bırakılmaması konusunda âdeta -bütün dünyada- bir ittifak vardır. Bu nedenle batıda inşa ettiğimiz barajları finanse etmek için birbiri ile yarışan uluslararası finans kuruluşları ve devletler doğuda baraj inşa teşebbüslerimizi ittifak hâlinde engellemeye çalışmış; siyasi sorunlar yaratılmış, körüklenmiştir.

Özetle Anadolu Yaylası Ortadoğu’nun doğal patronudur. Ona da René Grousset’in ifadesiyle, emperyal bir millet olan Türkler sahiptir. Bu da tahammül edilecek bir şey değildir(!)

Türkiye’nin her bölge ile irtibatı olan coğrafyası, aynı zamanda tarihi ve kültürü ile kendinden başka bir yere ait olmadığı anlamındadır. Hiçbir yere, hiçbir tarife tam uymaz.

Türk, tarihin belirli zamanlarında bütün bu bölgelere hükmetmiştir. Bu Türkiye Cumhuriyeti için hem bir övünç hem de taşınması ve mücadele konusu bir yüktür. Sonuç tarihî hafızanın etkisi ile hiçbir bölge ülkesinin bize güvenememesi, Türkiye’nin zayıflaması ve öyle kalmasının en etkin seçenek olduğuna inanmasıdır. Bu tutumun tipik tezahürü bölge, hatta Batı ülkelerinin etnik gruplara karşı takındığı tavırdır. Türkiye’yi zayıflatmanın önemli bir aracı olarak, etnik kökenlerine dayanarak (Lozan’ı da çiğneyen bir yaklaşımla) azınlık saydıklarını kışkırtmayı, hatta mümkün olduğu kadar çok sayıda azınlık yaratmayı öngörür (Türklüğünden şüphe edilemeyen Çepniler bile bazılarınca azınlıktır. Ama Türk oldukları bilindiğinden dış himaye görmezler).

Öte yandan Türkiye’nin sınırları dışındaki Türk azınlıklarına karşı tavrı bunun tam tersidir. Türklerin başka bir azınlık; örneğin Kuzey Irak’ta Kürtler, Suriye’de Araplar içinde erimesi veya dinî kimliklere bölünerek onları kimliklerinden vazgeçirmeye yöneliktir. Irak örneği açıktır. Ola ki “Baba Gürgür’e“ ona kendi dilinden adını veren Kerkük Türkleri sahip çıkar. Bu insaniyete sığar mı(!)? Bu tavrın geçmişteki aşırı ama tipik örneği ise 1980’lerde Bulgaristan Türklerine karşı şiddetle uygulanan ad değiştirme hareketidir.

Bu manzara iki ayrı gerekçe ile tek sonuç doğurur. Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini, bölge dışı devletler de kendi nüfuzlarını sınayacak bir Türkiye istemezler. Türkiye iki vatanından birisini kaybetmiş olmasına rağmen hâlâ fazla büyüktür. İlk vatanı da tartışma konusu olmalıdır. Bu hem yerel hem de evrensel bir görevdir.

O nedenle Türkiye’nin bir bölge veya devletle olan ittifakı, beraberliği sürekli ve kapsayıcı olamaz. Ancak sınırlı konularda sınırlı bir süre için geçerli olabilir olmalıdır.

NATO üyeliğimiz de buna örnektir. Bizden toprak talebinde bulunan ve varlığımıza karşı tarihî bir tehlike arz eden güçlü Sovyetler varken bu beraberliğe karşılıklı ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacın ağırlığı diğer uyuşmazlık ve anlaşmazlıkları ikinci plana itebildi.

Sovyetler bitti. NATO’nun da bitmesi gerekirdi; bitmedi. Savunma örgütünden saldırı örgütüne dönüştürülmek istendi. Bu da Afganistan’da denendi ancak diğer bölgeler üzerinde mutabakat sağlanamadı. Rus tehlikesinin ve dünya dengelerinin değerlendirilmesi konusundaki görüş ayrılıkları da ittifakı böldü.

Sovyetlere karşı dayanışma gereği yüzünden ikinci plana itilen, uykuya yatırılan uyuşmazlıklar, doğal çıkar ayrılıkları, su yüzüne çıkmaya ve ülkeler için öncelik taşımaya başladı.

Bugün NATO, Türkiye için eskisi gibi zaruri ittifak değildir. Ancak askerî iş birliğinin getirdiği bazı teknik avantajların yanı sıra, çıkar ayrılığı içinde olduğumuz bazı NATO devletlerini izleme, mümkün olduğu ölçüde denetleyebilme imkânını sağlar.

NATO açısından bakıldığında ise Türkiye’nin üyeliğinin artık zaruri olmadığı görülür. Amerika ve Avrupa ile görüş ayrılıklarının giderilmesi öncelikleridir. Atlantik ötesi dâhil NATO’nun Türkiye’ye bakışı, dayanışmadan çok Blok siyasetine ve/veya çıkarlarına oranla, buna uymayan kendi millî çıkarlarına öncelik vermesini denetlemek, Blok/Batı’nın siyasetini uygulatmaktır. Bunu Suriye’de, Irak’ta ve PKK açılım sürecinde apaçık görmekteyiz.

Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri ile AB’nin öncelikleri arasındaki farklar belirginleşmektedir. Avrupa, AB etrafında bir savunma örgütü kurma peşindedir. AB’ye üye kabul edilmeyen Türkiye, pek hevesli göründüğümüz bu örgüte- katılsa, subay ve erleri ortak savaş oyunlarında yer alabilmek için vize kuyruğuna girip harç yatırmak zorunda kalmayacaklar mıdır? Belki vize randevuları için kendilerine bir öncelik tanınır(!)

Güneyimize baktığımızda

Orta Doğu ülkelerinin üç ortak özelliğini görürüz

  • Zengin hidrokarbon yatakları,
  • İmparatorluk kalıntısı olmaları nedeniyle her devlette birbirinden ayrı ama iç içe geçmiş etnik ve dinî kuşakların mevcudiyeti.
  • Türkiye, İran, Mısır dışındaki ülkelerde devlet geleneğinin bulunmayışı.

Bölgenin hidrokarbon zenginliğine tüm dünyanın ihtiyacı vardır. Tüketici ülkeler ile Avrupa ve Amerika için bölgenin kontrolü, bazen rakip devletlerin yararlanmasını önlemek bazen de kendi ihtiyacı için hayati önemdedir. Bunun önündeki engel ise güçlü bölge devletleridir. Onların zayıflatılması ve daha sonra da kırılgan birimlere dönüştürülerek uyumlaştırılması gerekir. Amaç değişmez ama yöntem değişiktir.

1970’lerde OPEC’in kurulması ile petrol fiyatlarını kendisi belirleme gücüne kavuşarak zenginleşen İran’ın hikâyesi buna örnektir. Zenginliğini siyasi güce çevirmek isteyen Şah, kara ordusunu güçlendirmenin yanı sıra, adaların işgali için en etkili tekne olan “hovercraft” lardan oluşan bölgenin en güçlü hava ve deniz gücünü (adaların işgali için en etkili tekne olan “hovercraft”lardan oluşan) kurmuştur. Körfezdeki Devletçiklerin ‘bağımsız’ kalmaları taraftarı olan, başta -Amerika- Batı, bir darbe ile tahta geri getirdiği “Şehinşahı Arya Mehr’in” raf ömrünün dolduğuna hükmetmiş, Fransa’da melce bulan bir dinî liderin kasetleriyle tahtını kaybetmesinin yolunu açmıştır.

Şah’ın yerine getirilen idare bir süre demokrasiyi denemiş başarılı olamamış, İran halkı tarihinde ilk defa dinî kuralları uygulayan molla rejiminin sultasına terk edilmiştir. Bu idare Amerika’yı tatmin etmeyince, gene başını kaldırmakta olan Irak diktatörü Saddam’ı da terbiye etmek için İran -Irak savaşı başlatılmış, iki milyon kişinin ölmesine rağmen kazanan tarafı olmamış; Saddam’ın tedibi yeterli görülmeyince, ilave 1990’da Birinci, 2003’te İkinci Körfez Savaşı’na ihtiyaç duyulmuştur. Bugün Irak bölünmüş, zayıf bir ülkedir.

Bölgede ayakta durabilen diğer devlet olan ve Batı çıkarlarını tatmin etmeyen Suriye de Müslüman Kardeşlerin hükümete alınmasını elzem gören Başbakanımız ve Dışişleri Bakanı’mızın da yardımıyla, demokrasiden nasibini almıştır. “İhtiyaç hasıl olduğunda mantar gibi ortaya çıkıveren El Kaide” mutat veçhile gene hayati tehlike arz edivermiş, onu yenmek için isim değiştiren PKK’ya acil ihtiyaç duyulmuş, sonunda Suriye toprak kaybetmiş, bir eski El Kaideci tövbe ederek devlet başkanı, terör örgütü PKK da iktidar ortağı olmuştur. İsrail; Suriye ordusunun belini kırmış, Dürzileri himayesine almış, Suriye’yi manda devleti hâline geri götürmüştür. Suriye’nin nüfus fazlası da iaşe ve ibatesi üstümüzde olmak üzere yıllardır bize emanettir(!)

Öte yandan bağımsız devlet niteliğini sürdürmede kararlı olan ve bunu, uygulanan bütün kısıtlamalara rağmen koruyabilen İran’la hesap kapanamamıştır. Son üç aydır İsrail ve Amerika tarafından sürdürülen askerî harekâtın sebebi budur: İran’ı dize getirmek. Ancak hedef İran olmakla beraber, bu askerî harekâtın bedelini hem Körfez’deki hidrokarbon üreticileri hem de tüm dünya ödemektedir. Bu durumda ne İsrail ne de sadık yoldaşı ABD, dünyanın sıkıntı çekmesinde beis görmese de ABD, saldırganlığını duraklatarak prestijini kurtarmanın yollarını aramaktadır. Bu saldırı, İran’ı rejimini değiştirerek evcilleştirme hedefini tutturamamış, ama Şeriat Devleti İran’ı Komünist Çin’e doğru ittirmeyi becermiştir. Bu durum bütün bölge devletlerini etkileyebilecektir.

Basra Körfezi’nde bulunan ve bağımsızlıkları ancak 1970’lerde verilen, devlet geleneği olmayan, bazıları korsan eskisi, şeyhliklerin varlıklarını sürdürmeleri ise bölge devletlerinin güçsüz kalmalarına bağlıdır. Nitekim Saddam, İran savaşından yeni çıkmış olmasına rağmen, kalan gücüyle Kuveyt’i işgal edebilmişti.

İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Roosevelt – İbn Suud buluşmasından bu yana savunmasını, gerektiğinde   Amerikan savaş sanayini desteklemesi ve daha sonra da petrol fiyatlarını dengede tutması karşılığı, kayıtsız şartsız Amerika’ya emanet eden Suudi Arabistan bile, Körfez’de, kendi ayrı çıkarlarının peşinde koşmaktadır. Bunlar arasında Körfez şeyhliklerine hâkim olma niyetinin bulunmaması mantığa aykırıdır. Bu da Körfez devletçiklerini himaye aramaya sevk etmektedir. Amerika, 1970’lere kadar Britanya’nın yerine getirdiği himaye görevine hazırdır. Ancak Amerika önce ortalığı karıştırıp, İsrail’in güdümüne göre tavır değiştirebilen bir ülkedir. Güvenilirliği şüphelidir.

Türkiye, Karadeniz dışında doğal münhasır ekonomik bölgelerinden mahrum bırakılmaktadır. Küçücük Meis Adası’na münhasır ekonomik bölge sahibi olma hakkı tanınırken, koskoca Anadolu Yarımadası bu haktan, Ege ve Akdeniz’de mahrum bırakılmaktadır. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs etrafındaki münhasır ekonomik bölgeler konusunda Mısır, Suriye ve Lübnan ile İsrail tarafından dışlanmış durumdadır. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB üyesi olması, durumu daha da karmaşık hâle getirmiş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarının gaspı sonucunu doğurmaktadır.

Kafkasya ve Türkistan

Türkiye’nin diğer komşu bölgesi olan Güney Kafkasya, Azerbaycan-Ermenistan çatışmasının sona ermesinden sonra iş birliği için uygun bir coğrafyaya dönüşmüştür.

Bu konuda dikkate alınması gereken husus bütün eski Sovyet Cumhuriyetlerinin başta Amerika, Batı ülkelerine karşı hissettikleri hayranlık ve iş birliği arzusudur. Onların açısından bakıldığında bu anlaşılır bir şeydir. Çünkü onları son yüzyıllarda işgal altında tutan Amerika ve Avrupa değil Rusya’dır. Gürcü ve Ermenilerin gerek Çarlık gerekse Sovyet zamanında önemli mevkiler işgal etmiş olmaları bu gerçeği değiştirmemektedir. Öte yandan Ermenistan’ın Batı ile yakınlaşması Diaspora etkisinin artması, Gürcistan’ın da Batı ile fazla yakınlaşması. Türkiye ile olan ilişkilerinin dengesinin bozulmasına yol açabilecektir.

Rusya ile ilişkilerimiz Sovyetlerin son yıllarında tarihimizde hiç olmadığı kadar iyiydi. Ekonomik iş birliği karşılıklı çıkara dayalı olarak gelişmekte idi. Bu Yeni Rusya ve Sovyetlerin dağılması ile çok az istisnası ile devam etti, Suriye meselesine kadar…Daha sonra başlayan Ukrayna Rusya savaşı hareket serbestimizin sınırlarını gösterdi. Bu iki ülke ile karşılıklı çıkar ve güvene dayalı dengeli ilişkileri en başta tüm Karadeniz için hayati önemi olan Montrö Antlaşması hükümlerini tam bir tarafsızlıkla uygulayarak sürdürebildik. Ancak Montrö Antlaşmasının değil lafzına ruhuna karşı telakki edilebilecek bir hareketimiz bu siyaseti sona erdirir. Bir değil iki hasımla karşı karşıya kalabiliriz.

Türk Cumhuriyetleri ile Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesinde yürütülen ilişkiler Türkiye’nin 21. yüzyılda attığı tek stratejik adımdır. Ancak olgunlaşıp yararlı hâle gelerek bütünleşmenin zemininin hazırlanması anlayış ve zaman ister. Bu ülkelerle Türkiye’nin ilişkileri maddi somut sonuçlara yönelmekle birlikte, temeli hâlâ duygusal, geçmişe özlem, daha köklü ve güçlü kimlik arayışına dayanır. Bir yandan ortak kimlik üzerinde durulurken diğer yandan da yerel kimliğin ayırıcı nitelikleri geliştirilmeye öne çıkarılmaya çalışılmaktadır.

Öte yandan diğer eski Sovyet Cumhuriyetleri gibi Türk Devletlerinin temel önceliği Batı ile ilişkileri geliştirmektir. Buna hem Rusya’yı hem de gittikçe nüfuzunu arttıran Çin’i dengelemek için ihtiyaçları vardır. Rusya’ya karşı daha kırılgan olanları, bu hedefe Rusya ile ilişkilerinin düzeyini koruyarak ulaşmaya gayret ederler. Bu Batı yönelimi Türkiye’nin dış politikasının bazı öncelikleri ile çelişki hâlindedir.

Türkiye son yıllarda çatışma geçmişi olmayan ülkelerle ilişkilerini geliştirmektedir. Afrika, Güney Amerika, Uzakdoğu ülkeleri ile kurduğumuz bağlar, İlişkilerimizi çeşitlendirmekte yeni imkânlar sağlamaktadır. Burada aynı zamanda Türk Devletleri Teşkilatına gözlemci üye olma niteliklerine de sahip olan Güney Kore ve Japonya ile ilişkilerin geliştirilmesine özel dikkat gösterilmesi daha yararlı olacaktır.

Türk Devletini son yıllarda yöneten iktidar, güçlü köklü devlet müesseslerini kendisine rakip, onların zayıflatılmasının da kendi iktidarının sürmesi için gerekli görmüştür. Milletin “Devlet Baba” derken kast ettiği Devletin Valisi, Devletin Büyükelçisi, Devletin Müsteşarı, Devletin Hâkimi “Cumhuriyet Savcısı”, Türk Ordusu vb. kavramların içi sistematik biçimde boşaltılmıştır. Sonuç devletin devamlılığının kesintiye uğraması, asgari değerler ve çıkarlar üzerinde millî mutabakat sağlanamamasıdır.

1923’te kurulan Cumhuriyet, Türk Kimliği temelinde millî bir devlet idi. Devlet bu kimliğinden taviz vermeden, çok az bir süre içinde çağdaşlaşma yolunda mesafe kaydetmiştir. Kalkınmanın en önemli unsuru olan, eğitimli nitelikli işgücünden ve sermayeden yoksun olduğu halde belirli ekonomik düzeye ulaşmıştır. Bütün bunları millî devlet kimliğinden taviz vermeden ve eşit vatandaşlık temelinde bir demokratik rejimi iniş çıkışlara rağmen 75 yıldır sürdürmektedir.

Diğer taraftan, Cumhuriyet tarihinin önemli silahlı kalkışmalarından bir olan PKK hareketi, lideri terörist başı Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesi ile Türkiye’deki etkisini büyük ölçüde kaybetmiş idi. Hâl böyle iken 2002 yılından beri deneme mahiyetini taşıyan bazı açılımlarla PKK’nın tekrar canlanmasına göz yumulmuştur. Bunların, istenen sonucu sağlayamamış, aksine çatışmaları körüklemiş olmasına açılıma çeşitli bahanelerle devam edilmiştir.

Son aşamada TBMM Başkanı yönetiminde, Öcalan’ı Kürtlerin temsilcisi tayin eden bir komisyon kurulmuştur. İktidar Partileri, Ana Muhalefet Partisi başta olmak üzere üye vermiş, İYİ Parti ve Zafer Partisi üye vermemişlerdir. Bu komisyonun kurulması dahi millî kimliğin aşındırılarak, etnik kimliğin öne çıkmasını teşvik için yeterli olmuştur.

Türkiye’nin bölünmesinde, küçülmesinde, zayıflamasında, Türkiye halkı hariç, her milletin her devletin çıkarı vardır. Kendi içimizden bu amaca ulaşmak için çalışanlar, bilmeden katkıda bulunanlar her zaman vardır ve olacaktır. Bir Kürt, Hollanda da ayrı Kürt kimliği tanınmadığı hâlde, sadece Hollanda kimliğini benimseyerek Bakan oldu diye öğünen Türkiye’nin Kürtleri, kendi topraklarında Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Bakan, Milletvekili olabilen Kürt asıllı vatandaşlarla öğünmedikleri gibi onları kınamaya kadar gitmektedirler. O hâlde neresi vatandır? İşin ilginç tarafı Kürtlerin çoğunluğunun İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Mersin gibi şehirler başta olmak üzere Türkiye’nin batısında yaşamalarıdır.

Türkiye bugün 1923’ün Türkiye’si hatta 2000 yılının da Türkiye’si değildir. Büyük gelişme kaydetmiştir. Ancak bu yeterli olmamıştır. Bunun başlıca nedeni Türkiye’nin” kriz- palyatif çözüm- rahatlama-bunu ebedi sanma-ihmal -nur topu gibi yeni kriz” biçimindeki ekonomik düzeni sürdürmekte ısrarlıdır. Bu düzen ise yabancı bir devlet başkanının bir cümlesi ile krize girebilmektedir.

Sanayileşmede geç kalan Türkiye sanayi ötesi toplumun gerisindedir. Değişimi sağlamanın en önemli aracı olan eğitimde gerilemekte, gelişme için gerekli ortamın güvencesi olan hukuk devleti niteliğini gittikçe yitirmektedir. Kısacası Türkiye hem toplumsal hem siyasi hem de ekonomik açıdan torak bütünlüğünün güçlendirilmesinde de katkı yapabilecek bir cazibe merkezi konumuna gelememiştir.

 

Halil Akıncı

Yazar:
Halil Akıncı

Son Yazılar

Eğitim ve etnik ayrımcılık

Eğitimde yalnızca teorik bilgileri kazandırmak kâfi değildir; kafa kadar kalbi, zihin kadar da vicdanı eğitmek… Devamını Oku

08.06.2026

Çocuk katili çocuklar ve eğitim:Sorunlar

Eğitimde adalet olmadan iyilik olmaz, iyilik olmadan huzur ve başarı olamaz. Adaletin nasıl işlediğini anlayabilmenin… Devamını Oku

03.06.2026

Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 107. yıldönümü

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının, Millî Egemenlik ve Millî Bağımsızlık Savaşımızda onun ebedî önderliğinde… Devamını Oku

19.05.2026

Türk evren tasavvuru ve millî egemenlik

Türk devletinin töreli ve adaletli yöneticileri, “kimsesizlerin kimsesi” olma tarzında bir yönetim düşüncesiyle hareket etmek… Devamını Oku

16.05.2026