Kategoriler: TEHDİTLER

Türkiye ne yapmalı?

Konuyu ele almaya başlamadan önce dünyadaki bazı gelişmelerden bahsetmek gerekmektedir. Sovyetler’in dağılması ile ortaya çıkan tek kutuplu düzen değişmektedir. AB, ABD’ye rakip olamasa da Çin, ABD’ye meydan okuyabilecek güce erişmiştir. Çin etrafında ekonomik açıdan güçlü bir bloka, BRICS’e sahiptir.

Öte yandan İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzen, bizzat kurucusu ABD tarafından yıkılmıştır. Dünya’da barışın korunması ile görevlendirilen BM Güvenlik Konseyinin 5 üyesinden ikisi saldırgan durumundadır. Rusya, Ukrayna’ya; ABD de İran’a saldırmıştır. Amerika, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya dünyanın her bölgesine müdahale hakkına sahip olduğuna inanmakta müttefik-rakip-düşman ayrımı yapmadan hem savcı, hem hakim, hem de polis rolünü oynamakta beis görmemektedir. İsrail’in mi Amerika’ya yoksa Amerika’nın mı İsrail’e bağlı olduğu konusu gittikçe müphem hâle gelmektedir. Uluslararası hukuk uygulanmamaktadır. Güç sahipleri daha pervasız hâle gelmişler, insanlığa karşı işlenen suçlar cezasız kalmaya devam etmiştir. Dünya’da bir değerler silsilesinden, evrensel temel insan haklarından, Dünyamızın karşı karşıya kaldığı ortak sorunlarla mücadelede iş birliğinden bahsetmek gittikçe güçleşmiştir.

Uluslararası siyasette Devletler Hukuku süjesi olmayan oluşumların rolü artmıştır. Askerî teknoloji yaygınlaşmıştır. Bunlar, küçük ve zayıf oluşumlara da zarar verme kabiliyetini kazandırmıştır.

Bütün bunlar genelde hâlâ geçerli olmakla beraber ABD ile İran arasında varılan anlaşma oyunun kurallarının hiç olmazsa kısmen değişebileceği umudunu vermiştir. ABD ve İsrail İkilisine karşı ekonomik açıdan zayıf, ama tek başına ayakta durmaya azimli, yeterli silah gücüne sahip bir ülkenin “Dünya Hegemon” una karşı durabileceği görülmüştür. Bunun “Devlet Küstahlığını” önleyici etkisi olabilir.

Türkiye’nin her bölge ile irtibatı olan coğrafyası, aynı zamanda tarihi ve kültürü ile kendinden başka bir yere ait olmadığı anlamındadır. Hiçbir yere, tarife tam uymaz. Ancak coğrafyası kendisini dünyadan tecrit etmesine de izin vermez.

Türkiye, Cannes Film Festivalinde ödül kazanan yetenekli yönetmenizin isabetle dediği gibi “Güzel ve yalnız memlekettir.” Doğal müttefikleri azdır. Onlarla dahi uyuşmazlıkları mevcuttur. Dindaşlarının ise beklentileri vardır, ancak karşılığında bir şey vermeye niyetleri yoktur.

O nedenle Türkiye’nin bir bölge veya devletle olan ittifakı, beraberliği sürekli ve kapsayıcı olamaz. Ancak sınırlı konularda olabilir. NATO üyeliğimiz buna örnektir.

Bu durum Türkiye’yi, dünya sahnesinde ağırlığını, bulunduğu yerin stratejik öneminden, konumundan çok bizzat kendi gücüne dayandırmaya mecbur kılmaktadır. Dünya ve bölgesi ile bağlarını koruyan, ancak inisiyatifi elinde tutan bir devlet hâline gelmesinden başka seçeneği yoktur. Türkiye tek başına bunu asgari düzeyde gerçekleştirecek güce sahip olmaya mecburdur; ittifaklar, diğer ülkelerle bağlantıları ancak tamamlayıcı olabilir.

Türkiye güneyindeki ülkelerin yaşamını doğrudan etkileyen su kaynaklarına sahiptir. Bu, güneyindeki komşuları ile dengeli ilişkilerin önemli bir aracıdır. Komşuları ile ortak çıkara dayalı ilişkiler kurmaya, gerektiğinde ortak çıkar yaratarak öncelik vermelidir. Ortak refah yaratan iş birliği önyargıları etkisiz hâle getirebilir. Türkiye, bütün bölge ülkeleri ile ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmeye çalışmalı ancak içişlerine karışmaktan kaçınmalı bölge içi uyuşmazlıklarda da mesafesini korumalıdır.

Akdeniz’den Hazar’a en büyük etnik grup olan Türklerin temel haklarından nasıl bu kadar mahrum bırakılabildiği sorusu artık sorulmalı ve cevaplandırılmalıdır.

Türkiye, Türk azınlıklara, bulundukları ülkelerin toprak bütünlüklerine ve vatandaşlık bağlarına azami saygı ile sahip çıkmalıdır. Bu konuda kendi iç dengelerini de göz önünde tutacak Bağdat ve Şam’ın desteklerinin alınması için ortamın uygun olduğu düşünülmektedir. Öte yandan Türklere de kendi kimlik ve güvenliklerini öncelikle kendilerinin koruması imkanı verilmeli ve bunun sadece diplomasi yoluyla gerçekleşemeyeceği de daima hatırda tutulmalıdır.

Türkiye geleneksel bölgesel rakibi İran ile ittifakından ve din dahil diğer mülahazalardan bağımsız özel ilişkiler kurmalıdır. Bu çerçevede Doğu Anadolu bölgesinin ve İran’ın sınırına yakın bölgelerinin toplum yapılarını göz önüne alarak İran ile sınır ticaretine girişmelidir. Burada özellikle petrol konusunda eskiden Nahçıvan ile olduğu gibi vergi kaybı hatta kaçakçılık da söz konusu olabilir, ancak elde edilecek fayda bu olası zararları telafi etmeye yararlı olacaktır.

Amerika’nın önce ortalığı karıştırıp, İsrail’in güdümüne göre tavır değiştirebilen bir ülke oluşu, bizim körfez ülkeleri ile özel ilişkiler geliştirmemize zemin yaratacaktır. Zira Türkiye onların egemenliklerine, güvenliklerine zarar veremeyecek kadar uzak, ama yardım edebilecek kadar da yakındır.

Şeyhliklerin Britanya ve ABD ile olan ekonomik ve mali ilişkileri de buna engel olmadığı gibi, sermaye temini konusunda yararlı da olabilir.

Türkiye’nin diğer komşu bölgesi olan Güney Kafkasya, Azerbaycan-Ermenistan çatışmasının sona ermesinden sonra iş birliği için uygun bir coğrafyaya dönüşmüştür.

Bu konuda dikkate alınması gereken husus bütün eski Sovyet Cumhuriyetlerinin başta Amerika olmak üzere Batı ülkelerine karşı hissettikleri hayranlık ve iş birliği arzusudur. Onların açısından bakıldığında bu anlaşılır bir şeydir. Çünkü onları son yüzyıllarda işgal altında tutan Amerika ve Avrupa değil Rusya’dır. Gürcü ve Ermenilerin gerek Çarlık gerekse Sovyet zamanında önemli mevkiler işgal etmiş olmaları bu gerçeği değiştirmemektedir. Öte yandan Ermenistan’ın Batı ile yakınlaşması Diaspora etkisinin artması ihtimalini de güçlendirebilir. O nedenle Türkiye ve Azerbaycan’ın Ermenistan ile olan ilişkilerini hukuki temele oturtmakta yarar vardır.

Türkiye’nin bölge için yapması gereken karşılıklı ekonomik bağımlılığı artırmak, bunu Batı’nın, himayesine aldığı Gürcistan ve Ermenistan ile ekonomik ilişkilerini dengeleyecek düzeye eriştirmektir. Coğrafya bunu mümkün kılmaya uygundur.

Deniz aşırı komşularımıza evrilen Ukrayna ve Rusya ile ilişkilerimiz ise hassasiyetle yürütülmelidir. Çelişkili bir durum gibi görünmesine rağmen, Rusya ile ilişkilerimiz Sovyetlerin son yıllarında tarihimizde hiç olmadığı kadar iyiydi. Ekonomik iş birliği karşılıklı çıkara dayalı olarak gelişmekte idi. Bu Yeni Rusya ve Sovyetlerin dağılması ile çok az istisnası ile devam etti. Suriye meselesine kadar… Daha sonra başlayan Ukrayna Rusya savaşı hareket serbestimizin sınırlarını gösterdi. Bu iki ülke ile karşılıklı çıkar ve güvene dayalı dengeli ilişkileri en başta tüm Karadeniz için hayati önemi olan Montrö Antlaşması hükümlerini tam bir tarafsızlıkla uygulayarak sürdürebildik. Ancak Montrö Antlaşmasının değil lafzına ruhuna karşı telakki edilebilecek bir hareketimiz bu siyaseti sona erdirir. Bir değil iki hasımla karşı karşıya kalabiliriz.

Bu arada, Rusya ile savaşın gereksinimlerini karşılama yükümlülüğü, Ukrayna Endüstrisini silah üretmeye yöneltmiş ve Ukrayna silah satabilen bir ülke hâline dönüştürmüştür. Bu alanda Ukrayna ile iş birliği yararlı olacaktır. Öte yandan Eski Sovyet Cumhuriyetlerinden ikinci güçlü devlet olan sanayileşmiş Ukrayna ile özellikle Karadeniz dengesi açışından yakın iş birliği içinde olmalıyız.

Türk Devletleri Teşkilatının kurulması Türkiye’nin yirmi birinci yüzyılda attığı tek stratejik adımdır. Milletin ve Devletin ebediyetine inanan bir insan için Türk bütünleşmesi bir hayal değil bir idealdir. Avrasya’nın ortasında bir Türk kuşağı zaten mevcuttur. Ancak olgunlaşıp yararlı hâle gelerek bütünleşmenin zemininin hazırlanması anlayış ve zaman ister.

Türk Devletleri ile Türkiye’nin ilişkileri maddi ve somut sonuçlara yönelmekle birlikte, temeli hala duygusal, geçmişe özlem, daha köklü ve güçlü kimlik arayışına dayanır. Bir yandan ortak kimlik üzerinde durulurken diğer yandan da yerel kimliğin ayırıcı nitelikleri geliştirilmeye öne çıkarılmaya çalışılmaktadır.

Öte yandan diğer eski Sovyet Cumhuriyetleri gibi Türk Devletlerinin temel önceliği Batı ile ilişkileri geliştirmektir. Buna hem Rusya’yı hem de gittikçe nüfuzunu arttıran Çin’i dengelemek için ihtiyaçları vardır. Rusya’ya karşı daha kırılgan olanları, bu hedefe Rusya ile ilişkilerinin düzeyini koruyarak ulaşmaya gayret ederler. Bu Batı yönelimi Türkiye’nin dış politikasının bazı öncelikleri ile çelişki hâlindedir. Böyle hâllerde bir ortak ifade dili bulmakla yetinilmelidir.

Türk Dünyası ile ilişkiler, mevcut taahhütlere saygı, egemen eşitlik, ilkelerine dayalı olarak dayanışma içinde çeşitlendirilmiş ve yoğunlaştırılmış iş birliğine yönelik olmalıdır. Ortak Türk Üst Kimliği Türk Devletleri Teşkilatı ile ilintili kuruluşların faaliyetleri ile pekişebilecektir.

Türkiye ile Avrupa ilişkileri her iki tarafın da koparamayacağı mahiyettedir. AB üyeliği Türkiye’nin yararına görünmektedir. Ancak Avrupa’nın bizi içine almak gibi bir niyeti yoktur. Hatta vize uygulaması ve ilişkilerimize temel teşkil eden ancak zararımıza işlemeye başlayan Gümrük Birliği anlaşmasını güncellemeyi dahi reddetmekle bizi kendisinden uzaklaştırmaktadır. Bu büyük ölçüde kendisine misilleme yapamayacağımıza olan inancına dayanmaktadır. Diğer bazı komşu devletlere de bu inanç yerleşmiştir. Bunun çaresine bakmamız şarttır. Mevcut ortamda bize müzahir AB üyesi devletlerle ilişkilerimizi pekiştirmeye bakmalı, onların da yardımı ile AB ile iki tarafı da tatmin edebilen, Türkiye’nin egemen eşitliği temelinde bir anlaşma imzalamayı ön görmeliyiz.

Ancak Türkiye’nin Batı ile ilişkilerimizin bir diğer unsuru olan NATO konusunu değerlendirmek için sorması gereken soru, “NATO ’dan çıkarsak ne kazanırız?” olmalıdır.

Doğu Akdeniz münhasır ekonomik bölgeleri konusunda ise Libya ile yaptığımız gibi Mısır, Suriye ve Lübnan’la mümkün olduğu takdirde İsrail’le bir çözüm üzerinde uzlaşmanın yollarını aramalıyız. Mavi Vatan Doktrini canlı tutulmalı, ancak uygulanması için ortamın uygun hâle gelmesi beklenmelidir. Bölge ülkelerinin tümü ile olamasa da Suriye ve Lübnan gibi ülkelerin yanımızda yer almasının Akdeniz’deki haklarımızın korunmasını kolaylaştırabileceği akılda tutulmalıdır.

Komşularımız ile iyi ilişkilerimiz, Batı ile olan ilişkilerimize, Batı ile olan iyi ilişkilerimiz komşularımızla olan ilişkilerimize olumlu katkı yapacaktır.

Türkiye bugün Bölgede nüfuzunu, itibarını arttırabilecek, Akdeniz’den Türkistan’ a bölgesel sorunlarda muhakkak göz önüne alınacak, dünya siyasetinde de ağırlığını arttırabilecek potansiyele sahip bir ülkedir. Mevcut uluslararası ortam buna imkan verecek yeni bir dengeye doğru yönelmektedir.

Ancak önümüzde gene kendi davranışımızla geliştirdiğimiz, hareket serbestimizi önemli ölçüde sınırlayan biri siyasi diğeri ekonomik iki sorun vardır. Siyasi sorun devletin millî kimliği ve bekası ile ilgilidir.

Çağdaş devlet, dünyanın her yerinde tartışmasız bir şekilde vatandaşlık aidiyeti üzerine inşa edilmişken, Türkiye’de etnik aidiyet kışkırtılmaktadır. Özellikle bugün Batı’nın gözdesi olan ve sahip oldukları eşit vatandaşlıktan daha ileri bir statü peşine düşen Kürtler’in “Bu muhabbet neden?” diye kendilerine sorması gerekmez mi? Batı’nın ve Doğu’nun amacının Kürtleri bağımsızlığa kavuşturmak veya refah düzeylerini arttırmaktan çok, Türkiye’nin sularına kayyım tayin etmek olduğunu anlamak bu kadar zor mudur?

Son aşamada TBMM Başkanı yönetiminde, Öcalan’ı Kürtlerin temsilcisi tayin eden bir komisyon kurulmuştur. İktidar partileri, ana muhalefet partisi başta olmak üzere; İYİ Parti ve Zafer Partisi dışındaki siyasi partiler üye vermişlerdir. Bu komisyonun kurulması dahi millî kimliğin aşındırılarak, etnik kimliğin öne çıkmasını teşvik için yeterli olmuştu. Anlaşılan veya tahmin edilen, devlet isyan edenleri af edecek, Kürtçe resmî dil statüsüne kavuşacak, Güneydoğu özerk bir bölge olacaktır. Bu durum batıda yaşayan Kürtler’e karşı hiçbir tepki doğurmayacak mıdır?

Türkiye eğer varlığını korumaya niyetli ise eşit vatandaşlık statüsünden daha ileri gidemez. Bu tutumundan vazgeçmeyeceğini, anayasal düzenini işlemez hâle getirmeyi amaçlayan iç ve dış güçlere karşı koymakta kararlı olduğunu gösterebilirse, arkasında Kürt asıllı vatandaşlarının da desteğini bulur. Zira kukla bir parti olan DEM gücünü Kürt halkından çok, Türk siyasetinden, kararsız ve çelişkili bir devlet tavrından almaktadır.

Türkiye, kimliğinin tartışma konusu yapılmasına izin vermemelidir. Eğer Türkiye ulusal kimliği ve bununla ilgili olarak toprak bütünlüğü konusunda taviz verirse, bütün hesaplarını, iddialarını, Türk Dünyası, bölge, dünya ile olan ilişkilerini gözden geçirmeye mecburdur. Sevr’de öngörülen küçük ve iddiasız bir devletin izleyeceği siyaset elbette ki başka olacaktır.

Öte yandan Türk ekonomisi düzenli bir biçimde büyümekte ancak kırılganlıktan bir türlü kurtulamamaktadır. Kim nasıl düşünürse düşünsün mevcut ekonomik sistemin gerekli olduğu ölçüde işlemediği ortadadır.

Böyle kırılgan ekonomiye sahip bir ülkenin kendi çıkarlarına öncelik veren bir siyaset yürütmesi güçtür. Bunları ancak ekonomisini kontrol eden güçlerin çıkarları ile uyuştuğu ölçüde gerçekleştirebilir. Bundan kurtulmayı beceren bir Türkiye kendi çıkarlarını koruyacak güce sahip olabileceği gibi hem kendi vatandaşları hem da bölge halkı için bir cazibe merkezi niteliğini kazanabilecektir. Eğer bu ekonomik düzeni sürdürmeye devem edecekse o zaman iddialarından vazgeçmelidir. İkide bir döviz gelsin de kimden ve nasıl gelirse gelsin hummasına tutulan bir devletin itibarı, refahı, bağımsızlığı konusunda yoruma ihtiyaç yoktur.

Bu iki hayati soruna rağmen Türkiye’nin bu sorunların üstesinden gelebilmesinin tek araçları olan yargı erki ile siyaset işlememektedir. Türkiye’nin sadece siyaset ve temel haklar açısından değil ekonomik ortam açısından da önemli olan hukuk düzeni, güvenilirliğini kaybetmiş; siyaset yargı yolu ile işlemez hâle getirilmiştir.

Türkler tarihte çok zor zamanlar yaşamış ama sonunda karşılaştıkları badireleri atlatma gücünü kendilerinde bulabilmişlerdir. Ancak şimdi karşılaştıkları sorunun hayati olduğunu idraktan yoksun görünmektedirler. İş işten geçmeden bunun bilincine varmalı birlik içinde direnmelidirler.

 

Halil Akıncı

Yazar:
Halil Akıncı

Son Yazılar

Çocuk katili çocuklar: Çözüm önerileri

Öyle insanlar yetiştirmeliyiz ki; bütün bu olay/olguları değerlendirebilsin, iç ile dış akımları ve gelişmeleri takip… Devamını Oku

17.06.2026

Türkiye nerededir?

Türkiye’nin bölünmesinde, küçülmesinde, zayıflamasında, Türkiye halkı hariç, her milletin her devletin çıkarı vardır. Kendi içimizden… Devamını Oku

15.06.2026

Çocuk katili çocuklar: Eğitim ve etnik ayrımcılık

Eğitimde yalnızca teorik bilgileri kazandırmak kâfi değildir; kafa kadar kalbi, zihin kadar da vicdanı eğitmek… Devamını Oku

08.06.2026

Çocuk katili çocuklar ve eğitim:Sorunlar

Eğitimde adalet olmadan iyilik olmaz, iyilik olmadan huzur ve başarı olamaz. Adaletin nasıl işlediğini anlayabilmenin… Devamını Oku

03.06.2026

Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 107. yıldönümü

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının, Millî Egemenlik ve Millî Bağımsızlık Savaşımızda onun ebedî önderliğinde… Devamını Oku

19.05.2026