Kategoriler: Genel

Taştaki söz, bozkırdaki ruh: Atalarımın izinde bir diriliş

Moğolistan… Sadece bir coğrafya değil, bir ruh, bir kök, bir hatırlayış…

Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak, nefes aldığı bozkırlarda nefes almak demekti.

Bozkırın ortasında bir yurt…Adı haritada bir ülke olarak geçer ama bir Türk milliyetçisi bir Türkçü olarak benim için ondan fazlası.

O yurt Moğolistan değil yalnızca…

O, Türk’ün ilk nefesidir.

Ve ben, yıllarca hayalini kurduğum o topraklardaydım.

Moğolistan gezisinde başta Orhun Yazıtları (Bilge Kağan, Kül Tigin, Tonyukuk ve İlteriş Kağan) olmak üzere, bazı kurganları ve oboları, Orhun Irmağı ve Orhun Çağlayanı, Tamır (Ihtamır) Irmağı, Taikhar Kayası, Ötüken/Ötüken Ormanı, Cengiz Han Heykeli, eski başkentlerden Karabalgasun ve Karakurum’u, Cengiz Han Müzesi, Doğa Tarihi Müzesi, Karakurum Müzesi, Çeçerleg Müzesi, Gandan Tapınağı ve Erdene Zu Tapınağı, Hustai Ulusal Parkı ve Thokhoi Uçurumu gibi doğal oluşumlar, tarihi mekânlar, müzeler ve benzeri yerleri ziyaret ettik.

Şimdi hep birlikte gelin Türk tarih ve kültürünün yaşadığı bu coğrafyayı birlikte gezelim :

İlk adımımız Ulanbatur’daydı. Ve 22 Haziran’da lapa lapa kar yağıyordu.

Ama şehirde bile içimizde bir acele vardı. Çünkü biliyorduk…

Asıl bizi bekleyen, asfaltın bittiği yerdeydi.

Bozkıra çıktık.

İz yok… yol yok… bildiğimiz anlamda yol yok.. Ama o bozkırda ‘ her Moğolun bir yolu var ‘ ve sadece yön var.

Ve o yön bizi doğrudan tarihe götürdü.

 

İlk durak:

Tonyukuk Yazıtı.

Bir vezir… bir akıl… bir devlet kurucu…

Kendi sözünü taşa kazımış.

Orada durduğumuzda şunu hissettik:

Bu yazıt okunmaz… dinlenir.

Bilge Tonyukuk Yazıtı, Ulanbatur’un yaklaşık 55 km güney doğusunda ve 1528 m yükseltideki Nalayh ilçesi Bain Tsokto bölgesindedir. Bu nedenle Bain-Tsokto Yazıtı olarak da adlandırılır. Bilge Kağan ve Kül Tigin Yazıtları ile arasında 360 km mesafe vardır. Bilge Tonyukuk, II. Göktürk Kağanlığı döneminde, 646 ila 726 arasında İlteriş Kağan, Kapgan Kağan ve Bilge Kağan’a vezirlik yapmıştır. Bilge Kağanın veziri, kumandanı ve danışmanıdır.

Tonyukuk Yazıtı, ölmeden önce bizzat kendisi tarafından diktirilmiştir. Granit kayasından oluşan dört cepheli iki yazıttan ibarettir. Birinci yazıt, 243 cm; ikinci yazıt ise, 217 cm yüksekliğinde olup, Birinci yazıtta 35, ikinci yazıtta 27 satır Orhun harfli Türkçe metin bulunmaktadır.

Yazıtın yazılış ve dikiliş tarihi kesin olarak bilinmemektedir.

Ancak araştırmacıların ortak görüşü 720-725 yılları arasında dikildiği yönündedir. Yazıtta Göktürk dönemine ait olaylar, savaşlar ve komşularıyla olan ilişkiler bizzat Tonyukuk tarafından anlatılmaktadır.

Bilge Tonyukuk mezar alanının dışında da 271 balbal bulunmaktadır. Balbalların büyük bir bölümü önemli ölçüde tahrip olmuş, oldukça az bir kısmı dikili durmaktadır.

Yaklaşık 1300 yıldır Moğolistan’ın sert iklim koşullarına direnen yazıt, önemli ölçüde aşınmanın etkisinde kalmıştır. Günümüzde Tonyukuk Yazıtı da yerinden sökülerek yakınında yapılan müze-depoya geçici olarak konmuş.

Yazıtın söküldüğü yere TİKA büyük ve kapalı bir müze yapıyor. Müze inşaatı bittiğinde Tonyukuk Yazıtı söküldüğü yerine dikilecek ve ziyarete açılacak.

Müze -depoda ziyaret ettiğimiz yazıtta Tonyukuk şöyle diyor :

“Bilge Tonyukuk ben kendim Çin ilinde kılındım. Türk Milleti Çine tabi idi. Türk Milleti hanını bulamayıp Çin’den ayrıldı, hanlandı.“

 

Sonraki durağımız Cengiz Han Atlı Heykeli…

Göğe yükselen bir irade gibi.

Paslanmaz çelikten yapılmış ve 40 m yükseklikte olan Cengiz Han Heykeli Ulanbatur’un 55 km güneydoğusunda Tsonjin-Boldog bölgesinde Tola (Tuul) Irmağı kıyısındadır. 2008 yılında tamamlanan Heykel, Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk hükümdarı olan Cengiz Han’ı at üzerinde gösteriyor.

Bir söylentiye göre heykel, Cengiz Han’ın bir savaş sonrasında altın kırbaç bulduğu tepeye yapılmış. Bu heykel günümüzde insan eliyle yapılan 100 harika eser arasında yer alıyor. Heykelin alt kısmı bir müze. Müzede devasa boyutlu bir Moğol ayakkabısı ve Moğol dönemini tasvir eden eşyalar sergileniyor.

Cengiz Han Heykelinin tam karşısına, benzer şekilde annesi Höelin’in de heykeli dikilmiş.

Ama ben o heykele bakarken bile daha eski bir adı düşündüm:

Cengiz Han değil sadece…Timuçin….

Çünkü bu topraklar, isimlerin bile hakikatini hatırlatır.

 

Ve nihayet…

Orhun Vadisi.

Tarihin kalbi, Türk milletinin hafızası…

Orhun Yazıtları’nın önünde durduğum an, kelimeler boğazımda düğümlendi. Bilge Kağan’ın, Tonyukuk’un sesini sanki rüzgâr taşıyordu. Bu sadece bir taş değil, bir milletin yeniden diriliş haykırışıydı.

 

Kül Tigin Yazıtı,

Bilge Kağan Yazıtı…

Yaklaştık.

Ellerim titredi.

Ve o taşlara sarıldım.

Çünkü onlar sadece taş değil…

Ata sözüdür.

Türk Tarihi için çok önemlidir Orhun Yazıtları…

Orhun Yazıtları; Türklerin bilinen ilk alfabesi olan Orhun/Göktürk alfabesi ile Göktürkler tarafından taşa yazılmış anıtsal eserlerdir.

Orhun/Göktürk alfabesinde 38 harf vardır. Orhun yazısında harfler bitişmez.

Yazı sağdan sola yazılır. Kelimeler, aralarına üst üste iki nokta konarak ayrılır. Orhun yazıtlarında Türklerin devlet anlayışı ile yönetimi, kültür, sosyal hayat ve komşuları ile olan ilişkileri hakkında önemli bilgiler verilmektedir. Bu kültür varlıkları, Orhun Anıtları, Orhun Abideleri, Orhun Kitabeleri veya Göktürk/Köktürk Yazıtları gibi isimlerle anılmakta ise de günümüzde yaygın olarak Orhun Yazıtları olarak adlandırılıyor.

Orhun Yazıtlarının en önemlileri Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk yazıtlarıdır. Bu yazıtlara, sonsuzluğa kadar kalması temennisi ile “Bengü Taşlar” denmiştir. Orhun Yazıtları ve benzeri tarihi kalıntıların bulunduğu Orhun Vadisi UNESCO tarafından 2004 yılında Dünya Kültür Mirası olarak koruma altına alınmıştır.

Bilge Kağan ve Kül Tigin Yazıtlarını ilk bulan ve gezi notlarını 1730’da yayımlayan İsveçli bir subay olan Strahlenberg, yazıtların birer kopyasını 1889 yılında bilim dünyasına sunan kişi Rus Yadrintsev ve ilk arkeolojik araştırmayı 1890 yılında yapan ve birer kopyalarını alan kişi ise Finli Heikel’dir.

Yazıtların ilk önce Çince yüzünün 1891’de Gabalentz tarafından okunarak Almancaya çevrilmesi, Türkçe yazıların çözülmesini de kolaylaştırmıştır. Yazıtlar, 1893 yılında Rus Türkolog Vasili Radloff’un da yardımıyla Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından çözülmüş ve ilk önce Tengri, Kül Tigin ve Türk kelimeleri okunmuş ve daha sonra yazıtın tamamı okunarak aynı yılın 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından bilim dünyasına duyurulmuştur.

Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları Moğolistan’daki Karakurum/Harhorin kentinin 47 km kuzeyinde Orhun Irmağı’nın eski yatağı yakınlarında, Koçho Tsaydam bölgesinde bulunur. Yazıtlar arasındaki uzaklık 1 kilometre kadardır. Yazıtlar gri kireçtaşı/gri mermerden yapılmıştır.

Kül Tigin Yazıtı 1373 metre rakımdadır. 731 yılındaki ölümünden sonra, 732 yılında ağabeyi Bilge Kağan tarafından diktirilmiştir. Yazıcısı Bilge Kağan’ın oğlu Yollug Tigin’dir. Yazıtın yüksekliği 335 cm’dir. Dört cephelidir. Yazıtın doğu yüzünde 40, kuzey-güney yüzlerinde 13’er Orhun harfli metin vardır. Kül Tigin Yazıtında Göktürk tarihine ait olaylar Bilge Kağan’ın ağzından anlatılarak, birlik ve bütünlük mesajı verilir.

Bilge Kağan Yazıtı ise 1378 metre rakımdadır. Ölümünden sonra oğlu Tenri Kağan tarafından 735 yılında diktirilmiştir. Bilge Kağan Yazıtı şekil, yapı ve içerik bakımından Kül Tigin yazıtıyla büyük benzerlik gösterir.

Yazıtın yüksekliği 375 cm’dir ve dört cephelidir. Yazıtın doğu yüzünde 41, kuzey ve güney yüzlerinde 15’er satır Orhun harfli Türkçe metin bulunmaktadır. Yazıtta olayları nakleden, öğütler veren (Kül Tigin yazıtında olduğu gibi) yine Bilge Kağan’dir. Yazıta Kül Tigin’in ölümünden sonraki olaylar da ilave edilmiştir. Yazıtın Orhun harfli kısımlarının yazıcısı Yollug Tigin’dir. Ayrıca Orhun yazıtlarının bir yüzünde de Çince metinler yer almaktadır.

Açık alanda tahribata uğrayan yazıtlar 2000-2001 yıllarında yerlerinden alınıp, restore edilerek TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) tarafından yaptırılan depo-müzeye taşınmış ve 2001 yılı sonuna doğru da ziyarete açılmış. Yazıtlar ve çevrelerinde bulunan eserler, 2008 yılında TİKA işbirliğiyle inşa edilen bugünkü müzeye taşınarak ziyarete açılmış. Müzeye taşınan eserlerin yerlerine ise birer kopyaları dikilerek çevresi ile birlikte koruma altına alınmış.

Kül Tigin ve Bilge Kağan Yazıtları büyük ölçüde birbirine benzerler. Her iki yazıtta yer alan ve Türk tarihi açısından önem taşıyan ve çok değerli öğütler içeren bölümlerinden bir kısmı şöyle:

“Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamıyla işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki Şadpıt beyleri, kuzeydeki Tarkat, buyruk beyleri, Otuz Tatar… Dokuz Oğuz Beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle: Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tabidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk Kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur.”

“Bunca yere kadar ordular yürüttüm. Ötüken ormanından daha iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş.”

Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış.

İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk Milletinin ilini, töresini tutu vermiş, düzene sokmuş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tabi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş.”

“Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk Milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olacak. Babam kağan 17 erle dışarı çıkmış.”

“Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin; Üstte gök basmazsa, altta yer delinmezse, Türk Milleti ilini, töreni kim bozabilecekti?

2022 yılında da bölgenin en önemli keşiflerinden biri daha yapıldı.

Bu keşifde bulunan yazıtın, ikinci Doğu Göktürk Kağanlığı’nın kurucusu İlteriş Kağan’a (Kutluk Kağan) ait olduğu düşünülüyor.

2019’da Arhangay’daki Nomgon Ovası’nda çalışmalarına başlayan Türk ve Moğol bilim insanları, yaptıkları kazı çalışmalarında 700 yılına ait büyük bir kurganda, iki yüzü Göktürkçe ve bir yüzü Soğdca yazılmış bir yazıt bulmuşlar.

Yazıtın İkinci Göktürk Kağanlığını yeniden canlandıran Kül Tigin ve Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kağan adına dikildiği sonucuna varılmış.

İlk araştırmalarda yazıtın üzerinde “Tanrı”, “Türk”, “Kutlug”, “tümen” gibi bir dizi kelime tespit edilmiştir. Bu yazıt, “Türk” adının ilk kez geçtiği Göktürk döneminin en eski yazılı anıtı olduğu düşünülüyor. Orhun yazıtlarından sonra bulunan en önemli keşif olarak kabul ediliyor. Yazıtı, üzerinde restorasyon çalışmaları devam eden depoda ziyaret ettik.

İdeallerimin sembollerinden, marşlarımızın en belirgin ögelerinden Orhun nehri.

1141 km uzunluğundaki Orhun nehri Moğolistan’ın orta batısındaki Hangar dağlarından doğup, kuzey doğuya doğru ilerliyor, Selenga ve Tul ırmaklarıyla birleşiyor ve Baykal gölüne dökülüyor.

Ve biz gezimize Orhun nehri boyunca devam ettik.

Orhun Irmağı akıyordu…

Orhun Irmağı’nın çıktığı yerin gidebildiğimiz en yakın yerine geldiğimizde hava oldukça soğuktu. 40 yıllık arkadaşlarım meslektaşlarım Süreyya ve Sema suya girmemin delilik olduğunu söyledi. Ama ben yıllardır buranın hayaliyle yaşıyordum. “Buz olsa kırar yine girerim” dedim ve kendimi suya bıraktım. Yüzdüm… Kim bilir atalarımdan kimler yüzmüştü o nehirde? O an onların ruhunu hissettim. Suyun her damlası sanki geçmişten bir hatıraydı.

Beni etkileyen yerlerden biri de Orhun Çağlayanıydı…

Ve Orhun Çağlayanı’nda sustuk.

Çünkü orada konuşmak, eksik kalmak demekti.

Orhun Çağlayanı, Karakurum’un yaklaşık 120 km güneybatısında, Övörhangay/Burgaasatayn yakınlarında, Orhun Irmağı üzerinde, yaklaşık 1800 m yükseklikte bulunuyor. Irmağın suyu 30 metre yüksekten akıyor.

Çağlayan bölgedeki genç bazaltların oluşturduğu bir set üzerinden dökülüyor.

Seyredenler için görsel bir güzellik oluşturuyor.

Uurtiin Thokhoi Uçurumu da, Orhun Irmağının doğu kıyısındaki doğal bir uçurumdur. Uçurumun rakımı 1630 metredir. Orhun Irmağı bu muhteşem doğal uçurumun altından akıyor ve yerden şifalı mineralli soğuk bir su kaynağı (maden suyu) çıkıyor.

Gezginler için küçük bir seyir terası buluyor.

 

Orhun vadisindeki gezimizdeki bir diğer durağımız Öngüt Kurganıydı…

Yüzlerce Balbal…

Her biri bir savaşın nişanı.

Her biri bir Türk’ün hatırası.

Kurgan, Türk ve Altay kültüründe kutsal mezardır. İçinde ulu ve kutlu kişilerin yattığı gömüt veya kümbetlere verilen addır. Eski Türk geleneklerinde genellikle yığma taş ve topraktan yapılan höyük şeklinde mezarlardır. Genelde devlet yöneticisi veya komutanlar için yapılmıştır. Kurganların çapı 200 metreye, yükseklikleri 20 metreye kadar olabilmektedir. Yapılan incelemeler göre, ceset odasının döşemesi genelde ağaç kütükleri ve kalastan yapılır.

Cesetlerin başı doğuya çevrilmiş olur ve eşyaları ile birlikte gömülürler. Kurganların farklı bölgelerinde at iskeletlerine de rastlanılmaktadır.

Kısaca kurganlar Türk kültüründe, ölen bir kişinin ebedi hayatını geçireceği yer olup, ölen bir insanın diğer dünyaya yolculuğunun da başladığı ve son vedanın yapıldığı yer olarak kabul ediliyor.

Moğolistan’ın çeşitli bölgelerinde ve özellikle Orhun vadisinde çok sayıda kurgan mevcut. Bunların çok az bir kısmında arkeolojik kazı yapılmış.

İşte kazı yapılan bölgedeki önemli kurganlardan biridir Öngüt (Ungut) Kurganı. Moğolistan’ın 80 km batısında, Altanbulag İlçesi Öngüt Dağı eteklerinde bulunan ve VI-VIII. YY Türk Hanlığına ait olan Öngüt Kurganında (mezarlık/kült alanı) insan biçimli 32 adet taş heykel, taş sunak, aslan ve koç figürleri ile 2,1 km boyunca dikilmiş 552 adet balbal taşı yer alır. Arkeologlar bu alanın da yüksek rütbeli askerlere ve soylulara ait olduğu konusunda hemfikirler.

Ayrıca Orhun Vadisinde bulunan Geyik Taşı Anıtları ve Deve Taşı Kare Kurganı bronz çağına kadar uzanan dikkat çekici bir anıttır. Bu anıt, Orhun Vadisinde evrensel değeri olan en geniş tarihi ve kültürel eserlerden biridir.

Mogolistan gezimizde hemen hemen her yerde gördüğümüz bir diğer taşlar Balballardı.

Balballar, İslam öncesi Türklerde mezarların veya kurganların etrafına dikilen mezar taşlarıdır. Bu balbal taşları kişinin öldürdüğü düşmanları temsil etmesinin yanı sıra taziyeye gelen kişilerin getirip diktiği taşlar olarak da yorumlanıyor.. Ölen kişi ne kadar çok düşman öldürmüşse balbal sayısı o kadar fazladır. Ölen kişinin sağ iken; gücünün, cesaretinin, kahramanlığının da bir simgesidir.

Orhun Yazıtlarında da balbal adına birçok yerde rastlanılmaktadır. Balbalları ilk kullanan devletin İskitler olduğu biliniyor. İskitler’ den sonra gelen birçok Türk boyu da balbalları kullanmaya devam etmiştir.

Bölgede Öngüt kurganında 552, Tonyuk kurganında 271 ve Bugut kurganında da 230 adet balbal var ve bunlar bilinen en önemli balballardır. İslam öncesi dönemde yaygın olan balballar, İslam dininin kabulünden sonra yerini mezar taşlarına bırakmıştır.

Ve Obolar…. Hemen hemen Moğolistan’ın her yerinde karşılaştık.

Obo yapmak ve onu kutsamak kültürü Türk ve Moğol boylarında oldukça yaygındır. Bunlar bozkırlarda, dağlarda, dağ geçitlerinde veya yol güzergahlarında taş yığınlarından yapılmış küçük tepeciklerdir.

Bu yığma tepecikler obo, ovo veya oba gibi isimlerle anılırlar. Her boy kendine ait olan

bölgede bir obo yapar. Yılın değişik zamanlarında obo etrafında kurbanlar kesilir, adaklar adanır.

Oboların tepesine bez bağlanır veya dal bırakılır. Özellikle Kırgız ve Kazak Türk boyları obolara büyük saygı duyarlar.

Onlara göre, obolar güçlü kahramanların kurganlarıdır. Bazı yörelerde obo yanına gelen Türkler üzerine bir taş daha atarak Tanrıdan ve ata ruhlarından yolunu açmasını diler. Ben de her karşılaştığım obaya bir taş atarak dilek te bulundum.

Oba kültü zaman ve bölgeye göre anlamını değiştirse bile kutsallığından bir şey kaybetmemektedir. Karakurum’un güneybatısında Orhun Nehri kıyısında yer alan Karakurum Tepesi üzerindeki devlet obosu olan bağımsızlık anıtı her zaman ziyarete açık. Aynı zamanda da bu tepe Karakurum’a bakan bir seyir terasıdır.

Oboyu ziyaret edenler, onun etrafında saat yönünde üç defa dönüp, taş atarak dilekte bulunuyorlar.

Boyutları ve şekli farklı olsa da, obo kültü ülkemizin bir çok yöresinde yüksek dağlarda ve yaylalarda mevcuttur. Özellikle yol güzergahlarına yapılan obolar, sisli havlarda yol ve yön bulmak için Anadolu’nun birçok yöresinde kullanılıyor.

Moğolistan gezimizde hemen hemen her yerde karşılaştığımız Şamanların kutsal saydıkları Şalama ya da Salama diye adlandırdıkları mekan.

Şamanlar bu mekanlarda dua ederek dileklerini dile getiriyorlar..

Şalamalar genelde yüksek yerlerde yapılıyor.

 

Moğolistan’ın başkenti Ulaan Batuar’a 100 km uzaklıkta Ötüken topraklarındaki İnkut bölgesindeki Göktürklere ait Öngut çukur balballarını da gördük.

Bölgedeki 552 balbal yaklaşık 2 km uzunluğundaki bir hat üzerinde bulunuyor.

Yaklaşık 10 saatlik safari modundaki yorucu ama çok az insan elinin değdiği Atalarımızın at koşturduğu topraklarda seyehat çok güzel ve heyecan vericiydi.

Çok güzel ve heyecan verici seyahatten sonra biz Türklerin tarihteki başkenti Karakurum’da yurta(çadıra) vardığımızda bütün yorgunluğumuz gitti.

 

Yol bizi Tamır Irmağı kıyısına getirdi.

Tamır Irmağı kıyısında Taikhar Kayası…

Taşa kazınmış sözler…

Silinmeyen izler…

Tamır (Ihtamır) Irmağı Orhun Irmağının batısında yer alan ve Hangay dağlarından doğan Tamır Irmağının çok sayıda kolu bulunuyor.. Tamır Irmağı da kuzeye doğru akar ve Orhun Irmağı ile birleşir. Bu ırmağın çevresinde yer alan düzlük alanlarda hayvancılık için son derece zengin bitki toplulukları bulunur. Tamır ırmağının çevresinde de çok sayıda tarihi eser vardır. Kutsal sayılan Taikhar Kayası da Orhun vadisinde Karakurum’un 140 km kuzeydoğusunda, Arhangay eyaleti Ih Tamir bölgesinde Ötüken’in merkezi Tamir ırmağı kıyısında yer alıyor. Taihar Çuluu yazıtı da deniyor.

Kaya-Yazıt hakkında birçok efsanenin yanı sıra, onu özel kılan şey ise üzerine çizilen semboller, figürlerdir. 2’nci Göktürk dönemine ait ve 7’nci yüzyıla ait olduğu düşünülen, runik harfli, yukarıdan aşağıya yazılmış dört sütunlu Göktürkçe metinlerdir.

Kutsal sayılan bu anıt kaya için söylenen bazı efsaneler de vardır.

Efsaneye göre, buradan yeryüzüne çıkıp insanlara saldıran ejderhanın üzerine bu kaya konularak çıkması engellenmiştir. Başka bir efsaneye göre de burada buluşan genç bir kız ve delikanlıyı kıskanan zengin biri genç kızı kaçırır. Ancak kurtulmak isteyen genç kız kendisini Tamır Irmağının sularına atarak gözden kaybolur. Buluşma yerine gelen delikanlı günlerce bekler ve sevdiği gelmeyince bekleye bekleye taşa dönüşür. Kutsal sayılan bu kaya ziyaretçiler tarafından en az üç kere tavaf edilir. Gerçekte ilginç olan, ovanın ortasında granit kayasından oluşan yaklaşık 35 m yükseklikte bir kaya blokunun bulunmasıdır. Bizimle birlikte seyahat eden Jeoloji Profesörü Sadettin Korkmaz, Tamır Irmağının diğer tarafında bulunan tepenin de granitik kayalardan oluştuğunu, Muhtemelen Tamır Irmağının kayaları aşındırması sonucu ortada kalan bu kayanın çevresi, taşınan çökellere dolarak düz ovaya dönüşmesinden ibaret olduğunu bize anlattı.

 

Çeçerleg’de Bugut Taşı/ Yazıtı…

Türk adının ilk yankılarından biri…

Moğolistan’ın Tsetserleg (Çeçerleg -Çiçekli) şehrindeki müzenin bahçesinde sergilenen yazıt bu topraklarda bulunan en eski yazıt olma özelliğine sahip.

1956 yılında Bugut dağı yakınlarındaki bir kurganda bulunmuştur. Yazıtın yüksekliği 198 cm olup, 47 cm uzunluğunda bir kaplumbağa kaidenin üzerine oturmaktadır. Kurganda 230 kadar da balbal bulunmuştur.

Bumin Kağan’ın 3’ncü oğlu 1. Göktürk Devleti kağanı Taspar (Tarpaz) Kağanın ölümünden hemen sonra O’nun adına 580 , 581 veya 582 yılında dikildiği düşünülmektedir.

Çocuk emziren Kurt figürü olan yazıtın üç yüzü, Türklerin Uygur alfabesinden önce kullanılan Soğut ve Brahmi alfabesi ile yazılmış metinlerle kaplıdır.

Bugut Yazıtı “Türk” adının geçtiği en eski yazılı kaynaktır.

Moğolistan’ın güney batısında başkent Ulaan Batuar’a 450 km uzaklıkta Orhun vadisindeki Batölzii’de bulunan yaklaşık4-5 bin yıllık olduğu tahmin edilen Temençulu mezar taşlarını da gördük.. Arkeologlar taşlar üzerindeki geyik resimlerinin, bu mezarlığın İskitler’e ait olduğu konusunda görüş belirtiyorlar..

 

Ama bu yolculuğun en derin anı…

Ne bir yazıttı… ne bir şehir…Bir geceydi.

Bozkırın ortasında bir yurt…Ve bir Kam.

İçeri girdik. Duman vardı… koku vardı… sessizlik vardı.

Ve görünmeyen bir şey daha: geçmiş.

Karşımda bir Kam oturuyordu.

Diz çöktüm.

Hiç konuşmadan başladı…

Sözleri anlaşılmasa da anlamı hissediliyordu.

Bir ritüel… bir çağrı… bir arınma…

Ve sonra…Beni kötü ruhlardan arındırdı.

Sanki sadece ben değil…

İçimde taşıdığım yorgunluk, uzaklık, kopuş da temizlendi.

Sonra bir şey söyledi:

“Atalarınızı unutmadınız…

Gök Tanrı inancı’yı hatırlayarak buraya geldiniz…”

Bu bir teşekkürdü.Ama ardından bir çağrı geldi:“Daha sık gelin.”

Ve sonra… bir uyarı:

“Cengiz Han demeyin…O bir ünvandır. Asıl adı Timuçin’dir.”

O an şunu anladım:

Bu topraklarda sadece tarih değil… isimler bile kutsaldır.

 

Ve en sonunda…

Ötüken.

Orada durduk.

Rüzgâr esti…

Ama o rüzgâr sıradan değildi.

Geçmiş konuşuyordu.

Türklerin Orta Asya’daki kutsal başkenti olan Ötüken, Türklerin yeryüzünde ilk var olduğu ve oradan Dünya’ya yayıldığı yerin adı olarak da kabul ediliyor. Başta Büyük Hun Devleti olmak üzere Göktürkler, Uygurlar ve Kırgızların merkezi hep Ötüken ve Ötüken Ormanı olmuştur. Kutsallığının nedeni Ötüken Ormanı, adeta dışarıdaki kötülüklere ve düşmana karşı koruyucu bir bölge olmasıdır.

Ötüken, günümüz Moğolistan’ın Arhangay Eyaleti ve Övörhangay ili sınırları içerisinde yer alan bir bölge olarak kabul ediliyor. Tarihçi Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, bu bölgenin Hangay Dağları’nın arkasındaki yer anlamına geldiğini söylüyor. “Bütün Moğolistan içinde en yaşanabilir, en verimli veya en sulu topraklara, bol otlara sahip yani hayvancı toplulukların yaşayacağı alan Arhangay eyaleti yani Ötüken. O bölgede Türklere ait binlerce geyikli resim, Orhun Yazıtları, kerek surlar, Hoyt Tamır Yazıtları, kurganlar bulunuyor.

Bu yüzden Türklerin tarihi, ilk başkenti diyoruz. Gerek Türk kaynaklarında, yazıtlarında gerekse Çin kaynaklarında anlatılan belge ve bilgilerle bugünkü bizim bildiğimiz Ötüken’in yeri aynı. Bugün haritaya baktığımız zaman Ötüken’i aşağı yukarı belirleyebiliyoruz. Zaten bölgedeki diğer Türk şehirleri; Ordu-Balık, Baybalık, Karabalgasun, Kutluk Kağan’ın kurganının bulunduğu yer, geyikli taş, Bayan Çor’un Yazıtı yine aynı bölgede yer alıyor

Orhun Yazıtlarında da Ötüken’in bulunduğu bölgenin önemi anlatılıyor. Dağın çukurunda kurulmuş bir şehir olan ve günümüzde Ötüken’in ortasında yer alan Çiçeklik (Çeçerleg) şehri ve çevresi, yaşamaya uygun son derece elverişli bir alandır.

Kısaca özetlersek; Ötüken küçük bir alan değil, oldukça geniş, iklim bakımından uygun, Orhun ve Tamir ırmaklarını içine alan yaşanabilir bir bölgenin adıdır

Ötüken… Adını yıllarca içimde taşıdığım, hayalimde büyüttüğüm o kutsal yurt. O bozkırlara adım attığım an içimde tarif edemediğim bir duygu kabardı. At bindim, rüzgârı yüzümde hissettim. “Ötüken… Ötüken…” diye yıllardır içimde yankılanan o isim artık gerçekti. Eminim ki o topraklarda atam Mete Han da at koşturmuştu,idolüm Kürşad da… Aynı göğün altında, aynı rüzgârın içinde. O duyguyu anlatamam… yaşamak gerek.

Bozkırın ortasında bir yer vardı… Adı sadece bir coğrafya değildi. Adı, hatıradır. Adı, köktür.O yer Ötüken’dir.

Ben o toprakları yıllarca kitaplardan tanıdım. Orhun Irmağı’nın adını okudum, Orhun Yazıtları’nı satırlarda gördüm. Ama insan bazen bilir ki; bazı şeyler okunarak değil, ancak hissedilerek anlaşılır.

Ve bir gün… o bozkıra ayak bastım.

Uçsuz bucaksız düzlükler… gökle yerin birbirine karıştığı bir sonsuzluk… Rüzgârın sesi bile başka. Sanki sadece esmez; konuşur. Sanki binlerce yıl öncesinden haber taşır.İşte o an anlıyorsun: Burası sıradan bir yer değil. Burası, bir milletin doğduğu yer.

Karakurum ve Karabalgasun…

Devlet kuran aklın, şehir kuran iradenin izleri…

Ziyaretimizin önemli duraklarından biri de; Türklerin tarihte kurdukları ilk şehir özelliği taşıyan,751 yılında Uygur Türklerinin başkenti olmuş tarihi Ordu-Balık (Karabalgasun) şehriydi. Moğolistan’ın kuzey batısında başkent Ulaan Batuar’a 400 km uzaklıkta, Karakurum’un yaklaşık 35 km kuzey-kuzeybatısında Arhangay Aymag bölgesinde Orhun Nehrinin batı kıyısında 1398 m rakımlı bir ova üzerinde yer alır. Ordu-Balık, saray/ordu anlamında olup, kalıntıları Moğolcada “kara şehir” anlamına gelen Kharbalgas olarak da bilinir. Şehir 751-840 yıllarında ticaret merkezi olmuş, kale duvarları ve onu çevreleyen su kanalları, gözetleme kuleleri, iç kale ve sarayıyla Orhun Vadisinin en gelişmiş şehirlerinden biriydi. Arap seyyahların ” Şehirlerin Kralı” olarak tabir ettikleri şehri 850’li yıllarda Kırgızlar yaktı yıktı.Bugün şehirden geriye sadece kum yığını surlar ve tepeler kalmış.

Orda Balık’ta Türklerin ilk kullandığı Runik harfleri ile yazılan yazıtların büyük bölümü Rusya’ya götürülmüş müzeye konulmuş. Bu yazıtların Moğolistan’da kalabilen parçalarını da sergilendiği Karakurum Müzesi’nde gördük.

Bir sonraki durağımız Karakurum şehriydi. Ulanbatur’a uzaklığı 360 km olan Karakurum, Moğolistan’ın güneybatısındaki Övörkhangay eyaletindeki Harhorin kenti yakınlarında bulunan antik bir şehirdir. Karakurum bir süre de Uygurlara başkentlik yaptı. Daha sonra Harzemşahlar’ın egemenliğine girdi. 1218/19 yıllarında Cengiz Han kenti ele geçirip, 1220’de Moğol Devletine başkent yapmıştır.

Orhun Kültürel Doğa Vadisi’nin Dünya Mirası listesindeki yerlerden biri de Erdene Zuu Manastırıdır.

Manastır, Harhorin ili yakınlarında bulunan eski Moğol başkenti Karakurum’dadır

Erdene Zuu Manastırı 1585’te Abtay Han tarafından yapılmıştır.

Moğolistan’a Tibet Budizmi’nin yayılma noktasıdır. Taştan inşa edilmiş olup, 102 tapınak heykelciğiyle çevrilidir. Bu tapınak manastırının duvarlarında çeşitli desenler vardır, çatısı Çin tarzı yeşil kiremitlerle kaplanmıştır. 1990’da Moğolistan’da komünizmin çöküşüyle birlikte; yeniden ibadete açıldı ve Budist rahipler yetişmeye başladı. Bugün Erdene Zuu etkin bir Budist manastırı olmakla birlikte, aynı zamanda gezginler için de bir müzedir

Ziyaret ettiğimiz bir diğer Budist tapınağı da 1809’da kurulan Ulanbatur’daki Gandan Manastırıydı.

1939-1944 yılları arasında Sovyet yönetimi tarafından kapatıldı. 1944-1989 yılları arasında ülkenin tek aktif manastırı olup, günümüzde ise Moğolistan’da Budizm’in merkezi konumundadır. Manastır gezginler tarafından Ulanbatur’un en çok ziyaret edilen yerleri arasındadır.

Moğolistan gezi grubumuzda yer alan Jeoloji Profesörü Sadettin Korkmaz, Coğrafya profesörleri Adem Sezer ve Ali Meydan’ın coğrafya ve toprak yapısıyla ilgili verdiği bilgiler gezimizi daha da anlamlı kıldı.

Moğolistan’da başta Ulanbatur’da olmak üzere 20 kadar büyük müze var.

Bunlardan en önemlisi bizim de ziyaret ettiğimiz başkentte bulunan Cengiz Han Müzesi ve Doğa Tarihi Müzesidir. Cengiz Han Müzesin’deki Mutan (Mete Han) heykeli muhteşemdi.

Doğa Tarihi müzesinde de Moğolistan’da bulunan dünyanın en büyük dinozor fosilleri sergileniyor.

Gezimizde bu iki büyük müzenin dışında, Karakurum, Çeçerleg (Çiçekli), Orhun Anıtları ve Bilge Tonyukuk müzelerini de gezdik.

Müzelerde başta Hunlar olmak üzere Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar ve Moğollara ait birçok tarihi belge, eşya, heykel ve benzeri eserleri görünce atalarımızla bir kez daha gurur duydum.

Bu yolculuk sadece taşları görmek değildi.

İnsanı en çok sarsan şey, bazen küçük anlar olur.

Konakladığımız çadır kampının yöneticisi Moğol kadınının bizleri uğurlarken arabalarımızın tekerine süt serpmesi…

Bir kemik parçasıyla “yolun açık olsun” denmesi ile kendi öz kültürümü gördüm.…

Anladım ki:

Zaman değişmiş… Coğrafyalar değişmiş… mesafeler artmış…

Ama ruh aynı kalmış.

 

Bu bir gezi değildi. Bu, Bir dönüştü.

Bu gezide; Orta Asya bozkırlarının insana sonsuzluk hissi veren coğrafyasında

atalarımızın birçok ritüelini yapıp, Orhun ve Tamır ırmaklarının serin sularında yüzdük, Ötüken’in havasını soluduk, rüzgarların geçmişi anlatan sesini dinledik. Orhun nehrinin kıyısında kurulmuş obaları ziyaret ettik, taze hazırladıkları kımızlardan alarak gezi boyunca içtik, Yemek yediğimiz yerlerde soframızda mutlaka at eti oluyordu ve ben yiyebildiğim kadar yedim.

Bilge Kağan’a Kül Tigin’e ve Bilge Tonyukuk’a sarılarak geçmişten günümüze kurduğumuz bağları, gelecek kuşaklara aktarmak görevimi de yapmış oldum.

Tarihin derinliklerinden bizlere seslenen Kül Tigin, Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk’un öğütlerine kulak verdiğimiz sürece, Türk Milleti ve Türk Devleti dünya durdukça ilelebet var olacağının bilincine vardık.

Tarihe damga vuran Mete Han’dan başlayan, Bilge Kağan ile yükselen, Alparslan ile Anadolu’ya tekrar gelen ve Mustafa Kemal Atatürk ile yeniden dirilen bir yürüyüşün…Başına dokunmaktı.

Ve dönerken artık biliyorduk:

O taşlar durdukça…

O sözler yaşadıkça…

Türk Milleti var olmaya devam edecektir.

Ne Mutlu Türküm Diyene.

 

 

Ali Doğan

Son Yazılar

TRÇ ittifakı Türkler için Stockholm sendromudur 

Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku

16.04.2026

Uygur ailelerinin ayrılığı

Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku

14.04.2026

Siyasal tutumların katılaşması

Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku

07.04.2026

Yeni jeopolitik gelişmeler ışığında İran-Türkiye

Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku

02.04.2026

Ege’ye dikkat!

Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku

25.03.2026

Tarihin akışına ters bir değişimcilik

Türk siyaset hayatına egemen popülist muhafazakâr- milliyetçi görünümlü siyasal anlayışlar ile bir kısım kurgulanmış solculuk,… Devamını Oku

14.03.2026