Toplumların nasıl yönetileceği konusu, insanlık tarihinin en kadim sorunlarının başında geliyor. Toplumu yönetme gücüne sahip olanlar, toplumun ekonomik ve toplumsal kaynaklarını yönetme yetkisini de elde etmiş oluyorlar. Ülkeyi yönetenler, halk tarafından etkili bir biçimde denetlenmediği zaman, yönetici sınıf ve çevresi zenginleşirken, halk yoksullaşıyor.
Yöneticilerin belirlenmesinde, başlangıçta zorlayıcı güç ve ilahi güç birer meşruiyet kaynağı olurken, toplumsal gelişmelere bağlı olarak demokratik rejim doğrultusunda halkın iradesi ön plana çıkmıştır.
Vatandaşlık ve millî hâkimiyet bilinci gelişen toplumlarda, siyasal demokrasi demokratik ilke ve kurallara göre işleme imkânı bulmaktadır. Ancak, popüler kültür taşıyıcısı toplumlarda vatandaşlık ve millî hâkimiyet bilincinin giderek erimesi sonucunda popülist demokrasilere doğru bir sapma meydana gelmektedir. Popülist demokrasilerde, çoğunlukla halk iradesi söylemlerinin yaygınlığına rağmen, demokrasi görüntüsü altında, yönetici sınıfın oldukça otoriter bir yönetim tarzı sergilediği görülmektedir. Popülist yönetimler, dinsel ve hamasi duygular eşliğinde iktidar ve propaganda araçlarını yoğun bir biçimde kullanmak suretiyle halk iradesi üzerinde ciddi yanılsamalar üretmektedir.
Yüksek kültür sahibi siyasetçiler, stratejik düşünce ve bilimsel gelişmeler doğrultusunda kitle önüne akılcı ve gerçekçi projelerle çıkarlar. Zaten, vatandaşlık ve millî hâkimiyet bilinci gelişmiş olan seçmenler de izledikleri siyasetçiden bu yönde nitelik ve vasıflara sahip olması yönünde talepkâr olurlar. Bu anlamda, siyasetçilerin nitelik ve vasıf düzeylerinin yükselmesini belirleyen etkenlerden birisi de izleyicilerinin nitelik ve vasıf düzeyleridir.
Popüler kültür taşıyıcısı siyasetçiler ise çoğunlukla akılcı düşünce ve bilimsel zihniyetten uzak olmaları nedeniyle seçmenlerinin karşısına, çoğunlukla duygusallık içeren söylemlerle çıkarlar. Bunlar, her toplumda var olan çeşitli farklılaşmalar ve kolektif travmalar üzerinden siyaset yapma kolaycılığına yönelirler. Siyasal karşıtlık ortamı doğduktan sonra ortaya çıkan duygusal çatışmalar yüzünden, çoğunlukla siyasette düşünce ve projelerden çok, karşılıklı atışmalar yarışır.
Popülist siyasetçilerin izleyicisi olan kitle üzerinde, aşırı duygusallık içeren mesajlar ve propagandalar oldukça etkili sonuçlar verir. Siyasete katılım gösteren kitlenin, akılcı düşünce ve bilim zihniyeti bakımından duyarsızlığı ve ilgisizliği yüzünden çoğunlukla siyasetçiler de bir düşünce ataleti içine girerler. Bu arada, çok gelişmiş algı yönetimi ve propaganda teknikleri sayesinde siyasal başarısızlıkların üzeri çok kolayca örtülebilir. Özellikle dinsel ve milliyetçilik söylem ve simgeler hem siyasetçiler hem de seçmenler için çok etkili duygusal araçlar olarak kullanılır.
Akılcı düşünce ve bilimsel zihniyetin geliştiği toplumlarda, insanların vatandaşlık ve millî hâkimiyet bilinci de yüksek oluyor. Seçmenler, taraftarı oldukları siyasetçileri çoğunlukla denetleme duyarlılığına sahip oluyor. Toplumsal çaresizlik ve derin bir yoksulluğun hüküm sürdüğü popülist demokrasilerde ise seçmenlerin beklentisi ile siyasetin yönetim katmanının fiilen izlediği tutum arasında büyük çelişkiler oluşuyor. Siyasetçilerin kendi seçmenlerinden giderek kopması, siyaseti demokratik bir eylem olmaktan çıkararak, siyasetin hiyerarşik ve bürokratik bir yapıya dönüşmesine ortam hazırlıyor. Giderek bürokratikleşen siyaset kurumuna karşı, nitelikli ve yüksek kültürlü insanlar mesafeli dururken; popüler kültür taşıyıcısı kişiler ise basit çıkarlar elde etme beklentisiyle fanatik taraftarlar hâline geliyor.
Bürokratikleşen siyaset, gerçekte asıl gücün sahibi olan ve siyasete destek veren seçmenleri, her şeye rağmen kendilerine oy vermek zorundaymış gibi davranıyor. Seçilmişler, seçmenlerle karşılıklı bir etkileşim içinde olmaktan çok, tıpkı bürokratik örgütlerde olduğu gibi, parti yöneticilerine daha yakın olmayı tercih ediyor.
Yüksek kültüre sahip bir toplumda seçilmişler, kendilerine temsil yetkisi ve yüksek bir statü veren seçmenlere karşı -seçim dışında da- saygılı davranmaya çalışıyor. Seçmenler, bir tür “velinimet” gibi görülüyor. Buna karşılık, popülist demokrasilerde seçmenler, kendilerini temsil etmeleri için güç ve statü sağladıkları seçilmişlerden yeterince anlamlı bir saygı görmüyorlar. Tam aksine, çoğunlukla seçmenler, seçilmişler karşısında “ellerini ovuşturarak” gereğinden fazla saygı (!) için sıraya giriyorlar. Toplumda, çoğu toplumsal ilişkide pek “nezaket” davranışı gösterilmezken, seçmenlerini temsil konusunda pek de başarılı olamayan siyasetçilere bu tarz gösterilen aşırı nezaket (!) oldukça yapay kalıyor. Seçmenlerin, nispeten başarısız seçilmişlere karşı etkili eleştiri yapamadan gösterdikleri bu iltifatlar yüzünden, siyasetçiler de çoğunlukla toplumsal sorunlara kayıtsız kalıyor.
Siyasal demokrasinin gereği olarak, siyasetin her aşamasında seçmenler, siyasetçilere karşı etkili ve denetleyici olmak durumundadır. Oysa, popülist demokrasilerde, seçmenlerin siyasetçiler üzerindeki tek etkinliği seçim işlemleri sırasında gerçekleşiyor. Bu durum, aslında demokrasinin anlamına ve ruhuna uymuyor. Anti demokratik bütün yönetimlerin ortak özelliği, her hâlükârda yöneticiler karşısında yönetilenlerin edilgenliği ve bağımlılığıdır. Seçmenlerin, siyasal süreçlerde çoğunlukla -seçim işlemi dışında- edilgen ve bağımlı olması, demokrasiden beklenen halkın siyasetçileri denetleme etkinliğini etkisiz bir hâle getiriyor.
Aslında, seçimler sırasında da seçmenlerin ne derecede siyasetçileri denetleyip siyasete nasıl bir ayar verdikleri oldukça tartışmalı bir durumdur. Çünkü, siyasal partiler para gücü ve kitle iletişim araçları ile gelişmiş propaganda ve algı yönetimleri teknikleri yönünden oldukça örgütlü bir güç olurken, seçmenler çoğunlukla sıradan kişilerden meydana gelen dağınık topluluklardır. Bu anlamda, seçimlerin, gerçek kamuoyu görüşünü doğru bir biçimde ve demokratik seçim mantığında ölçüp ölçmediği tartışmaya açık bir durumdur.
Popülist demokrasilerde, tüm sistemin işleyiş tarzına eleştirel bir değerlendirme yapıldığı zaman, siyasal anlayışlar arasında anlamlı bir geçişkenlik olmadığı görülüyor. Uzun bir süredir basında açıklanan kamuoyu araştırmalarında siyasal partilerin oy oranları arasındaki farklılık pek değişmiyor. Toplumsal temsil konusunda hem iktidar bloku hem de muhalif siyasal anlayışlara yönelik tutumlarda bir davranış katılaşması yaşandığı görülüyor. Nitelikli bir demokratik düzen işleyişi bakımından bu tür tutum katılaşması, siyasal partilere yönelik siyasal katılımı adeta bir inanç alanına dönüştürüyor. Siyasal görüşler, siyasal bir tutku hâline geliyor. Herhangi bir siyasal anlayışın fanatik izleyicisi, oy verdiği siyasetçi kendini temsilde başarısız olsa bile, siyasal tercihinden vazgeçemez bir davranış katılığına saplanıyor.
Popüler kültür ortamında, genel davranış kalıpları arasında en yaygın özellikler olarak, “aşırı duygusal bağlılık” ve “kişisel iradenin yeterince gelişmemiş olduğu” varsayımı dikkat çekmektedir. Öyle görünüyor ki, bu kişilik özellikleri, popülist demokrasilerde kişilerin siyaset bağlılığında, “bizden olsun da nasıl olursa olsun” tarzında arabesk bir tutuma yol açıyor.
Siyasal demokrasinin ortaya çıkışında, halkın seçmiş oldukları temsilciler aracılığıyla toplumsal sorunların çözümüne ve daha gönençli bir hayat sürme arzusuna, ulaşma ideali etkili olmuştur. Böyle bir demokratik rekabetin varlığı, halk çoğunluğunun başarısız olan siyasal temsilcileri bırakarak, daha başarılı olacağı varsayılan başka siyasal tercihlere yönelmesine bağlıdır. Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz eden daimi birer “kimlik” gibi görürse, o zaman siyasal anlayışlar arasında geçişkenlik oldukça azalır.
Siyasal demokrasiden beklenen, mevcut yönetim sisteminden seçmenlerin ve halkın yararlanmasıdır. Aslında, gerçek bir siyasal demokrasiden en fazla halkın yararlanması gerekir. Popülist demokraside ise tıpkı antidemokratik yönetimlerde olduğu gibi, yönetim siteminden daha çok popülist siyasetçiler ve yakın çevresi ile yönetici sınıf avantaj sağlıyor.
Popülist demokrasilerin, siyasal düzenin işleyişini soktuğu bu kısır döngüden çıkmanın yolu, akılcı düşünce, bilim ve ahlak gibi yüksek kültür öğeleri aracılığıyla toplumda vatandaşlık ve millî hâkimiyet bilincinin yeniden inşa edilmesidir. Zaafa uğrayan vatandaşlık ve millî hâkimiyet bilinci yüzünden, bireysel iradeye dayalı eleştirel düşünce yerine kolektif davranışlar yönünde bir tutum katılaşması ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak, Türk yönetim düşüncesinde asıl olan Göktürk Türk Kağanlığından Türkiye Cumhuriyeti’ne, “İl”dir yani Türk Milleti’dir. “Beyler”, gelip geçicidir. Türk Milleti’ne, arabesk ve popüler kültür yüzünden aşınan vatandaşlık ve milli hâkimiyet bilinci, yeniden kazandırılmalıdır.
Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku
Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku
Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku
Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku
Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku
Türk siyaset hayatına egemen popülist muhafazakâr- milliyetçi görünümlü siyasal anlayışlar ile bir kısım kurgulanmış solculuk,… Devamını Oku