Öncelikle bu yazımıza başlamadan evvel önceki iki yazımızdaki tespitleri özetlememiz lazım.
1- İçinde bulunduğumuz süreç 3.Dünya savaşıdır. Bu savaş Rusya’nın ve ABD’nin Suriye cephesinde karşı karşıya gelmesi ile başlamış ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile görünür olmuştur.
2- 3.Dünya savaşı diğer iki dünya savaşından farklı bir konseptte olacaktır. Klasik topyekün cephe savaşları olmayacak dünyanın çeşitli coğrafyalarında ve ekonomi, nadir metaller ve enerji alanlarında olacaktır. Zaman zaman alevlenecek zaman zaman sönümlenecektir.
3- Savaşın bir tarafında Çin diğer tarafında Batı ittifakı olacaktır. Yeri gelmişken devam eden İran-İsrail savaşı da bir Çin –ABD savaşına evrilmiştir. İran’ın füze sistemlerinin ve kapasitesinin bu çapta olmadığını bildiğimize göre perde arkasındaki gücün Çin ve Rusya olduğu çok net gözüküyor. Özellikle İran tarafından son atılan 4000 km menzilli füze kesinlikle “Made in China” etiketlidir.
4- Bu bağlamda İran’ı tek başına savaşan ve direnen bir ülke olarak değil Çin-Rusya-K.Kore ile birlikte değerlendirmek lazım diye düşünüyoruz. Zaten kara unsurları kullanılmadığı için savaş füze -uçak -savunma sistemleri üzerinden devam ediyor, bu silahlar da zaten savaşan tarafları özellikle Çin ve K.Kore’nin İranın yanında olduğunu açıkça gösteriyor.
5- Jeopolitikte dünyanın kalbi olarak nitelenen Avrasya coğrafyasında Afganistan-Pakistan-İran ve Türkiye’deki hareketlilikler domino taşları gibi öncelikle bu 4 ülkeyi az veya çok etkiler. Tarihî büyük oyunun en yoğun restleşmeleri bu dört ülkede olmuştur.
6- Bu etkileşimi 1974-77 arası ABD güdümlü Pakistan askeri darbesi ile başlayan bilahare 1978’de Rusya’nın Afganistan’ı işgali ile devam eden daha sonra İran’da ABD yanlısı şahın devrilmesi ve Humeyni ile İran İslam Cumhuriyetinin kurulması ile son olarak da Türkiye’nin düşük bir ihtimal olsa da Sovyet yanlısı bir iktidara doğru evrilmemesi için ABD destekli 12 Eylül darbesini yaşayarak test etmiştik.
7- İran’daki İslam devriminin ABD’nin devlet aklı tarafından karşı karşıya geldiği iki şerden ehveni şer olarak gördüğü hem Rusya’ya ve komünizme düşman olan Humeyni iktidarını tercih etmesinden dolayı örtülü destek vermesinden sonra gerçekleştiğini yazmıştık o dönem. ABD için en kötü senaryo Tudeh önderliğinde sol bir halk devrimi ve iktidarı idi. Bugün Afganistan’da ehveni şer gördüğü Talibana iktidarı bırakması gibi.
8- ABD,nin Türkiye ve İran’da komünizmden sonraki en büyük rahatsızlık duydukları siyasal çizgi Türkiye’de Alparslan Türkeş, İran da ise Musaddık ile sembolleşen antiemperyalist çizgi idi.
9- Türkiye 2. Dünya savaşında İnönü tarafından başarı ile uygulanan tarafsızlık politikası ile savaşı en az zararla nasıl atlattıysa şimdi de NATO üyeliğini önemsemekle beraber Çin ve Rusya’ya karşı açıkça tavır almayarak son ana kadar tarafsızlığını korumak istemektedir. Ancak gelişmeler Türkiye’yi 1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi metazori bir şekilde savaşın tarafı olmaya sürükleyebilme potansiyeline sahiptir.
Şimdi günümüzün analizine ve savaşa ait tespit ve öngörülerimizi maddeler hâlinde yapmadan önce İran ve Türkiye siyasi tarihinde ki senkronizasyona bir göz atalım…
-Her iki imparatorluk da Türklerin bu coğrafyada kurduğu kadim devletlerden idi.
-Her ikisi de feodal toprak sisteminin ürünü olan imparatorluk sistemlerini sanayi çağına uyarlamakta başarısız olmuştu.
-İki devlet de çağına uygun bir anlayışla yönetilmiyordu.
-İkisi de imparatorluk olmanın gereği çok kültürlü ve çok etnisiteli idi.
-Ekonomi, eğitim ve askerî alanlarda reformlar yapmak zorunda olduklarını görüyorlar ancak çözüm üretemiyorlardı.
-İki devlet de 1800’lü yıllar boyunca reform çabaları içerisinde oldu.
-İkisi de içinde bulundukları ekonomik çıkmaz nedeniyle önce dış borç batağına battılar bilahare yabancılara ekonomik alanda kapitülasyon ve imtiyazlar vermek zorunda kaldılar.
-İran’da 1872 tarihinde ilk ekonomik imtiyazlar Paul Reuter (Reuter haber ajansının kuruluş sermayesi buradan gelir.) adlı İngiliz vatandaşına verilirken, 1881 yılında Osmanlı da Düyunu Umumiye idaresi, 1883 te ise Tütün reji idaresi kuruldu.
1890 yılında İran’da tütün reji idaresi kuruldu.
-Keza 1876 yılında Osmanlı’da 1.Meşrutiyet , 1908 yılında 2.Meşrutiyet ilan edilirken, 1905 yılında da İran’da meşrutiyet ilan ediliyordu.
-1922 yılında Osmanlı İmparatorluğu Sultan Vahdettin’in ülkeyi terk etmesi ile son bulurken, 1925 yılında ise Kaçar hanedanlığı yıkıldı.
-Her iki hanedanlığın son temsilcileri yurtdışında sürgün olarak yaşamak zorunda kaldılar.
-1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, İran tercihini monarşiden yana kullanarak 1925 yılında askerî diktatörlük olan Pehlevi hanedanlığına evriliyordu.
-2.Dünya savaşı sonrası dünyada esen liberal rüzgarlara paralel iki ülke de daha demokratik bir yönetime kavuştu. 1950 yılında Türkiye’de çok partili sisteme geçişle beraber Adnan Menderes iktidara gelirken, İran’da ilk kez halkın büyük çoğunluğunun desteğini alan millî bir siyasi ortaya çıktı. Musaddık 1951 yılında tıpkı Menderes gibi Başbakan oldu.
-1953 te Musaddık bir CİA darbesi ile iktidardan uzaklaştırılırken Türkiye’de askerî cenahta homojen bir yapı olmadığı için ordu içindeki sol cuntalar, milliyetçi çizgideki askerler ve NATO çizgisindeki cuntalar arasında güç mücadelesi 1960 yılına kadar sürdü.
Sonunda sol cuntaya karşı ittifak yapan NATO’cu kanat ile Milliyetçi grup, 27 Mayıs 1960 darbesini yaptı ve Menderesi iktidar’dan uzaklaştırdı. Kısa bir süre sonra da NATOcu kanat başta Albay Alparslan Türkeş, Dündar Taşer ve Muzaffer Özdağ olmak üzere 14 askeri tasfiye ederek sürgüne gönderdi.
-1978 yılında İran’da İslam devrimi ile Humeyni iktidara gelirken, 1980 yılında Türkiye’de Kenan Evren askerî darbe yaptı. Birinde İslamcı bir Cumhuriyet kurulurken, diğerinde güya Atatürkçü bir iktidar yönetime geldi. Aslında Türkiye’de yeni bir misyon yükleniyor ve Rusya’nın yeşil kuşak projesi kapsamında çevrelenmesinde Siyasal İslamcı hareketlerin önünü açıyordu. FETÖ denen yapının askerî cunta ile yakın iş birliğini ve darbecilere olan itaatkarlığını bizzat o dönemde üniversitelerde özellikle başörtüsü olaylarında yaşadım.
-1981-1988 yılları arasında İran, Irak savaşı ile uğraşırken,Türkiye ise 1984 yılında Eruh ve Şemdinli baskınları ile tanıştığı PKK ayrılıkçı hareketi ile enerjisini ve kaynaklarını içerde harcıyordu. Kısacası çağa aykırı bir teolojik anlayışla İran 45 yılını kaybederken, Türkiye ise 50 yılını terör belası ile geçirdi.
– 2000’li yıllarda İran özgürlük ve hürriyet rüzgarları ile sarsılırken, Türkiye ise siyasal İslamcı AKP iktidarı ile giderek demokrasiden uzaklaşarak otoriter bir iktidar ile yönetiliyordu.
-Her iki ülkenin son geldiği noktanın birbirine çok benzeşmesi de dikkat çekicidir.Hamaney dönemi İran’ın da tepedeki bir kişi velayeti fakih, yargı, yasama ve yürütmeye dair önemli bütün yetkileri elinde toplamıştı. Türkiye’de ise başkanlık sistemi ile tek otorite hâline gelen Erdoğan yasama, yürütme ve yargı erkinin tek ‘’patronu’’ oluyor ülkeyi kendi deyimiyle şirket gibi yönetiyordu.
-Her iki ülkenin askerî yapılarının da son 20 yılda aşırı derecede politize olması ve iktidar ile özdeşleşmesi de ayrıca benzeşmektedir.
-Bir başka ortak nokta ise Hamaney’in atadığı uzmanlar konseyi üyeleri ve yargıçlar nasıl seçimlere kimlerin katılıp katılamayacağına karar veriyorsa yani rejim istemediği adayı veto ediyorsa, Türkiye de Erdoğan’ın yargı da yaptığı atamalar sonucunda, mahkemelerin rakip adayları bir şekilde diskalifiye ettiği bir düzene doğru gidiyor. Özetle her iki ülkede de en tepedeki tek kişi yargı yasama ve yürütmeyi atıyor, o atadıkları da atayan reislerini seçtiriyor.
-Son benzeşmeleri ise Türkiye’de Siyasal Sünni İslamcı iktidarın, İran’da ise Siyasal Şiacı iktidarın miadının dolmuş olmasıdır.
Şimdi gelelim günümüze ve savaşa dair tespitlerimize ve öngörülerimize :
1- Öncelikle İran’da rejim değişmeye başlamıştır. Humeyni ile başlayan ve onun velayeti fakih fetvası ile değişen şia teolojisi sonucunda ortaya çıkan mutlak tek otorite (velayeti fakih) anlayışı A.Hamaney’in ölümü ile sona ermiştir. İran rejiminde bu sürekliliği devam ettirecek üç isim vardı. (Humeyni-Hamaney-Rafsancani) Hepsi ölü olduğuna göre artık daha düşük profilli ve tek otorite olmayan bir velayeti fakih anlayışı başlamıştır. Devletler tarihinde kurucu babalar tanımı çok önemlidir. Ve İran’da an itibariyle kurucu babalar dönemi bitmiştir.
2- Zaten böyle olduğu için yerine İran devlet aklı üçlü bir trio getirmiştir. Mücteaba Hamaney –Ali Laricani –Muhammed Galibaf. Bu üçlü yapı yeni tepe yöneticiler olmuştur. Şimdi Mücteba Hamaney yaralı, Laricani de öldüğüne göre Galibaf’ın da otoritesi tek başına rejimi devam ettirmeye orta vadede gücü yetmez. Galibaf devrim muhafızlarının hem askerî hem ticari yapılarının merkezindeki isim olduğu için giderek daha öne çıkacaktır. Pasdaran’ın ise aklı ülkeyi bu bataklıktan çıkarmaya asla yetmez. Pezeşkiyan ise sadece göstermelik bir aktör olarak perde önünde gösterilen ama yetkisiz ve etkisiz bir siyasi figürdür. Ancak davul benim başımda tokmak üçlü trionun elinde diye isyan etmesi ise küçük de olsa bir ihtimal olarak gözükmektedir.
3- İran, 1978 yılındaki devrimle bir İslam Cumhuriyeti olarak teokratik nitelikte Ayetullahların yönettiği bir devlet iken artık yeni rejimin adı değişerek ‘’İran Pasdaran Cumhuriyeti’’ olmuştur. Bu saatten sonra rejimin kontrolü ağırlıklı olarak Ayetullahlar’dan devrim muhafızlarına yani Pasdaran’a geçmiştir. İran teokratik devletten bir otoriter askerî devlete dönüşmüştür. Pasdaran son zamanlarında yeniçeri ordusunun Osmanlı’ya verdiği zarardan daha fazla İran’a zarar vermiştir.
4- ABD ve İsrail ile devam eden savaş sona erdiğinde bu yeni rejim yani Pasdaran Cumhuriyeti İran halkı ile karşı karşıya gelerek en büyük sınavını verecektir. Yıllar itibariyle seçimlere katılma oranlarından bir çıkarsama yaparsak nüfusun yarısından fazlası bu rejime muhalif tir. Geri kalanların arasında ise apolitikler ve rejim yanlıların oranı önemli yekün tutmaktadır. Dolayısıyla şimdi sokaklarda protesto yapanların çoğu maaşlı rejim yanlıları olup sessiz büyük çoğunluk evlerinden ülkelerine olanları üzülerek izlemektedirler. İç hesaplaşmalar ancak sıcak dış çatışmalar sona erdiğinde görünür hâle gelecektir. .
5- İran İslam Cumhuriyeti 50 yıldır iktidarında İran halkına gerek İran- Irak savaşında gerekse yakın zamana kadar yürüttüğü vekalet savaşları ile (Irak-Suriye-Lübnan-Yemen-Filistin) hem insan gücü olarak hem de ekonomik olarak büyük zararlar vermiştir.
6- Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz üreticilerinden olan İran’da kişi başına millî gelir olarak hâlâ 4074 dolarlar seviyesinde olup, bu rakam İran gibi kaynak zengini ülke için son derece düşük seviyededir. Türkiye de 22 yıllık AKP iktidarında orta gelir tuzağından her türlü istatistiksel oynamalara rağmen çıkamamıştır. Ülkenin kaynakları Şah zamanında da olduğu gibi kendi halkının gönencine değil, savaşlara, silahlara ve vekil askerî güçlerin maaş ödemelerine gitmiştir.
7- İran’da yeni kurulan Pasdaran Cumhuriyetinin ayakta kalabilmesinin tek yolu Çin’in bütün Pasdaran ve Besiç askerlerinin maaşlarını önümüzdeki yıllarda ödemesi ile olur, o hâlde bile iktidarın devam etmesi çok düşük bir ihtimal.
8- İran coğrafyasında Zerdüştlük zamanından beri etkin olan Magi sınıfının yeni dönemdeki adları ile molla sınıfının özellikle Ayetullahların A.Hamaney sonrası üç gruba ayrılacağını düşünüyorum. İlk grup Humeyni-Hamaney çizgisinde ikinci grup ise eskiden etkin olan, son zamanlarda sesleri çıkmayan, aktif politikaya mesafeli duran Ayetullah Burucerdi-Ebül Kasım Hoyi çizgisinde iken üçüncü hizbin ise bana göre Ali Şeriati’den sonra gelmiş en büyük düşünürlerden biri olan Abdülkerim Suruş ve o çizgiye yakın diyebileceğimiz Müçtehit Şuhusteri ye yakın aydın mollalardan oluşacaktır. Özetle yeni dönemde bazı Ayetullahlardan farklı sesler duyarsak şaşırmayın.
9- Pasdaran ve Besiçler’in İran İslam rejiminin ekonomik imkanlarını ele geçirip kendi toplumsal ağlarını oluşturduğunu daha önce yazmıştık. Bu yeni dönemde ortada paylaşacak pasta kalmadığından Pasdaran ve Besiç içerisinde de atomizasyon olacaktır.
10- Siyasi arena da ise Hatemi –Mosavi-Zarifi-Pezeşkiyan profili siyasetçiler İran için bir çıkış yolu arayarak mevcut Pasdaran otoriter yapılanmasından kurtulmak isteyebilirler. Rejimin en kansız şekilde dönüşümü için bu yol tek çare olabilir.
11-ABD’nin bize göre barış için tek kırmızı çizgisi vardır. O da Devrim Muhafızları ordusunun lağvedilmesi ve üst düzey komutanların sürgüne gönderilmesini. İran barış istiyorsa Pasdaransız bir İran kurgulamalıdır. Diğer yandan ise Trump İran’da PJAK’I sahaya davet ediyor. Senkronizasyon böyle bir şey.
12- Çin özellikle ABD’nin kazanmaması için İran’a askeri mühimmat desteğine devam edecektir ancak ABD ansızın savaşı durdurup çekip gidince İran halkı ile başbaşa kalan rejime vereceği ciddi bir destek olamayacaktır.
Son söz; İran’da başlayan değişim süreci önümüzdeki aylarda İran halkının kendi vereceği kararlarla tamamlanacak ve İran halkına maddi ve manevi kayıplar veren bu rejim tarihin çöplüğüne atılacaktır. Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri bir iktidara sahip olurlar. Gelelim “Türkiye‘de ne olur?” diyenlerin sorusunun cevabına. Bize göre AKP iktidarının bu enerji fiyatları ve enflasyonist ortamda, seçimleri planladığı gibi 2027 sonbaharında yapması mümkün değildir. Daha şimdiden Merkez Bankasındaki döviz ve altın rezervleri kullanılmaya başlamış, o da yetmemiş Londra’da altın karşılığı swap işlemlerine de başlanılmıştır. Aslında Merkez Bankası rezervlerinde Cumhuriyet tarihi boyunca saklanan ihtiyat akçesi eğer 2019 yılında hazineye aktarılıp yandaşların ödemeleri için kullanılmamış olsa idi şimdi ülke için önemli bir seçenek olacaktı. (Bildiğiniz gibi 2.Dünya Savaşı’nda bile kullanılmayan ihtiyat akçesi 50 milyar tl‘ye yakın bir tutardı.)
Özetle önlerinde iki seçenek var. Birincisi 2026 sonbaharında acil bir erken seçime giderek, henüz ekonomik yangın halk tarafından hissedilmeden bir çıkış aramak, diğeri ise yargı vasıtasıyla bütün potansiyel muhalif adayları hapse atarak geç bir tarihte sözde bir seçim yapmak veya savaşı bahane ederek seçimleri meçhul bir tarihe ertelemek. Bu arada CHP’yi kayyuma devretmek vs. gibi her türlü siyasi mızıkçılığı yapmaktır. Son birkaç gündür CHP’li belediyelere yapılan operasyonlar AKP’nin seçimleri erkene alma planlarının bir göstergesidir. Bu noktada İYİ Parti-Zafer Partisi- iş birliği seçimlere Türk milliyetçilerinin damgasını vurmasına yol açabilir.
Kişisel tahminim 2027, Türkiye’nin yeni bir iktidara, hürriyete, eşitliğe ve adalete kavuşacağı bir kutlu yıl olacak.
Tanrı Türk’ü korusun!
Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku
Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku
Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku
Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku
Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku
Türk siyaset hayatına egemen popülist muhafazakâr- milliyetçi görünümlü siyasal anlayışlar ile bir kısım kurgulanmış solculuk,… Devamını Oku