Kategoriler: Genel

Bataklık sendromu: Çırpındıkça batanlar

Akıllı devletler küresel rüzgârla sörf yapmazlar, yapmamalılar. Yaparlarsa da en üst düzeyde dikkat etmeliler. Çok güçlü yapı gerekir. Çünkü küresel şartlar, köpekbalıklarının kaynadığı büyük denizler gibidir. Et yiyen Piranalar da diyebilirsiniz. Hani düştüğünüz anda üstünüze çullanırlar da saniyeler içinde parçanız dahi kalmaz ya… İşte öyle.

Güçlü yapı, devamlılığı olan çok güçlü bir kolektif akıl ve her şarta hazırlık gerekir. Bunun için akıllı devletler kendini tek adama teslim etmez. Çünkü tek adamın macera araması çok kolay olur. Bir bakmışsınız ki köpekbalıklarının arasında devlete sörf yaptırıyordur.

***

Bu hafta eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Karar gazetesinde yayınlanan açıklamasında, ‘’3. dünya savaşının başladığı” vardı. Bana 2 yıl önceki MDM sitesinde yayınlanan yazımı hatırlattı. Gerek o yazıda ve gerekse sohbetlerimde, çok daha uzun bir süredir, içinde bulunduğumuz sürecin yeni bir 3. dünya savaşı olduğuna işaret ettiğini vurguluyorum.

Üç yıl gecikmeli de olsa birçok aydınımızın aynı noktaya gelmiş olmasına sevindim. Tabii hâlâ 3. dünya savaşı henüz çıkmadı ama böyle giderse yakında çıkacak diyen bir kesim de mevcut.

Burada altını çizeyim, bu yeni versiyon. Yeni bir dünya savaşı klasik cephe savaşları şeklinde olmayacak. Kesintisiz de olmayacak. Dünyanın değişik bölgelerinde ve değişik zaman aralıklarında yaşanacak. Ve hepsi, benim Son Savaş (the last war) dediğim Çin ve Batı arasındaki savaşın fragmanları olacak.

Şu an dünya üzerindeki Rusya-Ukrayna, Afganistan –Pakistan, İsrail (ABD)-İran, çatışmalarının tamamı ile Balkanlar, Kafkasya ve diğer yerlerde çıkacak yeni çatışmalar, 3. dünya savaşının ön cepheleri olacaktır.

Perşembe’den önceki Çarşamba…

İki yıl önceki yazımda çok yakın bir tarihte yeni çatışmanın İran ile olacağını ve mevcut rejimin değişimi ile noktalanacağını yazmıştım. Gelişmeler bu minvalde devam etti. ABD ile İsrail, İran’a yönelik büyük bir saldırı başlattılar.

Rusların Ukrayna’yı bir haftada ele geçireceğini; Esad rejiminin yıkılmayacağını söyleyen, ‘’büyük stratejist ve güvenlik uzmanı’’ zevat yine televizyonlarda İran’ın büyük direniş gösterdiğini; ABD’nin petrol fiyatlarının artmasına daha fazla dayanamayacağına ve molla rejimini değiştirmenin hiç de kolay olmadığının anlaşıldığına dair müthiş öngörülerde bulundular.

Öncelikle şunun altını çizeyim. İran’da, Ayetullah Ali Hamaney’in ölümü ile rejimin eski rejim olarak kalma ihtimali kalmamıştır. Artık yeni bir dönem başlamıştır.

Bu bağlamda, 2026 İran’ını anlamak için 1970’li yılların sonundaki dünya jeopolitiğine dönerek oradan bugüne bakmamız lazım.

Bu dönem iki kutuplu dünya dengesini değiştirmek için Sovyetler Birliği’nin jeopolitiğin kalpgâhı olan Avrasya coğrafyasında büyük ataklar yaptığı dönemdir. Bunun için de komünizm ideolojisini etkili bir silah olarak kullanarak birçok ülkeyi egemenliği altına almaya çalışmıştır.

Bölgede, Türkiye – İran – Afganistan – Pakistan, iki kutbun rekabet alanına dönüşmüştür. Türkiye bir yandan Marksist silahlı gruplar aracılığıyla istikrarsızlaştırılmış, diğer yanda geniş bir gençlik kesimi Türkiye’nin kurtuluşunun sosyalizm ile olacağına inanır hale getirilmişti. Hiç şüphe yok ki bu süreç yüzde yüz doğal bir şekilde olmamış, KGB’nin ülkemizdeki örtülü operasyonları da etkili olmuştur.

Peki, İran’da durum nasıldı? Orada da otoriter Şah yönetimi vardı. Halk, yönetimden şikâyet etmeye başlamıştı. Geniş öğrenci protestoları ve işçi grevleri ile (özellikle rafineri işçileri ) ülke kaotik bir döneme girdi. Bu noktada İran’da öne çıkan muhalif güç, Sovyet yanlısı Tudeh Partisi ile yeşil sosyalistler diyebileceğimiz (ünlü sosyolog Ali Şeriati’den etkilenmiş) Halkın Mücahitleri örgütü idi.

Bunların haricinde, uzun yıllardır şah yönetimine muhalefet eden önemli bazı Ayetullahların liderliğinde mollalar sınıfı da yeni arayışlara girmişti. Bu Ayetullahlardan Humeyni, Şeriat Medari ve Muntazari halk nezdinde karşılığı olan isimlerdi.

Bölgedeki diğer çarşambalar…

Son olarak o tarihteki Afganistan’a bakarsak, orada da, Marksist askerî gruplar ile Amerikan yanlısı askerî grupların ordu ve ülke içinde hakimiyet mücadelesinin hız kazandığını görüyoruz.

Jeopolitikle ilgilenenler bilir ki Pakistan – Afganistan – İran – Türkiye dominonun taşları gibi birbirlerini etkilerler. İşte bunu iyi bilen ABD, bölgede dengelerin aleyhine dönmesini engellemek için hareketlendi. 1977 yılında, Pakistan’da, Ziya ül-hak liderliğinde bir askeri darbe yapılmasını teşvik ederek güvenilmez bulduğu Zülfükar Ali Butto’yu iktidardan uzaklaştırdı. 1979 yılında da idam ettirerek dört ülkeden biri olan Pakistan’ı ABD yanlısı cephede tutmayı başarmıştı .

Yine hatırlarsak Sovyetler’in cevabı ise 24 Aralık 1979 tarihinde Afganistan’ı işgal etmek olmuştu. Böylece dört ülkeden ikisinin durumu netleşmişti. Pakistan ABD tarafında, Afganistan ise Sovyetler tarafında yer almıştı.

Bu hamleye karşı, ABD’nin hamlesi ne olmalı sorusu batılı stratejistlerin en çok kafa yordukları soruydu .Çünkü geride kalan son derece stratejik iki ülkenin geleceği, yani Türkiye ve İran’ın hangi cephede yer alacağı, çok önemli bir hâle geliyordu.

Her iki ülkenin de silahlı kuvvetleri, ABD ile sıcak ilişkileri olan ve ABD ile aynı cephede yer alınması gerektiğine inanan askerlerin ağırlıklı olduğu yapılardı. Böyle olmakla beraber bu iki ülkede de ordunun içinde, ‘’radikal bir milli çizgiye’’ sahip askerler de vardı. Bunların da Sovyet düşmanı oldukları kesin olmakla beraber, ABD’ye de çok da sıcak bakmadıkları bilinirdi. Özcümle; İran’da Musaddık çizgisinde, Türkiye’de ise Alparslan Türkeş çizgisinde olmayan batı yanlısı bir iktidar tercihleriydi.

Ancak İran’da bir askerî darbe ortamı yoktu. Halk da Şah Pehlevi’yi ABD ve İsrail’le beraber görüyordu. Dolayısıyla Şahı devirip yerine başka bir batı yanlısını iktidara getirme ihtimali yoktu. Ama işi kendi doğal akışına bırakırlarsa da Şah’ın yerine TUDEH liderliğinde sol bir iktidar gelecekti. İşte tam burada hala birçok stratejistin çözemediği ‘’derin akıl’’ devreye girdi.

Derin akıl, iki iyiden daha iyisini veya iki kötüden daha az kötüsünü seçmek olarak tarif edilebilir.

(Bu tanım İslam fıkhında hoca ve öğrencisi arasındaki soru ve cevapla ortaya çıkmıştır. İmam Cafer, talebesi İmam Ebu Hanife’ye “akıl nedir” diye sorar. Ebu Hanife’nin cevabı, “akıl iyi ile kötüyü ayırmamızı sağlayan şeydir” olur. Bu cevabı beğenmeyen İmam Cafer’in, “bir köpek de kendine yemek vermeye gelen ile kendini dövmeye geleni ayırmasını bilir” diyerek, “Akıl iki iyiden daha iyisini, iki şerden de ehveni seçmemizi sağlayan şeydir” açıklamasıyla bilinir.)

Ve perşembeler

İşte burada batılı ‘’derin akıl’’, İran’da kendisi için iki iyi seçeneğin olmadığını; şahın hiç şansı kalmadığını ve yakın zamanda değişeceğini analiz ederek, “iki şerden ehveni şer olanın ne olacağına” karar vermeye odaklandı.

Birinci şer, TUDEH iktidarı ile İran’da Sovyet yanlısı bir iktidar seçeneği idi. Bu Sovyetlerin – İran – Afganistan üzerinden Hindistan’a ve okyanusa ulaşmasıydı. Bu ABD için jeopolitik hezimet olurdu.

Bu nedenle İran için iki şerden ehveni şer olarak gördükleri, ideolojik olarak komünizme de düşman olan, İslamcı bir iktidarın gelmesine sıcak baktılar.

Paris’te yaşayan Humeyni bu iş için biçilmiş kaftan idi. Önce Musaddık iktidarını devirmekte kullandıkları yerli elemanları ile İran’ı biraz daha karıştırdılar. Bunun için çeşitli provokasyonlar yaptılar. Bunların en dikkat çekeni, Abadan kentinde Rex sinemasının yakılarak yüzlerce insanın katledilmesi idi. (Türkiye’de de Maraş olaylarının fitilini yine bir sinemaya bomba atıldığı haberi ile ateşlendiğini de hatırlamamız lazım.)

Sonunda muhtemelen Paris’te Humeyni’den Sovyetler Birliği ile iş birliği yapmayacağı garantisi alınarak ülkesine dönmesi ve iktidarı almasının yolu açıldı.

Humeyni ve çevresi, Fransız istihbaratının korumasında güvenli bir şekilde Air France uçağı ile İran’a döndü. İşin ilginç olanı, bu sırada Şah ülkeden ayrılmış ve en sadık askerlerinden oluşan İran hava kuvvetleri, Humeyni’nin uçağını ne düşürmek için ne de ülke hava sahasına girmesini engellemek için bir çabanın içerisinde olmamıştı.

Sonunda ABD, Humeyni’ye verdiği sözünü tutmuş ve Şah’ın ordusu neredeyse hiç direniş göstermeden teslim olmuştu.

Yeni rejimin hâkimiyeti

Batı, Şah’ın son Başbakanı Şahpur Bahtiyar’ı yeni rejimin bir parçası yapmak istedi. Ancak Humeyni bunu kabul etmeyerek çok kısa bir sürede onu tasfiye etti.(Şahpur Bahtiyar’ın kardeşi tarafından yazılmış, CİA ajanı olduğunu anlatan anı kitabı okunmaya değer bir kitaptır.)

Özetleyecek olursak: Humeyni iktidara gelmiş önce ılımlı liberalleri sonra da ABD’ye verdiği söz gereğince TUDEH ve Halkın Mücahitleri’ni tasfiye etmiş, binlerce solcuyu idam ettirmiştir. (Bu süreç içerisinde özellikle bir önceki Cumhurbaşkanı Reisi’nin başkanı olduğu mahkemenin birçok haksız idam kararı İran halkının hafızasında hâlâ tazeliğini korumaktadır. Lakabı Cellat hâkim idi.)

Bu sırada Sovyetlerin de içerideki bu Marksist kıyımına müdahalesini engellemek için ABD elçiliği işgali ve katı ABD düşmanlığı gibi tiyatral oyunlar sahnelendi.

(Bu arada konuyu fazla uzatmamak için birçok önemli detayı yazmıyorum. Ama Humeyni’nin Şah Pehlevi tarafından idam edilmesini engelleyen Ayetullah Şeriat Medari’ye komplo kurulması ve tasfiye edilerek ev hapsi cezası verilmesi, sadece Ayetullahlar arası rekabet değildir. Yeni rejimde Türk nüfusun gücünün ve etkinliğinin kırılması ve mutlak otoriter velayeti fakih planının bir parçası olduğunu mutlaka belirtmeliyim.)

Komşular da hareketlendi

Tabii ABD’nin bu İran oyununa geç uyanan Sovyetler, acele Irak’ta Saddam Hüseyin’i devreye sokarak, İran’a savaş açtırmış, kendince İran’ı güçsüzleştirmek istemiştir.

Sovyetler, İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal İslamcı ideolojiyi sınırdaş olan Müslüman Türk Cumhuriyetlere ihraç etme yoluyla kendi topraklarını istikrarsızlaştırmak isteyebileceğini düşünerek bunu engellemek için İran’ı destabilize etmeye çalışmıştır. (ABD’nin, İran’a el altından silah satışı çok kişi için sürpriz olsa da bu analiz kapsamında gayet doğal olduğu da görülür.)

Bu arada ABD’nin Afganistan’ı terk ederek ülkeyi Taliban’a bırakması, yine “derin aklın” iki şerden ehveni şer olarak gördükleri Taliban iktidarını bilinçli olarak tercih etmeleridir. Ehven olmayan şer, Afganistan’da İran’a yakın bir hükümetin kurulması olasılığı idi.

Şimdi yeni İran rejiminin özelliklerini analiz edelim ve gelecek öngörümüzü bu özellikler ışığında yapmaya çalışalım.

Yeni düzenin özellikleri…

İran rejiminin birinci özelliği dinî güçle, siyasi gücü bütünleştirmiş olmasıdır. İran’da hem siyasi hem dinî lider olan Humeyni daha önce Şia fıkhında bin yıldır olmayan yeni bir velayeti fakih anlayışı getirdi. İran rejimini değiştirdiği gibi Şia teolojisini de dönüştürmüştü.

12’nci İmam Mehdi’nin dünyaya dönene kadar dinî konularda alınacak kararları Ayetullahların yetkisine bırakan Şia fıkhı, mutlak velayeti fakih kararı ile bütün siyasi ve dinî kararları “tek bir kişilik otoriteye” bağlı hale getirmiştir. Böylece Humeyni (ve velayeti fakih), İran’da sadece bir siyasi lider olmaktan çıkmış, aynı zamanda Tanrı’nın ve Mehdi’nin vekili olarak uhrevî bir makama yükselmiştir.

Bundan sonra Humeyni’nin (ve velayeti fakih) aldığı dini olmayan herhangi bir konuda, örneğin merkez bankasının para politikası hakkındaki bir karara bile itiraz edenler sadece siyasi muhalif değil aynı zamanda Tanrı’ya ve Mehdi’ye isyankâr haline geliyordu.

Rejimin ikinci ana özelliği, kendini güvenceye almak için ideolojik eğitimden geçmiş kendi paralel ordusunu kurmuş olmasıdır. Mevcut ordunun Şah ve Batı yanlısı olması nedeniyle devrimden sonra birçok komutan tasfiye edilmiş olsa da düzenli orduya güvenilmemişti.

Böylece, İran Devrim Muhafızları ordusu ve ona bağlı Besic denilen halk milisleri, klasik ordunun önüne geçti. Bu paralel ordu, Irak savaşında olduğu gibi hem dış düşmanlara hem de içeride rejim muhaliflerine karşı şiddetli bir şekilde rejimi ve velayeti fakihi savundu.

Yeni sermaye oluşuyordu

İran rejiminin üçüncü özelliği ekonomik yapılanmasında ortaya çıkmıştır. Yeni rejim kendi paralel ordusunu kurduğu gibi kendi zenginlerini de ortaya çıkardı.

Mısır devletinde üst düzey generallerin kontrolünde olan bir çok holding ve şirket benzeri olan iktisadi yapılar kurulmuş, bunlar da rejimin destekçisi İran Devrim Muhafızlarının kontrolündeki Bonyanlara (vakıf) bağlanmıştır. Böylece askeri güç ile ekonomik güç arasında simbiyotik bir ilişki kurulmuştur. Rejimin 50 yıla yakın bir zaman yıkılmamış olmasında bu oluşum önemli görevler ifa etmiştir.

İran’ın her türlü devlet imtiyazı, ithalat ve ihracat izinleri, yatırım teşvikleri vs bu Bonyanlara verilmiş, onlar da genelde kendilerine yakın tüccar ve iş adamlarından oluşan kişileri alt taşeron olarak kullanmışlardır. Bu yolla sermayenin daha yaygın hâlde dağılması sağlanmış ve yeni rejim her şehirde, yandaş burjuvazisini oluşturmuştur.

Bu noktada İran’ın tarihinde çok önemli fonksiyonu olan Bazergân sınıfı da tarihsel olarak yaptıkları mollalarla ittifakına devam etmiş, rejime genelde uyumlu bir politika izlemiştir. Bu sınıf İran Kapalıçarşı esnafı ile sembolize edilir.

Tavırlar da değişti

İran rejimin dördüncü özelliği tavır değişiklikleriydi. Ayetullah ve molla sınıfı Safevi, Kaçar ve Pehlevi dönemlerinde birçok farklı siyasi tavır alıyorlardı. Yeni dönemde homojenleşerek farklılıkları kamufle ederek tek bir renge büründüler. Buna engel teşkil edecek iki dini figür olan Ayetullah Muntazari (Humeyni’nin halefi idi) ve Ayetullah Şeriat Medari tasfiye edildikten sonra rejimin ve Humeyni’nin görüşü tek görüş haline geldi.

Bu süreçte üç kişi; İmam Humeyni, İmam Hamaney ve İmam Rafsancani İran devrimi ile özdeşleşmişti. Bunların dışında hiç kimse uzmanlar konseyi de seçse, Humeyni ile başlayan mutlak otorite velayeti fakih olamayacaktır.

İran rejiminin beşinci özelliği İran içinde fars milliyetçisi, İran dışında ise Şia mezhepçisi olmasıdır. Bu bağlamda içeride Türkler, Kürtler, Araplar ve Beluçlar çok ince bir politika ile, sessizce ötekileştirilirken (Ermenice yayınlara izin verilir ama Türkçe yayın yapmak yasaktı. En azından son zamana kadar), Ortadoğu coğrafyasındaki her Şii azınlık, İran’ın doğal müttefiki olarak görülür. İran Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs gücü, bu paramiliter yapıyı organize eder ve silahlandırır. Yemen’de Husiler ,Irak’ta Haşdi Şabi veya Lübnan’da Hizbullah gibi…

Gelecek çabuk gelecek

Artık en önemli soru devreye giriyor. Bu bilgiler ve bugün yaşananlar ışığında İran’da ve Türkiye’de yakın bir gelecekte ne olacak? Bunun cevabını bir sonraki yazımda vereceğim. Ama şu kadarını söyleyeyim ki tarih bize, Avrasya’da bu dört ülkeden birinde bir değişiklik olursa dördünde de bir şeylerin değiştiğini defalarca göstermiştir.

Erdoğan’ın sessiz kalması ve paniklemesi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ise jeopolitiği okuyarak olaylardan İran’ı da en az ABD ve İsrail’i kadar suçlu görmesi AKP içerisinde de bir ayrışmayı bize gösteriyor.

Gelecek hafta yazımız: Domino etkisi İran ve Türkiye olacak…

 

 

Ali Koray

Yazar:
Ali Koray

Son Yazılar

TRÇ ittifakı Türkler için Stockholm sendromudur 

Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku

16.04.2026

Uygur ailelerinin ayrılığı

Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku

14.04.2026

Siyasal tutumların katılaşması

Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku

07.04.2026

Yeni jeopolitik gelişmeler ışığında İran-Türkiye

Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku

02.04.2026

Ege’ye dikkat!

Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku

25.03.2026

Taştaki söz, bozkırdaki ruh: Atalarımın izinde bir diriliş

Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku

24.03.2026