Her canlı gibi insanlarda da amaca yönelik her hareketin engellenmesi, belirli bir hayal kırıklığı ve gerilim yaratır. Çok çeşitli kaynaklara bağlı olarak ortaya çıkan bu gerilimlerin birikimi sonucunda saldırganlık duyguları oluşur. Toplumsal yapının dengeli ve düzenli işlediği bir toplumda, mümkün olduğu ölçüde toplumsal gerilim oluşumu önlenirken, bir biçimde meydana gelen saldırganlık enerjileri de özellikle çocuk ve gençlerin eğitiminde yapıcı etkinliklere kanalize edilir.
Çoğu inanç ve hukuk sistemlerinde, hayal kırıklığı yaratan haksız eylemlere karşı, en azından bu etkiyi durdurmayı sağlayacak ölçüde karşılık vermek, “meşru müdafaa” olarak kabul edilir. Bunun dışında, öznesi hangi kişi ve kurum olursa olsun, her haksız, hukuksuz ve zarar verici saldırı bir şiddettir.
İstenmeyen bir davranış biçimi olarak şiddet kapsamına giren her eylemin, bu eyleme denk gelecek ölçüde cezalandırılması gerekir. Yeterince cezalandırılmayan kişi, örgüt veya resmî kuruluşların şiddet eylemleri, toplumsal katmanlarda genişleyerek toplumsal düzenin bozulmasına yol açar. Ayrıca, toplumda yaygın bir adaletsizliğin olması hâlinde, yeterince cezalandırılmayan her kötülük ve suç, özellikle kızgınlık ve öfke kontrolü henüz gelişmeyen çocuk ve gençlerde birer şiddet özendiricisi rolü oynar.
Batı medeniyetinin insan –doğa- Tanrı ilişkileriyle ilgili zihin kalıpları bakımından evren tasavvurunda “her insanın günahkâr olarak dünyaya geldiği “anlayışı önemli bir yer tutar. Bu yüzden, Batılı toplumlarda, insanlar arasında görülen şiddetin kaynağının insan doğasının önemli bir parçası olduğu biçiminde yaklaşımlar ve görüşler, uzun bir süre egemen olmuştur.
Yeryüzünde sömürgeciliğin örgütlü mucidi olan İngiliz kültürünün tanınmış ismi Thomas Hobbes’a (1588-1679) atfedilen “İnsan insanın kurdudur.” sözü, insanların doğasında diğer insanlara zarar verebilecek potansiyelin olduğuna işaret eder. Aslında bu yaklaşım, aynı zamanda İngiliz sömürgeciliğinin şiddetine karşı bir meşruiyet kazandırma kurnazlığıdır. Sigmund Freud (1856-1939), Avrupa kıtasının şiddet sarmalına girdiği toplumsal düzensizlik ortamında, insanın doğasında şiddet bulunduğunu savunarak işin içinden sıyrılmaya çalışır.
Batı medeniyetinde akılcı düşünce ve bilimsel zihniyet anlayışı yükseldikçe artan çok sayıda bilimsel araştırma bulgularıyla birlikte, insandaki şiddet duygusunun çoğunlukla içinde yaşanılan toplumsal süreçlerden edinildiği ile ilgili yaklaşımlarda bir artış gözlenir. Toplum bilimleri alanında, özellikle toplumcu düşünceye sahip olan düşünürler ile bilim insanları, şiddetin asıl kaynağının, iktidar ilişkilerinde ve toplumsal süreçlerde yaşanan yaygın adaletsizlik, eşitsizlik ve hayal kırıklıkları olduğuna işaret ederler.
Şiddet olguları hakkında yapılan gözlem ve araştırmaların büyük bir kısmında, şiddet olayının asıl kaynaklarından çok, oluş tarzı ve sonuçları üzerinde birtakım yorum ve değerlendirmeler yapıldığı görülüyor. Eğer, şiddete karışan kişilerin bu davranışı doğuştan gelmeyip sonradan öğrenilen veya edinilen davranışlar ise -ki günümüzde bilimsel araştırmalar çoğunlukla böyle olduğunu söylüyor- o zaman bu yıkıcı enerjiyi doğuran ve bilinçaltında biriktiren asıl etkenler nelerdir? Davranış bilimleri teorilerine göre, insanlar için karşılanmayan her ihtiyaç, ulaşılmayan her amaç, engellenmiş olan her hayal ve kaybedilen her umut, kişilerin zihninde başlı başına bir kızgınlık ve öfke birikimine yol açar. Normal yollardan ifade edilemeyen ya da dışarıya aktarılamayan bu bastırılmış kızgınlık ve öfke duyguları, Doğan Cüceloğlu’nun metaforik ifadesiyle süngerin su taşıma kapasitesini aşan miktarda suya maruz kaldığında dışarıya taşması gibi, amaçsız bir biçimde dışarıya vurulur. Aslında, muhtemel olumsuz sonuçlarından çekinildiği için asıl kaynağına aktarılmayan aşırı kızgınlık ve öfke patlaması, çoğu zaman başka alanlara yansıtılır veya kaydırılır.
Toplumsal adaletsizlik ve haksızlığın aşırı olduğu, sınıf çelişkilerinin fazla olduğu, hukuk sisteminin çarpık işlediği, “keyfe ma yeşa” (keyfine göre) yönetim anlayışı kapsamında hak edilmeyen servetlerin ve statülerin dağıtıldığı, yoksulluğun ve işsizliğin kitleselleştiği, aile içi sürtüşmelerin yaşandığı, insanların çaresizlik ve kıstırılmışlık duygusuyla başarılı olma umutlarını kaybettiği toplumlarda; özellikle çocukların ve gençlerin toplumsal öfke patlamaları çok sıklıkla görülen şiddet eylemleridir. Bu arada, toplumda suç sayılan eylemlerle ilgili cezasızlık algısı, terör ve suç örgütleri elebaşlarını yüceltici söylemler ve görseller, televizyon dizileri ve sosyal medya içeriklerinin oluşumu, çocuklardaki şiddet duygusunu özendiriyor ve harekete geçiriyor. Söz gelimi, Albert Bandura ile başlayan saldırganlıkla ilgili bir dizi gözlem ve deneysel araştırmalar sonucunda, çocukların “taklit” ve “model alma” yoluyla şiddet davranışını sonradan öğrendiklerine dair bulgulara ulaşılmıştır (Bandura, A., Ross, D., Ross, S. A.; 575–582; 1961)
Toplumda, amaçlarına ulaşma konusunda sıklıkla şiddet yolunu seçen kişi ve örgütlerin avantaj sağladıklarına ve kötülük yapanların yeterince cezalandırılmadığına dair yaygın bir algı varsa, yaşlarına göre çok fazla hayal kırıklığı yaşayan çocukların ve gençlerin, şiddeti yüceltici bir davranış olarak görmelerine ortam hazırlanmış olunur. Söz gelimi, Türkiye’de kırk yılı aşkın binlerce masum insanın katili terör örgütü elebaşı, resmî ağızlardan bile “kurucu önder” olarak tanımlanarak yüceltiliyorsa; yer altı dünyasının elebaşlarının birtakım resmî kişilerle yan yana fotoğrafları çıkıyorsa; büyük emeklerle alınan diploma ile amaçlanan hayat düzeyine ulaşılamıyorsa; eğitim yoluyla ülke insanlarına millî bir başarı mistiği kazandırılamıyorsa; okullar geleceğe dair umut verici yolları gösteremiyorsa; böyle bir psikososyolojik ortamda, açıktan şiddet kınanmış olsa bile, çocukların ve gençlerin bir kısmının bilinçaltında şiddet eğilimlerinin arttığı düşünülmelidir.
Günümüzde, yaşanan çocuk, kadın, yaşlı ve diğer canlılara yönelik şiddet olaylarında temel sorun, toplumsal adaletsizliğin ve kuralsız güç gösterilerinin yol açtığı toplumsal kaos ortamıdır. Çoğu insan ve canlı, doğrudan kendilerinin neden olmadığı birçok öfke patlamalarına ve ölümcül saldırılara maruz kalıyor. Toplumda, kendisine veya başkalarına haksızlık yapıldığını algılayan ve birçok kişinin de hak etmediği servet ve statüye kavuşturulduğunu düşünen çoğu yetişkin insan, korku ve kaygıyla bu düşüncelerini ifade etmekten çekinse de derinden derine büyük kızgınlık ve öfke duymaktadır. Toplumsal adaletsizlikleri algılayan ve bundan dolayı kızgın ve öfkeli olan insanlar, duygu ve düşüncelerini – sonuçlarından çekindikleri için- kamuya açıklayamıyor. Ancak bu tür duygu ve düşüncelerini, kendilerine herhangi bir zarar gelmeyeceğinden emin oldukları yakın çevre içinde konuşuyorlar. Bu durum, aile içinde özellikle ergen çocuklar ile gelecekten umudunu kesmiş gençlerde çok büyük travmalara yol açıyor.
Çocukların ve gençlerin karıştığı her şiddet olayında, yetkililerin ya da uzmanların çoğunun, suçu büyük ölçüde aileye, sosyal medyaya ve televizyon dizilerine buldukları görülüyor. Bu tür çevresel etkenler, istenmeyen şiddet olaylarının meydana gelişinde daha çok bir aracılık rolü oynuyor. Bu olaylara yol açan saldırganlık duygusunun asıl kaynağı, toplumda apaçık görülen toplumsal adaletsizlik algısı, haksızlık ve eşitsizlik duygularının birikimi olan toplumsal gerilimin yüksekliğidir. Toplumda yaşanan haksızlık ve eşitsizlikler konusunda, yetişkinlerin nispeten duyumsamazlık ve aldırmazlıklarına karşılık, çocukların zihin ve vicdanları daha duyarlıdır. Bu yüzden, çoğunlukla toplumsal gerilimlerin mağdurları ise ne yazık ki şiddet olaylarının faili ve kurbanları durumuna düşen çocuklar olmaktadır. Akran şiddetiyle ilgili ortaya çıkan suçların görünür faillerinin hukuki takibi yapılırken, suç işleme eyleminin doğuşuna neden olan psikososyal etkenler de irdelenmelidir.
Varsayım olarak toplumsal adalet ve eşitlik sağlansa, liyakatli yöneticiler sayesinde toplumsal sorunlar çözülse, çocuk ve gençlerin gelecekte başarılı olabileceklerine dair umutları yüksek olsa; o zaman aile içinde öfke birikmez, sosyal medyada çarpık mesaj ve görseller nispeten azalır ve belki de televizyon dizilerindeki kurgu ve görsellerde daha estetik değerler ilgi çeker.
Sonuç olarak, Türk yönetim düşüncesinin kök değerleri olan toplumsal adalet ve liyakat anlayışına yeniden dönülmelidir. Türk eğitim sistemi, popüler kültür malzemeli arabesk bir bakış açısıyla yürütülen siyasal yönelimli uygulamaları derhâl sonlandırmalıdır. Atatürk’ün cumhuriyetin başlangıcında temel ilke olarak aldığı akıl, bilim ve etik değerlere saygılı ve nitelikli insan yetiştirme programlarına yeniden dönülmelidir. Türk çocuklarının, akranlarıyla serbest oyunla vakit geçirmeleri, enerjilerini yeteneklerine göre çeşitli sanat ve spor etkinlikleriyle yapıcı alanlarda harcamaları sağlanacak düzenlemeler yapılmalıdır.
Türk çocuklarına, toplumsal sorumluluk sahibi olmayı ve millî başarı mistiğini aşılayan “Andımız”, yeniden zorunlu olarak okullarda okutulmalıdır. Türk çocukları ve gençleri, Türk medeniyetinin özünü oluşturan insan ve doğa merkezli evren tasavvuruna göre yetiştirilmeli ve eğitilmelidir.
Bandura, A., Ross, D., Ross, S. A. (1961). Transmission of aggression through imitation of aggressive models. Journal of Abnormal and Social Psychology, 63(3), 575–582.
Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku
Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku
Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku
Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku
Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku
Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku