Romanda mekânlar çoğu zaman fon olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla mekân isimleri de çoğunlukla kişilerin duygu durumlarını yansıtacak şekilde, sembolik kurgulanmıştır. Örneğin; nikâhların kıyıldığı Şer’iye mahkemesinin “Me’yûs Efendi” Sokağında bulunması, evliliklerin sonucunda kızların kederli bir yaşama sahip olacaklarının işaretidir. Yine evlilik fotoğraflarının çekildiği fotoğrafçı “Bir Resmin Kalsın Bende”, fotoğrafçının sokağı ise Gönül Yarası Sokağıdır. Hatice’nin “besleme” verildiği eve giden yokuş “Ahım Tutar Yokuşu”dur. Yazar bu mekân isimleriyle okuyucuyu olacaklara önceden hazırlar. Romandaki kişilerin isimlerinde de bu durum görülür. Dönüşüm geçiren kişiler, yeni personalarına göre isimlendirilir ancak bu durum romandaki diğer kişilerin de isimlerinde dikkat çeker. Mim Dede’nin en güvenilir adamının adı “Sadık”, torunun ismi de “Alçin ”dir. Fasıla Hanım da ona “Tayir ” der. Bu kişi, Hatice tarafından “Haydi desem uçuverecek bir kuş gibi…” sözleriyle tanıtılır. Alçin gerçekten de romanda kuş olup uçan -ölen- ilk kişidir. Hatice’nin çocukluk aşkı Süleyman yıllar sonra Suların Sultanı’nı dinlemeye geldiğinde bir gölgede oturur, gizlenir ve kendisini “Pinhan ” olarak tanıtır. Romanda Hatice’nin kurtuluş hayallerini gerçekleştirecek gemi de “Gülcemal” ismini taşır. Bu gemi, roman kişilerinden biri olarak görülür ve Hatice’nin hayallerini temsil eder. Roman sonunda “balık” şekline bürünen Hatice’nin Gülcemal’e binmesinin sebebi de budur. “Gülcemal biri değil ki! Gülcemal suyun içindeki kafesin ötesi! Gülcemal adını duyduğum İstanbul. Gülcemal, Tepebaşı Tiyatrosu.” (s.30).
Diğer yandan romanda, açık ve kapalı mekânlar kişilerin üstündeki etkisiyle öne çıkar. Liman, gemi, konağın bahçesi, cümbezin altı, çeşme başı gibi açık mekânlar Hatice’nin mutlu olmaya yaklaştığı ve umudunun yeşerdiği mekânlardır. Kişiler bu mekânlarda dışadönüktür. Kapalı mekânlar ise iç karartıcı hâlleri ve umutsuz olaylara ev sahipliği yapmalarıyla öne çıkar. Han, fotoğrafçı, hastaların toplandığı konak, Hadir’in evi bu mekânlardır. Hatice’nin vurulduğu ve ölüme kadar giden yolun açıldığı mekân konağın avlusu yani açık mekândır. Ancak Hatice’nin ölümü hayallerine kavuşmasını temsil ettiğinden ve bu yolla dönüşüm tamamlandığından bu mekânı diğerlerinden ayırmak gerekir.
Romanın uzunluğu bir insan ömrüdür. Roman Hatice’nin evlendirilmesiyle başlar ve ölümüyle sona erer. Bu romanın vaka zamanıdır. Ancak Hatice’nin anımsamaları sayesinde zaman genişler. Yazar kesin bir yıl belirtmemekle birlikte romanın 20.yüzyılın ortalarından bahsettiği tahmin edilmektedir. Mim Dede’nin “Ömrüme iki dünya savaşı, ne çok cehennem takdir olmuş!” (s.89) sözleri bu görüşü desteklemektedir. Zamanda sık sık atlamalar yapılmış ancak Hatice’nin evlendirilip Filistin’e gelme süreci gün gün verilmiştir. Bunun sebebi Hatice’nin zaman duygusunun romanla eş zamanla gitmesidir. Bu günler, yeni hayatını merak eden Hatice için yavaş geçer. İlk gün evlilik gerçekleşmiş, ikinci gün Han’da konaklanmıştır. Filistin’e gelmek için gemide iki gün seyahat edilmiştir. Bu seyahat Hatice’nin büyümesinin ve zamanın karmaşık hâle gelmesinin önünü açmıştır. Artık zaman hızlı akmaya ve atlamalar, hatırlamalarla birlikte kendini göstermeye başlamıştır. Hatice’nin bilincinin, romanı kurgulaması bunun sebebidir. Romanda iki kez 6 aylık, bir kez 10 yıllık zaman atlaması yapıldıktan sonra anlatıcı zamanın donduğunu okuyucuya müjdeler. Anlatıcı için zamanın anlamı kalmamıştır, anlamı olan yaşamdır. “Yılların hesabını tutmadım Nenanne. Zaman gemide dondu. Ondan sonrası umudu mühürlenene ne yazar ki? Saymadım… Vakit salalarla, doğanların ilk ağlamaları arasında işlediğinden haberdar etti beni.” (s.56). Bu nedenle roman zamanına bir insan ömrü boyunca demek mümkündür. Zaman, romanda dönüşümü getirmesi açısından da önemlidir.
“Günle gecenin eş olduğu, eskiden de eski zamanda…”
“Cümbezin Kızı” romanının masalsı üslubu tüm yapı özelliklerini etkilemiştir. Masalsı bir anlatıma sahip olan bu romanda genellikle sıra dışı ve hayalî bir dil kullanılmıştır. Kesik ve eksiltili cümleler, devrik cümle yapısı bu durumun önemli unsurlarıdır. Nitekim bilincin yapıya dahil olmasıyla beraber bu hayalî anlatımın canlandığı görülmüştür. Seçilen mekânların, kahramanın anılarına uygun şekilde adlandırılması, zamanda kısa ve uzun soluklu sık atlamalar yapılması ve kişilerin özellikle iyilerden seçilmesi bu masalsı üslubun özelliklerini taşır. Zamanın kullanılışıyla ve mekânların gerçeklikleriyle oynanması da masalsı atmosferi desteklemektedir. Zamanda atlamalarının ve mekânların içinde yaşayanların ruh haline uygun atmosfere bürünmesinin sebebi budur. Diğer yandan tıpkı masallardaki gibi kahramanın en zor anlarında iyi yürekli birisi imdada koşar. Nitekim romandaki birkaç kişinin dışında roman iyi kişilerden oluşmaktadır. Özellikle kötülüğün temsilcisi durumunda olan Ferdane olayların başlatıcısıdır. Diğerleri ise sürdürücü konumundadır. Romanın sonunda Hatice’nin ölmesi ve hayallerindeki gibi “balık” olarak Gülcemal’e gitmesi, bir bakıma masalların mutlu sonunu yakalamayı işaret etmektedir. Bu durum kişilerin sembolik kullanıldığını gösterir. Kişilerin genellikle birey veya toplum düzleminde temsilleri vardır.
İyiler ve kötüler romanda kesin çizgilerle birbirinden ayrılır. Bilincinin her adımına şahitlik edilen Hatice’nin, başkaları hakkında kötülüğü hiç düşünmemesi, romanın masalsı bir anlatıya yaklaştığının diğer bir kanıtıdır. Hatice kötü insanları Nenanne’nin anlattığı masaldaki devlere benzetir. Devlerin karşısındaki kahraman ise Mim Dede gibi iyilerdir. Ferdane gibi kötüler masallardaki kötülere benzetilir. “Beni kucaklayan Benli Ferdane yaz geldiğinde serçelerin oya oya işlediği duvarlarımızdan yavruları kapıp giden boz yılana dönüştü bir anda. Bedeni yılan, başı insan bir varlığın ezici ağırlığı çöktü üstüme.” (s.28). Bu şekilde fantastik öğeler, mitolojik unsurlar veya alegorik anlatım kullanılması, metni yine masalsı hâle getirir. Romandaki anlatılarda dikkat çeken gerçeküstü olaylar veya varlıklar, romandaki bu atmosferi destekler.
Ülkü Demiray’ın “Cümbezin Kızı” adlı romanı, mekân isimleri, zaman kullanımı ve masalsı üslubuyla dikkat çeken bir eserdir. Romanda mekânlar genellikle sembolik bir anlam taşırken, isimler ve atmosfer, karakterlerin duygu durumları ve olayların gelişimiyle örtüşür. Açık ve kapalı mekânların kontrastı, kişilerin iç dünyalarına ve yaşadıkları olayların doğasına vurgu yapar. Bahsedilen bu özellikler okuyucuya sadece bir hikâyeyi değil, aynı zamanda toplum ve bireyi ilgilendiren temaları da düşündüren bir deneyim sunar. Bu roman, edebiyatın gücünü kullanarak Kıbrıs meselesini ve insanın iç dünyasındaki dönüşümünü ele alarak okuyucuya derinlemesine bir fikir yürütme fırsatı sunmaktadır.
Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku
Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku
Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku
Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku
Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku
Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku