Başlığımızda, Büyük Menderes Ovası’nda çiftçilik yapan akrabalarım sağolsunlar, çocukluğumda Türkçeleştirilmiş haliyle müşerref olduğum “station wagon” tabir edilen geniş ve yüksek bagajlı arabaların halk arasındaki yaygın adına yer verdim. Bu tıpkı “overlok, römöyöz, lüger” gibi, kanımca yandan yemekten ziyade hançereden süzülerek millileştirilmiş sözcüğün bende farklı bir anısı da var aslında.
Şöyle ki, vakti zamanında, bizim sülâlenin yukarıda değindiğim ekip biçmedeki maharetiyle bilinen ve kendileri bunun farkında olmasa da diktikleri ağaç sayısıyla benim diyen çevreciden daha derin bir yeşil bilincine sahip olduğunu ispatlayan saygıdeğer kısmından bir büyüğüme sormuş, bulunmuştum. Hani iki yazı üst üste aynı modelin adını verip de ürün yerleştiriyormuş gibi olmayayım diye sadece “telmihte” bulunarak aktarayım:
“- Ağabeyim, fabrikadan arka camında tuğra çıkartması ile çıktığından şüphelendiğim, enişte-bacanak ekseninde tutulan hafif ticari araç yerine neden ısrarla Kıbrıs Barış Harekâtı’nı bile ikinci el araç olarak idrak etmiş steyşınların birisini satıp diğerini alıyorsun?” diye…
O da fazlasıyla hak ettiğim biçimde ağzımın payını vermişti şakkadanak, hem de kahvenin orta yerinde:
“- Ah be yeğenim, para mı var canına yandığımın? Keyfimden binmiyorum herhalde benimle akran arabaya!”
Nereden bilsin, bu laflardan muradı o olmasa da, sinemamızın hal-i pür melâlini de özetliyor olacağını.
Geçen sohbetimizin sonunda dile getirdiğimiz gibi, arzu ederseniz bu sefer de sinemamızın – üzücü şekilde daha olumsuz şartlarda filizlenmiş pek çok ülke sinemasından bile daha geride kalıp – şeker yanında glikoz misali niçin hâlâ kalıcı ve kendi modelini yenileme döngüsünü geliştirememiş olmasının nedenlerini sıralayalım. Hem böylelikle çözüm önerilerimizi sunmanın arifesinde genel bir değerlendirme yaparak tespit-teşhis-tedavi üçlemesinin ilk adımını daha sağlam atmış oluruz.
O halde gelin birlikte gözden geçirelim; neymiş bizi baş koyduğumuz bu hayalhâne türünde hâlâ steyşına talim ettiren:
Lafın başladığı yer nasıl para oluyorsa dönüp dolaşıp geldiği en son nokta da sinemanın, tıpkı diğer bütün sanat dallarında da olduğu gibi, gönülden geçtiği biçimde gelişebilmesini sağlamak için varlığı şart olan özgür bir düşünce ve duygu ortamı oluyor. Bunun ters tarafından bir örneğini vermek çok kolay: Kuzey Kore’nin eski liderinin Güney Koreli bir yönetmeni, söz konusu yönetmeni Singapur’da katıldığı bir film festivalinden özel bir istihbarat ekibiyle kaçırttırıp bu talihsiz sinema adamına zorla çektirdiği alternatif Godzilla filmini ele alalım. (Efendim bu filmi de benim asla takılmadığım “malum ortamlarda” bulup indirebilir ve kalabalık bir arkadaş grubuyla Cuma akşamı bol kuruyemişli sağlıksız bilumum cipsli bir öğrenci evi ortamında çılgın bir komedi niyetine izleyebilirsiniz!) Aslında çekilme hikâyesi sinemaya aktarılsa çok daha ilginç ve izlenesi bir yapıtın ortaya çıkacağı filmde ne mi anlatılıyor? Tabi ki kapitalist canavar (pardon?) Godzilla’nın denizden çıkıp Pyongyang’a saldırınca kahraman komünist lider (ne dedin yeğenim?) tarafından birkaç düzine el bombası marifetiyle (Allahım sana geliyorum!) öldürülüp sürekli devrimin aydınlık geleceğinin garanti altına alınmasını! İşbu senaryonun ortalama büyüklükle bir dosya kâğıdına rastgele lacivert mürekkep döksek oluşacak lekelerden daha saçma olmasını bir tarafa bırakıp bu trajikomik durumun işaret ettiği noktaya baktığımızda gördüğümüz şu: Bazı Güney Amerika ve Sahra altı Afrika ülkelerinde olduğu gibi zır deli ve kör cahil acınası bir zavallının dünya lideri cakası satmasının düşüncesizce satın alındığı bir ortamda sinema gelişmez, gelişemez ve hatta bir süre sonra ruhen yok olur.
Sözün özü; sinemamızın temel sorunları bellidir. Sermaye eksikliği, çarpık mali yapı, yetenek yönetimi sorunu ve bunların hepsinin altında yatan fikrin, irfanın, vicdanın hür olmasını sağlayan üretime elverişli ortam…
Hayalhâne yazılarımızın bu serisini, iyice pehlivan tefrikasına dönmeden, önümüzdeki sohbetimizde çözüm önerilerimize yer vererek bağlayalım arzu ederseniz.
Böylelikle steyşın’ı nasıl aşıp da derin köklerle bağlı olduğumuz gönül coğrafyamız başta olmak üzere küresel bağlamda her yere “dilde, fikirde, işte birlik” ile daha çağdaş bir araçla ulaşabileceğimizi de masaya yatırmış oluruz.
Buckinghamshire’dan selamlar ve sevgiler herkese efendim.
Milliyetçilik sadece parti tabelasında değil, ders kürsüsünde, araştırma konularında, kitaplarda, arşiv çalışmalarında, öğrencilerin zihninde ve… Devamını Oku
Seçmenler, akılcı düşünceyle ve bilinçli bir biçimde oy kullanmadıkları zaman, kurnaz siyasetçilerin kolayca avladıkları birer… Devamını Oku
Ziya Gökalp hakkında en geniş biyografik eseri kaleme alan Prof. Dr. Ali Duymaz'ın yine Gökalp… Devamını Oku
Gelişmiş ülkeler incelendiğinde, eğitim sistemlerinin sık sık değişmediği görülmektedir. Devamını Oku
Kuhn, bilimin sonunun geleceğine ihtimal vermediğinden siyasette sıkça karşılaşılan çöküşün bilimde yaşanmayacağı kanaatindedir. Devamını Oku
1974 Barış Harekâtı ile kurtulduk, özgürlüğe, refaha ve güvenliğe kavuştuk. O nedenle bugünlerin değerini çok… Devamını Oku