Kişiler arası bilgi, duygu, düşünce, inanç ve isteklerin karşılıklı olarak aktarılmasına iletişim süreci deniliyor. İletişim süreci sayesinde insanlar, birbirleriyle bir toplum olarak yaşama imkânı buluyor. Her toplum, kendine özgü belirli bir iletişim kültürü yaratıyor.
Toplumdaki yaygın iletişim kültürü, nasıl bir toplum yapısına sahip olunduğunu da gösteriyor. Yaşanan iletişim süreci, çoğunlukla akılcı düşünce ve bilimi önceliyor ve serbest tartışmaya dayanıyorsa yüksek bir kültür doğuyor. Toplumsal gelişme sağlanıyor.
Yaygın iletişim kültüründe, akılcı düşünce ve bilimsel zihniyet önemsenmiyor, ayrıca serbest tartışma imkanı yoksa propaganda biçiminde bir iletişim tarzı daha baskın oluyor. Toplum, büyük ölçüde otoriter ve baskıcı bir yönetim yapısına ‘mahkûm’ oluyor. Propaganda tipi iletişim her yeri sarıyor ve şiddetli bir kargaşa ortamı yaşanıyor.
Bilimsel araştırma yöntemine göre her bilimsel bilgi, serbest tartışma imkanı kapsamında eleştiriye ve tartışmaya açıktır. Bilimsel bilginin her aşamasında yani konunun seçiminden sonuçların açıklanmasına kadar serbest tartışma esastır. Asla, herhangi bir dayatma, ikna etme çabası ve telkinde bulunma yaklaşımı kabul edilemez.
Bilimsel etkinlikler sırasında, eleştiri ve serbest tartışma ortamının yokluğu nesnelliğe gölge düşürüyor. Çünkü, Karl Popper’ın ‘yanlışlanabilirlik’ ilkesine göre bilimde kesinlik yoktur; potansiyel olarak her bir bilimsel bilgiyi yanlışlayan yeni bir gözlemle karşılaşma ihtimali vardır. Böyle bir yanlışlanma olur ya da olmaz; esas olan böyle bir ihtimalin olduğunu kabullenerek bilimsel bilgiyi eleştiriye ve tartışmaya her daim açık tutmaktır.
Bilimsel araştırmalarla birlikte, akademik ve entelektüel hareketler ile genel eğitim etkinliklerinde, özgürce soru sorma, cevap verme ve karşılıklı tartışmaya dayalı nesnel bir dil kullanılır. Bu bağlamda, bilimin, akademik ve entelektüel hareketlerin ve diğer ciddi eğitim süreçlerinin kalitesi, serbest tartışma imkanının varlığına bağlıdır.
Kur’an’daki İslamiyet’e göre, Allah Elçisi’nin kendine gelen vahyi, insanlara yalnızca ’tebliğ’ ve ‘davet’ yöntemiyle bildirme görevi vardır. Tebliğ, davet kavramıyla birlikte İslam Dinini yaymanın yegâne yolu olarak görülmüş ve sıklıkla birbirinin yerine kullanılmıştır. Kur’an’da, Allah Elçisi’nin insanlar üzerinde zorba olmadığı (Gaşiye/22); görevinin yalnızca tebliğ ve davetten ibaret olduğu (Âl-i İmran/20, Maide/92,99, Şura/48); inanıp inanmamanın insanların kendi iradelerine bağlı olduğu (Kehf/29) bildirilmiştir. Allah Elçisi’ne ve diğer Müslümanlara, tebliğ çalışmalarında kullanacakları bir yöntem olarak ‘Rabbinin yoluna, hikmetle /akılcı düşünce ve bilimle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış (Nahl/ 125) buyruğu verilmiştir (Çağrıcı, 1994, 16-19).
Allah Elçisi dahil, inanan insanların din adına başka insanlar üzerinde üstenci ve belirleyici bir dil kullanması yasaklanmıştır. ‘Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi!..’. (Ali İmran/ 159). Bu iletişim yöntemi, Kur’an’ın anlam bütünlüğü kapsamında, ilke olarak ‘dinde zorlama yoktur’ (Bakara/256) hükmüyle de bütünleşiyor. İnsanların inançlarıyla ilgili maddi ve manevi herhangi bir baskı ve zorlamaya tabi tutulması istenmiyor.
Gerçekte, vahiy bildiriminin hikmetle tebliğ edilmesi yöntemi ile bilimsel bilginin metodolojisi birbiriyle örtüşüyor. Her iki alandaki asıl iletişim tipi, akıl ve bilim ile hikmet esaslı olarak özgür iradeyle yapılan bir tartışma yöntemine dayanıyor. Bu durum, vahiy, insanın yaratılışı ve evrenin oluşumu arasında tam bir etkileşim ve birliktelik olduğunu gösteriyor.
İletişim sürecinde, iletişim kaynağının muhataplarına herhangi bir cevap hakkı ve tartışma ortamı tanımaksızın tek taraflı yaptığı iletişim tipine genel olarak propaganda deniliyor. Serbest tartışma imkânına fırsat ve izin verilmeden yapılan her iletişim, konusu ve içeriği ne olursa olsun, aslında bir propagandadır. Propaganda tipi iletişimde, karşılıklı serbest tartışma istenmemesi nedeniyle karşıdaki insanlara tek yanlı telkinde bulunulur.
İnsanları ikna etme ve davranışlarını o yönde etkileme bakımından propaganda tipi iletişim, uygulamada en fazla ekonomik ve siyasal içerikli etkinliklerde kullanılıyor. Ekonomik ve ticari etkinliklerdeki reklamlar ile siyaset ve ideolojik söylemlerdeki telkinlerde, başka insanlar ikna edilmeye ve tek yanlı iletişim yoluyla davranışları değiştirilmeye çalışılıyor. Reklamlarda ve siyaset içerikli söylemlerde, çoğunlukla insanların akıl ve mantıklarına değil de daha çok ihtiyaçlarına, inançlarına, duygularına ve bilinçaltı güçlerine hitap ediliyor.
Akıl ve bilim ölçütüne riayet edilmeyen ve siyasallaşan dinsel içerikli iletişimlerde de ekonomik reklamlar ve siyasal telkinlerde olduğu gibi, çok şiddetli bir propaganda ağı kuruluyor. Söz gelimi, Siyonist Musevilikte; küreselci Siyonist Hristiyanlıkta; siyasallaşan dinci Müslüman topluluklarda; dinin asıl kendi özünden koparılarak büyük ölçüde ekonomik çıkarlar ve ideolojik amaçlarla bir propaganda malzemesi yapılıyor.
Kur’an’daki İslamiyet’in asıl iletişim yöntemine, büyük ölçüde Allah Elçisi’nin hayatta olduğu sürede, onun öğretici ve uyarıcı kimliği altında uyulmuştur. Allah Elçisi’nin vefatı sonrasında, İslam öncesinde egemen olan kabile/aşiret iletişim alışkanlığına hızla geri dönüldüğü anlaşılıyor. Yönetim ve toplumsal süreçlerdeki hiyerarşik yapının etkisiyle -tebliğ maksadını aşan- buyurgan, dayatmacı ve zoraki ikna etmeye yönelik iletişim dili, hızla yaygınlaşmış ve birçok çatışmanın doğuşunu tetiklemiştir.
Yönetici sınıf, kendi iktidarını genişletme amacıyla çoğunlukla dini öğeleri birer savaş dili bağlamında kullanmıştır. Yönetici sınıfla ittifak hâlinde olan din adamları da Allah Elçisi’nin tebliğ yöntemi yerine, çoğunlukla otokratik yöneticilerin iletişim üslubunu benimsemişlerdir.
Gerçekte, İslam Dininin anlatımı ve tanıtımında Kur’an’ın öngördüğü ve sıklıkla uyardığı ‘yalnızca tebliğ etme’ iletişim yöntemi yerine, çoğunlukla üstenci, zorlayıcı ve korkutmaya dayalı bir dil kullanılmış; İslam’ın tebliğ edilmesinde, Kur’an ayetiyle sabit olan ‘hikmetle ve en güzel yöntemle tartış’ (Nahl/ 125) buyruğu göz ardı edilmiştir. Böylece, yönetici sınıfla ittifak hâlinde olan din adamlarının dini anlatım ve yorumlamasında, siyasetin anlatım dili olan propaganda iletişim tipine sapılmıştır.
Kur’an’ın özünden ve ruhundan sapıldığı ölçüde dinsel yaşantıya, yerel inanç kültürleri ve anlayışları nüfuz etmiştir. Akıl ve bilim ölçütünden uzaklaşıldığı oranda, dinsel görünümlü simgeler ve söylemler üzerinden çoğunlukla dinsel içerikli propagandalara daha çok başvurulmuştur. Bu durum, akılcı düşünce ve bilimi önemsemeyen siyasal süreçlerde olduğu gibi din alanında da propaganda dilinin daha fazla kullanılmasına yol açmıştır.
Akıl ve bilimden uzaklaşıldıkça İslami değerler, çeşitli alt kültürlerin siyasal ve ekonomik çıkarları için birer propaganda malzemesi olarak görülüyor. Dini değerler ve simgeler, gerçek dinle ilişkisi olmayan başka amaçların ve arzuların sarmalandığı bir örtü gibi kullanılıyor. Müslüman toplumlarda ortaya çıkan dinsel kültür birikiminde, Kur’an’ın bildirimleri ile akıl ve bilimin istikametine uygun düşen birçok yüksek kültür eserleri olmakla birlikte; Kur’an’a, akla ve bilime ters olan çok sayıda yerel kültürler de karışmış bulunuyor. Bir propaganda yöntemiyle dinci düşünce ve yaşantıyı kuşatan bu kültürel birikim, dinin asli öğelerini neredeyse etkisiz bir hale getiriyor.
Sonuç olarak, İslam Dini adına üretilen kültür öğelerinin, özellikle yönetici sınıfa yakın duran din adamı yorum ve anlatılarının, doğrudan Kur’an’ın ruhu ve Mehmet Akif Ersoy’un deyişiyle ‘asrın idraki/hikmeti’ ile karşılaştırılması gerekiyor. Kur’an’ın anlam bütünlüğüne ve bilime uymayan her türlü -din adına- İslam’a sonradan sokulan kültürel hurafelerin arındırılması, bütün insanlığa en büyük armağan sayılır.
Mustafa Çağrıcı (1994): ‘Davet’ TDV İslam Ansiklopedisi Cilt: 9, İstanbul
Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku
Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku
Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku
Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku
Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku
Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku
Yorumları Göster
Yazarımıza bu mühim konudaki değerli tespitlerinden dolayı teşekkür eder, konuya katkı sunma niyetiyle birkaç hususu paylaşmak isterim.
Bence bu sorunun çözümüne dair en önemli adımlardan biri, Yahudi âlimlerinin “kendi elleriyle” yazmış oldukları Talmud külliyatı ile Müslüman âlimlerin “kendi elleriyle” yazmış oldukları hadis külliyatının dikkatle karşılaştırılmasıdır. Zira Kur’an, dinin kaynağını ilahi vahiyden uzaklaştıran bu tür müdahalelere karşı defalarca uyarıda bulunur.
Örneğin Bakara Suresi 79. ayette şöyle buyrulur:
“Yazıklar olsun o kimselere ki, elleriyle kitap yazıp sonra ‘Bu Allah katındandır’ derler; böylece az bir bedel karşılığında onu satarlar. Yazıklar olsun elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, yazıklar olsun kazandıkları yüzünden onlara.”
Benzer bir sorgulama Kalem Suresi 37. ayette de karşımıza çıkar:
“Yoksa elinizde Allah'tan gelmiş bir kitap var da, bu tür bilgileri oradan mı öğreniyorsunuz?”
Kur’an ayrıca “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” diyerek, mezheplere, kişisel görüşlere ve geleneğe değil, doğrudan Allah’ın indirdiği kitaba bağlı kalınmasını emreder. Bu noktada, “Yahudiler ve Hristiyanlar din âlimlerini Rab edindiler” şeklindeki ayet, dini otoritelerin kutsallaştırılması tehlikesine işaret eder.
Sonuç olarak, ister Talmud ister Hadis olsun; vahiy dışı sözlü geleneklerin zamanla asli kaynağın önüne geçmesi, tüm dinlerde görülebilecek ortak bir sorundur. Bu sebeple, Kur’an’ın bu uyarılarını sadece geçmiş ümmetler için değil, kendi tarihsel ve kültürel süreçlerimiz için de geçerli saymamız önemlidir.
Bu tür bir sorgulama, dine zarar vermez. Aksine, dini saflaştırır, arındırır ve evrenselleştirir. Zira Allah’ın dini, yalnızca Allah’a aittir.