Kategoriler: Genel

Küresel sömürü ve direnme tavırları

Küreselleşme süreci, büyük ölçüde zengin ülkelerin lehine işlemektedir. Yoksul ülkeler, giderek daha fazla yoksullaşmaktadır. Toplumlar arasındaki eşitsizlik giderek derinleşmekte ve küresel bir sömürüye dönüşmektedir. Yoksul ülkelerin, küreselleşme sürecinden doğan tehdit ve tehlikeleri hiç olmazsa en aza indirecek birtakım “Direnme Tavırları” geliştirmeleri gerekmektedir.

Millî devletlerin yeniden inşası

Yoksul ülkeler, kendi yetki sınırları içinde olan kaynakların kullanım yetkisini, küreselleşme süreciyle çokuluslu şirketlerle fiilen paylaşmış oluyorlar. Bu durum, bu ülke halklarının kendisinden çok şey bekledikleri ‘millî devlet’ yapılarının aslında aşınması anlamına geliyor. Zengin ülkelerde, ‘millî devletin’ sosyo-ekonomik işlevlerinin önemli bir kısmı, kurumsallaşmış kurumlar tarafından yerine getirilmektedir. Küreselleşme sürecinin, gelişmiş ülkelerdeki ‘millî devletin’ gücünün gerilemesine fazla bir olumsuz etkisi olmayabilir. Oysa, gelişmemiş ülkelerdeki ekonomik girişimcilik ve kurumsallaşma düzeyi oldukça yetersiz kalmaktadır. Bu ülkelerin girişimcilerinin, çok zayıf işletme sermaye ve teknolojileriyle mevcut küresel rekabet ile yalnız başlarına baş etmeleri imkânsız gibi görünmektedir. Yoksul ülkelerdeki aşırı otoriter yönetimler, bütün toplumsal güçlerin üretkenliğini harekete geçirecek millî bir sinerji yaratmada yetersiz kalmaktadırlar. Bu toplumların, küresel sömürüye karşı tavır alışlarında, iyi yetişmiş siyasi ve bürokratik yöneticilerin yer alacağı bir ‘millî devlet’ desteğine ihtiyaçları vardır. Toplumsal talep ve değerlere yakın duran bir ‘millî devlet’ modeli, yoksul ülkelere küresel güçlere karşı çok ciddi bir direnme gücü kazandıracaktır.

Küresel yozlaşmaya karşı millî kimliğin inşası

Küresel kapitalizm, “para kazanmak için her yol meşrudur” biçimindeki baştan çıkarıcı uygulamalarıyla bu amacı kısıtlayan bütün değer yargılarını büyük ölçüde örselemiştir. Keyif ve haz alma üzerine kurulu hedonist yaşam, toplumsal bütünlüğü sağlayan hukuki ve ahlaki değerleri sarsıntıya uğratmaktadır. Aşırı tüketim ve lüks yaşam sürme iştahı, ne pahasına olursa olsun para sahibi olma tutkusunu besleyerek insanların ‘meşru kazanma’ anlayışını yok ediyor. Toplumdaki insanların bir kısmında, ‘çalmak’, ‘yolsuzluk’, ‘vurgun’ ve ‘dolandırıcılık’ gibi insanlık suçlarına bağışıklık kazanılmış gibi görünüyor. Ayrıca, emek vermeden elde edilen bu tür gelirlerin çok büyük bir kısmı, gösteriş tüketimine gidiyor.  Daha fazla gösteriş tüketimi ve lüks yaşam tutkusu, arkasından daha fazla ‘çalma’ ve ‘yolsuzluk’ eylemlerini çoğaltıyor. ‘Çalma eylemi’ ve ‘gösteriş tutkusu’ sarmalı, toplumların millî kimlik ve toplumsal dokularını çözüyor.

Zengin ülkelerin, büyük bir refah ekonomisine ve sağlam kurumlara sahip olmaları, toplumsal yapılarındaki bu tür çözülmelerin üzerini şimdilik örtmektedir. Oysa, küreselleşmenin krizlerini yaşamakta olan yoksul toplumların ekonomik ve toplumsal yapılarında ciddi çözülmeler yaşanmaktadır. Bu durum, yoksul toplumların krizlere karşı dayanma ve direnme güçlerini büyük ölçüde tahrip etmektedir. Toplumsal varlığın sürdürülmesi, millî kimlik kapsamında şekillenen hukuki ve ahlaki ilkelere, bütün toplum kesimlerinin baştan aşağıya uyumunun sağlanmasına bağlıdır.

Küreselleşme ideolojik bir saldırıdır!

Küreselleşme ideologları, bütün dünyaya ‘milliyet’ ve ‘millî kimlik’ bilincini aşındırıcı ve aşağılayıcı propagandalar yaparken, İngiliz-Amerikan dilini ve yaşam biçimini yüceltici bir tutum içindedirler.  Bu anlamda, küreselleşme sürecinin ideolojisi olan neo-liberal politikaların savunucuları, örtülü biçimde bir İngiliz-Amerikan milliyetçiliği yapıyorlar. Batılı zengin ülkelerin ekonomik çıkarlarını, bütün dünya ekonomisine egemen kılma çabalarına hizmet ediyorlar. Ayrıca, bütün dünyanın dil ve kültürlerini, İngiliz-Amerikan kültür tekelinde tek tipleştirme anlayışına katkıda bulunuyorlar. Küreselciler, kadim halkların ‘milliyet’, ‘millî kimlik’ ve ‘millî devlet’ olgularını sürekli  aşağılıyorlar. Ne hikmetse, tarihin hiçbir döneminde, ‘millet’ ve ‘devlet’ olamamış Ortadoğu’daki bir ‘sınır’ halkından -sırf kendi çıkarları için- zoraki ‘millî kimlik’ ve ‘devlet’ çıkarma çabalarını da sürdürüyorlar.

Genç ve kadın girişimciliğinin teşviki

Yoksul ülkelerde, gelir getirici kaynakların kıtlığı ve erken dönemde tüketim çılgınlığının başlaması, çok ciddi bir sermaye yetersizliğine neden olmuştur. Bu toplumların ekonomilerini ayağa kaldıracak parasal kaynak ihtiyaçları, çoğunlukla yabancı finans kuruluşlarından yüksek faizlerle borçlanmayla karşılanıyor. Aşırı borçlanma, ülke ekonomileri için çok büyük bir alternatif gelir kaybıdır. Bir anlamda, kazanılan gelirlerin önemli bir kısmı, alacaklı kurum ve ülkelere aktarılmaktadır. Borçlanarak elde edilen sermaye kaynaklarının, hiç olmazsa gösteriş tüketiminde ve yatırımlarında boşa gitmesine fırsat vermeden, yeni girişimci bir topluluk eliyle derhal yeni yatırımlara dönüştürülmelidir.

Yoksul ülkelerin millî ekonomilerinin yeniden inşası sürecinde, özellikle gençlerin ve kadınların girişimcilik heyecan ve yeteneklerinden yararlanmak gerekir. Bu kapsamda, yeni eğitim ve teşvik sistemleri geliştirilmelidir. Toplumların gücünü ve özgürlüğünü güvence altına alma çabalarında, ordu gibi geleneksel kurumların yanında, zengin ve başarılı bir girişimci sınıfın oluşumu çok önemlidir. Gençlerin ve kadınların girişimcilik ve yenilikçilik nitelikleri sayesinde, yeni şirketlerin kurulması ve çoğalması, bu toplumların birçok sorunlarının çözümüne katkıda bulunacaktır. Söz gelimi, işsizliğin önlenmesi, toplam talebin karşılanması, ihraç ürünlerinin çeşitlenmesi, idari-mali-teknik bir profesyonel yönetici sınıfın genişlemesi, sivil toplumun güçlendirilmesi gibi birçok yararları olacaktır.

Kaliteli ürünlerin ve markaların yaratılması

Sıradan bir ürünün, dünya pazarlarında kendine uygun müşteriler bulması pek mümkün görünmüyor. Dünya nüfusunun çok büyük bir kısmının gelir düzeyinin düşüklüğü, bu insanların “müşteri olma” imkanlarını kısıtlıyor.  Küresel pazarlarda, satın alma gücü yüksek olup kaliteli ürünler ya da markalar tüketme arzusuna sahip insanlar önemli sayılıyor. Şirketlerin, gelir düzeyi yüksek bir müşteri grubunun satın almayı isteyebileceği “kaliteli ürünler” üretmeleri şarttır. Dünyaca tanınan markalar yaratılması, hem yüksek gelir elde edilmesine imkân verir, hem de ülke ekonomisini krizlere karşı dayanaklı kılar.

Üniversite-sanayi iş birliği çerçevesinde, günümüzde dijitalleşme, yapay zekâ, vb. pek çok alanda yaşanan değişimler çerçevesinde katma değeri yüksek ürünlerin üretilmesine imkân sağlanmalıdır. Aynı zamanda, dünyanın satın alma gücü yüksek farklı bölgelerinde kültür ve pazar araştırmaları yapılmalıdır.

Toplumsal varlığın yolu millî kimlik bilincinden geçer

Küreselleşme süreci, gelişmiş toplumların öteki toplumlar üzerinde, ekonomik, siyasi, kültürel bir egemenlik kurma stratejisine dönüşmüştür. Küresel ve kültürel sömürgecilik, kapitalist yaşam biçiminin dışında dünyadaki başka kültür ve kimliklerin varlığını tehdit etmektedir. Batı kültürüne dayalı hedonist bir yaşam biçiminin yok edici etkisiyle, dünyanın kültürel zenginliği ve millî kimliklerdeki çeşitlilik büyük ölçüde tahrip olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Sömürgeci küresel güçler karşısında, dünyanın en kadim milleti olarak Türklerin, diğer milletlere öncülük yapabilecek güçlü bir ‘millî devlet’ inşasına girişmesi gerekmektedir. Bu anlamda, özellikle Türk Milleti’ne, manevi bir direnme psikolojisi için yeni heyecan dalgası yaratılmalıdır. Söz gelimi, Türklerin, yeniden güçlü bir sosyal motivasyon kazanmasında, yeni bir Türk Birliği heyecanı, oldukça başarılı sonuçlar verebilir.

Toplumları, küreselleşme sürecinin etkisiyle sömürgeleşmeden kurtaracak en bilinçli ve güçlü direnme tavrının özü, her kadim milletin kendi öz kimliğine sahip çıkmasıdır. Türk Devletleri,  karşılıklı saygıya dayalı, eşitlikçi ve adaletli çok yönlü bir iş birliği süreci başlatmalıdır.  Kendi aralarında sosyal, ekonomik, teknolojik, finansal, güvenlik ve kültürel ortak sinerji yaratacak girişimlerle ilgili somut adımlar atmalıdırlar. Türk Dünyası, akılcı düşünceye ve bilimsel bilgiye ters düşmeyen kendi öz değerlerini büyük bir duyarlılıkla sahiplenmek zorundadır. Günümüzün küreselleşme saldırılarıyla sadece tek bir ülke olarak baş etmek çok zor görünüyor. Tarih, bütün Türkleri ‘Dilde, Fikirde, İşte Birlik’ yapmaya zorluyor.

Unutulmamalıdır ki, bütün dünyaya ‘bir zamanlar nasıl bir millet olunduğunu’ Türkler göstermişti’. Bu küreselleşme cehenneminde, millî kimlik ve bağımsızlığın vazgeçilmez olduğu gerçeğini bütün dünyaya göstermek yine Türklere düşüyor.

 

 

 

 

Feyzullah Eroğlu

Son Yazılar

Toplumsal adaletsizlik ve artan şiddet olayları

Çocukların ve gençlerin karıştığı her şiddet olayında, yetkililerin ya da uzmanların çoğunun, suçu büyük ölçüde… Devamını Oku

26.04.2026

TRÇ ittifakı Türkler için Stockholm sendromudur

Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku

16.04.2026

Uygur ailelerinin ayrılığı

Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku

14.04.2026

Siyasal tutumların katılaşması

Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku

07.04.2026