Bilimler hiyerarşisinin anaforuna kapılmak

Elimde değil, hayatım boyunca merak etmekten ve “daha doğrusu” arayışından kendimi kurtaramadım. Dönem dönem “doğru” sandıklarımı, daha sonra “daha doğru” sandıklarımla değiştirdim. Her değişim, arayış motivasyonumu daha da kamçıladı.

Zamanla (konu ne olursa olsun) insan denen varlığı -iyice- tanımanın ön şart olduğu kanısına vardım. Neyse ki, doktor olmam nedeniyle -bu anlamda- kısmen avantajlıydım. Ancak insanı layıkıyla anlayabilmek istiyorsam, canlılar dünyasını anlamam gerektiğini fark etmem için uzun süre geçmesi gerekmedi.

Canlıları daha iyi anlayabilme çabası ise, beni önce kimya, sonra fiziğe götürdü. Zamanında yüksek notlar alan bir öğrenci olmama rağmen, kimya ve fiziği “anlamaktan” çok, ezberlediğimi fark edip, yeniden temel bilimlere yöneldim.

Bu çabalarım sırasında, bir zamanlar (burnumuzun dibinde bunca sorun varken “Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim, Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzârinde!” diyen Ziya Paşa’ya hak verip) uzak evren ve uzak zamanlara mesafeli dururken, kendimi kozmolojinin içinde buluverdim.

İyi de oldu. Big Bang’in (yani Büyük Patlama’nın), galaksileri, gezegenleri ortaya çıkarmanın ötesinde (ve ondan daha çok), -aşkla peşinden koştuğum- bilginin kaynağı olduğunu gördüm. O, atom altı parçacıklardan devasa gök adalara, maddeden enerjiye kadar her ölçekteki varlığın, uzay ve zamanın ve tüm doğa yasalarının başladığı yerdi.

Kafamdaki karmaşık sorunlar yumağını çözmeye yetmese de, ipin ucunu yakalayabildiğim hissi, benim için heyecan verici bir deneyim oldu.

Uygulamacı bilimlere öncelik, hazırdan yemek gibidir

Yazıdan asıl amacım, zihinsel serüvenimi paylaşmak değil. Amacım; bu yolculuğun sonunda -daha fazla– farkına vardığım, sağlam temel bilimlere dayanmayan her düşüncenin iğretiliğini vurgulamak ve bilimlerin hiyerarşisine daha fazla saygı duymaya davettir…

Hangi alanda olursa olsun, temel bilimleri yeterince kavramayan birinde, bir şeylerin eksik kalacağına inanıyorum. Aslında temel bilimler, adıyla uyumlu şekilde, uygulamacı bilimlerin de temelidir. Ancak o temel sayesinde, insanlığın yararına pratik ve teknolojiler geliştirilebilir; yaşamı kolaylaştıracak mal ve hizmetler üretilebilir. Temel bilimleri ağaca, uygulamacı bilimleri o ağacın meyvelerine benzetebiliriz. Ağaç yoksa ve/veya yeni meyveler vermiyorsa meyve yiyemezsiniz!

Demem o ki, temel bilimler> uygulamacı bilimler> İnsanlığın yararına mal ve hizmetler, şeklindeki dizgenin kesintisiz sürebilmesi için, olmazsa olmaz temel bilimlerdeki gelişimin sürmesidir.

İlk bakışta sorun yok gibidir: Günümüzde, teknoloji ve hizmetlerdeki ilerlemeler ivmelenerek sürmekte ve yaşamımızı âdeta her yıl dönüştürmektedir. Ne var ki, bu ilerleme ve inanılmaz değişimi, çok büyük ölçüde uygulamacı bilimlere borçluyuz. Temel bilimlerse bu hızlı gelişime ayak uydurmaktan uzaktır.

Bu uyumsuzluğun gerisinde, bir parça ‘miyopi’ (yahut uzağı görememe) ama daha çok “bencillik” vardır: Birileri toplumun “uzun dönem” çıkarlarını, sonucunu hemen alabilecekleri “kısa dönem” çıkarlarına kurban etmekte bir sakınca görmemektedirler.

Bunlardan ilki siyasilerdir: Onlar için önemli olan iktidar dönemleri ve bir sonraki seçimlerdir.

Diğeri girişimcilerdir: Onların motivasyonu, en az yatırımla, en kısa zamanda, en yüksek kârı elde edebilmektir.

Dünyayı ve ülkeleri yönetme gücü büyük ölçüde bu iki grubun elindedir ve -genellikle- uyum içinde el eledirler.

Sonuç verip vermeyeceği belirsiz, verse bile ne zaman vereceği belli olmayan temel bilimlere yatırım yapmaktansa (ağaç dikmektense), halihazırdaki temel bilimlerin yardımıyla hızla ürün ve hizmete dönüştürülebilecek uygulamacı bilimlere yatırımı (mevcut meyveleri toplamayı) yeğlerler.

Alabildiğine tükettirmeye dayalı kapitalist ekonominin dünyayı küresel bir pazara dönüştürmeyi başardığı 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra bu eğilimin güç kazandığını görüyoruz. Gerçekten de temel bilimlerin en parlak zamanının 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başları olduğu söylenebilir.

Her üç yılda bir düzenlenen ve fizik ve kimya alanlarında çözümlenememiş konuların tartışıldığı Solvay konferanslarının katılımcıları ve ortaya çıkan fikirler, temel bilimlerin gidişatının göstergesi gibidir: Yazıyla birlikte paylaştığım 1927’deki konferansın katılımcıları işaretlenmiş resmine dikkatle bakınız. (Resimdekileri tanımayanlar için bir rehber: The Golden Age of Theoretical Physics. Daha sonraki konferansların hiçbirinde, (günümüz temel bilimlerinin geçerli savlarına damga vuran) bu kadar çok sayıda dâhiyi bir arada göremedik. Acı gerçek; insanlığın o günden bugüne temel bilimlerde çok az mesafe kat edebildiğidir.

O dönemde bilginin şirket duvarları ve sınırların arkasına saklanmadığını, aralarında tatlı rekabet ve çekişmeler olsa da, bilim insanlarının dostça yan yana gelip fikir alışverişi yaptıklarını, böylelikle daha hızlı yol kat ettiklerini de not etmek gerekir.

Gerçekten “ilim en hakiki mürşit” mi?

Temel bilimlerin durumu ülkemizde daha da kötüdür. Ülkede itibar, -doktorluk ve mühendislik gibi- uygulamalı alanlaradır.

Az gelişmiş veya (kulağa daha hoş gelen ifadeyle) “gelişmekte olan” bir ülke olarak, kıt kaynaklarımızı temel bilimleri geliştirmek yerine uygulamacı bilimlere yönlendirmek bir parça mazur görülebilir.

Ama temel bilimlerin hâlihazır haline de hak ettiği değeri vermeyişin savunulacak tarafı yoktur. Temel bilimler, düşük puan alan öğrencilerin, -hiç olmazsa- öğretmen olabilme umuduyla, seçtikleri alandır. Temel bilim eğitimi alanların öğretmenlik dışında istihdamının olmayışı vahimdir. Evrim yüzünden biyolojiye âdeta savaş açılmış gibidir: Ders saatleri budanmış, TÜBİTAK geçmişte basılan evrim konulu kitapları hasıraltı etmiştir.

Hoş, “Bilime değer veriyor muyuz ki, temel bilimlere değer verilmeyişinden yakınıyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Artık bilimin, “mürşitliğini” duvar vecizesi olarak görebilmek bile bir mucize!

Ömer Dönderici

1971’de girdiği Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir grup arkadaşıyla birlikte 4 kitapla sınırlı Kömen Yayınevini kurdu; Öncü adlı aylık dergiyi çıkardı. 1977 Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirip 1984’te İç Hastalıkları, 1991’de Gastroenteroloji uzmanı oldu. 1984-89’da Sinop Devlet Hastanesi’nde, 1989-91’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, 1991-93’te Ankara Numune Hastanesi’nde çalıştı. 1993’te Özel Sevgi Hastanesi’nin kurucuları arasında yer aldı. 1995’te Sevgi Eğitim ve Bilgi Teknolojileri (SEBİT)’in kuruluşunda görev aldı ve yönetim kurulu başkanlığı yaptı. 1999’da Aile Doktorluğu Sağlık Hizmetleri (Dr Pozitif) kurucuları arasında yer aldı. 2001’de Datasel Bilgi Sistemleri’nde danışmanlık ve genel müdürlük yaptı. 2002-2014’te Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Eğitim Görevlisi ve Eğitim Sorumlusu olarak çalıştı. 2014’te emekli oldu. 12’si yurt dışı dergilerde yayımlanmış, toplam 86 atıf almış yurt dışı, 35 yurt içi tıbbî makalesi, iki kitap bölümü bulunmaktadır. Dr Pozitif adlı sağlıkla ilgili yazılarını içeren bir site ile Arayış adlı kişisel bloğu vardır.

Yorumları Göster

  • Ilim diye Kemalizmi dayatanlarla, din diye hurafeleri dikta edenlerin zihniyet olarak aynı biyolojik familyadan geldiklerini söylemek yanlış olmaz. Tübitak da olanlarsa içerik ve detayını bilmemekle beraber tam bir facia...Piramidin zirvesine sanatla birlikte dini de yerleştirmeliydiniz ! Sevgi muhabbetle.

  • Sayın Ömer Dönderici,
    "Hayatta en hakiki mürşid ilimdir" slogan olarak çok güzel ifade olsada işin biraz detayına girdiğimiz bir yer de eksik kaldığını görürüz. Mürşid öğretici, yol gösterici, usta, aydınlatıcı vs. manalarına gelir. Zaten bir insanın mürşid olabilmesi için maddı ve manevi bütün bilimlere aşina olması gerekir. Belki Hurafelere dayalı bir dini terim olarak algılanıp uygulanması ; haklı olarak Mustafa Kemal Atatürk tarafından ifade edilmiş güzel bir söz. Sonuç olarak hakiki mürşidsiz de ilimlerin doğru bir mecrada talim edilemiyeceği... Evet şeytan detay da gizli.

Yazar:
Ömer Dönderici

Son Yazılar

Toplumsal adaletsizlik ve artan şiddet olayları

Çocukların ve gençlerin karıştığı her şiddet olayında, yetkililerin ya da uzmanların çoğunun, suçu büyük ölçüde… Devamını Oku

26.04.2026

TRÇ ittifakı Türkler için Stockholm sendromudur

Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku

16.04.2026

Uygur ailelerinin ayrılığı

Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku

14.04.2026

Siyasal tutumların katılaşması

Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku

07.04.2026

Yeni jeopolitik gelişmeler ışığında İran-Türkiye

Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku

02.04.2026