Kategoriler: Genel

Türk evren tasavvuru ve millî egemenlik

Toplumların, Tanrı’yı, yaratılışı, evreni, dünyayı, insanları ve bütün varlıkları anlama ve kavrama çabaları kapsamında kazandıkları temel zihniyet kalıplarına genel olarak “evren tasavvuru” denilmektedir. Evren tasavvuru, ilgili olduğu toplumun temel zihniyet yapısını, kültürünü ve millî özelliklerine dair değer yargılarını yapılandırır.

Biyolojik varlıklar arasında melezleşme olduğu gibi kültürler arasında meydana gelen etkileşimler sonucunda toplumsal zihniyette de -olumlu veya olumsuz- birtakım değişimler gerçekleşiyor. Türk kültüründe meydana gelen tarihsel kırılmalar ile günümüzde yaşanan yaygın popüler kültür yüzünden, Türk evren tasavvurunun özünde var olan millî egemenlik bilincinde belirgin bir gevşeklik yaşandığı gözleniyor.

Türk Evren Tasavvuru ve Egemenlik Anlayışı

Türk kültür yapısını oluşturan evren tasavvuruna dair önemli kaynakların başında, Türk destanlarıyla birlikte Orhun Yazıtları gelmektedir. Orhun Yazıtlarının ortaya koyduğu bilgilere göre, bütün evrenin merkezinde, “öncesiz ve sonrasız, ulu, güçlü, her şeyi yaratan ve düzenleyen bir Tengri (Tanrı)” bulunmaktadır. Tanrı’nın yüce yaratıcılığını ve görkemini ortaya koyan en önemli ifade şöyledir: “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında kişioğulları yaratılmış; kişioğulları üzerine atalarım İstemi ve Bumin kağanlar tahta oturmuşlar”. Böylece, devletin ve toplumun düzenlenmesinin zihniyet temeli ile evrenin varlığı arasında “Göksel” bir bağ kurulmuştur (Bıçak, 2009,34).

Eski Türklerde, Tanrı’nın verdiği yönetim “KUT” una uygun düşecek bir yönetim sergileyen yöneticiler kabullenilir. Töreden ve adaletten (Kut’tan) uzaklaşan yöneticinin meşruiyetini kaybettiğine inanılır. Bu durum, Türklerde direnme hakkının varlığına işarettir. “İl mi yaman, bey mi yaman?” atasözü, eski Türklerde nihai egemenliğin kağan ya da diğer yöneticilerde değil halkta olduğunu gösterir (Gökalp, 2014,169).

Kur’an’daki İslamiyet’te Evren Tasavvuru ve Egemenlik Hakkı

Evrenin ve insanın yaratılışı, Kur’an’da farklı surelerde birçok ayette bir tutarlılık içinde anlatılmıştır. Allah, bütün gökleri ve yeri yaratmış, yeryüzüne “insanları” koymuştur. “Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık…” (Hicr Suresi/85). Âdem kıssasıyla ilgili ayetler üzerinden her bir insanın, potansiyel olarak birer “halife” olarak yaratıldığı bildirilmiştir. Her insanın, Allah’ın “halifesi olma” potansiyelini fiilen kullanabilmesi için başka hiçbir varlığa kulluk etmeden, yalnızca Allah’a “kul olma” misyonu yüklenmiştir.

İnsanın, yalnızca Allah’a “kul olmasının” gerçekleşmesi yönündeki iradesini fiilen kullanma kapasitesi, onun egemenlik bilincinin temelini oluşturur. Bu anlamda, ortalama her insanın doğasında, potansiyel olarak hiçbir yeryüzü otoritesine kulluk yapmadan egemen birer insan olma yetisi bulunur. Kişilerin ve toplulukların, kişisel ve kültürel etkenlerle kendilerine yeryüzü “ilahları” edinmesi, her şeyden önce özgür ve egemen birer şahsiyet ve millet olma iradesinden vazgeçmeleri anlamına gelir.

Türk evren tasavvuru ile Kur’an’daki evren tasavvurunda işaret edilen egemenlik anlayışı arasında çok açık bir yakınlık olduğu anlaşılıyor. Her iki evren tasavvurunun özü, ‘Tanrı” ile ‘kişioğulları” arasına, kişilere ait egemenliği çeldirici ve sahiplenici hiçbir güç veya otoritenin girmemesidir. ‘Tanrı Elçileri” bile, Tanrı’nın buyruklarını kişilere yalnızca tebliğ etmek yani bildirmekle görevlidir. Toplum yöneticileri de toplumun rızasına uygun hareket etmek şartıyla geçici olarak yönetim etkinliklerinden sorumludur.

İslâmiyet Öncesi Arap İnanç Sistemi

İslâmiyet öncesi Arap inanç sisteminin merkezinde, “yeryüzü ilahı gibi güçlü insan” algılaması bulunmaktadır. Buna göre, kabileci ve sınıfçı kültür sisteminin mensubu kişi ve topluluklar, kendi kabilelerinin reis ve liderlerini, her şeye kadir ve egemen yeryüzünün ilahları konumunda görürler. İnandıkları ilahları ise kendilerinin insan olarak düşleyip de bir türlü yapamadıkları her şeyi yapan güçlü bir varlık gibi tasavvur ederler. Aslında, bu topluluklar, lâfzen ve söylem olarak Allah kavramını bilmekteydiler. Ancak, Arap müşrikler, Allah’ı çok uzakta ve aşkın bir varlık olarak tasavvur ederlerdi. O’na doğrudan doğruya yaklaşmanın ve ulaşmanın, ancak çeşitli varlıkların aracılığıyla mümkün olabileceğine inanırlardı. Bu aracı varlıklar, bazen güçlü kabile reisleri, bazen taştan-tahtadan yapılmış putlar olurdu. Hatta, “acıkıldığı zaman yenilen helva putlar” bile vardı.

“Cahiliye dönemi” insanları, soyut düşünce ve metafizik olguları tasavvur etme konusunda gelişmemiş bir kültürün mensupları olarak, doğrudan görmedikleri, işitmedikleri ve dokunmadıkları bir şeyin varlığını algılamakta zorlanırlardı. Soyut varlıkları ya tümden reddeder ya da maddeten çok iyi gördükleri, bildikleri ve dokundukları varlıklar üzerinden anlamaya çalışırlardı. Bu yüzden, Allah’ın nasıl bir varlık olduğuna dair tasavvurlarındaki en önemli esin kaynağı, içinde bulundukları kültür ortamındaki güçlü yönetici ve reislerinin yaşam biçimlerindeki imtiyazlı durumları olmuştur. Aslında, insanlık tarihi boyunca birçok kültür sistemlerinde benzer bir süreç yaşanmış, az sayıda ama azgın bir azınlık yönetici sınıf, kimsesiz kadın ve çocuklar ile yoksul ve zayıf erkekler başta olmak üzere toplumun büyük bir kısmını kendilerine “kul” eylemiştir.

İnsanoğlu, en fazla da Orta-Doğu yönetim kültürlerinde görülen “kula kulluk” davranışları yüzünden, çoğunlukla yaratılışındaki özgür ve egemen şahsiyetler olma imkanını fiilen bulamamıştır. Böylece, yaratılış fıtratından uzaklaşarak “kölelik ve kulluk” davranışlarını alışkanlık haline getirmiştir. Bu bağlamda, ya aşırı sevgiden dolayı peygamberlerini, şeyh veya liderlerini ilahlaştırmışlar ya da korkularından dolayı yeryüzü otoritelerini yani siyasi ve idari yöneticilerini ilahlaştırmışlardır (Merdin, 2012, 303). Böylece, özelde kişisel özgürlük ve egemenlik duygularını, genelde millî egemenlik bilinçlerini kaybetmişlerdir.

Türklerin Egemenlik Bilinçlerine Ne Oldu?

Kur’an’daki İslâmiyet’in evren tasavvuru ile Türk evren tasavvuru arasındaki lafzi farklılığa rağmen anlam bakımından çok ciddi bir yakınlık bulunuyor. Buna karşılık, Kur’an’ın ruhunu yansıtan “vahiy bilgisi” ile İslâmiyet öncesi Arap toplumunun kültürel yaşantısının aşırı uyumsuzluğu, Allah Elçisi’nin vefatı sonrasında dini inançlara dair söylemler ile fiili yaşantı arasında büyük bir kopukluğun meydana gelmesine yol açmıştır. Bu durum, biraz Arap kültürünün temelini oluşturan zihniyet yapısından, biraz da dini yaşantıya sonradan eklenen kültürel yorumların yanlışlığından kaynaklanıyor. Hz. Muhammet’in vefatı sonrasında başlayan müthiş iktidar savaşları ve daha sonraki yönetim ilişkilerine bakılacak olursa, İslâmiyet öncesi kabileci, yönetici ve erkek merkezli Arap kültürünün yeniden hortlatıldığı açıkça görülür. Bu anlamda, İslâmiyet’i doğrudan Kur ’ani kaynaklardan değil de Araplara bakarak öğrenen toplumlarda, benzer etkileşimler meydana gelmiştir. Aslında, kültür kökenlerinde zaten egemenlik motivasyonu olmayan toplumlarda fazla değişen bir şey yoktur. Ancak, Ortadoğu kültürleriyle iç içe yaşayan Türk topluluklarında, kişisel özgürlük ve millî egemenlik konusunda tavsamalar olmuştur.

Akıl ve Bilimin Işığında Egemenlik Bilinci Yükseliyor

İnsanlığın gelişim sürecinde, salt insan aklı ve düşüncesi ile salt vicdan ve etik değerlerin etkinlik kazanacağı bir hayat tarzının yaratılmış olması, insanın doğasında var olan egemenlik bilincini açığa çıkarıyor. Bu anlamda, aklı, bilimi ve etik değerleri, hiçbir gösteriş kaygısına kapılmadan önemseyen ve yüksek kültür öğelerini hayatına yansıtan toplumlarda, güçlü bir egemenlik iradesinin varlığı dikkat çekiyor. Sözgelimi, bazı Batılı toplumlar, özellikle akıl ve bilimin öncülüğünde, geçmişlerine göre daha güçlü ve egemen bir kültüre doğru gelişme göstermişlerdir.

Günümüzde, gelenekçi toplumsal yapılar ile popülist siyaset kültürünün baskın olduğu toplumlarda, “gelen ağam giden paşam”, “ben bilmem şeyhim ya da genel başkanım bilir” gibi anlayışların yaygın olduğu bir popüler kültür ortamında, artık kişisel irade ve millî egemenlikten söz etmek mümkün değildir.

“Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir”

Türk evren tasavvurunun ve Türk kültür sisteminin egemenlik kökeni, “Gök” ile “Yeryüzü” arasında “kişioğulları” olarak “Türk Budunudur”. Türk Milleti, kendine ait olan egemenliği, devlet kurumları aracılığıyla kullanır. Türk egemenliği, Ortadoğu’nun yönetim kültürü yüzünden uzun bir süre çeldirilmiş olsa da Atatürk’ün benzersiz vizyonuyla yeniden diriltilmiştir.

Türk devletinin töreli ve adaletli yöneticileri, “kimsesizlerin kimsesi” olma tarzında bir yönetim düşüncesiyle hareket etmek zorundadır. Ayrıca, devlet yöneticileri, hiçbir zaman millî egemenliğin sahibiymiş gibi davranamaz. Tarihsel süreç içinde ve günümüzde “millî egemenliği” kendi şahsıyla özdeşleştirme biçiminde kullanan ve davranan yöneticilerin ve siyasetçilerin davranışları, tarihi ve kültürel bir sapmadır.

Öyle görünüyor ki, bilimsel zihniyet ve etik değerleri benimseyen bir kısım toplumlar, giderek kadim Türk medeniyetinin millî egemenlik algısına doğru yaklaşıyor. Buna karşılık, Türk evren tasavvurundan uzaklaşmayla birlikte, bilimsel zihniyet ve etik değerler yönünde yaygın kayıtsızlık, kültür dokusundaki egemenlik anlayış ve duyarlılığında giderek bir zayıflamaya ortam hazırlıyor.

Sonuç olarak, toplumda yaygın ve yüksek bir millî egemenlik bilinci olursa, ancak o zaman devlet yöneticileri millet egemenliği konusunda belirli bir duyarlılık gösterir. Türk Milleti’nin, yüksek bir egemenlik bilincine yeniden ulaşması, bedeni kadar akıl ve zihninin de ele geçirilmesine itiraz etmesi ve direnmesiyle mümkündür.

 

Ayhan Bıçak (2009): Türk Düşüncesi I Kökenler, Dergâh yayınları: 429, İstanbul

Saadettin Merdin (2012): Ahiretin İmkânı ve İsbatı Başlangıçtan Sonsuza, Ozan Yayıncılık, İstanbul

Ziya Gökalp (2014): Türkçülüğün Esasları, Ötüken Neşriyat: 1078, İstanbul

 

 

 

 

 

Feyzullah Eroğlu

Yazar:
Feyzullah Eroğlu

Son Yazılar

Toplumsal adaletsizlik ve artan şiddet olayları

Çocukların ve gençlerin karıştığı her şiddet olayında, yetkililerin ya da uzmanların çoğunun, suçu büyük ölçüde… Devamını Oku

26.04.2026

TRÇ ittifakı Türkler için Stockholm sendromudur

Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku

16.04.2026

Uygur ailelerinin ayrılığı

Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku

14.04.2026

Siyasal tutumların katılaşması

Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku

07.04.2026