Kategoriler: Genel

Türkiye’de kıyameti zorlamak

“Başbakan, Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplayan bir lider.”

Fevai Aslan, AKP Düzce Milletvekili

‘’İsmail Haniye, kendisine baktığınız zaman Allah’ı hatırladığınız birisiydi.’’

Hakan Fidan, Dışişleri Bakanı

“Bazı cibilliyeti bozuk olanlar bizim ona (İsmail Haniye) gösterdiğimiz ilgiyi hazmedemedi.”

Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı

Tanrı’yı kıyamete zorlamak birçok mezhepte var olan Mesih’in geri gelmesini sağlayacak olan zorlayıcı yönteme denir. Bir diğer adı da herkesin bildiği Armagedondur. Kutsal toprakların kutsiyetini okyanus ötesinden yürütülen politikalarla belirler bu kişiler. Bir mezhebin/tarikatın hafife alınmaması konusunda da ders niteliğindedir âdeta. Çıkan savaşlarda ve yaratılan kutuplarda parmakları vardır. Dinlerarası diyalog gibi kavramlarla bütün inançları kendi inandıkları Armagedonun müridi yapma amacı taşırlar.

İnsanın içinde barındırdığı temiz inancı durmaksızın kalıplara sokmaya çalıştılar. İnsanları sevgiden uzaklaştırıp korkuya esir ettiler. Artık insanlar korktukları kadar iman edebiliyordu. İçinde korku olmayan insan imansız kabul ediliyordu. Halbuki insan sevgi üzerine var olmuştur. Armagedonun müridi olmak da tam olarak budur: Kıyameti insanlığımız üzerine getirmek.

Kendilerini, haşa, Tanrı olarak görenlerin açtığı savaş aslında insanlığadır; dinlere değil. Burada da yapılması gereken ayrım insan olan ile beşer arasındadır ki esasında savaşın kime ve neden açıldığını tam olarak anlayabilelim.

Ne denli inanç ayrılıkları insanlık tarihinde her zaman çatışmalara ve savaşlara sebebiyet vermiş olsa da bazı durumlarda işin rengi çok değişkendir. Özellikle son yüzyıl içerisinde, binlerce yıllık bir birikimin birçok koldan nefret kustuğuna şahit olduk ama pek az insan yapılmak istenilenleri görebilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine karşı girişilmiş olan karşı devrim yeni bir husus değil. Bunu yıllardır herkes, kendi uzmanlık alanı dahilinde, yazıp çiziyor. Önemsiz dahi görülüp, vakti zamanında eleştirildiğinde kaale alınmamış hususlar bile artık bir bir hayatımızdan çıkarılmaya başlandı. Orta yolcu ve ılımlı çözümlerle Türk milliyetçiliği ayaklar altına alınıp Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği peşkeş çekildi. Bütün bunlara rağmen hâlâ hatalarından dönmeyenler iktidarın bu yok oluş projesine doğrudan veya dolaylı olarak destek vermektedirler. Olan bitenin hiçbiri bilinçsizce yapılamayacak kadar büyük bir projenin parçasıdır. Bu durumda insanın aklına iki seçenek geliyor: Kötülük ve aptallık.

7 Ekim 2023’ten beri Filistin’de bir soykırım yaşanıyor. Siyonistler ve onların işbirlikçileri muhteşem bir oyunu ince eleyip sık dokuyarak sahneye koydu ve insanlığa yeniden büyük bir zulüm yaşatmaya karar verdi. Bu zulme karşı olmak insanlıktandır. Lakin birçok ülke tarafından yürütülen politikaların bu zulümle de hiçbir alakası yoktur. Bu durum ne destekleyen ne de eleştirenler için farklı değildir. Bunun altını çizmekte büyük fayda görüyorum.

Dış politikadaki başarısızlıklarımız artık neredeyse diplomasi tarihinde yapılmaması gerekenler olarak yerini almayı bekliyor. Bunları biz okur muyuz meçhul tabii. Malum ülkece kağıt tedariğinde bile sıkıntı yaşamaktayız.

Bu kadar başarısız politikanın esasen ne denli başarılı bir planın ürünü olduğunu görmek zorundayız. Dış güçler söylemini artık biraz kenara bırakıp içimizdeki hainlere yönelmemiz elzemdir. Dış güçler yok mu? Tabii ki de var. Lakin hırsız da içeriden olunca kapı kilit tutmazmış…

Türkiye Cumhuriyeti’nin tesis ettiği uygarlık değerlerine, Türk töresine ve Türklüğe açılmış bu savaş birçokları tarafından dünya gündemi de bahane edilerek cephe genişletiyor. İçlerinde yüz yıllardır taşıdıkları Türk nefreti, her geçen gün birçok farklı alanda kendini iyiden iyiye belli eder oldu. Omuzlar üstüne çıkarılan Türk kadını ve Cumhuriyetimizin geleceği olan genç neslimiz büyük bir zulüm altındadır. Suç makineleri sokaklarda elini kolunu sallayarak gezebiliyorken, içinde ne millilik ne de eğitim barındıran okullar kindar ve dindar nesiller yetiştirmek için zihinleri Orta Çağ’ın karanlığına götürüyor. Bütün bu olumsuzluklara karşın, her köşebaşında, ülkemizin yarınlarına dair beslediğimiz umutlara ışık olacak gelişmeler de oluyor. Atatürk ilke ve inkılaplarının ışığına olan bağlılığımızı da anca bu umutla ayakta tutabiliyor ve asla pes etmeyeceğimizi biliyoruz. Keza onlar da bunu bildikleri için Türk ulusunu her geçen gün daha feci şekillerde tahakküm altına almaya çabalıyor.

Bu bir mücadele. Bu bir oyun.

İnsan ırkı, asırlar boyunca sayısız oyun oynamıştır. Egoları ve hırsları yüzünden her seferinde felaketlere sürüklenmişlerdir ve hiçbir zaman da gerekli dersi alamamışlardır. Çünkü hırsına yenik düşen beşerin en büyük özelliği “kendisinin başarılı olacağına” duyduğu güvendir. İnsan olabilmeyi başaranlar ise böyle maceraların peşinden koşmaz; iyilik ve güzellik adına mücadele verir. İşte esasen bizlerin verdiği mücadele de tam olarak budur: İnsan ve beşer arasındaki savaş.

Bir tarafımız siyasal islamcılarla kuşatılmışken diğer yanda da ülkemizin geleceğine umut olması gerekenler daha yakalarında taşıdıkları 6 Ok’un anlamını bilmiyor. Şahsi çıkarları uğruna çabalayan büyüklerimiz adeta Türk’ün çıkarlarına sırt dönüyor. Önce bizleri bir iken bine bölüyorlar, sonrasında da hakaretlere boğuyorlar. Herkes bir ötekine karşı mahalle oluyor ama karşı mahalleleri kuranlar ise aralarında iş tutuyorlar.

Dört koldan sarılmış Türk ulusunun Cumhuriyetini kıyamete zorluyorlar.

Nedir bu kıyamet?

Nasıl ki radikal Yahudi ve Yahudi iltisaklı Hristiyan mezhepler, özellikle Evanjelistler, Tanrı’yı kıyamete zorluyor ise aynı şekilde bir kıyamet de Türkler üzerine dayatılmakta. Türk’ün kıyameti töresine sırt çevirdiğinde gerçekleşir. Türk’ün son devleti Türkiye Cumhuriyeti’ne kıyameti bu yüzden getirmek için çabalıyorlar. Tarih sahnesinden silemedikleri Türklüğü yeni oyunlarla yeniden yok etmeye and içmiş bu kıyametçiler elbette kazanamayacaklar ama Türk ulusunun da daha fazla kaybedecek zamanı yoktur.

20. yüz yılda ülkemizin de nasiplendiği siyasal islamcılık zehri son günlerde hiç olmadığı kadar oyunu afişe etmeye başlamıştır. Tutarsız söylemler daha da tutarsız aksiyonlarla birleşmeye başlamıştır. Bu tutarsızlık, sözde özgürlük şakıyan akbabaların son akşam yemeği çığırtkanlığına doğru yol aldığı politikalardır.

Türk, kıyameti görmeye zorlanıyor ama Türk’e yaşatılmak istenen kıyamet esas onların başına gelecektir.

Selçuk Erenerol

Yorumları Göster

  • Yazınız çok güzel öncelikle kutlarım. Ben "Türk’e yaşatılmak istenen kıyamet esas onların başına gelecektir." bölümünün gerçekleşmesi için dua etmiyorum artık. Çünkü Türk milletinin ayakkabısını giymediği yerde benim duamın anlamı olmuyor.

  • "Tanrı’yı kıyamete zorlamak birçok mezhepte var olan Mesih’in geri gelmesini sağlayacak olan zorlayıcı yönteme denir. Bir diğer adı da herkesin bildiği Armagedondur." demişsiniz. Armagedon denince akla hristo-siyonistler gelir, İslamiyette veya başka inançlarda Armagedon takıntısı yoktur. Kafanız karıştı herhalde. Bunu apaçık belirtmeniz gerekirdi. "Türkiye Cumhuriyeti’nin tesis ettiği uygarlık değerlerine, Türk töresine ve Türklüğe açılmış bu savaş birçokları tarafından dünya gündemi de bahane edilerek cephe genişletiyor. İçlerinde yüz yıllardır taşıdıkları Türk nefreti, her geçen gün birçok farklı alanda kendini iyiden iyiye belli eder oldu. Omuzlar üstüne çıkarılan Türk kadını ve Cumhuriyetimizin geleceği olan genç neslimiz büyük bir zulüm altındadır. Suç makineleri sokaklarda elini kolunu sallayarak gezebiliyorken, içinde ne millilik ne de eğitim barındıran okullar kindar ve dindar nesiller yetiştirmek için zihinleri Orta Çağ’ın karanlığına götürüyor." cümleleriniz şiddetle izaha muhtaç. Sokağa çıktığınızda (özellikle büyük şehirlerde) kendinizi Türkiye'de mi yoksa Amsterdam'da mı hissediyorsunuz. Benim acizane müşahede ettiğim Türklüğün ve Türk kültürünün batıya özenti yönünde terk edildiği yönünde. Burada batılı ve batıcı kültür emperyalizminin olumsuz etkilerini ve ne dediği anlaşılamayan bir kısım genç kitleyi (ülkemizin geleceği) görmezden gelip suçu kindar ve dindar nesiller yetiştirmeyi amaçlayanlara atmak kötü niyet değilse bile keskin bir ön yargının ürünüdür. Tek bir şey istiyorum sizden. Dışarı çıkın, gözlemleyin ve İran'a mı, Arabistan'a mı yoksa Amsterdam'a mı benziyoruz, karar verin. Uğur Mumcu'nun katledilmesinden beri size gösterilen "kahrolsun şeriat" hedefinin peşinden koşup duruyor ve ülkemizin küresel kapitalizm tarafından dönüştürüldüğünü ve kimliksizleştirildiğini görmezden geliyorsunuz.

  • Günümüzde vatanını ve milletini sevmek iddiasındaki yiğidoların ilk yaptığı şey tarikatlara, cemaatlere ve akp iktidarına çakmak oluyor. Akp iktidarının sayılması zor hatalarını bir kenara koyarak şu değerlendirmeyi yapmak faydalı olabilir. Çünkü bir lokantaya oturan 50-60 kişinin aynı çorbayı, aynı yemeği ve aynı tatlıyı sipariş etmesi ne kadar tuhaf ise günümüzde her mürekkep yalamışın aynı fikirleri beyan etmesi de o kadar tuhaf oluyor. Mithat Cemal Kuntay'ın "Üç İstanbul" kitabında yazdığı gibi 1897 Türk Yunan Savaşı'nda bazı Jön Türk sıfatlı aydınımsılarının sırf Abdülhamid'in prestij kaybetmesi uğruna Yunanların birkaç muharebe kazanmalarını istemeleri gibi günümüzdeki aydınımsıların gözlerini ve dimağlarını da Tayyip düşmanlığı kör etmiş durumda. Günümüz Türkiyesine bakarken göremedikleri iki husus var: 1. Sokağa çıktığınızda toplumsal yaşantı ve kültür boyutunda Arabistan'a mı benziyoruz yoksa Amsterdam'a mı? 2. Türkiye'de bugün beş milyon tarikat ve cemaatçi varsa en az onbeş milyon ateist, deist, metafizikçi, kuantumcu, Reiki'ci, spritüalist, evrene enerji gönderip enerji alan, transandantal meditasyoncu, vs. sentetik din ve inanç arayışında insan var. Siz kıymetli Cumhuriyetçi, Atatürkçü arkadaşlar karşınızdaki kişilerin ne kadar gerici ve çağdışı yaratıklar olduğunu ispatlamaya çalışırken modern hayat tarzını benimsemiş insanlarımız çoktan toplumdan ve tarihimizden ayrışmanın en üst mertebesine ulaştı. Yıllar önce Heybeliada'ya gittiğimde sorunlarının çözümü için yüzlerce Müslüman Türk vatandaşının Ortodoks rahibine muska yazdırmak için saatlerce sıra beklediğine şahit olmuştum. Bir milletin 1200 yıllık inancının küreselcilerin komutası altında sağcılar, solcular, tarikatçılar, cemaatçiler, liberaller, Atatürkçüler, vs. toplumun tüm kesimleri tarafından acımasızca ve düşüncesizce yok edilmeğe çalışıldığı bir döneme tanık oluyoruz. Bir milletin geleneksel inanç sisteminin gericilikle mücadele ediyoruz bahanesi ile yok edilmesinin nasıl sonuçlara yol açabileceği konusunda Güney Kore toplumunun hıristiyanlaştırılması ve yıllar içinde Moon Tarikatı'nın kontrolüne girmesi benzersiz bir örnektir. Sokağa çıktığınızda sarıklı ve şalvarlıdan yüz kat, bin kat daha fazla Amsterdamlı görüyorsanız o kültürün etkisine girmişsiniz demektir. Yanlış hedefin peşinde koştuğunuz ve sazan sarmalına girmişsiniz demektir.

  • Lütfen başınızı kaldırın ve etrafınıza bakın. Son yıllarda yüzlerce Fransızca ve İngilizce kelime gündelik hayatımıza ve tabelalarımıza girdi. Türkçeyi doğru düzgün konuşup yazamayan insanlar cafelere oturmaya, machiato sipariş etmeye , stalklamaya, favlamaya başladılar. İzmir merkezde birkaç tane Türkçe tabela bulmak çok zorlaştı. Herkes konuştuğu tanıdığından ayrılırken veya telefonunu kapatırken bye bye demeğe başladı. Sekiz milyon Suriyeli ve Afgan'ın ülkemize yerleşmesi bir işgaldir de yabancı dillerin, felsefelerin, inanç sistemlerinin içimize yerleşmesi olağan kabul edilecek bir durum mudur? Ergenekon davalarını protesto ederken NATO'cu subay ve diplomatların varlığını içimize sindirebilir miyiz? Tarikatları eleştirirken dünyanın en eski tarikat ve cemaatlerinden birini gözden kaçırırsak onlara hizmet etmiş olmaz mıyız? Tek boyutlu düşünmek insanı körleştirir ve bağnazlaştırır. Tarikat ve cemaatlere çakayım derken insanlarımızı inançsızlığa, yabancı sentetik dinlere ve felsefelere teslim ettiğimizi , eleştiride kantarın topuzunu kaçırdığımız gözden kaçırmayalım. Tayyip Erdoğan düşmanlığı Tanzimat Aydınları gibi gözlerinizi kör etmesin. Sarıklı bir tarikat şeyhi kötüdür de medyada yayınlandığı üzere Seçil Erzan tape'lerinde "..... abla çok sıkıntıdayım , bulunduğum bölgeye lütfen enerji gönder " sözleri çok mu seküler, çok mu modern veya çağdaştır?

  • "Türk’ün kıyameti töresine sırt çevirdiğinde gerçekleşir. Türk’ün son devleti Türkiye Cumhuriyeti’ne kıyameti bu yüzden getirmek için çabalıyorlar. " demişsiniz. Türk Milleti'nin töresine, Türkmenler Celali İsyanları ile adalet ararken eşkiya adı verilip yok edilirlerken ihanet edildi. Türk Milleti'nin töresine Atçalı Kel Memet Ege'de isyan ettiğinde Türk olmayanlara katlettirildiğinde ihanet edildi. Türk Milletinin töresine 1915 yılında Çanakkale'de İngiliz mitralyözleri önünde nice yiğitler şehit düşerken seçkinlerimiz yüzbaşı rütbesindeki Alman subayları ile dans etmeyi övünç vesilesi sayarken ihanet edildi. Türkler açlıktan süpürge tohumu yerken beyaz Türkler balolarda elmaslarını, mücevherlerini sergilediğinde bu milletin töresine ihanet edildi. (Aynı namussuzlar İstanbul işgal edildiğinde İngiliz subayları ile dans ediyordu). Cumhuriyet ilan edildiğinde insanlarımız yamalı gömlekle gezerken Cumhuriyet Baloları çok mu lazımdı sorusu geliyor insanın aklına. O dönemlerdeki seçkinlerin torunları da bugün yoğun olarak bu topraklarda yaşıyor. Zaman değişti ama halk ile seçkinler arasındaki mesafe hiç daralmadı. Beyaz Türkler eskiden dar bir azınlıktı ama bugün kapitalizmin hüküm sürdüğü ortamda sayıları çok arttı. Plaza insanları, beyaz yakalar, akademisyenler, vs. de bu gruba katıldı ve halk ile mürekkep yalamışlar arasındaki uçurum genişledi. İki kesimin birbirini anlaması zorlaştı. Taşrada yaşayan insanımız köpeğine kızım diyen birisini anlamakta güçlük çekiyor. Tarlada patates söken, acıktığında domates, soğan, çökelek, bazlama yiyip Allah'ına şükreden insanımıza Reiki felsefesinden bahsetmek, evrene enerji göndermek olmayacak bir iştir. Maalesef toplumun bir kesimi üretimde yok, tarlada yok, fabrikada yok , askerlik yapmıyor, şehit düşmüyor, gazi olmuyor, Amerikan kahvesi içmeden kendine gelemiyor ve ilk fırsatta yurt dışına kapağı atmayı düşlüyor. Ama toplumun diğer kesimi Fırat Kalkanı Harekatı'na giderken cesaretle "Kızıl Elma'ya gidiyoruz" diyebiliyor. İlk gruptakilere kalırsak askere gönderecek insan bile bulamayız. İslamiyet'i de ayaklar altına aldığımıza göre şehitliğe gözü kapalı koşacak askerimiz de olmaz. Bilmiyorum Reiki felsefesinde şehitlik kavramı var mı? Bu kutuplaşma ve toplumun tıpkı Babil Kulesi'ndeki gibi birbirini anlamayan insanlardan oluşması güçlü bir milliyet oluşumundaki en büyük engeldir. Türk Milletinin başına bir felaket gelirse (Allah korusun) işte bu yüzden gelir. Hükümetin değil ama devlet aklının kuruluş değerlerine dönmeyi ve toplumu daha geniş kapsamlı (tanımı belirsiz) bir millet olarak yeniden teşkilatlandırmayı 1990'lı yıllardan beri planladığını düşünüyorum. Ama bu kuruluş değerlerini kıt aklımca 1923'ten değil 1071'den başlatmayı planladıklarını düşünüyorum. Bu bağlamda Yeni Osmanlıcılık ve BOP gibi kavramları bir de bu zaviyeden değerlendirmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Yazar:
Selçuk Erenerol

Son Yazılar

Egemenlik Türk milletinindir

Seçmenler, akılcı düşünceyle ve bilinçli bir biçimde oy kullanmadıkları zaman, kurnaz siyasetçilerin kolayca avladıkları birer… Devamını Oku

31.08.2026

Ziya Gökalp ve Birinci Heyet-i İlmiye Toplantısı

Ziya Gökalp hakkında en geniş biyografik eseri kaleme alan Prof. Dr. Ali Duymaz'ın yine Gökalp… Devamını Oku

27.08.2026

Eğitimde yanlış uygulamalar

Gelişmiş ülkeler incelendiğinde, eğitim sistemlerinin sık sık değişmediği görülmektedir. Devamını Oku

24.08.2026

Son dönem Türk siyasetini bilimsel devrimlerin yapısı bağlamında okumak

Kuhn, bilimin sonunun geleceğine ihtimal vermediğinden siyasette sıkça karşılaşılan çöküşün bilimde yaşanmayacağı kanaatindedir. Devamını Oku

05.08.2026

52 Yıl Sonra Barış Harekâtı Anılarım

1974 Barış Harekâtı ile kurtulduk, özgürlüğe, refaha ve güvenliğe kavuştuk. O nedenle bugünlerin değerini çok… Devamını Oku

27.07.2026

Türk Milliyetçiliğinin 3000 Yıllık Hafızası

Sakin Öner’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi” kitabı üzerine bir değerlendirme Devamını Oku

25.07.2026