Bozkırda Türkler ve Uluğ Bek Rasathanesi

Konuralp Ercilasun’un baskıdaki
Türk Tarihinin Çağları
kitabının son bölümünü

okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

 

Türk tarihinde, MÖ 5. binyıldan günümüze doğru hızlandırılmış seyahatimizin sonuna geldik. Tarihimizi beş çağ esasında nasıl inceleyeceğimizin bir denemesini yaptık. Şimdi bu seyahatimizin kısa bir hülasasını yapalım.

Bu kadar zamanda atı ehlileştirdik ve binit olarak kullanmayı öğrendik. Demiri işledik ve demirden, başta silah olmak üzere çeşitli eşyalar yaptık. Av avladık, kuş kuşladık. Koyun sürülerini, yılkıları yetiştirdik, çoğalttık. Avladığımızın, yetiştirdiğimizin etini yedik, sütünü içtik, derisine, postuna sarındık. At üzerinde en rahat edeceğimiz, avlanırken silahı en rahat kullanabileceğimiz kıyafetler ürettik ve giydik.

Atın üzerinden dünyaya bakınca ufka kadar gözümüze hiçbir engel takılmadı. Ufuk çizgisini ve ardını merak ettik. Atlanıp binlerce kilometrelik yollar katettik, dünyayı herkesten önce, herkesten çok tanıdık. Bizim dışımızdaki milletler birbirlerini tanımadan biz hepsini bildik, gördük. Bu milletlerin ürünlerini de birbirlerine biz tanıttık. Bu anlamda rahatlıkla söyleyebiliriz ki İpek Yolu demek veya Bozkır Yolu demek, Türk demektir…

Tanıdığımız dünyanın, bize aşımızı, işimizi, evimizi sunan tabiatın âşığı olduk. Tabiata uygun bir hayat tarzı geliştirdik ve her zaman için tabiata saygı duyduk. Dünyanın en hareketli insanları olarak evimiz de buna uygun yapılmalıydı ve yürüyen ev icat ettik. Otağlarımızı bir saatte kurup bir saate toplayacak teknikler geliştirdik. Tabiata saygıyı hiçbir zaman kaybetmedik. Unuttuğumuzu sandığımız hasletlerimiz günün birinde hiç beklemediğimiz yerden ortaya çıktı ve Atatürk çınar ağacı dalını kesmemek için köşkü yürüttü…

En eskiden çok emin değiliz, ama tarihin bilinen zamanlarında Orhun’u merkez edindik. Orhun’dan yola çıktık ve şairin dediği gibi Tuna’ya ulaştık. Tuna’yı hem kuzeyden güneye hem güneyden kuzeye defalarca geçtik. Mezopotamya’ya, Nil’e, İndus’a ulaştık. Hatta Çin Hindi’ne giden orduların içinde bile yer aldık. Gittiğimiz yere kültürümüzü, uygarlığımızı, anlayışımızı, isimlerimizi, kısacası her şeyimizi götürdük. Bunun yanında dünyayı bir uçtan bir uca katederken başkalarından da beğendiğimiz şeyleri aldık ve kendimizinkinden ayırt etmeden yeni aldıklarımızı da taşıdık…

Macar Ovaları ve İç Anadolu gibi doğduğumuz topraklara benzeyen topraklar bulduk. Buraları merkez edinerek çevresinde sağlam bir şekilde yurt tuttuk. Yeni gittiğimiz yerlere birçok şey götürdüğümüz gibi, yeni yerlerin bize sunduğu imkânlardan da istifade ettik. Eski yurdumuzda en iyi geçim yolu ticaretle desteklenen at ve koyun yetiştiriciliği iken yeni yerler, bize yeni imkânlar sundu. Çobanlığın yanında bitki tarımına da ağırlık verdik. Hatta ilerleyen zamanda birçok bölgenin şartı ona daha uygun olunca bitki tarımını arttırdık. Ticaretimizi bireyselleştirdik ve geliştirdik. Şehirler hâlinde örgütlenmemizi gerektiren bölgelerde mekân şartına uyum sağlayarak Türk şehirlerini geliştirdik…

Eski zamanlarda isimsiz, orta zamanlardan itibaren ise Farabi, Biruni, İbni Sina, Uluğbek ve Ali Kuşçu gibi bilinen ilim adamları çıkardık. Gözlemler yaptık, keşifler yaptık, icatlar yaptık. Temür’ün torunu Babür, Hindistan’da hâkimiyet kurdu. Uluğbek’ten üç yüz yıl sonra onun rasathanesi örneğinde bir rasathane Babürlü topraklarında Hindistan’da inşa edildi. Bin Buda Mağaraları’ndan Mostar Köprüsü’ne, kurganlardan Ecyad Kalesi’ne, Selimiye’den Tac Mahal’e, Registan’dan Sultan Ahmet’e dünyanın dört bir köşesini inci gibi işledik. Kendimiz işlemekle kalmadık, başkalarını etkiledik. Ruslar, Moskova’nın ortasına yaptıkları Aziz Vasili Katedrali’nde Tatar mimarisi kullandılar. Aslında Ruslar neredeyse bütün kiliselerini Tatar mimarisiyle inşa ettiler.

Her yeni geldiğimiz yerde ve dünya her yeni bir döneme girdiğinde yeni teknikler ve yeni yöntemler bularak yenilenme ihtiyacı hissettik. Hem özümüzü koruduk hem yenilendik. Denizci milletlerin avantajı ele geçirmesiyle dünyaya yol göstericiliğimiz azalmaya başladı. Azalma zamanla artarak bizi karalar içerisinde bir cendereye soktu. O durumda dahi zamanın ruhunu anlayarak yeniden dirilmesini bildik ve günümüze kadar varlığımızı sürdürdük.

Bu hızlı seyahat sonucu anladık ki İlber Ortaylı’nın dediği gibi dünya tarihi Türksüz yazılamaz. Türk ruhu dinamiktir, mevcudiyetinden hiçbir şey kaybetmeden zamanın ihtiyaçlarına göre kendini yenilemesini bilir.

Bu tespitler bizi son söze getiriyor: Türklük ilelebet payidar olacaktır. Rahat uyu Atam.

Konuralp Ercilasun

Yazar ve editörümüz Prof. Dr. Konurap Ercilasun, ilk ve orta öğretimini Ankara’da tamamladı. 1989’da girdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tarih Bölümünden 1993’te mezun oldu. 1999’da Moğolların Göçebe Ekonomisi adlı teziyle Tayvan’daki Ulusal Chengchi Üniversitesinde yüksek lisans derecesini aldı. DTCF’de 2003’te Çing Hanedanı devrinde Kâşgar teziyle doktor oldu. Bugüne kadar DTCF, Manas Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesinde çalıştı. Bu arada Güney Kore’deki Kwangwoon Üniversitesinde bir yıl misafir öğretim üyesi olarak bulunup, bu üniversitede ve Hankuk Yabancı Diller Üniversitesinde dersler verdi. Halen Gazi Üniversitesi Tarih Bölümünde çalışmaktadır. Üniversite öğrencilik yıllarından itibaren Türk Ocakları müdavimi olarak Dünya Türk Gençleri Birliği’nin kurucu gençleri arasında yer aldı. Akademik hayata atılmasından itibaren de Avrasya Stratejik Araştırmalar Birliği ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü gibi araştırma kuruluşlarına gönüllü destek verdi. Ayrıca Millî Düşünce Merkezi ve Türk Ocakları gibi fikrî kuruluşların faaliyetlerine katıldı. Gerek akademik gerekse gönüllü faaliyetleri vesilesiyle geniş bir coğrafyaya yayılmış Türk dünyasının Gagauzeli, Kırım, Kazan, Ufa, Bişkek, Almatı, Taşkent ve Kâşgar gibi önemli merkezlerini görme ve bu birbirinden farklı coğrafyalarda yaşama tecrübesi kazandı. Eserleri arasında Ayşe Onat ve Sema Orsoy’la birlikte hazırladıkları Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanlığı Tarihi Hsiung-nu (Hun) Monografisi adlı metin neşri bulunmaktadır. Bunun dışında üç kitabı vardır. Birinci kitabı Tarihin Derinliklerinden 19. Yüzyıla Kâşgar adını taşır. İkinci kitabı Türk Tarihinde Asya Hunları üzerinedir. Üçüncü kitabı da Türk Tarihinin Çağlarıdır. Ulusal ve uluslararası birçok kongreye katılan Konuralp Ercilasun’un çeşitli dergilerde makaleleri yayımlanmıştır. Makalelerinde Hunlardan Temürlülere, Doğu Türkistan’dan Osmanlılara kadar Türk Tarihinin çeşitli konularındaki meselelere eğilmiştir. Bunun yanında özellikle Çin ve Doğu Asya’nın günümüzdeki durumu ile gelecekteki yeri üzerine birçok makalesi de bulunmaktadır.

Yazar:
Konuralp Ercilasun

Son Yazılar

Egemenlik Türk milletinindir

Seçmenler, akılcı düşünceyle ve bilinçli bir biçimde oy kullanmadıkları zaman, kurnaz siyasetçilerin kolayca avladıkları birer… Devamını Oku

31.08.2026

Ziya Gökalp ve Birinci Heyet-i İlmiye Toplantısı

Ziya Gökalp hakkında en geniş biyografik eseri kaleme alan Prof. Dr. Ali Duymaz'ın yine Gökalp… Devamını Oku

27.08.2026

Eğitimde yanlış uygulamalar

Gelişmiş ülkeler incelendiğinde, eğitim sistemlerinin sık sık değişmediği görülmektedir. Devamını Oku

24.08.2026

Son dönem Türk siyasetini bilimsel devrimlerin yapısı bağlamında okumak

Kuhn, bilimin sonunun geleceğine ihtimal vermediğinden siyasette sıkça karşılaşılan çöküşün bilimde yaşanmayacağı kanaatindedir. Devamını Oku

05.08.2026

52 Yıl Sonra Barış Harekâtı Anılarım

1974 Barış Harekâtı ile kurtulduk, özgürlüğe, refaha ve güvenliğe kavuştuk. O nedenle bugünlerin değerini çok… Devamını Oku

27.07.2026

Türk Milliyetçiliğinin 3000 Yıllık Hafızası

Sakin Öner’in “Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi” kitabı üzerine bir değerlendirme Devamını Oku

25.07.2026