CHS’nin Kovit-19’la sınavı

Kararın arkasında, “benim inancım, benim imanım, benim anlayışım, benim düşüncem” yaklaşımı çok açık görülüyor. Zaten salgının ve ekonomik yükün ağırlığı altında ezilen Türk Milletinin, bir de hayat tarzına müdahâle, omuzlardaki baskıyı dayanılmaz hâle getiriyor.


Biliyorum daha başlarken böyle bir başlık olur mu diyeceksiniz. Ben de kendi kendime, olmaz dedim… Dikkat çekici bir başlığın yazı için gerekli olduğunu da biliyorum. Doğrusu Cumhurbaşkanı’nın Kovit-19’la sınavı olmalıydı tabi. Ama bunlar rağmen bu başlığı niçin tercih ettim, anlatayım…

Öncelikle CHS, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kısaltılması. Türkiye’nin yönetim sistemi. Sistemde hükümet yok. Ülke artık hükümetle yönetilmiyor. Bakanlar Kurulu da yok. Bakanlar var elbette. Türk milletinin kültüründe de bakan denince hemen hükümet akla geliyor tabi. Ancak sistemde hükümet tek başına Cumhurbaşkanı. Her şey Cumhurbaşkanı’nın yetkisinde. İçişleri, dışişleri, millî eğitim, savunma, adalet, tarım, enerji… bütün yetki tek başına ona ait. “… yetkilerinin bir kısmını gerektiğinde sınırlarını yazılı olarak belirterek astlarına devredebilir. Ancak devrettiği yetkiyi, gerek gördüğünde kendisi de doğrudan kullanabilir. (1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi)”

Yetkilerin devredildiği bakanlar doğrudan Cumhurbaşkanına karşı sorumlular (Anayasa M. 106). Bu cümleden anlaşılan, bakanların TBMM’ye karşı herhangi bir sorumlulukları da yok.

Yapılacak açıklamalarla yetinmek gerek ya…

Anayasanın 104. Maddesi Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerini belirliyor. Toplam 20 fıkrada görev ve yetkiler ile sınırları tanımlanmış. Sadece birisinde “Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açılış konuşmasını yapar.” diyor. Bunun dışında Meclis’le iletişim kurulması açısından, “Ülkenin iç ve dış siyaseti hakkında Meclise mesaj verir.” hükmünü de belirtmemek haksızlık olacaktır!

Görünen, Türk Milletinin tamamının temsil edildiği TBMM ile Türk Milletinin bir kısmının seçtiği Cumhurbaşkanı arasında yetki ve sorumluluk açısından önemli bir orantısızlık var. Tabi bu halkın gündeminde olmaz. Halk, siyasetin labirentlerine girmez, giremez. Girerse hem yolunu bulamayıp kaybolur hem de artık günlük hayatta her konuya siyaset hâkim olur. Tıpkı bugün olduğu gibi

Labirentin karanlık dehlizleri

Ülkemizde ilk Korona vakası 11 Mart 2020’de açıklandı. Umreden dönen yaklaşık 20.000 kişinin, virüs bilinmesine rağmen, serbestçe yurda dağılmasına izin verilmişti. Hastalık hızla yayıldı.

Cumhuriyet’in büyük ama sessiz başarılarından Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü’nün kapatılmasının ağırlığı da bu dönemde hissedildi. Kapatılmasın, aşı üretiliyor dendiğinde, paramız var, her yerden alabiliriz diyenler bugün aşı bulamıyor. Hâlbuki ekonomik ve siyasi zorluklar içindeki komşumuz İran dâhil, birçok devlet artık kendi aşısını üretiyor.

Tedbirler biraz sıkı tutulduğunda kontrol altına giren salgın, ilk gevşemede yayılmaya başladı. Lebaleb parti kongreleri bu tehlikeye rağmen yapıldı. Bütün tedbirlere rağmen diz dize, omuz omuza kongrelerden vazgeçilmedi. Umreden dönenlerin kontrolsüzce yurda dağılmasına izin verilmesine benziyordu. Nihayet yoğun bakımdaki yatak doluluğu kırmızı alarm verdi. Zaten kongreler yapılmıştı da. Yeniden tedbirler açıklandı.

Yatırımlardaki plansız hareketler ekonomiyi yürüyemez hâle getirdi. İhtiyaçlar sıralamasındaki yanlış tercihler zaten kıt olan kaynaklarımızı tüketti. Borçla büyüme tercih edilmişti ama taşıma suyla dönen değirmen durmak üzere. Kaynak tükendi. Yedekler kullanılmaya başlandı. Onlar da ya bitti veya vitmek üzere. Tartışmaları devam ediyor.

Salgın yüzünden geçim yükünü taşıyamayan ve çareyi intiharda bulan çaresizlerin haberleri sıklaştı. Kimsesizlerin kimsesi olmak sadece sözlerde kaldı.

Kapanan dükkanlar, hizmet sektöründe çalışa(maya)nlar, evlere temizliğe giderek geçinmeye çalışırken artık gidemeyen kadınlar… insanlar dizlerinin üzerine çökmüş devrilmemeye çalışırken, bilmem kaç yerden maaş alanların haberleri her gün basında yer almakta.

Virüsle göğüs göğüse savaşan sağlık ordusunun akıncıları, çok büyük bir fedakârlıkla devam ediyorlar.

Eğitimde öğrenci ve okulun ayrılığındaki üçüncü yarı yıl. Acısını uzun yıllar çekeceğimiz bir süreçten geçiyoruz.

Labirentte yolunu kaybetmek

Kovit-19’un bizi girdirdiği labirentin karmaşık ve boğucu dehlizlerini tarif etmeye çalıştım. Daha bunlar bir kısmı. Karanlık da. Eğer bu karanlığı aydınlatacak ışıklar yansa insanlar çok daha rahat hayatlarına devam edecekler.

Bu ışığı yönetim yakmalı. Görevi çünkü. Peki, ışık yanıyor mu, yanıyorsa ne kadar aydınlatıyor? Yazının girişindeki CHS ve sistemin bazı ayrıntıları projektörler. Işığın ne kadar aydınlattığı da uygulamalarda.

Son kapanma kararı doğruydu. Ama araya bazı hususlar girdirildi. Görülen, fırsat bu fırsat diyerek içine bitmeyen menzil yolculuğuna giden yolun taşları döşeniyordu. Kısıtlama uygulamalarının nasıl olacağına dair İçişleri Bakanlığı genelgesinde olmayan bir yasak devreye sokuldu. Alkollü içki satışı yasaklandı. Yasağın virüsle ilgili olmadığı ortada. Alkol, virüsle mücâdelede önemli bir ürün. Kullanılmasının değil içilmesinin istenmediği anlaşılıyor.

Hâlbuki içinde bulunduğumuz Ramazan ayı zaten alkollü içki tüketimini kısıtlar. Türk Milletinin neredeyse tamamı, bu aya saygı gösterir. İçki içenler de ya içmezler veya içseler bile hiç kimseye göstermemek için büyük gayret sarf ederler. Bu gayret de korkudan değil komşusuna, arkadaşına, insanlara saygısındandır. Bu saygı Türk Milletinin millî birliğinden, beraberliğinden ve büyüklüğünden kaynaklanır(dı).

Labirentin çıkmazları çok

Kamuoyunda itirazlar büyük bir hızla yükselip kararın genelgede olmadığı konuşulunca, birincisinden daha vahim bir işe imza atıldı. Bu sefer valilikler, yasağın il hıfzıssıhha kurullarının kararı olduğu açıklamaya başladı. Vahamet valiliklerin, kararın hıfzıssıhha kurullarında ve oybirliği ile alındığına dair açıklamalarındaydı. Belediye başkanlarından kararı imzalamadığını söyleyenler oldu. Validen başkasının imzasının olmadığı kararlar da sosyal medyada görüldü.

Kararın arkasında, “benim inancım, benim imanım, benim anlayışım, benim düşüncem” yaklaşımı çok açık görülüyor. Zaten salgının ve ekonomik yükün ağırlığı altında ezilen Türk Milletinin, bir de hayat tarzına müdahâle, omuzlardaki baskıyı dayanılmaz hâle getiriyor. Üstüne bir de sosyal medya kanallarındaki sıkı takip geliyor.

Malzeme biliminde bir elastikiyet (esneklik) katsayısı kavramı vardır. Herhangi bir malzeme bu sınıra kadar zorlanırsa, kuvvet kalktığında eski hâline döner. Sınır aşılırsa, malzeme özelliğini kaybeder.

Oscar Wilde’ı bilmeyenler belki tanımaz ama, ne demişti Ziya Paşa:

“İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez”

CHS bu sıkleti çek(e)mez oldu… bu kadar baskı elastikiyet katsayısını zorluyor.

 

Hakan Paksoy
Yazar

Hakan Paksoy

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.