Soru: Dünyanın hiçbir coğrafyasında hiçbir zaman kendi halkına ve komşu halklara kan ve gözyaşı getirmemiş bir milliyetçilik olmamıştır. Irkçılık ve milliyetçilik başkadır diyerek işin içinden sıyrılmak mümkün değildir. Kolaysa örnek gösterin.
▼“Dünyanın hiçbir coğrafyasında kendi halkına ve komşu halklara kan ve gözyaşı getirmemiş bir milliyetçilik olmamıştır.” iddiası, ilk bakışta tarihî deneyimlerden beslenen güçlü bir eleştiri gibi görünmektedir. Ancak bu cümle biraz yakından incelendiğinde, aslında oldukça sorunlu bir genelleme üzerine kurulduğu görülür. Çünkü burada iki farklı düzlem birbirine karıştırılmaktadır: Bir toplumsal kimlik biçimi olarak millet ve bu kimliği siyasallaştıran milliyetçilik ile insanların biyolojik veya sözde biyolojik farklılıklar üzerinden hiyerarşik biçimde sınıflandırılmasını ifade eden ırkçılık. Bu kavramların tarihte kimi zaman birbirleriyle birleşmiş olması, onların aynı şey olduğu anlamına gelmez.”
Yazarlarımızdan İkbal Vurucu bu soruya bir MİSAK makalesinde oldukça nitelikli bir cevap vermiştir.
Soru: Dinimiz milliyetçiliği şedit hudutlarla reddetmiştir. “Allah katında sizin en üstününüz en takvalı (Allah’a karşı en saygılı) olanınızdır.” diye buyurulan ayet, durumu gözler önüne serer. Zaten Hz. Muhammed (s.a.v.) tebliğe ilk başladığında da karşısında işte bu direnç vardı. Atalarının putperestliğine bağlılık taşıyan Ebu Cehil gibileri gericilik yaparak İslamiyet’i reddetmişlerdi. Öyleyse ümmet kavramını arka plana alarak gerçek bir ümmet birliğine engel teşkil eden milliyetçilik, evvel vakit dimağlardan silinmelidir. Eğer mübadeleden sonra cumhuriyeti kuranlar “Ne mutlu Türk’üm diyene!” değil, “Elhamdülillah, Müslümanız” deselerdi PKK kurulmazdı, kurulsa güçlenmezdi. Bunlara ne diyeceksiniz çok merak ediyorum.
▼Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Bana öyle geliyor ki adıyla bir olan bir dinden bahsediyoruz ama ortada birçok din var. “Leküm dînüküm veliye dîn”, yani “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ayetini aynı dinden olanlar için de söylemek yanlış olmaz. Çünkü bir din hükmünü yüz türlü anlayan ve yorumlayanlar çıkıyor. Bunlar yalnızca günlük hayatla ilgili hukuk ve uygulama (fıkıh) konularında değil; itikat dediğimiz inanış konularında da geçerlidir. Türlü yollar ve mezhepler bu tartışmalardan çıktı; insanın olduğu her yerde de çıkar. Devir değiştikçe yorumlar da değişir. Normal olan budur; normal olmayan ise bizim dogmatik bakışımızdır.
Durum bu ise hiç kimse “Din benim dediğimdir,” diyemez. Biz bugün tartışamayacak ve konuşulanları anlayamayacak hâle geldiysek oturup düşüneceğiz. Ne demek istediğim açık: Birçok konuda yerleşmiş görünen kabullerle dinin ve yaşanan gerçeğin uyuşmadığını görmek zorundayız.
Dinin yasakladığı şey kabilecilik, yani nepotizmdir; yoksa “Kişi kavmini sevmekle kınanamaz.” İskender Öksüz kitaplarında ve yazılarında döne döne anlatır: Millet olgusu başka ve muazzam bir yapıdır. Tarihe bakıldığında, dine dayalı devletler çağı olan Orta Çağ’da bile hanedanlar, milletler ve devletler gidişatı belirlemiştir. Dolayısıyla tek yönlü bakılacak bir mesele karşısında değiliz. Yeni zamanlara geldiğimizde ise kesin bir biçimde millet devletleri (ulus devlet) çağındayız.
Bakın, onlarca Arap devleti var. “Müslüman devleti” demekle yetinmiyor, “Arap devleti” diyorlar. Bunun devlet adlarında da özellikle görünmesini istiyorlar. Arap adı yalnızca Suudi Arabistan’da geçmiyor; Libya Arap Cumhuriyeti’nden başlayarak hemen hepsinin adında Araplık vurgulanıyor. Bugün Suriye’de yürüyen bir tartışma var: Amerikan destekli PKK örgütlenmesi epeyce alan kazandı ve devletin adından “Arap” ibaresi çıksın istiyorlar. Bakalım Suriye merkezî yönetimi ve Arap Birliği buna karşı nasıl hareket edecek?
Bizdeki Türk’e şaşı bakanların Arap Birliğine dönerek “Yahu ayıp oluyor, kışkırtıyorsunuz; sizin yüzünüzden İsrail ensemizde boza pişiriyor. Müslüman deseniz ya!” dediklerini hiç duymadınız, duyamazsınız. Örneklerin uymadığını düşünenlere, meselenin en uç noktasını hatırlatmak gerekir: “Türk demeyin, Müslüman deyin; her şey hallolur,” diyenlerin oraya baktıklarında görecekleri en yalın ve keskin manzara İsrail baskınlığıdır.
Meselenin başka yönleri de var. Galiba konuşurken bazı temel olguları göz ardı ediyor veya birbirine karıştırıyoruz:
-
Birincisi: Din ve milliyet iki ayrı kategoridir; ikisi ayrı değerlendirilmelidir. Şayet bir arada ele alınırlarsa tabiatı gereği din üste çıkar. Yaratıcı adına konuşanın iddiası karşısında her düşünce havlu atar. Dinden yürüyenlerin bu avantajı nasıl kullandıklarını, yalnızca oradan ilerleyerek nelere yol açtıklarını dün de yaşadık, bugün de yaşıyoruz. Kısacası din, milliyeti bastırır. Hatta sahtesinin sesinin daha gür çıktığını ve daha çok tahrip ettiğini söylemek mümkündür.
-
İkincisi: Söylenenlerle yapılanların bütünüyle çelişmesidir. Türkiye’de problemin Türklük olduğunu öne sürenlerin esas derdi ne milletle ne de milliyetledir. Erol Güngör bunu gayet açık özetlemiştir; o metin her kaynakta mevcuttur, bakılabilir. Bu çevrelerin başka milletlere karşı aynı mesafeyi korumadıklarını açıkça görürsünüz. Araplık onlar için neredeyse dokunulmazdır; Fars, Alman, Fransız veya İngiliz adını ise hiçbir çekince duymadan telaffuz ederler. Sıra bize gelince “Siz Türk derseniz, öteki de şunu der…” diyerek sözde adalet kisvesi altında konuşmaları iki yüzlülüktür; dinî kavramlarla ifade edecek olursak riyanın da ötesinde, açık bir münafıklıktır. İddia ettikleri ilkeleri samimiyetle uygulasalar mesele başka bir zeminde tartışılabilir; fakat durum bu değildir.
İslamcılık iddiasında bulunanların büyük çoğunluğunun —mesela Nurcu çevrelerin, bazı Nakşibendi yapılanmalarının ve gizli sanılan medrese mensuplarının— temel motivasyonunun Türk kimliğine karşı tavır almak olduğu görülür. Allah rızası ve dinî kavramlar, çoğu zaman bu hedefe ulaşmak için kullanılan birer paravandır. HÜDA-PAR ile DEM Parti arasındaki fark da temelde birinin dinî, diğerinin seküler görünmesinden ibarettir; hedef ve yöneldikleri odak ise aynıdır.
Bu tablodan iyi niyet devşirmeye çalışıp enerjisini sürekli tali meselelerde şeytan taşlamaya harcayanların durumu da doğrudan bu tuzağa düşmektir. Akla ziyan işlerdir; fakat ne çare ki kaçılamıyor.
Yazar: A. Yağmur Tunalı
Soru: Remzi Oğuz Arık gibi yazarların tanınmamasının sebebi nedir?
▼Rahmetli Remzi Oğuz Arık; (Coğrafyadan Vatana, İdeal ve İdeoloji vb.) kitapları ve çeşitli dergilerde yazdığı denemelerle toplumumuza ve milliyetçiliğe dair tespitlerde bulunmuştu. Sizin bu tespitler konusunda görüşleriniz nedir? Bu tespitlerin geçerliliği günümüzde bile sürerken bu şahsiyetin varlığının bilinmemesinin sebebi nedir?
Remzi Oğuz Arık’ın bütün kitaplarının ve yazılarının bu cevap metninde değerlendirilmesi mümkün olmaz. Milliyetçilik siyaset bilimi, sosyoloji, psikoloji gibi bir çok bilimin konusu bir vaka. Bilim devamlı olarak ilerleyen hareket içindedir. Aynı şekilde sosyal hadiseler de devamlı olarak değişen yapıdadır. Aynı zaman diliminde bulunan vakalar arasında dahi ancak bir benzerlik bulunur. Birbirinin tıpa tıp aynılığı olmaz.
Bu bakımlardan Remzi Oğuz Arık’ın eserlerinin ve tezlerinin de genel bir değerlendirmeyle eskiyen ya da günümüze uymayan tarafları olabileceği gibi bunun tam tersi olarak kendisinin elbette ki sosyal bilimlere ve milliyetçilik teorisine hala yön veren tez ve tespitlerinin olduğu şüphesizdir.
Remzi Oğuz Arık’ın günümüzde varlığının bilinmemesi haksız bir itham. Vefat edelim uzun bir zaman geçmesinden mütevellit elbette ki yaşadığı dönemden daha az bilinmesi tabiidir. Ancak alana ilgi duyanlar ve ileri seviyede okuyan kimseler tarafından gayet tanınan ve okunan bir yazardır.
Av. Selim Babaoğlu
Soru: Milliyetçiler vefasız mı?
▼Milliyetçiler mi vefasız yoksa vefasız insanlar mı milliyetçi olmuşlar? Anında gidenin arkasından sövmek, birlikte iş yapmak nedir bilmemek, bir şey yapanı tebrik ve takdir edeceğine arkasından kuyu kazmak, hep bunlar var. Yok, diyeniniz varsa anlatsın da dinleyelim bakalım.
Soru sahibinin gündelik yaşamında karşılaştığı kişisel bir soruna dönük öfkenin keskin bir ifadesi bir tepki olarak soruya yansımış. Öfkenin, yalnızlığın, dışlanmışlığın, çaresizliğin bireyin yaşamını olumsuz bir şekilde etkilemeye başlaması ve gündelik pratiklerini engelleme seviyesine gelmesi durumunda asıl sorunu bulmaya çalışmak daha iyi bir yol olacaktır. Söz konusu öfkeye sebep olan her ne ise her ideolojiden bireyin karşılaşabileceği durumlardır. İster milliyetçi olsun ister İslamcı, sosyalist, liberal, anarşist olsun.
Öfke, içinde yer aldığınız grubun bir üyesinin veya grubun bizatihi kendisinin size karşı bilerek yanlış davrandığını, size haksızlık yaptığını düşündüğünüzde ortaya çıkar. Psikolojide temel duygulardan biridir. Türk Dil Kurumu sözlüğü öfkeyi “incinme, engellenme gibi durumlarda gösterilen saldırganlık ve hışım” olarak tanımlar. Öfke saldırganca bir duygudur ve yıkıcıdır. Bu yönüyle de sosyal bir soruna kaynaklık eder.
İnsan olan herkesin sahip olduğu bu tip duyguların doğrudan ideolojiden kaynaklanabileceğini iddia etmek yanlıştır. Olumsuz duygular ve sonuçları partiye ve ideolojiye değil, insan olmaya bağlıdır. Bu sorudaki öfke ise milliyetçiliği temsil iddiasındaki kişi, grup, parti vb yapılardan beklentisinin karşılanmaması üzerinde sarf edilen duyguların bir ifadesidir. İlgili gruplardan beklentinin yüksek olması ise ve karşılanmaması durumunda da öfkenin derecesi artabilmektedir.
Belirttiğimiz gibi temel duyguların ortaya çıkışına birbirinden çok farklı güdüler sebep olabileceği gibi toplumsal anomi, sapma olarak da tanımlanabilecek davranışlar da bir toplumda sadece bir ideolojiye değil bütün ideoloji kümelerine mensup insanların muhatap olabileceği durumlardır. Şöyle de düşünebiliriz: vefalı bir sosyalist olacağı gibi vefalı bir İslamcı da olabilir ve elbette vefalı bir milliyetçi de olabilir. Aynı şekilde vefasız bir İslamcı olabileceği gibi vefasız bir sosyalist olabilir vefasız bir milliyetçi de olabilir. Bu açıdan hiçbir grubun mensuplarının türdeş bir kişilik yapısına sahip olduğunu iddia edemeyiz.
Aksini kabul etmek, milliyetçilerin toplumdan soyutlanmış, evrensel ahlakî ilkeleri tam yaşayan, kişisel ve kültürel olgunluğunu tamamlamış, günaha girmeyen, suç işlemeyen bir grup olarak tahayyül etmek, gerçeklikten kopuk bir inanıştır. Her toplumda ahlaksızlık, hukuksuzluk ve suç davranışı görülür.
Unutulmamalıdır ki Türk milliyetçileri de bu toplum içinde yaşayan “insanlar”dır. Milliyetçiler melek diğer ideoloji mensupları şeytan değildir. Önce insan olunduktan sonra bu zemin üzerinde aile, içinde yaşadığın topluluk ve milletine bağlılık milliyetçinin ahlakî ilkesidir. Çünkü millete mensubiyet her ideolojinin sahiplendiği bir değer değildir. Millet dediğimiz bu toplumun içinde de ahlaklı, çalışkan, üreten, girişimci, milliyetçi, vatanperver kişiler yanında ahlaksız, tembel, vefasız, kötü, hainler de olabilir. Bunların hepsi birlikte bir toplumu teşkil eder.
Öğr. Gör. Dr. İkbal Vurucu
Soru: Herkes milliyetçi olmak zorunda mıdır? Ben milliyetçi değilim, mecbur muyum?
▼Merhaba, benim sorum herkes milliyetçi olmak zorunda mıdır? Ben milliyetçi değilim, mecbur muyum?
Öyle bir mecburiyet yok. Siz milliyetçi değilseniz bu devletimizin tahsiliniz boyunca görevini yerine getiremediğine işaret eder. Bunda ana babanın da sorumluluğu vardır. Fakat gerçekçi bir devlet, sizi kritik noktalarda istihdam etmez. Mesela öğretmen yapmaz, dış işlerinde veya silahlı kuvvetlerde kadro vermez. Bu saydıklarım kültür- milletl- devlet spiralini yaratan ve koruyan işlevlerdir.
Son soruya son not: Acaba siz gerçekten milliyetçi değil misiniz? Yukarıdaki tariflerin ışığında bir daha değerlendirseniz? Sosyal psikolojinin ve evrim psikolojisinin vardığı sonuçlar “Ben oynamıyorum” demekle kolay kolay ortadan kalkmıyor.
Prof. Dr. İskender Öksüz
Soru: Milliyetçilik mi yükseliyor yoksa Atatürkçülük mü? İkisinin birbirinden farkı var mı?
▼Milliyetçilik mi yükseliyor yoksa Atatürkçülük mü? İkisinin birbirinden farkı var mı? Benim sorum budur, teşekkürler.
Bütün dünyada milliyetçiliğin yükseldiğine dair söylem yaygın. Özellikle yabancı göçlerine tepki olarak bunun doğduğu ifade ediliyor. Atatük bir Türk milliyetçisidir. “Atatürk milliyetçiliği”, özellikle 1980 darbecilerinin milliyetçi dememek için uydurdukları bir slogandır. Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi’nin yazarı Şükür Hanioğlu özetle şu sonuca varıyor: Atatürk şartlara göre şu veya buna taraftar görünmüştür. Fakat ömrü boyunca muhafaza ettiği, değişmeyen iki özelliği vardır: Türkçülük ve bilimcilik. Türk milliyetçiliği, yani özel adıyla Türkçülük, zaten bilimcidir. Dolayısıyla milliyetçilik ne kadar yükselirse o kadar Atatürkçülük yükselir, Atatürkçülük ne kadar yükselirse milliyetçilik o kadar yükselir.
Prof Dr. İskender Öksüz
Soru: Benim çevremde hep yabancılar var. Global ortamda büyüdüm. Kimse birbirine milliyetçilik taslamıyor. Milliyetçilik eskidi mi, cevabınız nedir?
▼Merhabalar, sayın hocalarım. Benim çevremde hep yabancılar var. Global ortamda büyüdüm. Kimse birbirine milliyetçilik taslamıyor. Milliyetçilik eskidi mi, cevabınız nedir?
Bir önceki soruda anlattıklarımı bir Batı ülkesinde veya Çin’de, Japonya’da anlatmama gerek yoktur. Zaten orada bizim açıklamaya, göstermeye çalıştığımız gerçekler üzerinde bir tartışma yoktur. Hiç kimse Fransızlara, “Brötönler milliyetçilik yapsın mı?” diye sormaz zaten. O ülkelerde milliyetçilik yapılmaz, yaşanır. Bizde kavramlar oturmadığı, özellikle 1960’lardan sonra bir taraftan Sovyet Rusya ve Çin desteğinde “bilimsel sosyalizm”, 21. asırda da geniş çapta Batılı emperyalistlerin desteklediği siyasi ümmetçilik; iki milliyet karşıtı akım olarak Türk fikir hayatında şaşkınlığa yol açtı. Milliyet bir kültür birikimidir ve taşlanmaz, yaşanır. Shakespeare bilmeyen bir İngiliz veya Amerikan, Göthe ve Beethoven’e yabancı bir Alman v. s. düşünülemez. Fakat kendi kültürünün doğru dürüst eğitimini almamış Türkler çoğunluktadır.
Umarım bir gün Türkler de kendilerini milliyet taslamak zorunda hissetmeden Türk milliyetçisi olurlar.
Prof. Dr. İskender Öksüz
Soru: Bir Kürdün milliyetçilik yapma hakkı var mı? Ben Türk milliyetçisiyim milliyetçilik yaparsam o da Kürt milliyetçiliği yapabilir mi?
▼Hocam, merhaba bir Kürdün milliyetçilik yapma hakkı var mı? Ben Türk milliyetçisiyim milliyetçilik yaparsam, o da Kürt milliyetçiliği yapabilir mi? Teşekkürler.
“Milliyetçilik yapmak”. Acaba yemek yapmak, banyo yapmak gibi “milliyetçilik yapmak” da denebilir mi? Bence denemez. Milliyetçilik bir tercihtir, bir fikir sistemidir, bir dünya görüşü ve ülke yönetimi anlayışıdır. Bu tercihe, fikir sistemine, dünya görüşüne ve ülke yönetim anlayışına sahip kimse milliyetçidir. Demem o ki, “milliyetçilik yapmak” değil “milliyetçi olmak” daha doğru bir ifade.
Milliyetçilik bir tercihtir, dedim. Bu ne demek? İnsan bir toplum yaratığıdır ve iç içe birçok “toplum birimi” ne birden mensuptur. Küçükten büyüğe ailemizin, geniş aile veya sülalemizin, belki derneğimizin, siyasi partimizin ve nihayet milletimizin, ümmetimizin, (Marxist anlamda) sınıfımızın, v. s. üyesiyizdir. Tarihte bu toplum birimleri arasında klan, kabile, aşiret de sayılabilirdi. İşte “milliyetçilik”, iç içe büyük birimlerden, yani ümmet, sınıf, ırk gibi birimlerden milleti tercih etmektir. Sınıf ve ırkın pek mensubiyet yaratıcı gücü görülmüyor. Fakat Marx ve Gobinau gibi komünist ve ırkçıların iddialarını da göz önüne alabilmek için onları da sayıyorum. Tercihten kastimiz, milletin menfaatini öncelemektir.
19-20 ve nihayet 21. asrın siyasi tarihi millet devletlerinin tarihidir. Bir başka deyişle, millet tercihi objektif tarih ve sosyoloj açısından da tasdik ediliyor. Hatta 19. asırdan eskiye gidince de değişen çok şey olmuyor. Nitekim siyaset bilimci Azar Gat, “Devlet varsa millet vardır” formülünü ileri sürer. Öyle görünüyor ki, millet devletlerinin olmadığı asırlarda millet imparatorlukları vardı. Bugün de başka millet devletleri üzerinde hâkimiyet peşinde millet devletleri var. Bunlara yeni millet imparatorluğu diyebiliriz.
Buraya kadar milliyetçi fikir sistemi ve dünya görüşünün süper kısa özetini verdim sayalım. Geriye milliyetçi ülke yönetimi kaldı. Bunun da birinci maddesi tabii ki ülkeyi, bir millet devleti olarak ve milletin çıkarlarına göre yönetmektir. Mesela prolaterya sınıfının çıkarlarına veya Müslüman Kardeşler (İhvan) denen grupların çıkarlarına göre değil.
Milliyetçinin ülke yönetimindeki ikinci temel görevi, millete mensubiyet bilincini güçlendirmek ve gelecek nesillere aktarmaktır. Bunun ne demek olduğunu şu şekille güzel anlatır:
Toplum yaratığı olan insan, tarih öncesi çağlardan başlayarak iç içe toplum birimlerine mensuptu. Üyesi olduğu birime sosyal psikolojide iç grup (in-group), mensup olmadığı aynı boydaki gruplara da dış grup (out-group) deniyor. Mesela “bütün insanlık”ın, bir dış-grubu olmadığından bir toplum birimi olamıyor. Bir gün uzaylılarla temas kurulursa o zaman İnsanlık bir iç grup bilinci kazanabilir.
En büyük birimin millet olduğu millet devletleri çağında iç grup’u tayin eden, tarif eden milletin kültürüdür. Ziya Gökalp’in hars dediği, terbiye dediği unsurları da bu kültür kavramının içine alabiliriz. Ancak kültürün en önemli ögesi lisandır. Çünkü o lisanla insanlar efsanelerini, masallarını, edebiyatlarını, tarihlerini, türkülerini öğrenirler.
Şeklin işaret ettiği gibi dil milleti tarif eder, dil milleti yapar. Millet teşkilatını kurar. Bu teşkilata devlet diyoruz. İşte milliyetçinin bu noktada yapacağı da devletin dönüp halk içinde ve özellikle genç nesillerde milletin kültürünü yeniden yaratmaktır. Edebiyatı, tarih anlatımını, kültürün bütün unsurlarını akademik seviyede geliştirmek ve öğretimle, özellikle ilk ve orta öğretimle nesillere aktarmaktır. Buna millet inşası veya milletin korunması, bakımı diyebiliriz. Atatürk döneminde ard arda kuruluan Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi bu aktarışın ve bakımın kurumlarıdır.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkesidir. Bu milletin adı da Türk milletidir. Dolayısıyla egemenlik Türk milletinindir. Bütün millet devletlerinde yukarıdaki çarkta devletin görevi egemen milletin kültürünü işlemek ve aktarmaktır. Millet devletinin kendiliğinden egemen milletin kültüründen başka bir kültürü de işleyip aktarması düşünülemez. Bütün Avrupa milletlerinin tarihi, millî birliğin sağlanması, ülkedeki etnisitelerin tek bir millet hâline getirilmesidir. Siyasi birimlerde gidiş çoktan bire doğrudur. Bu gidişe, çok milletten tek millet yaratan Amerika, “melting pot- eritme kazanı” diyor. Birden çoka doğru dağılma ve çözülmeler üniter millet devletlerinde değil, bunun zıddı olan federasyonlarda meydana geliyor. Geçen asrın imparatorluklarında da millet devletlerine doğru bölünme oldu.
Bu gerçeklerin ışığında Türkiye’de Kürtlerin Kürt milliyetçiliği “yapması” makul değildir. Yukarıdaki dil- millet- devlet- dil çarkından da bu açıkça görünüyor. Bu ancak Türkiye’den ayrılıp bir Kürt millet devleti kurularak bu mümkün hâle gelir ki emperyalistlerin yapmak istedikleri de budur.
Kaldı ki Kürt milliyetçiliğinin başka problemleri de var. Bir kere, pek dile getirilmese de Kürtçe diye tek bir dil yok. Bir kere Zaza ile Kürt denilen diğer gruplar arasında dil bakımından pek bir ilgi yoktur. Türkiye’de Kürt denilenler Kırmanç konuşur. Irak’taki Kürt bölgesinin resmi dili Sorani’dir. Bunlar bir birini anlamaz. David McDowall’ın, A Modern History of the Kurds (London: I. B. Tauris, 1996) değerlendirmesine göre Kırmanç ile Sorani arasında kelime haznesi bakımından Hollandaca ile İngilizce; gramer bakımından Almanca ile İngilizce arasındaki kadar fark vardır. Yani bunlar ayrı lisanlardır. Fakat Kürtlerin tarihte hiç devletleri olmadığı için yukarıdaki çarktaki devlet – dil işlevi yerine gelmemiştir. Yani Kırmanç ve Sorani’nin kendi içlerinde bile standart bir lehçe yoktur. PKK’nın kendi arasında Türkçe konuşması bundandır. Dilci Max Weinreich’ın, “Lisan, ordusu ve donanması olan bir lehçedir.” sözü bu sosyoloji gerçeğinin şık bir ifadesidir.
Prof. Dr. İskender Öksüz
Soru: Herkes milliyetçi olmak zorunda mıdır? Ben milliyetçi değilim, mecbur muyum?
▼Yurdunu seven herkes milliyetçidir. Milliyetçilik, bir vatan parçası üzerinde devlet sahibi olan halkın uluslararası arenada kendisini korumasına hizmet eder. Vatanının tamamının veya bir kısmının yabancı bir güç tarafından idare edilmesini istemiyorsa bir insan işte o bir milliyetçidir. “Yok, benim için fark etmez, benim vatanımı İngiltere veya Rusya da idare etse olur” diyorsa o zaman milliyetçi değildir. Yabancı bir devletin idaresi altında kişisel hayatında dahi karşılaşacağı haksızlık ve aşağılamaların ne olduğunu düşündüğünde herkes bununla karşılaşmamak için milliyetçi olur zaten.
Prof. Dr. Konuralp Ercilasun