1. Edebiyatımızda 11. yüzyılda dahi topluma dönük bir kaygı vardır.
2. Klasik edebiyat tamamiyle bireyselliğe saplanmamıştır.
Bu iki madde kafamızda oluşan bir çok yargıyı değiştirecektir. Nasıl yani? Klasik edebiyatta sadece saray çevresi ve bireysel konular ele alınmamış mı? Şairler sadece padişahlara yaranmaya çalışmamış mı? Bu soruları sormak edebî anlamda beyninizin bir rönesansı olabilir. Çünkü edebiyatta hiçbir devir tamamen bir torbaya doldurulamaz. Hatta hiçbir şey tek bir kalıbın içine sığmaz. Ne klasik edebiyat sadece saray çevresindedir ne de halk edebiyatı sadece taşrada. Meselenin özüne dönecek olursak. Bu tartışmanın hararetlenmesine sebep olan dönem elbette Tanzimat dönemidir. Çünkü hayatın her alanında münazaraya tutuşan bir devlet ve toplum yapısında edebiyatın da bundan nasiplenmemesi imkansızdı. Siyasette, ekonomide, askeriyede konuşulan meseleler kendi sahasında edebiyata da yansımıştı. Ancak edebiyatın bireysellik ve estetik kolu da bu dönemde doğal olarak varlığını sürdürmüştür. Çünkü bir devir ne kadar buhranlı, ne kadar acı dolu da olsa sanat o devrin çocuklarına her zaman estetik kaygıya ve bireyselliğe yönelme imkanını tanımaktadır. Bir yanda İntibah ile topluma ibretlik bir ders anlatan Namık Kemal, diğer yanda aşk ve ihtiras üzerine kalem oynatan Abdülhak Hamit. Bir yanda sanatı toplumun sorunlarına ve devletin meselelerine adapte eden ve sanatı topluma eğitim vermede bir araç olarak gören Ahmet Mithat Efendi, diğer yanda şiirin en derin kuyularına dalan Cenap Şehabettin. Bu mukayese levhası uzayıp gider. Dikkat edilmesi gereken nokta ise edebiyat sahasında topluma yönelme kaygısının epeyce artması. Bunun başlıca sebebi de devrin getirdiği sıkıntılar ve ortaya koyduğu siyasi atmosferdir. Edebiyatın kendisini toplumdan ve devletin içinde bulunduğu siyasi ve askeri atmosferden soyutlayamayacağını net bir şekilde görmekteyiz. Bu konu için en afaki sonuç şu olacaktır: Net bir yargı ile sanat toplum içindir yahut sanat sanat içindir demek. Örnek verecek olursak Halit Ziya Uşaklıgil için eserlerini belirli bir mekanda işlemiştir ve toplumsal kaygıdan uzaktır, denmekte ancak hikayelerinde bu durumun değiştiğini görmekteyiz. Yahut Ahmet Haşim’in yazılarında toplumsal konulara değindiğine rastlamaktayız.
Unutulmaması gereken nokta şudur ki edebiyat sahasında her zaman arada kalmak makbul ve makul olandır. Çünkü netlik edebiyatın belki de en son başvuracağı şeydir. Misal bu yöntem, konusu ve bizde bıraktığı etki neticesinde Akif’in Çanakkale Destanı’nı kaleme alırken ortaya koyduğu kafiyeyi ve söz sanatlarını görmezden gelmemize mi sebep olmalı? Asla! Çünkü eserler ve onları kaleme alan kişiler özellikle Tanzimat devri Türk edebiyatı ile birlikte çoğunlukla tek bir açıdan ele alınamamaktadır. Bu sebeple edebiyatta arada kalmışlık şahsen en faydalı durumdur. Sanatı sadece topluma veya estetiğe hapsetmemeliyiz. Kesinlik peşinde koşmak doktorların, mühendislerin işidir. Edebiyat hendese değildir. Hem topluma hem de sanata yönelebilecek kadar esnek ve yetenekli olabilen kalemgirlerin elinde yükselmiş olan bir edebiyatımız vardır.
Çocukların ve gençlerin karıştığı her şiddet olayında, yetkililerin ya da uzmanların çoğunun, suçu büyük ölçüde… Devamını Oku
Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku
Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku
Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku
Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku