Angaje sanat ile pür sanat arasında kalmışlık meselesi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______20.03.2019_______

Angaje sanat ile pür sanat arasında kalmışlık meselesi

Mücahit Kılıç

Edebiyat tarihimizin yakın dönemlerine ait meşhur ve hararetli bir fikir dövüşü vardır. Adı herkesçe malum: Sanat ne için? Bu sorunun zuhur etme vaktini, neden zuhur ettiğini, hangi cevabın daha makbul olduğunu net bir şekilde ortaya koymak elbette çok zor. Çünkü bu meselelerde sosyal bilimlerin tipik özelliği olan “subjektiflik hamiliği ve kesinlik düşmanlığı” bizlere hem geniş bir tefekkür alanı vermekte hem de büyük bir karmaşa yumağı sağlamaktadır. Gelelim angaje sanat ve pür sanat kavramlarına. Angaje kelimesi bir konuya, amaca yahut ideolojiye adapte olmuş, onun etrafında şekillenmiş olma durumunu ifade etmektedir. En azından sanat için bu çerçevede tahlil etmeliyiz. Pür sanat ise tamamen estetiğe ve bireyselliğe, yani bireyselliğin getirdiği romantizme teslim olmaktır. Bu kavramlar ışığında edebiyat tarihimize baktığımızda meselenin aslında çok eski olduğunu ancak ortaya çıkan kavganın yeni olduğunu görmekteyiz. Evvela klasik Türk edebiyatı ile halk edebiyatı metinlerini mukayese ettiğimizde bu durumu rahatlıkla görmekteyiz. Bunların arasına bir de Kutadgu Bilig, Divan-ı Hikmet gibi eserleri de eklediğimizde ortaya garip bir durum çıkmakta. Kutadgu Bilig’in kaleme alınma sebebini sanatsal bir kaygıya yorabilir miyiz? Muhtevaya baktığımızda bu pek mümkün görünmemekte. Şunu diyebiliriz ki Kutadgu Bilig Tanzimat devrinde kaleme alınmış olsaydı devrin atmosferinde yine çok büyük bir etki yaratacaktı. İçerik bunu bizlere göstermekte. Diğer bir husus da klasik edebiyat ile halk edebiyatı arasında. Halk edebiyatı imaj olarak her daim klasik edebiyata göre daha çok sanat toplum içindir çehresine bürünmüştür. Bu haksız bir teori değildir. Ancak klasik edebiyat için de topyekûn bir sanat sanat içindir kanısına varmak kanımca yanlış olacaktır. Buna en güzel delil Nâbî’nin başını çektiği hikemî akımıdır. Hikmetli sözler söylemek ve öğütler vermek topluma dönük olmayı gerektirdiği için klasik edebiyatın bu yönünü de ortaya koymak gerektiğini düşünmekteyim. Şu an için gelinen noktada:

1. Edebiyatımızda 11. yüzyılda dahi topluma dönük bir kaygı vardır.

2. Klasik edebiyat tamamiyle bireyselliğe saplanmamıştır.

Bu iki madde kafamızda oluşan bir çok yargıyı değiştirecektir. Nasıl yani? Klasik edebiyatta sadece saray çevresi ve bireysel konular ele alınmamış mı? Şairler sadece padişahlara yaranmaya çalışmamış mı? Bu soruları sormak edebî anlamda beyninizin bir rönesansı olabilir. Çünkü edebiyatta hiçbir devir tamamen bir torbaya doldurulamaz. Hatta hiçbir şey tek bir kalıbın içine sığmaz. Ne klasik edebiyat sadece saray çevresindedir ne de halk edebiyatı sadece taşrada. Meselenin özüne dönecek olursak. Bu tartışmanın hararetlenmesine sebep olan dönem elbette Tanzimat dönemidir. Çünkü hayatın her alanında münazaraya tutuşan bir devlet ve toplum yapısında edebiyatın da bundan nasiplenmemesi imkansızdı. Siyasette, ekonomide, askeriyede konuşulan meseleler kendi sahasında edebiyata da yansımıştı. Ancak edebiyatın bireysellik ve estetik kolu da bu dönemde doğal olarak varlığını sürdürmüştür. Çünkü bir devir ne kadar buhranlı, ne kadar acı dolu da olsa sanat o devrin çocuklarına her zaman estetik kaygıya ve bireyselliğe yönelme imkanını tanımaktadır. Bir yanda İntibah ile topluma ibretlik bir ders anlatan Namık Kemal, diğer yanda aşk ve ihtiras üzerine kalem oynatan Abdülhak Hamit. Bir yanda sanatı toplumun sorunlarına ve devletin meselelerine adapte eden ve sanatı topluma eğitim vermede bir araç olarak gören Ahmet Mithat Efendi, diğer yanda şiirin en derin kuyularına dalan Cenap Şehabettin. Bu mukayese levhası uzayıp gider. Dikkat edilmesi gereken nokta ise edebiyat sahasında topluma yönelme kaygısının epeyce artması. Bunun başlıca sebebi de devrin getirdiği sıkıntılar ve ortaya koyduğu siyasi atmosferdir. Edebiyatın kendisini toplumdan ve devletin içinde bulunduğu siyasi ve askeri atmosferden soyutlayamayacağını net bir şekilde görmekteyiz. Bu konu için en afaki sonuç şu olacaktır: Net bir yargı ile sanat toplum içindir yahut sanat sanat içindir demek. Örnek verecek olursak Halit Ziya Uşaklıgil için eserlerini belirli bir mekanda işlemiştir ve toplumsal kaygıdan uzaktır, denmekte ancak hikayelerinde bu durumun değiştiğini görmekteyiz. Yahut Ahmet Haşim’in yazılarında toplumsal konulara değindiğine rastlamaktayız.

Sonuç

Unutulmaması gereken nokta şudur ki edebiyat sahasında her zaman arada kalmak makbul ve makul olandır. Çünkü netlik edebiyatın belki de en son başvuracağı şeydir. Misal bu yöntem, konusu ve bizde bıraktığı etki neticesinde Akif’in Çanakkale Destanı’nı kaleme alırken ortaya koyduğu kafiyeyi ve söz sanatlarını görmezden gelmemize mi sebep olmalı? Asla! Çünkü eserler ve onları kaleme alan kişiler özellikle Tanzimat devri Türk edebiyatı ile birlikte çoğunlukla tek bir açıdan ele alınamamaktadır. Bu sebeple edebiyatta arada kalmışlık şahsen en faydalı durumdur. Sanatı sadece topluma veya estetiğe hapsetmemeliyiz. Kesinlik peşinde koşmak doktorların, mühendislerin işidir. Edebiyat hendese değildir. Hem topluma hem de sanata yönelebilecek kadar esnek ve yetenekli olabilen kalemgirlerin elinde yükselmiş olan bir edebiyatımız vardır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları