Kategoriler: SİYASET-TARİH

Siyasal İslâm düzeninin anatomisi

Günümüzün en büyük tartışmalarından biri , yirmi yılı aşkın süredir ülkemizi yönetenlerin gayr-ı resmî ideolojisi olarak bilinen siyasal İslâm’ın ülkemize katkılarıdır. Mâlûmunuz üzere “katkı” olumlu bir kelimedir. Ama her olumlu kelimenin kullanıldığı cümle olumlu anlamlar içermeyebilir. Örneğin; “İçilebilir 100 litre suyun içerisine 1 litrelik zift ekleyerek suya katkıda bulunduk.” cümlesinde “katkı” kelimesi olumlu bir anlam veriyormuş gibi gözükse de esasında o 1 litrelik zift 100 litrelik suyu içilemez hâle getirmiştir. Ama sonuç itibariyle zift suya inkâr edilemez bir katkı sağlamıştır. Bu tanım doğrultusunda SiyasalSiyasal İslâm aslında nedir ya da tarihten bu güne İslâm’a ve insanlığa ne gibi  bir katkısı olmuştur? Cevabı sizlere bırakıyorum…

657’den beri…

Siyasal İslâm’ın tarihte ilk filizlendiği yer Sıffîn savaşı meydanıdır ( 26 Temmuz 657). İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’ in irtihâlinin 25.yılında gerçekleşen bu hâdiseyle Siyasal İslâm ideolojisinin ana direği ortaya çıktı ve bazı temel esasları belirgin hâle geldi.

3. İslâm halifesinin iktidarında, halifenin mensup olduğu Ümeyyeoğulları (Emevî) ailesinden kimselerin yönetimin kritik görevlerine liyâkat gözetmeksizin getirilmesi ve beytü’l mâlın (hazînenin) hortumlanması ve netice itibarıyla Halife Osman ibn Affan’ın ayaklanan muhalif bir grup tarafından suikaste kurban gitmesi sonu gelmeyen büyük bir fitneye yol açtı.

4. İslâm halifesi Ömer ibn Hattab zamanında Şam Vâliliğine atanan Muaviye ibn Ebû Süfyan, yönetim merkezinden uzakta olmanın avantajını kullanarak Bizans ile iyi ilişkiler kurdu. Askerî ve mali açıdan güçlendi ve Halife Osman’ın katlinden sonra ülke yönetimini ele geçirmek istedi. Böylece Emevîler İslâm toplumunda ayrı bir hizip hâline geldiler.

Bu hizibin başını Şam vâlisi Muaviye çekiyordu. Nitekim Hz. Ali’nin şehit edilmesi ve eşi Cûde’nin Hz. Hasan’ı zehirleyerek şehit etmesinin ardından Şam Valisi Muaviye, hilafet makamına oturdu. (Bir rivâyete göre Cûde zehir kullanmamış, cam kırıklarını küçük parçalar hâline getirerek Hz. Hasan’ın, gece su içtiği testiye atmış ve Hz. Hasan iç kanamayla şehadete ermiştir.) Muaviye, günümüzdeki birçok sıkıntının o tarihlerdeki yansımalarını insanlara yaşatmıştır.(İstibdat, şantaj, adam kayırma, zor kullanarak iş yaptırma, dini kullanma gibi…)

Bugün kullandığımız nepotizm kavramının karşılığı o zamanlar kabilecilik ya da asabiyetçilik idi. Şam valisi Muaviye, İslâm’ın  reddettiği  katı kabilecilik ve asabiyetçilik  anlayışını Peygamberin irtihâlinden yaklaşık 30 yıl sonra yeniden bütün gücüyle meydana çıkararak esasında Hz. Muhammed’in bıraktığı düzene en büyük yıkımı başlatmıştır. Hz. Muhammed’in Ehl-i Beyti’ne karşı amansız bir saldırıya ve kara propagandaya başladılar. Hatta o yıllarda Ehl-i Beyt’ten hayatta kalan tek kişi olan Hz. Hüseyn’ e karşı açıktan bir karşı saf oluşturuldu. Emevî hânedânının başladığı ilk yıllarda kendilerinin de mensup olduğu (!) İslâm dinin peygamberi Hz. Muhammed’in torunlarını ve ashâbını katlederek ve bu duruma karşı gelenleri kan dökmeyle korkutarak sindirmeyle başladılar.

İşte Siyasal İslâm’ın ilk ve en önemli esâsı bu yıllarda ortaya çıktı: “İktidarda kalmak uğruna her yol mübahtır. Gerekirse peygamberin torunları dahi öldürülebilinir! ”

Diğer kaidelerin ortaya çıkmasının başlangıcı

Şam valisi Muaviye ölünce hilâfet tahtına (!) oturan Yezîd, babasının, kaidelerini oluşturmada yarım bıraktığı bugünkü Siyasal İslâmcı nepotizmin diğer kaidelerini zaman kaybetmeden ortaya koydu. Babasının belirlediği ilk ve en büyük kaide doğrultusunda Hz. Hüseyn’ e açıktan mücadeleye girişti. Hz. Hüseyn ise Yezîd’in babasından devraldığı Emevî nepotizmine ve kakistokrasisine bi’at etmeyerek Yezîd’den taraf olmadı. Bunun sonucunda Hz.Hüseyn rivâyetlere göre 72 kişiyle berâber Kerbelâ’da hunharca katledildi. Bu katliamın acısı, bütün Müslümanların kalbinde hâlâ yaşar.

O yıllarda Kerbelâ Hâdisesi bugünkü anlamını kazanmamıştı. Yezîd’den taraf olan halk günlerce bayram etti ve Yezîd’in askerî geçit törenlerini alkışladı. Yezid babasının yarım bıraktığı ilk kaideyi tamamlamıştı ama yanına bir kaide daha eklemesi gerekirdi. Sonuçta bir saray(!) onlarca kaide üzerine kuruluyor… Kerbelâ Hâdisesi karşısında elbette bayram etmeyen Müslümanlar da vardı. Medine ve Mekke’deki halk huzursuzdu. Bu huzursuzluk Yezîd’e ve Emevilere karşı Abdullah bin Zübeyr önderliğinde ” – Abdullah bin Zübeyr, “aşere-i mübeşşere”den, yani Hazreti Muhammed tarafından “cennetle müjdelenen on kişiden” Zübeyir’in oğlu idi. Annesi Esma, Hazreti Ebubekir’in kızıydı ve peygamberin hanımlarından Hazreti Ayşe, Abdullah bin Zübeyir’in teyzesi oluyordu. Abdullah, 624 Mayıs’ında Medine’de dünyaya geldi; adını bizzat peygamber koydu -ve genç yaşlarında Suriye, Mısır, Cürcan ve Taberistan seferlerine katıldı.” Açıktan mücadeleye başladığında ilk kaide Yezîd tarafından devreye sokuldu. Medine ve Mekke üzerine ordular gönderilerek, Medine’de tarihin en büyük katliamı yapıldı ve Hz. Muhammed’in ashâbından sağ olanlar ve onların çocukları(tabiîn) ve torunları (tebeu’t tabiîn) dâhil olmak üzere 10 binden fazla Müslüman Yezîd’e biat etmediği için katledildi. Bu orduya –dikkatinizi çekmek isterim sayın okuyucu – Abdullah bin Zübeyir’in kardeşi Amr bin Zübeyir kumandanlık ediyordu. İşte burada ikinci kaide oluştu: “İktidârın iktidârda kalması için gerekirse kardeş kardeşe kırdırılabilir.”

Hızını alamayan Yezîd (!)

Hızını alamayan Yezîd, Medîne’den sonra Mekke’deki çatlak sesleri (!) kesmek için ordusunu Mekke üzerine gönderdi (682). Mekke’de esir düşen Amr yerine yeni kumandan olarak gönderilen Müslîm bin Ukbe yolda ölünce onun yerine geçen Hüseyin bin Numeyr, Amr’ın yerini doldurumakta zorluk çekmeyerek Yezîd’in emirlerini yerine getirmeye başladı. Ve Yezîd’ in emriyle Mekke’yi kuşattı (24 Eylül 683). Yezîd’in Şam’da yaptırdığı özel mancıkları da kullanan Hüseyin bin Numeyr, İslâm dininin en kutsal alan kabul ettiği, hattâ Müslümanlarca Allah’ın evi olarak adlandırılan Kâbe’yi önce başı yakılabilir yağlı oklarla damından tutuşturdu. Ardından, mancınıkların attığı taşlarla yıktırdı. Bu olayda Kâbe’deki Hz.İbrahim, Hz,İsmail gibi diğer peygamberlerden ve Hz. Muhammed’den kalan bir çok kutsal emanet yandı. Hatta o zamana kadar saklanan Hz. İsmail’in kurban edilmemesi için gönderilen koçun boynuzları da önce yakılan sonra yıkılan Kâbe’nin enkazı içinde Yezîd’in emriyle yok edildi. Mekke kuşatmasının 64. gününde Yezid öldü ve kuşatma kalktı. Halk Abdullah bin Zübeyir’in halifeliğini kabul etti. Böylece İslâm dünyasının iki halifesi oldu: Biri Emevi halifesi (Yezîd öldükten sonra başa gelen iki halife de peş peşe ölünce tahta yine Ümeyyeoğullarından Abdülmelik çıktı.)  diğeri ise Abdullah bin Zübeyir. Burada ise 3.Kaide oluştu:  “İktidarda kalabilmek için, kutsal kabul edilen mekânların düzene hizmet etmesi gerekir. Düzene hizmet etmeyen kutsal mekânlar aslında kutsal değildir. Kutsal bizim tekelimizdedir. Biz kutsal diyorsak kutsaldır !”

Bu kaidenin yerine oturması için (!) Emevi halifelerinden Abdülmelik iki başlılığa son verme adına tekrardan Abdullah bin Zübeyir’in üstüne bir ordu göndererek (691) Mekke’yi kuşattı. O yıl Kabe Abdullah bin Zübeyir öncülüğünde onarılmış ve eski hâline getirilmişti. Mekke bu kuşatma sırasında ciddi bir şekilde açlık ve susuzlukla sınandı. Halk Emevi ordusunun hakaret ve dalga geçmek için attığı köpek leşlerini bile yiyecek hâle gelmişti. Emevi ordusu Ebu Kubeys tepesine mancınıklarını bir kez daha kurdu ve şehri taş yağmuruna tuttu. Bu sürede Abdullah bin Zübeyir taraftarı halk bezmiş ve çoğunluk Mekke’yi terk etmişti. Abdullah teslim olmayacağını savaşarak öleceğini Emevi ordusuna bildirdi. Bunun sonucunda ortaya çıkan muharebede Emevi halifesi Abdülmelik’in ordusu, Abdullah’ı katletti. Abdullah’ın başı kesilerek Şam’a gönderildi. Bedeni ise Abdülmelik’e yapılan ricâlar sonucunda defnedilebildi. Böylece bir kaidenin daha esasları net bir şekilde oturdu: ”İktidar mücadelesi  ve hırsı süreklidir. Hiç bir zaman bitmez. Babadan oğula hoca(!)dan talebeye, ustadan(!) çırağa geçer. Halka düzenin devam etmesinin çok mühim olduğu propagandası yapılmalıdır. Müslüman halk düzen yıkıldığında korumasız kalacağına inandırılarak kutsal kabul edilen Kabe’nin yıkılışına dahi ses çıkaramaz hâle getirilmelidir.”

Camiler Kışlamızdır !

Muaviye kurduğu düzeni ayakta tutmak için önce bir düşman yaratmış, ardından oğlunun ve torunlarının iktidarda kalabilmesi için bu düşmanı ve taraftarlarını iç düşman, düşmanın iş birlikçileri olarak ilan ederek iktidarları uğruna tüm Emevî saltanatı boyunca sürecek suni bir mücadele sahası bulmuştu. Emevilerin nepotizm ve kakistokrasi dolu iktidarında düşman hiç şüphesiz Ehl-i Beyt ve onların taraftarlarıydı. Peki bu düşmanlık halka nasıl ve nerede anlatılmalıydı? Elbette ki din adamlarının verdiği vaazlar aracılığıyla camilerde! Emevîler, günde beş kere propaganda yapmak ve âdeta içtima alınan kışla niyetine camileri kullandılar. Cami kisvesine soktukları propaganda merkezlerinde Cuma hutbelerini Ehl-i Beyt’e küfrederek ve –hâşâ-onların hanımlarının hafif meşrep olduklarını tekrarlayıp âdeta didaktik söylevler hâline getirdiler. Bu olay yeni kaideyi de beraberinde getirdi: “Camiler kutsal mekânlar olabilirler, ama kutsal, bildiğiniz üzere bizim tekelimizdedir. Camiler ve o camileri yöneten din adamları, bizden taraf olmak ve bizim istediğimiz şeyleri halka anlatmak zorundadır. Din görevlileri ve camiler, düzenin devam etmesi için hayati propaganda araçlarıdır. Camiye gelmeyeni halk sevmez, halkın sevmediği bir kişinin görüşleri de halk nezdinde itibarsızdır. Düzen bu yolla bir taşla iki kuş vurarak hem kendi devamını sağlamalı hem de potansiyel düşmanları ilk anda itibarsızlaştırarak yok etmelidir!”

Tüm bu hâdîsatın neticesinde öz be öz peygamber evlâdı olan Ehl-i Beyt imamları ve onları takip eden bir zümre siyasetten ve bu rezaletten uzaklaşarak başka diyarlara hicret ettiler. Horasan bölgesinde, peygamber evlatlarının ışığıyla nurlanan Türk boylarından Hâce Ahmed Yesevî’ ler çıktı. Pîr-i Türkistan Diyâr-ı Rûm’a (Anadolu’ya ) yetiştirdiği dervişlerini gönderdi. Mevlânalar, Yûnuslar, Hacı Bektaşlar, Hacı Bayramlar, hep bu kutsal meşalenin taşıyıcısı oldu. Türkün töresiyle harmanlanmış saf ve katışıksız İslâm anlayışı yüzyıllarca o yola gönül verenleri aydınlattı.

Lâkin, aslın olduğu yerde mutlaka bir sahtesi de bulunur. Bu Emevî zihniyeti yâni şeceret-i melûne her dönemde kendini bir şekilde göstermeye devam ediyor. Ama bâtıl Hakk’ın karşısında her zaman yok olmaya mahkûmdur. Bu ilâhî âdettir ve değişmez kuraldır.

Özetle

Tarih sihirli bir öğretidir. Öyle ki ancak ilmi gerçeğe tâlip olanlar, tarihin kendileriyle sohbet ettiğini ve tavsiyeler verdiğini anlayabilirler. Bunu anlayanlar, İstiklâl Marşı şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’un ;

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?

Tarihi tekerrür diye ta’rîf ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

mısralarıyla feryat ederler ama maalesef boşa…Siyasal İslâm ve onun doğuştan içinde barındırdığı nepotizm ve kakistokrasi anlayışı bu ülkenin ne 20 yıllık  ne 70 yıllık ne de 100 yıllık sorundur. Siyasal İslâm bu ülkeden öte İslam dünyasının 1300 yıllık sorunudur. Bu sorunla küresel olarak mücadele edecek bir yapı henüz yok. Bize düşen vazife bu ülkede nasıl ve ne gibi yöntemlerle mücadelemücadele edeceğimizi ilk önce tespit edip sonra uygulamaktır. Bu mücadelede örnek alınacak kişileri ve mücadele tarzlarını elimden geldiği kadar yazmaya çalıştım. İçinde bulunduğumuz vaziyetten hoşnut olmayanlar uyanık olmalılar. Bu yol yukarıda belirttiğim gibi kolay bir yol değildir…Yazımı Seyyîd Hamza Nigâri Hazretlerinin bir nutk-i şerîfiyle tamamlamak isterim…

Ey Muâvîyye ümmeti ve ey düşmân-ı Muhammedî,
Siz küfrânî, biz şükrânî; Siz bir taraf, biz bir taraf.

Sizler tuğyânî milleti, bizler Muhammed Ümmeti,
Siz Mervânî, biz Kurânî; Siz bir taraf, biz bir taraf.

Siz Mervânî-i Cehennemî, biz Muhammedî-i Cennetî,
Siz Şeytânî, biz Rahmânî, Siz bir taraf, biz bir taraf.

Siz Muâvîler askeri, biz Haydârîler leşkeri,
Siz kahrânî, biz lütfânî; Siz bir taraf, biz bir taraf.

Siz Yezîdî, siz pelîdî, biz Hüseynî, biz şehîdî,
Siz butlânî, biz hakkânî; Siz bir taraf, biz bir taraf.

Siz düşmân-ı Mustafa, biz bende-i Âl-i Âbâ,
Siz hasmânî, biz Rahmânî; Siz bir taraf, biz bir taraf.

Siz kâtil-i Âl-i Zehrâ, biz mâtemdâr-ı Mustafâ,
Siz Şimrânî, biz hüznânî; Siz bir taraf, biz bir taraf.

Siz Haccâcî, siz leccâcî, biz Kanberî ve Peygamberî,
Siz nefsânî, biz rûhânî, Siz bir taraf, biz bir taraf.

Siz Şeytânî, biz Rahmânî, zıdd-ı ender zıddız hâsıl,
Siz zulmânî, biz nûrânî; Siz bir taraf, biz bir taraf.

 

Bu yazıyı yazmadan önce okuduğum. Ve yazıyı yazarken bazı bölümlerini kaynak olarak kullandığım kitaplar:

Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre-Vahye Göre Akıl

Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre-İlimde Demokrasi Olmaz

Zengezorlu Behlül Behcet Efendi-Âl-i Muhammed Tarihinde Teşrih ve Muhakeme

Mehmet Akif Arlı-Hadislerle Ezelden Ebede Ehl-i Beyt Davası

 

 

Emirhan Gençay Gül

Son Yazılar

TRÇ ittifakı Türkler için Stockholm sendromudur 

Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku

16.04.2026

Uygur ailelerinin ayrılığı

Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku

14.04.2026

Siyasal tutumların katılaşması

Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku

07.04.2026

Yeni jeopolitik gelişmeler ışığında İran-Türkiye

Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku

02.04.2026

Ege’ye dikkat!

Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku

25.03.2026

Taştaki söz, bozkırdaki ruh: Atalarımın izinde bir diriliş

Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku

24.03.2026