Yükleniyor...
Türk insanı, 23 senedir kendi tercihi ile maruz kaldığı bir siyasal sistemin içinde yaşıyor. Bu sistem, başlangıcından bu yana ideolojik ve eylem bakımından bir milim şaşmadan yoluna devam ederken, zaman zaman söylem değişiklikleri yaparak varlığını sürdürdü. O kadar ki güzel Cumhuriyet’imizin asırlık yaşını kutlarken, ağzımızda buruk bir tat kalmasında bile etkin rolü üstlendiler. Haşmetli iktidarlarını dayandırdıkları duygusal temellerden biri de kültürümüzün ve manevi değerlerimizin baş tacı sayılan dinimizdi.
Türk toplumu tarihinin her döneminde, dini ne olursa olsun inancına sahip çıktı. Onu korumak, geliştirmek ve yer yer de yaymak için elinden gelen gayreti gösterdi. Bu son dediğim, özellikle toplumun orta ve alt katmanları, yani halk içinde daha samimi bir şekilde süregelir. Siyasetin temsilcileri ise tarihin farklı dönemlerinde, farklı saiklerle, farklı yaklaşımlar sergilemiştir. Kimi dini kullanarak otoritesini kuvvetlendirmeye çalışmış, kimi onu toplum kültürünün ayrılmaz bir parçası görerek değerler dünyasında kıymetli bir yere oturtmayı tercih etmiştir.
Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde, biraz da pek çoklarına “rağmen” ilke kabul edilen ve ağır aksak da olsa uygulanmaya çalışılan yeni düzen ise laiklikti. Laiklik, tabir caizse dini devletten, devleti dinden kurtaran çift yönlü etkisi, zamanla halkın genelinde hâkim kabul hâline gelse de durumdan “rahatsız” olanlar için her daim “baş düşman” kategorisindedir.
Bu düşmanlığı, dinbazlığın siyaset sahnesindeki hâkim rolüne ve din bilmezliğin halk nezdindeki ağırlığına bağlamakta fayda var. Yalnızca Türkiye için değil, tüm inanışlar ve tüm ülkeler için aynı durum geçerli.
Felsefede, “Tanrı’dan insana güç transferi” diye isimlendirilen bir kavram var. Bu kavram farklı yaklaşımlarda, farklı etki sahalarına sahip. Bu güç transferini bazıları, örneğin Hegel gibi düşünürler ırka (Cermen ırkı vb.), bazıları bir millete, bazıları bir devlete, bazıları ise doğrudan insana atfediyor.
Devlete güç transferi dediğimizde, aklımızda canlanan ilk şey muhtemelen doğrudur. Devlet, Tanrı adına karar alıyor, Tanrı adına hareket ediyor. Böyle bir durumun toplumların başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Zira, uzağa gitmeye gerek yok: İsrail örneğinde bunu bütün bir dünya olarak gözlemliyoruz.
Tanrı’dan bireye güç transferi dediğimizde ise anlamamız gereken daha farklı bir şey. İnsan, yaşadığı dünyada birtakım sonuçlar yaratacak eylemlerde bulunur. Bu eylemleri yaparken Tanrı’dan kendisine bir güç bahşedildiğini düşünebilir. Ancak bununla beraber, ciddi bir sorumluluk aldığının da farkında olmalıdır. Eğer bu sorumluluğun gerektirdiği işleri yapmazsa, işine geldiğinde o gücü tahakküm kurmak için kullanırsa, işine geldiğinde “Bunların hepsi kader planı içinde!” diyerek Allah’tan gelecek bir kudretin ya da bir iradenin beklentisine girerse veya daha kötüsü, öyleymiş gibi davranırsa, bu güç transferi aslında etik anlamda boşluğa düşer. Buna din felsefesinde “Zayıf Tanrı Doktrini” diyorlar.
Şöyle açıklayalım. Bu doktrine göre Tanrı bile isteye kendi gücünü kısıyor ve kendisini “zayıf Tanrı” yapıyor. Sonra o gücü insana aktararak yer yüzünde kendisi gibi, yani Tanrı gibi davranacak bir insan yaratıyor. Burada tabiî ki inananlar için Tanrı’nın kendi gücünü kısması gibi bir durum söz konusu değildir. O sebeple bu kısmı bir kenara bırakıyorum. Ama ikinci kısımdaki “güç aktarımı” meselesi hayli makûl.
Kasıt şu: Bu dünyada olacak her ne varsa ey insan! Bunların tamamı senin elinle gerçekleşecek. Bu hususta sana peygamberler, kitaplar gibi rehberler ve pusulalar da gönderildi. Kur’an mesela… Kur’an, Allah hakkında bir kitap değildir. İnsan hakkında bir kitaptır. Allah hakkında verdiği bilgilerde bile insanın sorumluluk ve kudret mekanizmalarını motive eden hitaplarda bulunur.
Bu neyi gösteriyor biliyor musunuz? İnsan yoksa hiçbir şey yok. Fakat burada da hemencecik büyük bir yanılgı içine düşüyoruz. “Her şey insan için yaratılmıştır. İnsan yaratılmışların en üstünüdür!” gibi bencilce bir tavra bürünüyoruz. Oysa tam olarak öyle değil. Rahman Suresi’nin 10. ayetinde “Allah, yeri canlı yaratıklar için var etti.” der. Eğer mesele insanın üstünlüğü olsaydı; canlı yaratıklar yerine insanlar için yarattı derdi. Benzer şekilde evrensel işler de biz olmadan, kendiliğinden devam eder. Yasaları var çünkü, o yasalar çerçevesinde ilerleyen bir düzen var. Biz sadece o yasaları tespit edebilen varlıklarız. Yasalara müdahale edemiyoruz. Edersek, boyumuzun ölçüsünü alıyoruz. Ama bugün, ama yarın… Esasen burada kastedilen, insan ontolojisinin eylem kazandığı bir dünyanın, örneğin toplum düzeninin, ancak insanın özne olduğu yerde can bulabilmesidir.
İşin özüyse, bu özne olma yolculuğunda yolun ne tarafında bulunduğumuzla alakalı. “İyi insan mıyız yoksa kötü insan mıyız? Sorumluluk alabilen insan mıyız yoksa sorumsuz muyuz? Liyakatli bir insan mıyız yoksa yalan dolanla mı bezeliyiz? Duyarlı bir insan mıyız yoksa bencil miyiz? Erdemli bir insan mıyız yoksa ahlâksız mıyız?” gibi… Bu soruları çoğaltabiliriz.
Çünkü dünya, iyilerin sayısı çoğaldığında iyi bir dünya oluyor, kötülerin sayısı çoğaldığında kötü bir dünyaya evriliyor. İşte o bütün ayetlerin, öğretilerin, kültürlerin, medeniyetlerin insana gösterdiği şey budur.
Bununla birlikte her düzen, varlığını bir ilkeler bütününe borçludur. İnsan kendi duruşunu o ilkelere entegre edemezse, başına bir felaket geldiğinde “Ey Allah’ım niye böyle oldu? Neden bize yardım etmedin, neredesin?” sorusu da anlamını kaybeder. Çünkü aslında o soruyu ta en başta, Tanrı, insana soruyor. “Ey insan! Senin yaşadığın dünyada hâlâ sorunlar var, hâlâ katliamlar var, fitne var, adaletsizlik, yolsuzluk var, düzen bozucular var. Bunu düzeltmek senin sorumluluğunda, sen neredesin?” diyor.
Özetle Tanrı sanıldığı gibi bize roller biçip yazdığı senaryoyu oynamamızı, bunun adına da kader diyerek O’nun kudretini küçümsememizi istemiyor. Bize iyilikleri ve kötülükleri çeşitli sahnelerle anlatıyor. Ortaya ilkeler koyuyor. Akıl ve irade veriyor. Ve özgürce seçim yapmamızı söylüyor. Sonunda da yaptığımız seçimlerin sorumluluğunu üstlenmemizi bekliyor. Yani ortada kurgulanan bir şey yok. Kurgulayan da oynayan da perde kapanınca alkışlanan ya da yuhalanan da biziz.
Dolayısıyla insan, ister tekil hayatında isterse toplumun olağan akışında, yapıp ettiklerinden olduğu kadar çevresinde olan bitenden de sorumlu. Bu, bize şu çarpıcı gerçeği söylüyor: Tanrı bizim hizmetçimiz değildir!
Şimdi bunu Türk siyasetinin bugünü, özellikle de son dönemde hayatımızın ortasına oturan ve toplumun %98’ini temsil ettiğini iddia ettikleri Öcalan komisyonu meselesi üzerinden örneklendirelim.
Bu konuyu AKP boyutuyla ele almayı reddediyorum. Çünkü bahsettiğimiz gibi bizde devlet başkanı, kendisini tırnak içinde Tanrı’nın gölgesi olarak görebilir. Tanrı, yeryüzündeki her bir kuluna adaleti, merhameti ve basiretiyle davranıyor. Hiç kimseyi ayırmıyor. Herkese nasibini bir şekliyle veriyor. Peki, devlet başkanı böyle mi yapıyor? Hakkı hukuku gözetiyor, nepotizme gitmiyor, taraftar mantığıyla hareket etmiyor mu gerçekten?
Bunların hiçbirini yapmadan, sadece Tanrı’yı taklit ederek bir ülke yönetmek isteyen yönetici için nasıl Tanrı’nın güç transferini tamamlamış ya da Tanrı’nın gölgesi olmuş yönetici diyebiliriz? Öyle mi deriz, yoksa güç zehirlenmesi yaşıyor mu deriz? Günün sonunda hepimizin aklında aynı cevap şekilleniyordur herhâlde.
Öte yandan AKP bir sonuç. Sonuç yalnızca semptom gösteren bir niteliği haizdir. Semptom hastayı rahatsız eder, doğru. Ama düzenli kontrol ve erken teşhis hayat kurtarır.
Şimdilerde milliyetçi muhalifler, özellikle de aktif siyasetten bağımsız kişi ve gruplar tamamen bu semptomlara odaklanmış durumda. Dolayısıyla buldukları çözüm de tedaviye yönelik değil, ağrıyı baskılamaya yönelik oluyor. “Hele bir gitsinler de sonrasına sonra bakarız” demek de bir ağrı kesicidir, “Bu kılcal damarlara kadar girmiş yapı yerine, ötekiyle mücadele etmek daha kolaydır” demek de aynı etken maddeye sahiptir.
Oysa sonuç, gösterdiği somut semptomlardan öte sebeplere de bağlıdır. O sebepleri ortadan kaldırmadan ya da bozuklukları onarmadan hastalığın iyileşeceğini sanmak, ancak kocakarı ilaçlarından ya da yemek tarifi verir gibi sayı tarifi vererek Allah’ın sıfatlarını okumaktan medet umanların yapacağı şeydir.
Esasında o sebebi, yani AKP’ye giden yolları ve o yolları AKP’ye canhıraş açanları konuşmak gerek. Örneğin CHP’yi…
CHP gerçekten özellikle son dönemlerde çok ciddi adaletsizlikler silsilesinin muhatabı oldu. Allah var, güzel de bir mücadele ve dayanışma örneği gösterdi, elbette kendi içinde. Fakat bir düşünürün deyişiyle: “Bugün bir söz söylediği için insanların içeri alınması sevindiricidir. Sözün hâlâ gücünün olduğunu gösterir. Ama eylem o sözün arkasından gelmezse, sadece bir retoriktir.”
İşte CHP o eylemi gerçekleştiremedi. Miting yapmak iyi bir fikirdi. Fakat o mitinglerde, insanların yalnızca CHP ve uğradığı haksızlıklar için toplandığını zannetmek acizlikti. Siyasetini yalnızca İmamoğlu’nun özgürlüğü ve Cumhurbaşkanı adaylığı üzerinden şekillendirmesi acizlikti.
Nitekim geldiğimiz noktada kurulan bu komisyon, âdeta kendisine bir dayatma hâlini aldı ya da kendisini Batılı devletlere “onu alma beni al” pazarlığının nesnesine dönüştürdü.
Yirmi üç senedir, AKP için en büyük düşman CHP idi. Şimdi CHP olmadan, komisyon kurulamıyor. Neden? Yirmi üç senedir bin tane araştırma komisyonu önerisi sunan CHP’nin bir önerisi bile kabul edilmemişken ne oldu da CHP’siz komisyon kurulamaz oldu?
Bir hikâye vardır, bilenler bilir. Stalin’in tavuğu…
Stalin bir gün Komünist Parti ileri gelenleri ile içki masasındadır. Bir ara elindeki çatalı önündeki Votka şişesine vurur ve herkesi dikkatle kendisini dinlemeye davet eder. Der ki;
“ – Bana şu sorunun cevabını kim verecek: Halkın yönetime kayıtsız şartsız itaat etmesi ve liderin her dediğini onaylaması nasıl sağlanabilir?”
Tamamı çakırkeyif olmuş parti yöneticilerinin her biri kendince cevaplar verir. Kimisi disiplin ve sertlikten, kimisi adalet ve eşitlikten, kimisi sürgün ve hak mahrumiyetlerinden, kurşuna dizmenin caydırıcılığından, toplu katliamlardan söz ederler.
Ancak Stalin verilen cevapların hiçbirini beğenmez.
Masanın karşısında hazır-olda bekleyen Kızıl Ordu muhafızına emir verir:
“- Çabuk bana bir tavuk getir.”
Emir derhâl yerine getirilir ve tavuk Stalin’in eline verilir. Stalin, adamlarının gözünün içine baka baka başlar tavuğun tüylerini canlı canlı yolmaya. Feryadına aldırmadan tüm tüylerini yolduğu ve cascavlak bıraktığı tavuğu odanın ortasına salıverir.
“ – Şimdi dikkatle izleyin tavuğu” der. “Bakalım nereye gidecek?”
Zavallı tavuk bu azaptan kaçıp kurtulayım diye can havliyle dışarı kaçar. Soğuktan tir tir titrer. Dönüp masaların altına girer, duvar diplerine koşar; tüysüz vücudu, kanatları yara bere içinde kalır. Şömineye yaklaşır, tüysüz derisi kavrulur. Tavuk çar naçar biraz önce tüylerini yolan Stalin’in bacakları arasına girip sığınır. Stalin yediği ekmekten birer birer kırıntıları tavuğun önüne atar. Stalin’in elinden yemlenen tavuk artık o nereye yönelse ardından gider. Manzarayı hayretler içinde izleyen Komünist Parti Politbüro üyelerine dönen Stalin, gevrek gevrek gülerek şöyle der:
“- Gördünüz mü? Halk dediğiniz topluluk bu tavuk gibidir. Tüylerini yolup serbest bırak. O zaman onları bir avuç kırıntıyla yönetmek mümkün olur.”
Şimdi CHP’de de böyle oldu. Kontrollü muhalefet inşa etme çabası her dönem işe yarıyor.
Ben bunlarla menemen bile yapmam diyen Özgür Özel, birdenbire komisyona üye vermeye karar verdi. Günlerce kendini naza çekse de aslında esas niyetini, ta Ekim 2024’te: “El yükseltiyorum Devlet Bey, ben de Kürtlere bir devlet teklif ediyorum; tam olarak kendilerini ait hissetmeyen bütün Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum. Varsanız, hep beraber bunu yapalım.” diyerek belli etmişti.
Bunlar bizim gibi bir türlü gelişemeyen ama hâlâ gelişmekte olduğunu iddia eden ülkelerde yeni şeyler değil. Benzer durumu, 80’de Ecevit yasaklı hâle gelince boşa düşen CHP oylarını toplamak için kurulan Sosyaldemokrat Halkçı Parti’de (SHP) de görüyoruz. Darbe sonrası tek başına iktidara gelen Anavatan Partisi (ANAP), kısa sürede hırsızlıkla, yolsuzlukla anılmaya başlayınca ve memleket yine ağır bir ekonomik baskı altına girince halk SHP’ye yöneldi. Parti, 1989 yerel seçiminde büyük bir başarıyla birinci parti oldu. Tüm anketler bir sonraki genel seçimde tek başına iktidar olacağını gösteriyordu. Ama 2 yıl sonra gerçekleşen genel seçimlerde SHP, Halkın Emek Partisi’yle (HEP) ittifak yaptı. Gerekçe de tam da bugün olduğu gibi demokratikleşme ihtiyacıydı. Canım ülkem 100 senedir demokratikleşe demokratikleşe akvaryum arkasından çekilmiş müstehcen vekil videolarında, adamların ahlâksız cinsel hayatlarını çekirdek kola eşliğinde izleyecek kadar demokratikleşti ama hâlâ yetmiyor!
Tam da bugünkü CHP gibi o günün SHP’si de Leyla Zana denen terör işbirlikçisini kendi listelerinden vekil yapınca ve o da meclis kürsüsünde Kırmancça yemin edince, SHP demokratikleşmesini de aldı gitti işte. En azından o zamanlarda partiler boyunun ölçüsünü alıyordu, şimdilerde gariban çiftçiler analarını da alıp gitmek zorunda kalıyorlar.
Sonra ne oldu? Merkez sağ ile CHP ve devamları birbirini yerken, dinbazlığın önü açıldı. Bugün “Aman efendim, hele bundan bir kurtulalım da gerisi kolay” denilen Tayyip Erdoğan, %25 oyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, bir alyansla başladığı siyaset yolculuğunda, 28 Ağustos 2025 itibariyle cumhurbaşkanlığının 11. yılını kutluyor.
O gün CHP’nin Kuvayımilliye’nin devamı olmasından duyduğu sorumlulukla SHP’yi uyaran Bülent Ecevit gibi isimlere kulaklarını tıkadıkları gibi, bugünün CHP yönetimi de kendisini uyaran nice yurtsever CHP’li ismi umursamayarak aynı sonla karşılaşmaktan ya korkmuyor ya da böyle olması için kurgulandı. Bunun başka açıklaması yok. O Bülent Ecevit ki, bizim mahallenin yıllarca siyasi ve ideolojik rakibi olmuştur. Dedesinin mezarında Kürdizade yazar. Ama aynı Ecevit, “Dedemin Kürt olması benim için bir şey ifade etmiyor. Herhangi bir eziklik ya da üstünlük hissetmiyorum. Hepimiz Cumhuriyet değerlerine sahibiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin fertleriyiz.” diyebilen bir isimdi.
Neymiş? AKP-MHP-DEM (DEM de rezervli) kapalı kapılar ardında konuşmasınlar CHP orada şeffaflığı temsil etsinmiş. Şeffaflık dediğimiz de gizlilik oylamasında gerile gerile kaldırdıkları elleri kadar.
Zaten, DEM aracılığıyla masaya PKK’nın taleplerinin getirileceği belli bir şey. Terörist başı video çekti; açıkça biz siyasi muhatabız, ulusal kurtuluş savaşımızı kazandık artık sıra bürokratik işlere geldi dedi mealen de olsa. CHP ise komisyonun adına, demokrasi kelimesini ekleyince Ekrem İmamoğlu’nu çıkaracağını sanıyor olsa gerek. Yahut Ekrem İmamoğlu yabancı gazetelere (The Economist) “Süreci olumlu buluyorum” diyerek âdeta “onu alma beni al” diye Batı’ya göz kırpınca çıkıp cumhurbaşkanı olacağını sanıyor.
Parça pinçik edilmiş bir memlekette cumhurbaşkanı olunca başınız göğe mi erecek sahiden?
Bir de şu var: “Türkler etnik üstünlüklerini kaybediyorlar, ondan rahatsızlar” diyorlar.
Bir türlü öğretemedik ama biz azmi Namık Kemal’den öğrendik. Ne diyordu: “Felek esbab-ı cefasın’ toplasın gelsin / Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.” Haliyle bir daha, usanmadan, tane tane anlatmalıyız.
Bize ve anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes, etnik kökenine bakılmaksızın Türk’tür. Hani şu birilerinin “Kurucu Önder” bizim “bebek katili alçak bölücü başı” dediğimiz Öcalan’ın, değişsin diye komisyon masanıza kanlı karanfille gönderdiği 66. Madde var ya, tam olarak bunu diyor.
Tüm dünya örnekleri, modern çağın siyaset, sosyoloji bilimleri aynı şeyi söylemesine rağmen anlaşılamayan, adeta limbik sistemlerle inanılan ve algılanan tek şey etnisite. Dolayısıyla Türk’ü de etnisiteye indiriyorlar.
O zaman kimmiş bu etnik Türkler bir konuşalım. Mesela Toroslarda, Ege’de konar-göçer yaşayan Yörükler yeterince etnik Türk mü?
Peki, devlet bu insanlara sırf etnik Türk oldukları için ne verdi? Vergi almaktan başka… 2025’in ilk beş ayında 4 trilyon 6 milyar 528 milyon lira vergi ödemişiz. Hep beraber… Yine de geçtiğimiz köprüye para veriyoruz. Yine hep beraber… Devlet, “Kardeşim sen etnik Türk’sün, Allah aşkına bendensin geç!” mi diyor?
Mersin’in, Adana’nın, Antalya’nın yaylalarından gelen Yörük çocukları lastik ayakkabılarıyla, bin bir yokluk, fakirlik içinde, bir yandan koyunuyla, keçisiyle uğraşıp, bir yandan da her gün kilometrelerce yol gidip okumaya uğraşıyor. Kürt etnisitesinin çocukları gibi… Niye? Köy okullarını kapattılar diye… Ankara’nın göbeğindeki Yukarı Gicik Köyü’ne 2015’ten önce belediye aracı gitmiyordu. Ankara, Ankara! Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti. Kimse de “Devlet bize bakmıyor ya da Cumhuriyet’in ne hayrını gördüm” diye mızmızlanmadı. Çiftçilik yapan tarlasını, bahçesini ekti; işçilik yapan fabrikasına gitti.
O barbar dediğiniz, ezdiler bizi dediğiniz etnik Türkler de bir dirhem hayır görmemiştir ama yazın yaylasındaki çadırının bir köşesinde Türk bayrağını dalgalandırmayı ihmal etmemiştir.
Canı isteyen siyasetçi sülalesini işe sokarken, canı isteyen siyasetçi, askere gitmesin diye oğluna çürük raporu almaktan utanmazken, o yıkık dökük evlerin 20 yaşına basmış gencecik oğulları, omuzlarına kırmızı yemeniyi alıp kınalı elleriyle ölüm avına gözü kapalı giderler. Ölürlerse tabutlarına dirsek koyup “kelle” derler; anaları da dudağını ısıra ısıra ayakta durmaya çalışır. Etnik Türklerin analarının gözyaşı, yaştan sayılmıyor olsa gerek…
Şimdi diyorlar ki bu ülkede “etnik Türkler” ayrıcalıklıydı, öyle mi? Bu bambaşka bir yalancılık, bambaşka bir yüzsüzlük ve utanmazlık…
CHP de sağda solda anayasanın ilk dört maddesine dokundurmayız diyor. Bir de dokundursaydınız! İlk 4 maddeye dokundurmayız ama 66. madde, 42. madde konuşulabilir. Tam olarak Neşeli Günler filminin Nilgün karakteri tadında bir cümle: “Annem göster ama elletme dedi!”
Şöyle enine boyuna 66. maddeyi, 42. maddeyi tartışmanın zamanı geldi gibi… Bu maddeler sırasıyla millet tanımımız ve dilimizle ilgili.
Şimdi, bilmeyen öğrensin, bilen tekrar etsin, fesatlık yapan da fitnesinde boğulsun.
– Bizde hiçbir etnik kökene/gruba veya bunların diline/kültürüne düşmanlık yoktur. Aksine hepsi değerlidir, yaşatılmalıdır. Çerkes de kendi kültürünü/dilini yaşatsın Kürt de Yörük de Çepni de Laz da Arap da. Daha bu ülkede kaç tane etnik grup olduğunu düşünüyorsanız hepsi…
– Fakat ulus devleti, resmî dili (yani ana dili, anasının dilini değil) öğretir. Çünkü bu bir kimlik inşasıdır. Varoluşunu kurguladığı temel taştır. Bu temelin üzerine inşa ettiği dili ve kültürü teşvik eder, yaymaya çalışır. Çünkü sınırları içinde yaşayan tüm insanları dayanışma içinde yaşatmak, birleştirmek ister. Ve bu dayanışmanın vazgeçilmez unsurlarından biri dildir. İnsanları bununla birleştirir, hatta eşitler.
Edirneli Şırnaklıyla, Trabzonlu, Antalyalıyla, Muğlalı Antepliyle bu şekilde millet hâline gelebilir. 6 Şubat 2023 depreminde Diyarbakır’daki Sözel Apartmanında kaybettiğimiz 48 kişiye de 10 Ağustos 2025’te Balıkesir’de yıkılan binadan kurtulamayan vatandaşımıza da aynı derecede üzülmemizin yegâne sebebi budur. Hatay, Maraş, Adıyaman demeden, insanların akın akın varını yoğunu bölgeye aktarması, aslında bu maddeler sayesinde oluşan dayanışma, fedakârlık ve birlik bilincinin üstüne inşa edilmiştir. Ve bu topraklar üzerinde yaşayan her bir ferdin eşit olduğu ilkesinin doğal kabulünü gösterir. Ulus devleti ve onun getirdiği düzenlemeler de bu eşitliği, o insanlara öğretir.
– Belli bir ölçüde entegrasyon kaçınılmazdır. Bu bizim ülkemize de has değildir, dünyanın her yerinde böyledir. Fransa’da da Almanya’da da böyledir. Banu Avar’ın, Patrik Deveciyan’la konuşmasında kendisinin Ermeni kökenini hatırlatması üzerine nasıl katıksız bir Fransız olduğunu anlattığı hikayesi malûmunuz. Bu entegrasyon, vatan üzerinde yaşayan herkesi kendi ağızlarını/diyalektlerini bırakıp İstanbul Türkçesinde yazıp konuşmaya, kendi topluluğu üstünde millet denen topluluğa entegre olmaya zorlar.
– Ulus devletin üzerine inşa edildiği dil ve kültür haricinde herhangi bir dil ve kültürün siyasi tanınma talep etmesi, bir egemenlik talebini de beraberinde getirir. Bu da bir ülkede birden fazla egemenlik alanı, birden fazla millet ve dolayısıyla ayrılıkçılık/bölücülük anlamına gelir. Bu durum, toplumun birlik, dayanışma ve eşitlik ruhunu zedeler. Biri diğerini öteki olarak görmeye ve doğal bir refleks olarak düşmanlaştırmaya başlar. Yani bugün sözde pozitif entegrasyon, özde eyalet istemi sonucunda siz ergen çocuklar gibi “Ben devlete vergimi vermeyeyim ama ödeneğimi de alayım.” derseniz berideki de “Bunları neden benim vergimle bedavadan besliyorsunuz?” demeye başlar ki, bu felaketin vücut bulmuş hâlidir.
Velhasıl, etnik kimliğine, kültürüne sahip çıkmak, onu yaşatmak en doğal haktır; ama onun için siyasi egemenlik talep etmek etnik bölücülüktür; bundan herkes, hepimiz zararlı çıkarız, bu davayı güdenler başta olmak üzere tüm ülke kaybeder.
Özetle, kendisini Cumhuriyet’in kurucusu zanneden CHP, yatıp kalkıp Kürt Sorunu var derken de, tek sorunun kendi belediye başkanlarının hukuksuz şekilde tutuklanması olduğunu düşünürken de, sırf bunu çözmenin bir yolu olarak gördüğü komisyona girerken de AKP’nin iktidarına giden yolları açmıştır. Nihayetinde Tanrı’yı zayıf, kendini Zeus zannedenlere adını bile koyamadıkları milleti mahkûm ederler.
Not: Bu yazı, Kritik 101 programının 8. Bölümünde Dr. Burçin Öner’in konuşmasının genişletilmiş hâlidir.