Demokratik bilincin yükseldiği toplumlarda seçmenler, çoğunlukla başarısız olan siyasetçilere karşı oylarıyla sorgulayıcı bir tavır gösterirler. Siyasetçiler, bu mesajı doğru algılar ve kendilerine çeki düzen verirler. Çeşitli çaresizlik içinde olan toplumlarda ise seçmenler, çoğunlukla kendilerini güvende hissetmek adına güçlü görünen iktidarın gölgesinde olmayı bir zorunluluk olarak görürler.
Yönetim ilişkilerinde algılanan her eşitsizlik durumu, bunun bilincinde olan kişilerin zihninde belirli bir uyumsuzluk ve gerilim nedenidir. Eşitsizliğin farkında olunmasından doğan gerilim ilk andan itibaren organizmada zihinsel tepkiye yol açar (Adams, 1963, 422-436). Bu tepki, yaratılışın mayasında var olan eşitsizliklere karşı korunmanın doğal bir refleksidir.
İnsanların doğasında, eşitsizlik ve haksızlık karşısında zihnen ve vicdanen rahatsız olma eğilimi, yaratılışa kodlanmış soylu bir reflekstir. İlk fırsatta dışa vurularak haksızlığa itiraz edilir, direnmeye ve muhalif tavra dönüşür. Bu, eşitsizliklere karşı direnme sürecinin başlangıç noktasıdır. Sömürücü düzenler ve egemen sınıflar, eğitim ve kültürel şartlanma yoluyla bu eşitsizlikleri meşru göstermede çok başarılıdır. Bu anlamda, toplumsal sistemden kaynaklanan eşitsizlikler, yoksul kitleler üzerinde yürütülen ideolojik eğitim ve siyasallaşmış inanç yoluyla onlara olağan olarak algılatılır. Buna karşılık, akılcı düşünce yoluyla eşitsizliği algılayan ve yaratılışın özüne uygun düşecek şekilde haksızlığa itiraz eden ve direnen insanlar ise çoğunlukla baskı altına alınır. Egemen sınıflar, adaletsizlik ve eşitsizlikleri gidermek yerine -maliyeti daha düşük olduğu için olsa gerek- direnenleri yıldırma ve sindirmeyi daha çok tercih ederler.
Yöneticilerin ve egemen sınıfın mevcut düzene itiraz eden kişi ve gruplar üzerindeki yıldırma çalışmaları sonucunda, bir kısım insanlar direnmekten vazgeçer. Bir kısım düşünen insanlar direnerek sivil itaatsizliğini sürdürür. Ancak, bazı kişiler ise eşitsizlik algısının verdiği iç huzursuzluk ile dıştan yapılan baskı arasında sıkışmadan çok sıkılarak, eşitsizlik ile ilgili algılarından vazgeçerler. Böylece, zihnin eşitsizlik algısını bastırmak için dış baskının maksadı yönünde mevcut algıları değiştirme yönüne giderler. Bu yüzden, egemen yöneticiler, işlerine yaradığını gördükleri sürece muhalifler üzerinde baskı ve kötülüklerini sürdürme eğiliminde olur.
Bu teoriye göre, insanlar her ortam ve alanda kendilerinin oraya verdikleri katkı ve aldıkları karşılıklar ile başka insanların katkı ve karşılıklarını karşılaştırırlar. Başka insanlara göre kendilerine haksızlık yapıldığını düşünen insanlarda derin bir eşitsizlik algısı ortaya çıkar. Normal şartlarda, insanlar, özellikle kendi aleyhlerinde olan eşitsizliği gidermek maksadıyla bu haksızlığı yaratan özne ya da kaynağa muhalif olma ihtiyacı hisseder. Kişinin bu haksızlıktan kurtulmasının birtakım seçenekleri ve yolları vardır. Haksızlık kaynağı ile kendisi arasındaki eşitsizlik, kişisel mücadele yoluyla telafi edilecek boyutta ise muhtemelen bu uğraş sonucunda haksızlık giderilebilir. Ancak, eşitsizliğe neden olan güçlü taraf ile bu ilişkinin mağduru olan zayıf taraf arasındaki güç mesafesi çok yüksek ise muhtemelen mevcut eşitsizliği gidermek mümkün olmayacaktır. Direnmekten vazgeçenlerin süregelen gerilimden kurtulmak için iki seçenek kalır: Bulunduğu diyarı terk etmek ya da eşitsizlik algısını değiştirmek (Campbell, 1970,349-350).
Algılanan eşitsizlik ile ilgili mücadele göze alınmadığı ya da uğraşıldıktan sonra yenilgi durumunda yaşanan çaresizliğin verdiği zihinsel acıyı dindirmek için karşı tarafın sevilir hâle gelmesi, Ortadoğu kültürlerinde çok sık rastlanan bir olaydır. Söz gelimi, Türk kültürüne bir Ortadoğu anlayışı olarak sonradan sokulan ‘bükemediğin eli öpeceksin’ sendromu, ülkemiz siyaset kültürüne de bulaşmış gibi görünüyor. Haksızlık ve eşitsizlikleri algılama düzeyinde bilgisi olmasına karşılık, bu kötülüklerle uğraşma iradesi zayıf kalan bazı kişiler, uğraş verme sorumluluğundan kurtulmak amacıyla bu algıları değiştirme yönüne saparlar. Uğraş verilmesi sonrasında sürekli yenilmişlik psikolojisi altında bir iç huzursuzluk yaşamak yerine, güçlü tarafın safına geçerek yeni fırsat ve imkanlardan yararlanma yolu tercih edilir.
‘Sindirim’ olgusu, canlı organizmada besinlerin bedensel enerjiye dönüştürülmesi sürecidir. Sindirim sistemi, çeşitli besin maddelerini kendi kimyasal yapısına dönüştürür. Görkemli Türkçe’mizde bu kavram, kişilerde biyolojik bir süreci açıkladığı gibi, ‘içine sindirme’ deyiminde olduğu gibi zihinsel ve vicdani olarak belirli olayları kabullenmeyi de açıklar. Aynı zamanda, ‘sindirme’ işlemi, güçlü tarafın zayıf olanları yıldırması sonucunda taraf değiştirme davranışlarını da açıklar. Haklı ve mantıklı gerekçeler olmadan bilinen siyasi görüşlerden vazgeçmeyi ya da saf değiştirmeyi siyaseten bir ‘sindirilme’ olarak görmek mümkündür. Bu bağlamda, siyasette sindirme olgusunu, güçlü bir kesim tarafından karşıt görüşlü olan bazı popüler kişilerin büyük bir ‘çıkar’, ‘korkutma’ ve ‘şantaj’ yoluyla zihnen ele geçirilmesi olarak anlamak gerekir. Söz gelimi, kitle kültürü ortamında ‘Çoğu kişinin bir fiyatı vardır.’ söylemi çerçevesinde, kendisine vazgeçemeyeceği bir çıkar sağlanan birçok siyasetçi saf değiştirmiştir. Büyük bir skandal olma özelliği olan bir durumun açıklanması tehdidinin de siyasette saf değiştirmede işe yaradığı görülmüştür.
Siyaset alanında taraf değiştirmede en şaşırtıcı olanı, milliyetçi kökenlilerin Türklük takıntısı olan siyasal ümmetçilere olan destekleridir. Siyaseten sindirilmiş olan bir kısım milliyetçi kökenli kişi ve partiler, ortada haklı ve mantıklı bir neden olmaksızın kendilerini aşağılayan iktidara yanaşarak hizmet eden birer ‘eleman’ hâline geliyorlar. Bazı yetenekli ve duyarlı muhalif insanların, sürekli olarak iktidar tarafından devşirilmesi siyasi muhalefeti parçalıyor. İktidar, toplumsal sorunları çözme imkânı verecek bilgi ve düşünce birikiminden ve gerekli kadrolardan yoksun olması nedeniyle kendini yenileme ve yeniden üretme kapasitesine sahip değil. Ancak, siyasi muhalefetin de bilgi ve düşünce donanımı yeterli olmayınca ortaya çıkan (ya da çıkarılan) siyasi muhalefetin parçalanmışlığı ve boşluğu üzerinden iktidar varlığını sürdürüyor.
Yönetici ve egemen sınıfların, toplumsal muhalefeti durdurmak ve susturmak adına yaptıkları baskı, kendilerinin beklentilerine uygun sonuç verdiği sürece devam edeceğe benziyor. Bu durumda, üretken ve verimli bir şekilde kullanılacak olan yetenekli ve duyarlı insan kaynağı boşa harcanıyor. Aslında, daha uygar ve yaşanabilir bir ülke olmak için gerekli olan toplumsal enerji boşa gitmiş oluyor. İktidarlar, toplam nüfusun bir kesimi için gerçekte hiç de gerekmediği hâlde onlar üzerinde bir tahakküm kurmakla boşu boşuna enerji harcıyor. Toplumun, belki de en yetenekli, bilgili ve duyarlı kesimi ise hayatlarını ve sadece kendilerini savunmak için enerji harcıyorlar. Muhtemeldir ki iktidarın icraatını beğenmeyen muhalifler, mevcut gidişata göre daha iyi öngörü ve projeler geliştirecek düzeyde zeki ve bilgili insanlardır. Bu yetenekli ve çoğunlukla iyi yetişmiş insan kaynağının bir kısmı yurt dışına gitmek için can atıyor. Bir kısmı da yapılanlara itiraz ettiği ve daha etkili görüşleri olduğu için baskı altında olup sürekli kendilerini savunmak zorunda kalıyor. Bu bağlamda, Türk Edebiyatının büyük ustası Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Türkiye, evlatlarına, başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor.’ diyerek tarihe not düşmüştür (Enginün, Kerman: 2018, 259).
Sonuç olarak, yönetici ve egemen sınıflar, toplumun önemli bir kesiminde rahatsızlık yaratan eşitsizlikleri düzeltmek yerine, çoğunlukla ellerinde bulunan devlet aygıtlarını kullanarak, muhalifler üzerinde tahakküm kurmayı sürdürüyorlar. Her şeye rağmen, bilinçli, erdemli ve şahsiyetli kişi ve gruplar, sömürü ve eşitsizlikler karşısında susmaz. Bükemediği eli öpmez; her türlü haksızlığa itiraz ve muhalefet etmeyi sürdürür. O zaman, kendisi görmese bile, olanları Hak görür ve bilir; hakikat eninde sonunda yerini bulur; bir gün mutlaka dengeler yeniden kurulur. Türk tarihi bunun en sağlam kanıtıdır.
Stacy ADAMS (1963): “Towards an understanding of inequity” The Journal Of Abnormal And Social Psychology, 67(5), 422.
J.J. CAMPBELL; M. D. DUNETTE; E. E. LAWLER; K.E. WEICK (1970): Managerial Behavior Performance and Effectiveness McGraw – Hill Book, Company, New York-1970
İnci Enginün; Zeynep Kerman (2018): Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Baş Başa, 7. Baskı, Dergah Yayınları:370, İstanbul
Çocukların ve gençlerin karıştığı her şiddet olayında, yetkililerin ya da uzmanların çoğunun, suçu büyük ölçüde… Devamını Oku
Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku
Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku
Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku
Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku