<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aziz Bozatlı arşivleri - Milli Düşünce Merkezi</title>
	<atom:link href="https://millidusunce.com/category/s5-yazarlarimiz/aziz-bozatli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://millidusunce.com/category/s5-yazarlarimiz/aziz-bozatli/</link>
	<description>Dünyaya Türkçü bakış</description>
	<lastBuildDate>Sun, 19 Aug 2018 18:46:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>İngiliz Casusları&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</title>
		<link>https://millidusunce.com/ingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Jul 2018 10:02:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[AVRUPA]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[ORTADOĞU]]></category>
		<category><![CDATA[TARİHTEN ALINTILAR]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<category><![CDATA[ZZMİLLİ MESELELER]]></category>
		<category><![CDATA[ZZYAZARLARIMIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7636</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazıda, on yaşında ülkemize gelmiş, otuzlu yaşlarına kadar kalmış ve Osmanlı sadrazamı Mustafa Reşit Paşa’nın danışmanı konumuna yükselmiş bir İngiliz’in hayat hikâyesinden hareketle, üzerinde güneş batmayan İngiliz imparatorluğunun yüzyıllardır nasıl misyoner-casus yetiştirdiğini anlatmaya çalışacağım. Anlatacağım hikâyenin kaynağı, 1910-1911 yıllarında Yemen’de görev yapmış Ahmet Hamdi Paşa’nın 1914 yılında yazdığı hatırat niteliğindeki kitabıdır. Kitabın orijinal baskısını [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi/">İngiliz Casusları&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=%C4%B0ngiliz%20Casuslar%C4%B1%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=%C4%B0ngiliz%20Casuslar%C4%B1%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=%C4%B0ngiliz%20Casuslar%C4%B1%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=%C4%B0ngiliz%20Casuslar%C4%B1%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi%2F&#038;title=%C4%B0ngiliz%20Casuslar%C4%B1%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi/" data-a2a-title="İngiliz Casusları… Aziz Bozatlı yazdı"></a></p><p>Bu yazıda, on yaşında ülkemize gelmiş, otuzlu yaşlarına kadar kalmış ve Osmanlı sadrazamı <strong>Mustafa Reşit Paşa</strong>’nın danışmanı konumuna yükselmiş bir İngiliz’in hayat hikâyesinden hareketle, üzerinde güneş batmayan İngiliz imparatorluğunun yüzyıllardır nasıl misyoner-casus yetiştirdiğini anlatmaya çalışacağım.</p>
<p>Anlatacağım hikâyenin kaynağı, 1910-1911 yıllarında Yemen’de görev yapmış <strong>Ahmet Hamdi Paşa</strong>’nın 1914 yılında yazdığı hatırat niteliğindeki kitabıdır. Kitabın orijinal baskısını tesadüfen bulup okuyan <strong>Prof. Cemal Sofuoğlu,</strong> gözyaşlarını tutamaz, yüreği yanar. İster ki her Müslüman, her Türk bunu okusun ve yüreği yansın. Hatıratın Türkçesi, <strong>Prof. Cemal Sofuoğlu</strong> tarafından Arap alfabesi ile yazılmış aslından, notlar eklenerek, sadeleştirme ve düzeltmeler yapılarak yazılmıştır. Yazara <strong>Prof. Abdülkadir Şener</strong> ve <strong>Prof. Nahide Bozkurt</strong> uzmanlık alanları ile ilgili katkıda bulunmuşlardır. Kitabın adı: “MİSYONER”-İngiliz Misyoneri nasıl yetiştiriliyor? Tibyan Yayıncılık-2007-İzmir</p>
<p><strong>Ahmet Hamdi Paşa</strong> Yemen’de görevde iken bizzat tanıştığı iki İngiliz misyoneri daha vardır ama bu yazımızda arkadaşı <strong>Rizeli deniz yarbay kaptan Mustafa</strong>’nın Ahmet Hamdi Paşa’ya naklettiği Misyoner John’un hikâyesini anlatacağız.</p>
<p>Hikâyemize başlamadan önce iki konuyu açıklamak ihtiyacını duymaktayım:</p>
<p>Birincisi kitapta hemen hemen hiç tarih belirtilmemektedir. Görevdeki kişilerden ve dönemlerden bahsedilmektedir. Ben hem bunları dikkate alarak ve hem de başkaca kaynaklardan yaptığım çapraz kontrol ile yaklaşık tarihler vermeye çalıştım ki, hikâye daha somut olarak anlaşılsın.</p>
<p>İkinci konu yazarın misyoner dediği kişilere ben “casus” terimini kullanmayı tercih ettim. Çünkü kitapta anlatılan dört misyonerin de esas görevlerinin İngiliz dışişlerine istihbarat bilgileri aktarmak olduğu görülmektedir.</p>
<p>Bilindiği gibi İngilizler yüzyıllar boyunca misyonerleri, seyyahları, tüccarları, gemicileri, arkeologları, araştırmacıları ve bilim adamlarını istihbarat almakta kullanmışlardır. Diğer meslek ve görevler gibi misyonerlik de bir kılıftır. Nitekim <strong>Ahmet Hamdi Paşa</strong>’nın kitabında bahsettiği Yemen’deki diğer iki İngiliz casusundan mahalli ismi A<strong>bdullah Mansur </strong>olanı, kuş bilimci (ornitolog) <strong>G. Wayman Bury</strong>’dir.</p>
<p>Deniz Yarbay <strong>Kaptan Mustafa</strong>’nın anlattıklarına gelince;</p>
<p>Kaptan Mustafa<strong> Sultan Abdülmecid</strong> döneminde (1870’lerin başı) Fethiye Kalyonuna makine konması için İngiltere’ye gönderilir. Kendisi de genç bir zabit olarak mürettebat içindedir. İngiltere’nin Plymonth limanına varırlar.</p>
<p>İki İngiliz gelerek, mürettebata “hoş geldiniz” derler. İngilizler o kadar güzel Türkçe konuşurlar ki bizimkiler hayran kalırlar. Giden ekibin en okuryazarı Kaptan Mustafa’dır.  Adı John olan ona çok sokulur, sohbet etmek ister.  Karaya çıkıp bir gazinoda oturup sohbet ederler,  akşam olunca ayrılırlar. John Mustafa’ya, “ yarın seninle gene gezeriz, akşam da eşim ve oğlumla tanışırsın, tiyatroya gideriz” der. Mustafa ise “akşam karada kalamam, gemide olmak zorundayım, kesin emirdir” cevabını verir.  John ise “ben size emir getiririm” diyerek ayrılır.</p>
<p>On beş gün sonra, John elinde bir telgraf ile gemiye gelir. Telgraf Türk Bahriye Nezaretinden geliyordur: “Mürettebattan isteyenler Londra’ya gidebilir ve geceyi karada geçirebilirler”</p>
<p>Ertesi gün John filikasıyla gelerek Mustafa’yı alır ve evine götürür eşi ve oğlu Ernest ile tanışırlar. Mustafa’nın en büyük merakı, John’un Türkçeyi nasıl ve nerede öğrendiğidir.</p>
<p>Ve John başlar hikâyesini anlatmaya;</p>
<p>“İngiltere’de gayet kuvvetli ve zengin bir misyonerlik teşkilatları vardır. İngiliz misyonerlik cemiyeti her yıl bütün rüştiye mekteplerinin en iyi öğrencilerini, ailelerin de rızasını alarak seçer ve himayesine alır. Onları dünyanın çeşitli ülkelerine dağıtırlar. Bu çocuklar oradaki İngiliz sefaretlerine teslim edilirler.</p>
<p>Ben arkadaşım <strong>Herbert</strong> on yaşında iken İstanbul’a gönderildik.(1815-20 yılları) İstanbul’da İngiliz Büyükelçiliğine teslim edildik. Büyükelçi beni elçilik kavası (hizmetlisi) Ali Ağa’ya teslim etti ve şöyle dedi;</p>
<p>&#8211; Ali Ağa bu çocuğun adı İbrahim’dir. Ve senin oğlundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylık olarak sana on lira vereceğiz. Bu çocuğu mahallenizin mektebinde okutacaksın, ayda bir kere geceleyin bana getirip göstereceksin.</p>
<p>Kavas Ali Ağa beni eve götürüp eşi Gülsüm hanıma teslim ederek, “Al sana bir evlat getirdim, bunu büyüteceksin” dedi.</p>
<p>Bana don, gömlek, entari yaptılar. Elime de on paralık kâğıt helva sıkıştırarak mahalledeki çocukların arasına saldılar. Bir sene sonra yaşıtlarıma göre param da çok olduğu için, elebaşı olmuştum. Galata’daki mahalle mektebi hocam diğer öğrencilere; “Ulan tembeller, içinizde şu <em>sarı yılan</em> kadar çalışanınız yoktur” derdi. Bu şekilde ilk mektep ve rüştiyeyi okuduktan sonra, Beyazıt Cami-i Şerifine <strong>Palabıyık Ali Efendi’</strong>nin halka-i tedrisine (ders halkasına) dâhil oldum. Cübbem sarığım, pabuçlarım pek temizdi. Herkes bana “ne çelebi çocuk” derdi. Tespihim elimde, kitabım koltuğumda, evim cami dershane arasında gider, gelirdim.</p>
<p>Fransızca öğrenmek hevesine düştüm. <strong>Dellal oğlu Dikran Efendi</strong> adında bir Ermeni buldum. Kısa sürede Fransızca konuşmaya başladım. Zaten Arapçam tüm arkadaşlarımdan daha iyi idi. Cami derslerini tamamlayarak müderris(hoca) oldum. Yaşım otuzu buldu. İngilizce, Fransızca, Arapça ve Türkçe bildiğim için Bab-ı Aliye, dışişleri tercüme kalemine memur olarak atandım. İngiliz Büyükelçiliğindeki Ali Ağa’nın oğlu olduğum için, <strong>Sadrazam Reşit Paşa</strong> beni yanına aldı ve hep önde yer aldım. Tercüme odası baş kalfası oldum, maaşım 4 kat artarak iki bin kuruş oldu. İstanbul’daki görevimin sona ermesine karar verilince de sakal ve bıyıklarımı kesip, fesimi çıkarıp, Avrupalı kıyafetimi giyerek İngiltere’ye döndüm.”</p>
<h2>John’un arkadaşı Herbert hakkında anlattıkları</h2>
<p>Misyonerlik cemiyetinin Herbert’e biçtiği görev ise <em>Bektaşilik Tarikatını öğrenmektir</em>. O da John gibi yetiştirilip, yani Sünniliğe ait dört mezhebin künhüne (özüne) vakıf olduktan sonra Konya’ya gönderilir. Herbert İngilizliğe taban tabana zıt olarak neşeli, akşamcılığa bayılan, rind meşrepliği seven, dünyalığa önem vermeyen, her şeyi “eyvallah” diyerek hoş gören, zaten Bektaşi yaratılışta bir kişiliktir.</p>
<p>Herbert’in Müslümanca adı, Mehmet Ali olmuştur. Meyhanelere gider herkesle dost olur. Herbert’in hali dostlarının o kadar hoşuna gider ki, bir gün erenlerden biri;</p>
<p>“Adına kurban olayım Mehmet Ali, imanım, sen doğuştan canlardansın; ham ervahlar (ruhen olgunlaşmamışlar) arasında yerin yoktur. Noksanın, nasip almamandır. Haydi, pir evine gidelim o merasimi de yapalım, olsun bitsin” der. Mehmet Ali;</p>
<p>“Hay hay, canıma minnettir, Ehli Beyt’e canım feda” diyerek teklifi kabul eder. Böylece Bektaşi tarikatına intisap eden Mehmet Ali, halifeliğe kadar yükselir.</p>
<p>Dikkat edilirse, Jonh ve Herbert Osmanlı ülkesinde Hıristiyan (Protestan) misyonerliği yapmamışlardır. Bunu yapacak bilgi ve donanıma da sahip olamamışlardır. Biri Sünni, diğeri Alevi Müslüman olarak yetişmişlerdir. Tek görevleri edindikleri bilgileri İngiliz Büyükelçiliğine bilgi aktarmaktır.</p>
<p>John, Misyoner teşkilatı hakkında Kaptan Mustafa’ya şunları anlatır;</p>
<p>“Dünyanın dört bir tarafında bizim gibi o yörelerin inanç, örf ve adetlerini öğrenmiş kişilerin bir araya geldiği cemiyetin adı; <em>İngiliz Misyonerlik Cemiyeti’</em>dir. Bu cemiyetin görünüşteki görevi Protestanlığı yaymak ve anlatmaktır. Daha önemli görevi ise İngiliz çıkarları için çalışmaktır.</p>
<p>Mustafa Efendi, iyi bil ki, ne bir insan, ne de bir hükümet, hal ve durumunu bilmediği yeryüzü parçasında, ahlak, adet ve geleneklerini bilmediği kavim ve kabile arasında uzun müddet kalamaz. Çünkü tarihen ispat edilmiştir ki, körü körüne istila edilen yerlerde çok durulamaz. İngiltere istila edeceği yerleri önceden inceleyerek öğrenir; Ondan sonra politik araçlarla işini hazırlar ve günü gelince, ansızın orayı istila eder ve o coğrafyaya girdiği zaman yabancı bir yere değil, kendi evine giriyormuş gibi girer.”</p>
<p>Günün birinde John ile Mustafa Londra’ya giderler.  Akşam Herbert ve Misyoner cemiyeti başkanı <strong>Mr. Botingress </strong>ve Hindistan uzmanı<strong> Mr. Wohlstead</strong> kaldıkları otele gelirler. Tanışır, sohbet ederler. John Türkiye’yi nasıl yakından tanıyorsa <strong>Mr Wohlstead</strong> da Hindistan’ı öyle tanımaktadır. Bir çırpıda Hindistan’daki 17 etnik grubun hangi dilleri konuştuğunu sayar ve birçoğunu da konuşabilmektedir. Hindistan hakkında bir de kitap yazmıştır.</p>
<p>Ertesi gün John, Herbert ile Kaptan Mustafa Misyoner cemiyeti binasına giderler. Her daire bir dine tahsis edilmiş, İslam dairesi sayısız şubelere ayrılmıştır. Sünni kısmın dört şubesi, Alevi kısmın yirmi beş masası vardır. Her tarikata ait misyonerler vardır. Her dairenin ayrı bir kütüphanesi ve toplantı salonu vardır. Şimdiye kadar ne kadar kitap yazılmışsa mevcuttur. Kaptan Mustafa, Ceylan derisi üzerine yazılmış bir Kur’an’ı Kerim görünce alır, yüzüne sürer ve ağlar. İsimlerini bu güne kadar işitmediği İslam mezhepleri olduğunu orada öğrenir.</p>
<p>Akşam cemiyet başkanı <strong>Mr. Botingress’</strong>in evine yemeğe giderler. Tüm dinler hakkında oldukça detaylı bilgi sahibi olan cemiyet başkanı uzun sohbetinde Zerdüştlüğe, Nusayriliğe, Yezidiliğe, Brahmanizme, Hıristiyanlığa, Museviliğe ve diğer bazı felsefi düşüncelere değindikten sonra Türkler ve İslamiyet’e geniş yer verir. İslamiyet’e ilişkin sözlerinde birçok ayet, hadis ve İslam bilginine atıf yapar. Mr. <strong>Botingress</strong>’in söylediklerinden bir özeti, gruplandırarak vermenin uygun olacağını düşündüm.</p>
<h2>Dinler Hakkında</h2>
<p>“…Bütün yaratılmışlar hakkın aynasıdır. Hangi dinden ve hangi milletten olursa olsun, tüm insanlar kardeştirler.</p>
<p>&#8230;Tevrat uydurma bir tarih ile on emri içerir. Zebur’a gelince insanın yüzü kızarıyor. Lut’un kızlarıyla münasebetini hiçbir kitapta görmek istemem.</p>
<p>…İsrail oğullarına her manasıyla düşmanız. Yahudiler yılana benzerler. Kurtarıcımız İsa’ya zulüm ve hakaret etmişlerdir. Hiçbir felaket ve musibet yoktur ki, içinde Yahudi parmağı olmasın. Savaşlar ancak Yahudi bankerler yüzünden çıkar. Yahudiler hiçbir savaştan etkilenmezler. Faizin, ihtikârın mucidi onlardır. Onlar, on milyonluk elastiki bir halktır… 400 milyonluk Müslüman’a, 500 milyonluk Hıristiyan’a rağmen inatla Filistin’e yerleşmeye çalışıyorlar. (1897 Basel Yahudi kongresinde ilk olarak dünyanın öğrendiği bu konunun, çok önceleri 1870’lerde söylendiğine dikkat çekmek isterim. A.B.)</p>
<p>…İsa peygamberlikten tanrılığa yükselince, onun yardakçıları da velilikten peygamberliğe yükseldiler. Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncillerinin hepsi insan sözüdürler.</p>
<p>…Japonya’da akla dayanan Budizm ile nakle ve gerçek dışı şeylere dayanan Şinto dinleri arasında ‘Ribobo’ dini hüküm sürer. Japon halkı akıllıdır. Ne kendi eski dinlerine ve ne de bizim Hıristiyanlığa önem veriyorlar. Var olan dinleri inceliyorlar, İyi yönlerini toplayıp yeni bir din meydana getireceklerdir.”</p>
<h2>İslamiyet Hakkında</h2>
<p>“…Bektaşilik ile Protestanlık arasında benzerlik vardır. Bakınız biz üçlemeye inanırız; ‘Baba, oğul, Ruh-ül Kudüs birdir’ diyoruz. Onlar da ‘Allah, Muhammed, Ali’ diyorlar. Bizim 12 havarimiz var, Bektaşilerin 12 imamı. Ben misyonerim ama Bektaşiliğimi kimseye vermem.</p>
<p>&#8230;Peygamberiniz son derece zeki bir diplomat. Tebliğini anlamıyorsunuz… Peygamberinizin varisleri olduğunu iddia eden âlimlerinizin kusuru pek çoktur. Bununla beraber onların uyanmaları bizim zararımıza olacağından, gafletlerine teşekkür ediyoruz. Onlar ‘âlimler peygamberlerin varisleridir’ hadisine uymuyorlar. Dinler, güzel ahlak ve hak yolunu gösterip öğrettikleri halde, onlar dini çıkar elde etmeye vesile yapıyorlar.</p>
<p>…Kur’an’da ‘Allah istediğini hidayete erdirir, istediğini delalette bırakır’ mealinde ayet vardır. Allah bizim hidayete ermemizi istemiyor, biz de Müslüman olmuyoruz.</p>
<p>&#8230;Hikâye bu ya, bir hükümdar varmış, üç de oğlu, yüzüğünü kime verirse o hükümdar olacaktır. Bir kuyumcu çağırarak yüzüğünün iki de taklidini yaptırır, karıştırır. Oğullarını ayrı ayrı çağırarak, bir tek asıl yüzüğü kendisine verdiğini, diğerlerine taklit verdiğini söyler, hepsi de mutludur. Biz de bu hikâyedeki yüzük sahipleri gibi, <em>en doğru din benimkidir</em> deyip gidiyoruz.”</p>
<h2>Türkler Hakkında</h2>
<p>“…Biz nasıl kendimiz için isek, siz tam tersine çok taklitçisiniz. Türkler herkes içindir. Kendileri için olamıyorlar ve kaybediyorlar… Avrupalıların bir dost gibi içinize girmesine, cemiyetinizin ön ayak olduğunu söylerken doğrusu yüzüm kızarıyor… Siz Türkler Avrupa’yı yeni görmeye başladınız (Konuşmanın 1870’lerde geçtiği dikkate alınsın. A.B.) Avrupa’nın iki penceresi vardır. Birincisi; Pek büyüğü, sefahat, sefalet ve israf penceresi, Avrupa’ya buradan bakmayınız, pişman, mahv-u perişan olursunuz. Diğer penceresi ise, ilim, ticaret, tarım, sanayi. Fakat bu pencere pek küçüktür, bulmak için iyice aramalıdır. Avrupa’ya buradan bakınız ve Avrupa zihniyetini biliniz&#8230; Avrupa’nın huylarını adetlerini araştırmadan alırsanız yanarsınız… Her şeye esas olan dilinizi bir türlü düzeltmediniz. Doğru dürüst bir imlanız yok. <em><u>Sokra</u></em> yazarsınız <em><u>sonra</u></em> okusunuz. <em><u>Baka</u></em> yazarsınız <em><u>bana</u></em> okursunuz&#8230; Kültürlülerinizin yazdıkları bir <em>muamma </em>halindedir. Arapça ve Farsça bilmeyenler yazılan kitaplarınızı anlayamaz… İstanbul’dakiler bile yazılanları okuyamıyorlar. Köylüleriniz kara cahildirler. Diğer ırklardan olan teb’anıza Türkçeyi bir türlü öğretemiyorsunuz… İlkokullara kesinlikle önem vermiyorsunuz. Yüksek okular ikinci derecededir. İşte bu nedenle Türkiye, tekamüle doğru bir adım atamıyor&#8230; Hatta doğu Türkleri; ‘<em>Osmanlı Türkleri Türkçe bilmezler’</em> diyorlar.”</p>
<h2> İngilizler ve İngiliz Hariciyesi Hakkında</h2>
<p>“&#8230;Biz İngilizler dünyanın dört bir tarafına yayılmış bir milletiz. Çeşitli uluslarla temastayız fakat hiç biri ile karışmayız ve seciyemizi bozmayız. Bundan on bin sene önce bir İngiliz neyse, biz torunları da oyuzdur. Bugün bir İngiliz Britanya’da nasıl yaşıyorsa, dünyanın diğer yerlerinde de öyle yaşar. Bu sayede milliyetimizi koruduk. İngilizler kendileri içindir, başkaları için olmazlar.</p>
<p>…Mustafa Efendi, İngiliz siyasi memurları tam bir titizlikle yetiştirilirler.  Emin olunuz ki her elçinin türlü karanlık ve kapalı işlerde parmağı vardır… Bulundukları ülkelerin ruhuna girerler. Biz İngilizler fırsatlardan yararlanmayı çok iyi biliriz. Mesela iffetinden şüphe ettiğimiz beyinsiz, duygusuz bir yabancı memurun sakat işlerini veya faaliyetlerini hemen programımıza uyacak şekle sokarız. Bunları çok ustalıkla seçeriz. Siyasi ustalığımız, açıkça söyleyeyim merhametsizliğimiz, bizi yeryüzünde egemen kıldı ve kılacaktır. Bir İngiliz diplomatı, çıkarlarımızla ilgili işlerde insaf, merhamet, insanlık, hamiyet ve doğruluk gibi şeyleri hatırına bile getirmez… Mustafa Efendi, sizi aydın düşünceli biri olarak görüyorum. <u>Ülkenize gidince bunları arkadaşlarınıza anlatıp uyarınız</u>. Ben su katılmamış bir İngiliz’im. Az laf söylemek bizim meslek ve meşrebimizin gereğidir. Ne çare ki Osmanlıları severim. Onun için sizinle doğulu gibi sohbet ettim, dertleştim. Dimağımda gizli ne var ise açtım.”</p>
<h2>Sonuç Yerine</h2>
<p>Yukarıda bir Osmanlı paşasının hatıratında yer alan ve ülkemiz, dinimiz ve dış politikamız için önemli dersler çıkarılacak bir hikâye anlatmaya çalıştım. Bizi bizden daha iyi bilen İngiliz Misyoner Cemiyeti Başkanı’nın ve diğer misyonerlerin, bundan 150 sene kadar önce söyledikleri dikkate alınabilseydi, belki bazı şeyler değişebilirdi. Tanzimat Fermanı ve takip eden yıllarda “Batılılaşma” da yaptığımız hatalar, Türk dilinin ve kültürünün ihmali, Osmanlıcanın yarattığı halk-aydın kopukluğu, İslamiyet anlayışımızdaki eksiklikler deyim yerindeyse, <em>düşmanın yaptığı doğru uyarılar</em> olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>İngilizlerin, kendi anavatanları Britanya adasının 104 katı büyüklüğünde (1914 itibarıyla), üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğu, üç-dört yüzyıl yönetebilmiş olmalarının arka planındaki kurumsal yapıları, onları yöneten yetişmiş insan kaynağını ve oluşturdukları gelenekleri başka bir yoruma gerek kalmadan, İngilizlerin anlatımı ile gözler önüne seren ibretlik bir hikâye okudunuz.</p>
<p>İngilizleri güçlü kılan ve eski sömürgelerinde hala etkinliklerini sağlayan ne kadar üstünlükleri var ise, aynı konularda dün Osmanlı’nın olduğu gibi, günümüzde de Türkiye’nin zafiyetlerinin bulunması ne kadar üzücü. Yazar Sofuoğlu’nun dediği gibi, gel de yüreğin yanmasın.</p>
<p>Şimdi sizlere aynı dönemde Osmanlı hariciyesinin durumu hakkında bir fikir vermek üzere iki anekdot vererek, Osmanlı ve İngiliz hariciyesinin gerek kurumsal yapısı ve gerekse insan kaynağı arasındaki uçurumu, dikkatlerinize sunmak istiyorum:</p>
<p>1798’de Napolyon Bonapart bir Osmanlı toprağı olan Mısır’ı işgal ettiğinde, Osmanlı’nın Paris temsilcisi, Napolyon’un Paris’ten ayrılmadığına dair rapor vermiştir. (E. Büyükelçi Uluç Özülker-Oyun devam ediyor-sy;25)</p>
<p>1825’de Mora’da yönetim karşıtı hareketler olduğu haberleri üzerine,  Bab-ı Ali Tercüme Kalemi’nden <strong>Nikola,</strong>  konuyu tahkik için Mora’ya gönderilir. Oradaki Rumlara;</p>
<p>“Osmanlı zorda buraya müdahale edemez, ayaklanmayı sürdürün” der.</p>
<p>İstanbul’a dönünce de Saraya;</p>
<p>“Mora’da büyütülecek bir şey yok” diyerek asker yollanmasını engeller. Dört yıl sonra Yunanistan bağımsızlığını kazanır.</p>
<p>Hariciyesini Rum memurlara teslim eden Osmanlı’nın hatalarından ders çıkaran Cumhuriyetimiz, milli bir hariciye teşkilatı kurarak, kendi diplomatlarını yetiştirerek ve kendi dış politika geleneklerini oluşturarak bugünlere ulaştı. Bu geleneklerden sapan veya yerleşmiş liyakat sistemini bozan politikalar dün olduğu gibi bugün de kötü sonuçlar doğurur. <strong>Ahmet Davudoğlu’</strong>nun dışişleri bakanlığı döneminde, Osmanlı ile Büyük Britanya İmparatorluğu arasında benzerlikler kurarak geliştirdiği hayalperest dış politikaların bizi nasıl zora soktuğunu yaşayarak gördük. Tarihe ideolojik gözlükle ve önyargılı bakmanın ne kadar yanlış olduğunu  “<strong>Yeni Osmanlı</strong>”cılar da inşallah öğrenmişlerdir.</p>
<p>Geçmişte ülkemizi de içine alan Ortadoğu coğrafyasında devletlerin kalbine girecek derecede aktif politika izleyen İngilizler gibi, tüm diğer güçlerin de bu gün, değişen şartlara uygun yöntemler geliştirerek çevremizi kuşattığını ve hatta içimizde olduğunu söylemek bir kehanet olmasa gerek.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi/">İngiliz Casusları&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ingiliz-casuslari-aziz-bozatli-yazdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çöp Kamyonu ve Türk Toplumu&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</title>
		<link>https://millidusunce.com/cop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/cop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Jun 2018 09:05:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<category><![CDATA[ZZYAZARLARIMIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7520</guid>

					<description><![CDATA[<p>6 Haziran 2018 4 Haziranda ülkemiz için çok önemli ve demokratik parlamenter sisteme dönülebilmesi umudumuz için köprüden önceki son çıkış niteliğinde bir seçime gidiyoruz. Seçim Olağanüstü hal şartlarında gerçekleştiğinden, siyasal iktidarın muhalifler için birçok kısıtlama getirmesinin önünde hiçbir engel yok gibi. Medyanın %90’ı İktidar tarafından kontrol edildiğinden, medyada muhalefete hemen hemen hiç yer verilmemektedir. TRT [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/cop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi/">Çöp Kamyonu ve Türk Toplumu&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fcop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=%C3%87%C3%B6p%20Kamyonu%20ve%20T%C3%BCrk%20Toplumu%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fcop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=%C3%87%C3%B6p%20Kamyonu%20ve%20T%C3%BCrk%20Toplumu%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fcop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=%C3%87%C3%B6p%20Kamyonu%20ve%20T%C3%BCrk%20Toplumu%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fcop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=%C3%87%C3%B6p%20Kamyonu%20ve%20T%C3%BCrk%20Toplumu%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fcop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi%2F&#038;title=%C3%87%C3%B6p%20Kamyonu%20ve%20T%C3%BCrk%20Toplumu%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/cop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi/" data-a2a-title="Çöp Kamyonu ve Türk Toplumu… Aziz Bozatlı yazdı"></a></p><p style="text-align: center;">6 Haziran 2018</p>
<p>4 Haziranda ülkemiz için çok önemli ve demokratik parlamenter sisteme dönülebilmesi umudumuz için köprüden önceki son çıkış niteliğinde bir seçime gidiyoruz. Seçim <em>Olağanüstü hal</em> şartlarında gerçekleştiğinden, siyasal iktidarın muhalifler için birçok kısıtlama getirmesinin önünde hiçbir engel yok gibi. Medyanın %90’ı İktidar tarafından kontrol edildiğinden, medyada muhalefete hemen hemen hiç yer verilmemektedir. TRT de ise belli bir periyodda; AKP-MHP ittifakına 37 saat 40 dakika, diğer tüm muhaliflere de 3 saat 13 dakika yer verildiğini medya verilerinden öğrenmekteyiz.</p>
<p>Bugüne kadar izlediğimiz siyasi partilerin propaganda çalışmalarında, iktidarın tüm kamu imkânlarını sonuna kadar kullanmasına karşılık, muhalefetin özel sektörden bile salon bulmakta güçlüklerle karşılaştığı bir orantısızlık, bir adaletsizlik yaşanmaktadır.</p>
<p>İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in 2 Haziran’da yaptığı Gaziantep mitinginde yaşananlar, bu orantısız yarışın bir kez daha gündeme gelmesine neden oldu. Akşener, daha sonraki Kırıkkale mitinginde, iki yıldan beri maruz kaldığı engellemelerin en çirkininin Gaziantep’teki olduğunu özellikle vurgulamıştır.</p>
<p>Akşener tarafı kamyonlarla yollarının kesildiğini söylerken, şehrin yöneticileri, her mitingde benzer tedbirlerin alındığını, Akşener’e özel bir zorluk çıkarılmadığını iddia etmişlerdir. Gaziantep olayını yazı konusu yapmamın iki nedeni vardır; Birincisi Gaziantepli oluşum, ikincisi bu olaydan hareketle toplumumuzun seçimlere yaklaşımını irdelemektir. Gaziantep’te birçok kaynaktan edindiğim bilgilere göre olayı şöyle özetleyebiliriz;</p>
<p>Her mitingde alana giden yolların kesildiği doğrudur. Ancak alana giden diğer siyasilere barikatlar açılarak geçmeleri sağlanmaktadır. Diğer mitinglerde yol kapama, polisin kolayca açıp yol verebileceği barikatlarla yapılırken, Akşener’in geçeceği bilinen yolda, kamyonla kapatma yapılmış, Akşener kamyon sürücüsü ile muhatap edilmiştir. Her kapatılan yolda, itfaiye, ambulans veya diğer acil geçişler için barikatı açma yetkisine sahip bir polis bulundurulması gerektiğini Gaziantepli yöneticiler bilmiyorlar mı? Akşener’in muhatabı olan kamyon sürücüsünün utangaç ve telaşlı halini ekranlarda izledik. Kaldı ki, bir siyasi parti genel başkanı ister miting için, ister başka maksatla olsun, bir şehre geldiğinde onun aracına bir eskort görevlendirilmesi ve gerekli ek koruma tedbirlerinin alınması devletin görevidir. Gaziantepli yöneticiler, ya aldıkları talimatla veya durumdan vazife çıkararak, en hafif tabiri ile görevlerini kötüye kullanmışlar ve bir kadın genel başkana nezaketsizlik yapmışlardır.</p>
<p>AKP mitinglerinde vatandaşların miting alanına ulaşması için ücretsiz tramvay dahil, her türlü kolaylık sağlanırken, Akşener’in mitinginde tramvaylar çalıştırılmamıştır. Konuşma platformundaki “Gaziantep’e hoş geldiniz” pankartı belediye ekiplerince sökülmüştür. Yol kapaması çok geniş tutularak İyi Partililerin alana ulaşması zorlaştırılmıştır.</p>
<p>İşin daha acı olan bir başka tarafı ise tüm adaletsizliklerin, bu ülkenin halen görevdeki adalet bakanının da milletvekili adayı olduğu bir seçim çevresinde cereyan etmesidir. Bu nezaketsizlik doğup büyüdüğüm şehre yakışmamıştır. Gaziantep bundan 61 yıl önce de bir seçim skandalı yaşadı. Olayların merkezindeki CHP il binası ile o sırada benim dördüncü sınıfında okuduğum <em>Dayı Ahmet Ağa İlkokulu</em> karşı karşıya idi. Olayları izleyerek ve ayrıntılarını yıllarca büyüklerden dinleyerek büyüdüm. İktidar baskısı had safhada idi. Birçok CHP li takibata uğradı, önce Adana sonra da Yozgat hapishanesine gönderildiler. Belgeleri bertaraf etmek maksadıyla adliye binası kundaklandı, tüm belgeler kül oldu. Hemen ekleyeyim, ailem Demokrat Partili idi.</p>
<p>Değinmek istediğim konu esasen siyasal etik ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmayan bu tip olaylara karşı toplumun takındığı(veya takınmadığı) tavır ve duruşudur. Bu bağlamda toplumumuzun üç ayrı kesiminin tavır ve duruşuna göz atacağız; Aydınlar, medya mensupları ve geniş halk kitleleri.</p>
<p>AYDINLAR</p>
<p>Toplumumuzda <em>aydın, münevver</em> ve <em>entelektüel</em> kelimelerine hemen hemen aynı anlamlar yüklenmektedir. Aydın, kendi toplumunun kültür değerleri ile yoğrulmuş, kendisini yetiştirerek aydınlanmış ve toplumu aydınlatmaya yetkin olmuş kişidir. Aydın, gerçeği apaçık, kılık değiştirmeden, maske giydirmeden, olduğu gibi söyleyen öncü, uyanık ve toplumu uyaran adamdır. Duygusal değil, akılcıdır. Aydınları susan veya konuşma adına geveleyen toplumun siyasetçilerinin halkı aldatması kolaylaşır. Aydınlar toplumsal problemlere ilk müdahil olan, yanlışlara ilk itiraz eden, hukuksuzluğa ilk başkaldıran kişiler olmalıdırlar. Bir fikrin bir ideolojinin körü körüne bağlısı olmamalıdırlar. Bu bağlamda Kemal Tahir’in aydın tanımı çok anlamlıdır;</p>
<p><strong>“Her sabah açtığın gazete veya okuduğun bir kitap sayfasındaki gerçek, seni o güne kadar tüm öğrendiklerini gözden geçirmeye zorluyor da, eğer sen buna razı değilsen <em>entelektüel</em> değilsin, <em>aydın</em> değilsin ve hatta namuslu bir okur-yazar bile değilsin.”</strong></p>
<p>Kemal Tahir’in başından geçen aşağıdaki olay karşısında aldığı tavır, yukarıda söylediği aydın tanımı ile tam uyumlu bir tavır ve haysiyetli bir duruştur.</p>
<p>Kemal Tahir İnönü hayranıdır. 1933 te Serbest Fırka kurulur. CHP bu rakiple belediye seçimlerine girer. CHP partizanlıklar yapar. Serbest Fırka kapatılır. Partiye girenlere düşmanlık edilir. Şehzade başında aşçı dükkanı işleten <strong>Hamza Ağa</strong> Serbest Fırkaya girmiştir. Parti kapatıldıktan sonra, dükkanına kimse uğramadığı için ömrünün son günlerini sırtında ip ile hamallık ederek tüketir. Bu durum Kemal Tahir’i üzer ve kendi partisine şu ağır eleştiriyi yapar; “Tepelenen devrim düşmanlarının(!) tepeleyen devrimcilerden daha namuslu olduklarını kendi gözlerimle gördüm”</p>
<p>Haksızlık karşısında başkaldırmak, doğruları haykırmak ve gerekirse, o güne kadar durduğun yeri terk edebilmek, İşte aydın tavrı ve duruşu budur.</p>
<p>Günümüzde kendini “aydın” sınıfına koyup da, yaşanan hukuksuzluklara böyle tavır koyabilen ve durduğu yeri değiştiren birini görebiliyor musunuz?</p>
<p>MEDYA MENSUPLARI</p>
<p>Medyanın geniş halk kitlelerini etkileme gücünü bilen AKP, iktidara geldiği günden beri adım, adım medyayı ele geçirmiş ve günümüzde yaklaşık %90 ını kontrol etmektedir. Ülkenin gerçek gündemi yerine iktidar ve yandaşı medya tarafından yaratılan yapay gündem ile toplum meşgul edilmiştir. Televizyonlarda tartışmalar tamamen iktidar yanlısı medya mensuplarının kendi aralarındaki sohbete dönüşmüştür. Yumuşak muhalefet yapmak kaydıyla çok az kişiye medyada yer verilmiştir. İktidar yanlısı medyada seçimlerle ilgili olarak; Seçim kanundaki tuzaklardan, Orantısız seçim kampanyalarından, devlet imkanlarının hoyratça kullanımından, kamu personelinin parti yandaşı haline getirilmesinden hiç bahsedilmemektedir. Geniş halk kitlelerinin doğru bilgiye ulaşma hakkı gasp edilmektedir. Kitlelere yalanlar söylenmektedir.  Kitleler, medyada serüvenler ve çöpçatan programları izleyip gerçeklerden uzak sanal bir dünyada yaşamaya itilmektedir.</p>
<p>New York Times’in on beş yıl editörlüğünü yapan John Swinton’un bir konuşmasındaki “medya mensubu” tanımı şöyle;</p>
<p>“…Bizler ekranların arkasındaki zengin adamların aletleriyiz. İpleri çektiklerinde dans eden kuklalarız. Yeteneklerimiz, imkanlarımız ve yaşamlarımız tümden diğerlerinin mülküdür. Bizler entelektüel fahişeleriz…” ( İbrahim Okur; “Kurtla yiyip çobanla Ağlaşanlar” Sy;237)</p>
<p>Kalemini satmayan, topluma yalan söylemeyen medya mensuplarını tenzih ederek, günümüzde Swinton’un tanımına uyan tipleri her gün ekranlarda izlemekteyiz. Bu tiplerden, herhangi bir olumsuzluk, haksızlık, hukuksuzluk karşısında doğru bir tavır almaları veya doğru bir duruş sergilemelerini beklemek hayaldir.</p>
<p>HALK KİTLESİ</p>
<p>Ülkemizde geniş halk kitlelerinin politik tercihlerini yaparken, ekonomi, eğitim, sağlık gibi ülkenin genel kalkınma parametreleri değil de din, mezhep ve etnisite gibi kültürel kodlar üzerinden pozisyon alması yeni bir durum değildir. Ancak son 16 yıllık AKP uygulamaları, halkımızın kültür kodları üzerinden kutuplaşmasını keskinleştirdi. Sn. Erdoğan ve AKP bunu özellikle yaparak hem taraftarlarını konsolide ettiler ve hem de onları gerçek gündemden, gerçek hayattan kopararak sanal bir dünyaya hapsettiler. AKP, Alevi dedi böldü, Sünni dedi böldü, yargıda dedeler saltanatını yıktık dedi böldü. Böldü, böldü. Halkın sorgulamasını, akıl yürütmesini istemediler. AKP, karşıtlarını o kadar ötekileştirdi ki, AKPli yurttaşlarımız ötekilere yapılan haksızlıkları görmezden geldi, hatta kutsadı. Ötekilere karşı toleransları azaldı veya kayboldu.</p>
<p>İşte onun için benim Gaziantepli hemşerilerim, Meral Akşener’e yapılan muameleyi sorgulamıyor. “Benim partim, benim belediye başkanım yaptıysa doğru yapmıştır veya bir bildiği vardır” diyor. “Ben AKP mitingine bedava tramvayla giderken, İYİ Partililer arabalardan indikten sonra iki, üç kilometre yol yürüyerek güçlükle alana ulaştılar, bu haksızlıktır” diyemiyor.</p>
<p>SONUÇ</p>
<p>Toplumumuz bir yandan önder aydınlar olmadığı veya ön plana çıkmadığı için, diğer yandan yanıltıcı ve yönlendirici haberler ile doğru bilgiden mahrum edildiği için <em>şaşkın sürü</em> konumuna indirgenmiştir. Ortalama seçmen eğitim seviyesinin ilkokul 5-6 sınıf olduğu düşünülürse, böyle bir kitlenin konuları araştırması, kaynağından öğrenmesi yerine duyarak ve duyduğuna da inanarak kararlar alması, yadırganmamalıdır. Bizim halkımız çok kıymet verdiği dinini bile birilerine sorarak öğrenir ve duyduğuna da iman eder. Demokrasimizi geliştirmek için, halkımızın bu zafiyetinden siyasal çıkar sağlamak yerine, onun doğru bilgilenmesini ve siyasete daha aktif, daha bilinçli katılmasını sağlamalıyız.</p>
<p>Halkın tercihlerinin sandıklara tam olarak yansıdığı, adil bir seçim yapılması İktidarların sorumluluğundadır. Muhalefete yapılan engelleme ve baskılar siyasal iktidarların demokrasi karnesine kırık not olarak kaydedilmektedir. 1946 seçimlerinde Mersin-Aslanköy, İsparta-Senirkent ve Hatay-Erzin-Özerli’de halkın sandıklardaki gizli sayım işlemine karşı çıkmaları üzerine takibata uğramaları, bir demokrasi ayıbı olarak CHP nin karnesine yazılmıştır. 1957 Gaziantep seçimlerine DP nin düşürdüğü gölge ve adliye binası yangını, DP nin karnesine kırık not olarak düşmüştür. Yangının failleri bulunamamıştır ama, bugün Gaziantep’te yaşı müsait olan kime sorsanız, o yangını çıkaran DP linin ismini size söyler.</p>
<p>Bugün toplumdan ciddi bir tepki gelmeyişi, Meral Akşener’e yapıldığı gibi çirkin uygulamaları özendirmemelidir, görüldüğü gibi tarih unutmuyor.</p>
<p>Yetmiş yıllık bir geçmişe rağmen demokrasimizin hala bir birçok eksiği bulunmaktadır. Demokrasiyi sadece sandık sonucuna indirgemek kolaycılığına kaçmadan, öncelikle onu adaletli bir yarış haline getirmeliyiz. Halkımızı seçim süreçlerinin şaşkın sürüsü olmaktan kurtarıp onu bu sürecin önemli bir aktörü yapmalıyız. Seçim süreçlerini kör dövüşü bir kavga olmaktan çıkarıp, centilmence ve dengeli bir yarışa dönüştüren gelenekler oluşturmalıyız. Demokrasimiz gelenekleriyle güçlenecektir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/cop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi/">Çöp Kamyonu ve Türk Toplumu&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/cop-kamyonu-ve-turk-toplumu-aziz-bozatli-yazdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>OSMANLI’NIN TÜRK’E BAKIŞI&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</title>
		<link>https://millidusunce.com/osmanlinin-turke-bakisi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/osmanlinin-turke-bakisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2018 07:02:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<category><![CDATA[ZZYAZARLARIMIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7318</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizim kuşak, ilk ve orta öğrenimimizde, Osmanlı’nın tarihteki en büyük ve en uzun süre hüküm sürmüş bir Türk devleti olduğunu okuyarak, Osmanlıyı ve zaferlerini yücelten marşları söyleyerek büyüdü. Yaşımız ilerledikçe okuduklarımızdan, Osmanlının Türk unsurunu ihmal ettiği, devletin yönetim kademelerinden uzak tutuğu, yolunda değişik kaynaklardan birçok bilgi edinmeme rağmen bunları öne çıkarmayı düşünmezdim, gereksiz bulurdum. Gerçek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/osmanlinin-turke-bakisi/">OSMANLI’NIN TÜRK’E BAKIŞI&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fosmanlinin-turke-bakisi%2F&amp;linkname=OSMANLI%E2%80%99NIN%20T%C3%9CRK%E2%80%99E%20BAKI%C5%9EI%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fosmanlinin-turke-bakisi%2F&amp;linkname=OSMANLI%E2%80%99NIN%20T%C3%9CRK%E2%80%99E%20BAKI%C5%9EI%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fosmanlinin-turke-bakisi%2F&amp;linkname=OSMANLI%E2%80%99NIN%20T%C3%9CRK%E2%80%99E%20BAKI%C5%9EI%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fosmanlinin-turke-bakisi%2F&amp;linkname=OSMANLI%E2%80%99NIN%20T%C3%9CRK%E2%80%99E%20BAKI%C5%9EI%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fosmanlinin-turke-bakisi%2F&#038;title=OSMANLI%E2%80%99NIN%20T%C3%9CRK%E2%80%99E%20BAKI%C5%9EI%E2%80%A6%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/osmanlinin-turke-bakisi/" data-a2a-title="OSMANLI’NIN TÜRK’E BAKIŞI… Aziz Bozatlı yazdı"></a></p><p>Bizim kuşak, ilk ve orta öğrenimimizde, Osmanlı’nın tarihteki en büyük ve en uzun süre hüküm sürmüş bir Türk devleti olduğunu okuyarak, Osmanlıyı ve zaferlerini yücelten marşları söyleyerek büyüdü.</p>
<p>Yaşımız ilerledikçe okuduklarımızdan, Osmanlının Türk unsurunu ihmal ettiği, devletin yönetim kademelerinden uzak tutuğu, yolunda değişik kaynaklardan birçok bilgi edinmeme rağmen bunları öne çıkarmayı düşünmezdim, gereksiz bulurdum.</p>
<p>Gerçek şu ki,  tüm Türk devletleri hanedan değişiklikleri ile birbirinin devamı olarak, Türkün devlet geleneğini ve devamlılığını sürdürmüşlerdir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş ise emperyalistlere karşı tarihin kaydettiği en büyük kurtuluş savaşı verilerek, rejim de değiştirilerek sağlanmıştır. Toplum aynı toplumdur. Benim babam Osmanlı vatandaşı sıfatıyla padişahımızın bir kulu idi, ben de Cumhuriyet’in onurlu bir vatandaşıyım. Osmanlı’yı inkar etmek, babamızı inkar etmekle eşdeğerdedir. Ama bir gerçek daha var ki; Osmanlı, doğal ömrünü doldurmuş, tarih sahnesinden çekilmiş ve yerini Türkiye Cumhuriyetine bırakmıştır. Biri birinin rakibi veya alternatifi değildir. Osmanlı, Türkiye Cumhuriyetini doğururken ölen ana gibidir. Ananın ölümü kaçınılmazdı. O çocuğu salimen dünyaya getirenler de, Osmanlı okullarında eğitim görmüş, Osmanlının bir avuç subay ve aydını, yani Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır. Cumhuriyet, canla başla verilen bir kurtuluş savaşı ile &lt;mümkün olabilendir&gt;. Yumurta tokuşturur gibi Osmanlı ve Cumhuriyeti tokuşturmayı, anlamsız bulurum.</p>
<p>90’lı 2000’li yıllara gelince ülkemizde kendini “İslamcı” olarak tanımlayan kesim, yönetimde ve medyada çok önemli bir güce eriştiler. Böylece eskiden dile getiremedikleri bazı konuları yazılı ve görsel medyada, her fırsatı kullanarak topluma empoze etmeye çalıştılar. Bunlardan birkaçı;</p>
<p>Türk tarihinin Osmanlıdan ibaret gibi gösterilmesi,</p>
<p>Ecdat denince sadece Osmanlının kastedilmesi,</p>
<p>Hiçbir pratik değeri olmadığı halde “Osmanlıca”nın ihya edilmek istenmesi,</p>
<p>Arapçanın tıpkı Osmanlı’daki gibi kutsanarak, Türkçenin horlanması,</p>
<p>Türk diye bir ırkın olmadığının iddia edilmesi… vb.</p>
<p>Acaba, günümüzde, Cumhuriyet’e Atatürk’e, Türklüğe, Türk milliyetçiliğine mesafeli duran bu kesimin Osmanlı tutkusu ile Osmanlı’nın Türk’e bakışındaki olumsuzluk arasında bir ilişki, bir benzerlik var mıdır? Gene bu kesimin son yıllarda depreşen Arapça ve Osmanlıca tutkusu ile geçmişte Osmanlı’nın Türkçeyi horlaması arasında bir ilişki var mıdır? Diye sormaktan kendimi alamadım.</p>
<p>Günümüzde vilayetlerden, okullardan “TC” ibaresinin kaldırılmasından başlayıp, Türk Tabipler Birliğinden “Türk”, Türkiye Barolar Birliğinden “Türkiye” adlarının silinmesi noktasına ulaştık.</p>
<p>Maksadım günümüz tartışmalarına tarihten malzeme toplamak değildir.  Ama gururla “Ne Mutlu Türküm Diyene” dediğimiz günlerden, Türk adının silinmesi için her fırsatın değerlendirildiği günlere gelince, bunların nedenlerini sorgulamak doğal hale geliyor.</p>
<p>Türk’ün ve Türklüğün zor bir dönemden geçtiği günümüzden geriye giderek, Osmanlı’da Türk’ün durumuna bir göz atmak ihtiyacı duydum. Yazının hacmini şişirmemek için ancak bir kısmına yer verdiğim aşağıdaki referanslarımdan da görüleceği üzere, Osmanlı’nın çöküşünün önemli nedenlerinden biri de kurucu unsur Türk’ü ihmali ve horlamasıdır.</p>
<p>“OSMANLI’NIN TÜRK’E BAKIŞI” KONUSUNU KİM NASIL ANLATMIŞ?</p>
<p>“Osmanlı’nın Türk’e bakışını” anlatırken, Osmanlı şairlerinin Türk’ü aşağılayan, küfürlerle dolu marjinal şiirlere, Türkleri hunharca öldüren “Kuyucu Murat Paşa” gibilerinin eylemlerine veya tartışılan benzer uç örneklere yer vermeyeceğim. Daha ılımlı, daha tartışmasız ve daha güvenilir kaynaklara başvuracağım. Sizleri rakamlara boğmaktan da kaçınacağım. Ancak bir fikir vermek için, İstanbul&#8217;un alınmasından IV. Murat&#8217;ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde devşirmelerden 66, Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atandığını, aynı dönemde, devşirmelerin toplam 167 yıl, Türk kökenli sadrazamların da 17 yıl görev yaptığını belirtmekle yetineceğim.</p>
<p><strong>Abdülmecit’in Sadrazamı Ali Paşa’</strong>nın görevden ayrılırken 7-Eylül- 1871 de, tarihe not düşmek için yazdığı, uzunca vasiyetnamesinin iki maddesini ilgisi nedeniyle aşağıya alıyorum;</p>
<p>“Müslüman teba devlete hizmet ediyor, ötekiler para kazanıyor… On yıl kışlalarda ömür tüketip köyüne dönen bir erkek ne işe yarar? Müslümanlar da Hıristiyan mesleklerine el atmalıdır.”</p>
<p>Yıkılışından tam yarım asır önce görev yapan bir Osmanlı sadrazamının bu görüşlerinden sonra sizleri, kendim bir yorum yapmaksızın, Ali Paşa’yı doğrulayan diğer bazı yazar, tarihçi ve bilim adamlarının görüşleri ile baş başa bırakıyorum:</p>
<p>Dr. Rıza Nur<a href="#_edn1" name="_ednref1">[1]</a>;</p>
<p>“Devlet ilk zamanlarda Türkmenlere dayanıyordu. Devletin direği onlardı… Müslümanlık anlayışı baskın gelince, Türk’ten başka unsurlar başat olmaya başladılar… Yabancı unsurlar saraylara sokulmuşlar, nüfuz kazanmışlar, yönetimi ellerine almışlardır… Türk, kellesini koltuğuna alır, savaş meydanlarında ömrü geçer. Bin bir zorlukla yoksulluğa katlanır, uykusunu bile at üstünde uyur, didinir vurunur, bir devlet kurar getirir, iki gün sonra yabancı unsurlar mikroplar halinde devlete üşüşürler. Bakarsın ki devleti yemeğe koyulmuşlar. Yapışmış emip dururlar. Yalnız yeseler, emseler o da bir şey değil! Üstelik bir de Türk’e hakaret yağdırırlar.”</p>
<p>Bernard Lewis<a href="#_edn2" name="_ednref2">[2]</a>;</p>
<p>“Bu tutum ve koşullar içerisinde Türk kimliği, yönetimin merkezi olan İstanbul’dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Zaman içinde “Türk”, yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki, kimi kez Osmanlı efendisine, Türk demek hakaret sayılmış, “Türk” sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur.”</p>
<p>Cengiz Özakıncı<a href="#_edn3" name="_ednref3">[3]</a></p>
<p>Tarihçi-Araştırmacı yazar, çöküş döneminde Ülkemizde görev yapan yabancı misyonun ülkelerine gönderdikleri raporlardan ve yabancı kaynaklardan verdiği birçok örnekten ikisini buraya alarak, yabancı gözüyle bakışa devam edelim;</p>
<p>İngiltere’nin İzmir konsolosu <strong>Charles Bulunt</strong>’un 28 Temmuz 1860 tarihli raporundan;</p>
<p>“Bölgenin durumu gün geçtikçe iyileşmekte… Ancak, bu iyileşmelerden yararlananlar Türkler değil, onları soyup soğana çeviren Hıristiyanlar. Gülhane hattı şerifinden sonra Hıristiyanlar tarımla ilgilenmeye başladı. ..Askerden dönen Müslüman tarlasını işletmek için Hıristiyan tefecinin pençesine düşüyor… Sonunda toprağını satmak zorunda kalıyor. … İzmir yakınlarında topraklar yabancıların eline geçti… (Gâvur İzmir denmesinin nedeni A.B.)”… Müslüman halk sorumsuz merkezi İstanbul hükümetinde kesinkes temsil edilmiyor. Padişahın Müslüman teb’asının başkentte derdini anlatabileceği hiç kimsesi yoktur… Hıristiyanların dertleri can kulağı ile dinleniyor&#8230; Üstelik hiçbir şikâyetleri olmadığı zaman da onlar adına hayali şikâyetler uyduruluyor&#8230; Burada 1830-1860 yılları arasında Türk nüfus 80 binden 41 bine düştü. Rum nüfusu aynı dönemde 20 binden 75 bine yükseldi…”</p>
<p>Fransız coğrafyacı <strong>Elise Reclus’</strong>ın 1884 de yayınlanan coğrafya kitabından bir cümle;</p>
<p>“Askerlik görevi yalnızca Türklere yükletilmiş olup, Türk gençleri ailelerinden alınır ve pek uzun bir süre için, çoğunlukla sonsuza dek ayrılır. İmparatorluğun en değerli halkı böyle tüketilir mi?”</p>
<p>Prof Dr. Çetin Yetkin<a href="#_edn4" name="_ednref4">[4]</a></p>
<p>Üç ciltlik eserinde bu konuda çok sayıda bilim adamına da atıfta bulunur, onlardan birkaçı;</p>
<p><strong>Vasilie</strong>v’e göre Osmanlı devleti, “Greko-Slavo-Türk” bir devlet niteliğindedir.</p>
<p><strong>H.A. Gibbons</strong> ve onun görüşüne katılan <strong>M. Fuat Köprülü</strong> şu tespitte bulunur. “Osmanlı Hıristiyan unsurlarla kendisini güçlendirdikten, ama bu arada Türk devleti olma özelliğini de yitirdikten sonra, Anadolu Beylikleri üzerine yürümüştür.”</p>
<p><strong>Prof. T. Timur</strong>, “Osmanlılar Balkanları fethederken, Balkan Aristokrasisi de Osmanlıyı fethetti” Der.</p>
<p>İttihatçı <strong>Tunalı Hilmi </strong>şöyle der; ” Osmanlılık Türklük demek değildi. Ne kimseye zarar verir, ne de kimseye dokunur. Böyle olunca kim Osmanlı olamaz ki?”</p>
<p><strong>Koçi Bey</strong>, IV Murad’a sunduğu risalesinde özetle der; “……Şimdiki halde reaya fukarasına olan zulüm hiçbir yerde, hiçbir iklimde, hiçbir  padişah memleketinde olmamıştır……Devlet-i Aliye’ye faydalı olanı söylememek elimde değil”</p>
<p><strong>Ziya Gökalp</strong> Şöyle der; “İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hakime (hakim sınıf), suretinde görür, Türklere de millet-i mahkure (Hor görülen millet) nazarıyla bakardı.</p>
<p><strong>Paul Ricault</strong> ise; ” Yönetici kesim, her ulustan açgözlülükte en önde gelenlerden oluşur..” der ve birçok devşirme paşanın Rumeli’ye gittiğinde önce eski çevrelerini ziyaret ettiğini, ailelerine kol kanat gerdiğini,  örneklerle isim ve yer belirterek anlatır.</p>
<p><strong>Prof. H. R. Tankut’a</strong> göre; Celali direnişleri giderek “Eşkıyalığa” dönüşür, ama halk eşkıyayı da Osmanlı mütegallibe ve bürokrasisine tercih eder.</p>
<p>Casim Gürbüz<a href="#_edn5" name="_ednref5">[5]</a></p>
<p>Bir de yakın zamanda bu konuya değinmek gereği duyan bir köşe yazarına kulak verelim. Şöyle diyor köşe yazısında;</p>
<p>“…Ve Osmanlı&#8217;yı bir dönem sonra soyu-sopu karmakarışık padişahlar ile dönme-devşirme ittifakı yönetir oldu, Türk hep aşağılandı. Bir dönem geldi ki, Türk devlet felsefesinden iz bile kalmadı, Bizans&#8217;ın mirasını sahiplendi Osmanlı.”</p>
<p>Mehmet Sarıtaş<a href="#_edn6" name="_ednref6">[6]</a></p>
<p>1999 da Türk ocakları genel merkezi, Osmanlı’nın kuruluşunun 700’ncü yılı münasebetiyle çok kapsamlı bir ”Türk Yurdu özel sayısı” çıkarttı oradaki bir makaleden alıntı;</p>
<p>“…Devşirme sistemi Türklerle devletin arasına aşılmaz bir engel olarak girmiştir; devşirme sistemi kuvvetlendikçe ve özellikle de yeniçerilerle kendi ordusunu kurunca, devletin halktan uzaklaşması süratlenmiştir. Bu ise çöküş sürecine dönüşmüştür. ‘Cumhuriyet Türkiye’sinde Türklüğe dönüş konusunda bilinçli bir politika hakim olmuştur&#8230;”</p>
<p>Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık<a href="#_edn7" name="_ednref7">[7]</a></p>
<p>Hem siyasetçi ve hem de Bilim adamı kimliği ile Osmanlı’nın çöküşünün nedenlerini sayarken en tehlikelisi ve önemlisi olarak;</p>
<p>“Anadolu’nun Osmanlı’nın sonraki yönetimlerince müstemlekelerin uğramayacağı ihmale uğrayıp, istinatgâhını (dayanağını) kaybetmesidir.” der ve ekler;</p>
<p>“Osmanlı, Anavatanı müstemlekeler yolunda inanılmaz bir gafletle, (yahut başında bizzat müstemleke çocukları, dönmeler hüküm sürdüğü zaman) şuur parçalayıcı bir hıyanetle harcamak; bizim imparatorluğu başka imparatorluklardan ayıran en mel’un özellik olmuştur.”</p>
<p>Osmanlının Türkçeyi dışlayıp, Türk kültürünü horlayıp, Arap-Acem dil ve kültürüne sarılarak, üç dilin karışımı çorba bir “Osmanlıca” yaratmasının arka planındaki mantığı, gene Remzi Oğuz Arık’ı referans alarak okuyalım;</p>
<p>“Allame olmak için Arapça, Acemce bilmek şarttır. Üstün insan olmak için, Arap, Acem diyarından gelmek yeterlidir. Buralardan gelen kılıksız dilencilerin bile, yakın zamana kadar(1920’lere)nasıl bir bürokrasi meydana getirdiği, şark kozmopolitleri tarafından nasıl himaye gördükleri bilinir. Acemce basit bir gazel, sefil bir kaside, bir şaheser gibi payeler almıştır. Türk ve Türk kültürü, Türk folkloru aşağılanmıştır. “Alaturka” deyince Türkün hayatı, zekâsı, zevki, sanatı değil, tebası olmuş şark milletlerinin adetleri, telkinleri ve bulanık zevkleri kastedilir.”</p>
<p>Prof. Dr. Orhan Türkdoğan<a href="#_edn8" name="_ednref8">[8]</a></p>
<p>Sosyal bilimci kimliği ile sn. hocamızın tespitleri önemli olmakla beraber, başka birçok bilim adamına da atıfta bulunur. İşte tespitleri;</p>
<p>“Osmanlılar, toplumun temel elemanlarını savaşlarda dolaştırdılar. Bu suretle de kendi öz benliklerini bozdular…</p>
<p>Türkler, diğer etnik gruplar içinde kaybolmuştur. 1500-1850 yılları arasında 350 yıl böyle geçer. Türk maarif tarihi yazarı <strong>Osman Nuri Ergin</strong>’e göre; Kurulduğundan 18 yüz yıla kadar yüksek memuriyetlerde “Türkoğlu Türk”e az rastlanırdı…</p>
<p>Osmanlı benliğini, soyunu, kültür değerlerini ve coğrafyasını bir ümmet uğruna feda etmişti. Oysa İslam “kavmini sev” kuralını getirmişti…</p>
<p><strong>Merkez kozmopolit bir tabakanın eline geçerek nepotik (akraba kayırmacı) bir konuma düşmüştür. Merkezin bu kozmopolit karakteri, ulus devlet olmayı, milli bir aydın tabakanın yetişmesini, engelleyerek, ülkenin bütüncül kimliğini dağıtmış ve etnisiteleri güçlendirmiştir.</strong></p>
<p>Prof. Türkdoğan, yukarıdaki kitapta çokça değindiği bu konuyu, “Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı”nın yayın organı olan “Tarih” dergisinin Kasım 2016 sayısında çıkan “<strong>Osmanlı Kimliği veya Türk Toplumunun Etnisite Serencamı</strong>” başlıklı makalesinde, güncelleştirerek şöyle vurgulamıştır:</p>
<p>“Türk toplumu niçin Asyatik kökenlerini temsil eden öz kimliğini dışlayarak, Osmanlı ile kozmopolit yöneticilere teslim olmuştur?  Ermeni’yi “Kavmi Sadıka”, Arap’ı “Kavmi Necip” kendi öz halkını da “Kavmi Ecnebi” konumuna getirmenin anlamı ne olabilir? … Günümüzde Türklük bilincini dışlayarak Türkiye’yi “Osmanlı tipi” bir benzeşimle yönlendirmeye çalışan “<strong>Yeni Osmanlıcılık</strong>” akımı, artık tarihten ders alarak, kendine dönüş yapmalı ve demokratik bir yaklaşım içinde kurucu kültürün norm ve değerlerine sadakatlerini göstermelidirler…  Atatürk’ün kurduğu milli devlet, Türk milletinin hak ve yetkilerini serbestçe kullanması iradesine dayanır.”</p>
<p>Tarihçi <strong>Yusuf Akçura</strong>, 1910 da kurulan “Osmanlı Tarih Encümeni”nin, Türk adına yer vermemiş olmasını kasıtlı bularak eleştirir.</p>
<p>Yazımızı Osmanlı’nın Türk’e bakışını şiirleştiren değerli meslektaşım, kültür adamı, şair <strong>Prof. Dr. Osman Gökçe</strong>’nin bir dörtlüğü ile sonlandıralım;<a href="#_edn9" name="_ednref9">[9]</a></p>
<p>“Şu Osmanlı güya bizim devlettir</p>
<p>Adı mı Türk, dili mi Türk, nesi Türk?</p>
<p>O devleti kuran bizim millettir.</p>
<p>Ölen kalan şehit gazi hepsi Türk.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>KAYNAKLAR: (Metindeki sıraya göre verilmiştir)</p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1">[1]</a> Dr. Rıza Nur-Türk Tarihi-cilt 3, 1924-Sy 122, Türkçe çeviri- Atatürk’ün okuduğu kitaplar-2001 cilt 1 sy-342</p>
<p><a href="#_ednref2" name="_edn2">[2]</a> Bernard Lewis-Modern Türkiye’nin Doğuşu. Türk Tarih Kurumu Yayını-Ankara</p>
<p><a href="#_ednref3" name="_edn3">[3]</a> Cengiz Özakıncı-Bütün Dünya- Başkent Ünv. Yayını-Kasım-2016/11-Ankara</p>
<p><a href="#_ednref4" name="_edn4">[4]</a> Prof Dr. Çetin Yetkin- -Türk Direniş ve Devrimleri- Cilt-I-II-III- Otopsi yayınları-2003 İstanbul</p>
<p><a href="#_ednref5" name="_edn5">[5]</a> Casim Gürbüz- Yeniçağ Gazetesi-ağ-2017</p>
<p><a href="#_ednref6" name="_edn6">[6]</a> ) Mehmet Sarıtaş-Türk Yurdu dergisi-Özel sayı-1999 Aralık-2000 Ocak-sy; 148</p>
<p><a href="#_ednref7" name="_edn7">[7]</a> Prof Dr. Remzi Oğuz Arık- Coğrafyadan Vatana- MEB Bin temel eser-1968</p>
<p><a href="#_ednref8" name="_edn8">[8]</a> Prof. Dr. Orhan Türkdoğan- Kemalist Sistem ve Sosyo-kültürel Yapısı- Çizgi kitabevi, 2015 Karatay-Konya</p>
<p><a href="#_ednref9" name="_edn9">[9]</a> Prof. Dr. Osman Gökçe-Baytaran -şiirler&#8211; Zeus kitabevi- Ocak 2018 İzmir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/osmanlinin-turke-bakisi/">OSMANLI’NIN TÜRK’E BAKIŞI&#8230; Aziz Bozatlı yazdı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/osmanlinin-turke-bakisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayrışmayı Orduya da Bulaştırmayalım Aziz BOZATLI Yazdı&#8230;</title>
		<link>https://millidusunce.com/ayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2018 19:11:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[TARİHTEN ALINTILAR]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<category><![CDATA[ZZYAZARLARIMIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7249</guid>

					<description><![CDATA[<p>7 Mart 2018 Son beş on yıllık dönemde toplumumuzdaki bölünmüşlük ve ayrışma, artık milli birliğimizi ve bütünlüğümüzü tehlikeye düşürecek boyutlara ulaştı. Ayrışma konuları demokrasilerde normal karşılanması gereken, İktidar yanlıları ve muhaliflerinin çok ötesine geçerek, Laik-Antilaik, Modern-Gelenekçi, Dindar-Laik, Sünni-Alevi, Türk-Kürt gibi alanlara yayıldı. Böyle bir ortamda Ülkemiz sınırlarımız ötesinde beka mücadelesi niteliğinde bir harekat yapılıyor, terör [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi/">Ayrışmayı Orduya da Bulaştırmayalım Aziz BOZATLI Yazdı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=Ayr%C4%B1%C5%9Fmay%C4%B1%20Orduya%20da%20Bula%C5%9Ft%C4%B1rmayal%C4%B1m%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1%E2%80%A6" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=Ayr%C4%B1%C5%9Fmay%C4%B1%20Orduya%20da%20Bula%C5%9Ft%C4%B1rmayal%C4%B1m%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1%E2%80%A6" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=Ayr%C4%B1%C5%9Fmay%C4%B1%20Orduya%20da%20Bula%C5%9Ft%C4%B1rmayal%C4%B1m%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1%E2%80%A6" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi%2F&amp;linkname=Ayr%C4%B1%C5%9Fmay%C4%B1%20Orduya%20da%20Bula%C5%9Ft%C4%B1rmayal%C4%B1m%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1%E2%80%A6" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi%2F&#038;title=Ayr%C4%B1%C5%9Fmay%C4%B1%20Orduya%20da%20Bula%C5%9Ft%C4%B1rmayal%C4%B1m%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1%E2%80%A6" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi/" data-a2a-title="Ayrışmayı Orduya da Bulaştırmayalım Aziz BOZATLI Yazdı…"></a></p><p style="text-align: right;">7 Mart 2018</p>
<p>Son beş on yıllık dönemde toplumumuzdaki bölünmüşlük ve ayrışma, artık milli birliğimizi ve bütünlüğümüzü tehlikeye düşürecek boyutlara ulaştı. Ayrışma konuları demokrasilerde normal karşılanması gereken, İktidar yanlıları ve muhaliflerinin çok ötesine geçerek, Laik-Antilaik, Modern-Gelenekçi, Dindar-Laik, Sünni-Alevi, Türk-Kürt gibi alanlara yayıldı.</p>
<p>Böyle bir ortamda Ülkemiz sınırlarımız ötesinde beka mücadelesi niteliğinde bir harekat yapılıyor, terör gruplarının vekaletinde ABD başta olmak üzere başka devletlerle savaşıyoruz. ABD belli ama Suriye, İran, Rusya ve hatta İsrail ile de savaşıyor muyuz? Net değil.</p>
<p>Hem iç ve hem de dış şartlar itibariyle çok zor günlerden geçerken bile, siyasi ve askeri nitelikli birçok hatanın yapılıyor olması insana ister istemez benzer hataların yapıldığı “<strong>Balkan Bozgunu</strong>” günlerini hatırlatıyor.</p>
<p><strong>Siyaseten yapılan yanlışlar</strong></p>
<p>Ordu dışarda bir harekât yaparken, iç cephenin yani milletin bütünlüğünün sağlam tutulması gerekir. Biz bunun hayati bir gereklilik olduğunu, Dünya tarihinin kaydettiği en büyük kurtuluş savaşını verirken, yaşayarak öğrendik. Kadın-erkek, yaşlı-genç, fakir-zengin, Alevi-Sünni demeden omuz omuza savaşmadık mı? Savaştığımız güçlerin yerli işbirlikçisi hainler dışında, Türk milletinin ezici çoğunluğu birlik ve bütünlük içinde değil miydi?</p>
<p>Ordumuz zor şartlarda şehitler verirken bile siyasilerin ayrıştırıcı, kavgacı tavırları üzücüdür. Balkan savaşının bize bıraktığı çok ders vardır, onlardan biri de şudur; “<strong>Muhalefet-İktidar çekişmesi olağanüstü şartlarda ertelenir. Milletin yarısı ile tarih yazılmaz”</strong></p>
<p>Bir diğer yanlış, olur olmaz her toplantıda savaşın konuşulmasıdır. Savaş polemik konusu yapılmamalıdır. Siyasi konuşmaların yapıldığı salonlarda “bizi Afrin’e gönder” benzeri sloganların atılması, “Önce biz gideriz” gibi cevaplar, cephedeki askerimize en hafif tabirle haksızlıktır. Moral bozucudur. Onlar görevini yapamıyorlar mı? Gencecik canlar toprağa düşüyor. Savaş, sokaktaki adamın yapacağı iş değildir. Bir, hatta birkaç türlü eğitimden geçmeden insanlar savaş alanlarına sürülemezler. Bu ülkede askere alınmanın kuralları vardır. Mevcut askerimiz sayıca yetersiz kalırsa, ihtiyat güçleri oluşturmanın da kuralları vardır. Milis gücü toplamıyoruz. Düzenli ordu ile bir harekât yapıyoruz. Popülizm kokan bu tür söylemlerin, gerçek hayatta karşılığı da yoktur.  Siyasilerin görevi, savaş meydanlarında değil, diplomasi masasında zaferler kazanmaktır.</p>
<p>Bir diğer istismar konusu, ülkemizdeki Suriyelilerin, savaşa gitmek için yaptıkları gösterilerdir. Bunların da kamuoyundaki Suriyelilere yönelik tepkileri yumuşatmak için maniple edildiği akla geliyor. Eğer bu Suriyeliler samimi iseler, sınırlar açık, vatandaşları Afrin’de ÖSO adı altında savaşıyor. Gidip katılmalarının önünde hiçbir engel yoktur. Devletimiz de bunlara yardımcı olmalıdır.</p>
<p><strong>Askerimizin yanlışları</strong></p>
<p>Türk milleti ordu millettir. Ben de ordumla gurur duyarım. Düğüne gider gibi savaşa gidişleri, gurur vericidir, her türlü takdirin üzerindedir. Tırnaklarına taş değmesin, Tanrı yardımcıları olsun. Salimen yuvalarına dönmeleri için milletçe dua ediyoruz. Ama keşke savaşan askerimizi eleştirmek zorunda kalmasaydım. Basında ve sosyal medyadaki resimlere bakınca, sevgili askerlerimizin kimisinin “rabia”, kimisinin “bozkurt”, kimisinin de “bir eliyle rabia, diğer eliyle bozkurt” işareti yaptıkları görülüyor. Bozkurt Türk milletinin sembolüdür, ama günümüzde bir siyasi parti algısı yaratmaktadır. Bu çocukların heyecana kapılarak iyi niyetle yaptıkları bu hareketlerin, arkalarındaki milletin bölünmesinden ve korkarım zaman içinde kendi aralarında ayrışmaya neden olmasından ciddi olarak endişe edilmelidir. Balkan bozgununda subaylarımızın bölünmesini yaşadık. Şimdi bölünme tabana mı indi? Komutanlar derhal bunu disipline etmelidirler.</p>
<p>Bir diğer yanlış, harekât alanına giden generallerimizin ÖSO mensupları ile resim çektirmeleridir. İki bin yıldan fazla bir geçmişe sahip Türk ordusunun generalinin ne idüğü belirsiz, yarın nerede olacağı da bilinmeyen bir âdemle aynı karede görünmesi, yanlıştır. Bunun başkaca sakıncalarına burada girmek istemiyorum. Kendileri takdir etmelidir.</p>
<p><strong>Tarihten ders almalıyız</strong></p>
<p>Yakın geçmişte hain FÖTO örgütünün ordumuza sızarak onu nasıl felç ettiğini gördük. Bu konu herkesin bildiği taze bir konu olduğu için girmeyeceğim. Ancak ordumuzda, Balkan bozgunu öncesinde yaşadığımız trajik bölünmeyi, hafızalarımızı tazelemek ve ders almak bakımından hatırlatmak istiyorum.</p>
<p><strong>İttihat ve Terakki</strong></p>
<p>3 Haziran 1889 da İstanbul’da 5 tıbbiye öğrencisi “<strong>İttihad-ı Osmani Cemiyeti”</strong>ni kurarlar.. Cemiyet 1895 te yurt dışına, Paris’e taşınır. Paris’te iken yapılan kongrede ikiye bölünür. Merkeziyetçi görüşlere sahip Ahmet Rıza ve arkadaşları “<strong>Terakki ve İttihat Cemiyeti”</strong>ni kurarlar.</p>
<p>Bu arada Talat Bey ve arkadaşları tarafından 1906 da Selanik’te “<strong>Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”</strong> kurulur. Enver Bey bu cemiyete12’nci üye olarak katılır. 15’nci üye Resneli Niyazi’dir. Cemiyet Manastır ve Ohri çevresinde yayılır. Ohri kolağası Eyüp Sabri ve Ohri müderrisi Mustafa Efendi ve Kesriye mevki komutanı Fethi (Okyar) Bey’in katılımı ile cemiyet güçlenir. Bu cemiyet, “<strong>Terakki ve İttihat Cemiyeti”</strong> ile 1907 yılında birleşerek “<strong>İttihat ve Terakki Cemiyeti”</strong> adını alır.</p>
<p>Enver Bey silahlı isyanını ilan ederek, Tikveş tarafında dağa çıkar. Resneli Niyazi ise Manastır dağlarına çıkar. Saray, ayaklanmayı bastırmak için Şemsi Paşa’yı Manastır’a gönderir. Şemsi Paşa, teğmen Atıf Bey tarafından vurulur. Resneli Niyazi de Manastır’ı basar ve Ordu Müşiri Tatar Osman Paşa’yı dağa kaldırır.</p>
<p>Olaylar üzerine 23-Temmuz-1908 de II Meşrutiyet ilan edilir. Cemiyet partiye dönüşür.</p>
<p>1912 seçimlerini ordunun da yer yer desteği ile İttihat ve Terakki Partisi kazanır.</p>
<p>Ordu içinde İttihat ve Terakki Partisine karşı “<strong>Halaskaran-i Zabitan grubu”</strong> kurulur. Buna bir de “<strong>Mektepli subay</strong>” ve “<strong>Alaylı subay</strong>” karşıtlığı, eklenince, ordu karpuz gibi ikiye bölünür. Ordu siyasetin tam içindedir. Bu arada bu tehlikeli gidişin önünü kesmek için, ordunun siyasetle uğraşmasını yasaklayan bir kanun teklifi, Meclis-i Mebusan’dan geçmez.</p>
<p>Bölünmüşlük o kadar ileri götürülür ki;</p>
<p>1912 deki Arnavut ayaklanmasını, askerin siyasallaşması bağlamında, bazı asker ve sivil muhalifler desteklerler. Bu olayla ilgili Rıza Nur; “<strong>Arnavutlar memleketi ittihatçılardan kurtarmak için ayaklandılar</strong>“ diyebilmiştir. Selanik Ordumuz, 26 bin askeri tek kurşun atmadan Selanik’i, Yunan’a teslim eder.</p>
<p>Bir başka çarpıcı örnek; Edirne’nin düşmandan alınışının, Enver beye sağlayacağı itibarı kıskananlar, &#8220;<strong>Edirne&#8217;yi Enver alacağına Bulgar&#8217;a kalsın</strong>&#8221; diyebilmişlerdir.</p>
<p>Ordunun bu derecede siyasetin içinde olduğunu gören Abdülhamid, Selanik’te sürgünde olduğu dönemde yaverliğini yapan Ali Fethi Okyar aracılığıyla Talat Paşa’ya bir mesaj ileterek, bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Bunların en önemlisi;<br />
“<strong>Orduyu siyasetten uzak tutunuz</strong>” uyarısıdır.</p>
<p>“<strong>Balkan bozgununun nedeni asker azlığı değil, askerin bölünmüşlüğüdür</strong>”. Ordumuz bu utancı Çanakkale Savaşlarında ancak telafi edebilmiştir.</p>
<p>Bu arada çok tartışılan ve üzerinde tezvirat yapılan Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki ilişkisine de bir açıklık getirelim:</p>
<p>Mustafa Kemal, 1905 Haziran’ı ile Ekim’i arasında görev yaptığı Suriye’de, “<strong>Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”</strong>ni kurmuştur. Mart 1906’da, Selânik’e gitmiş ve buradaki Ömer Naci, Hakkı Baha, Hüsrev Sami, İsmail Mahir ve Bursalı Tahir gibi arkadaşlarıyla Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik Şubesi’ni kurmuştur.</p>
<p>Mustafa Kemal 1906 Mayıs’ında acele olarak Suriye’ye dönmek zorunda kalınca, kendisine yeminle söz vererek Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik Şubesi’ni kuran yakın arkadaşları, daha sonra, İttihat ve Terakki kurucusu ve ilk üyeleri olmuşlardır. Daha sonra bu gizli cemiyete, 29 Ekim 1907’de, yani Enver’den bir yıl kadar sonra, 322 sıra numarası ile girişi, sevdiği ve güvendiği arkadaşı Ali Fethi (Okyar)’nin ısrarlı daveti üzerine olmuştur.</p>
<p>İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1909’da Selanik’te toplanan genel Kongre’sinde, bir oturuma Trablus delegesi sıfatıyla, Mustafa Kemal başkanlık etmiştir. Toplantı yerinin her defasında değiştirilmesi ve her toplantıya sıra ile delegelerden birinin başkanlık etmesi, usuldendir.</p>
<p>Ancak, Mustafa Kemal’in: “<strong>Ordu artık siyasete karışmamalıdır. Ordu kışlasına dönmelidir”</strong> tezini her yerde ve açıkça savunması, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkez çevrelerinde yavaş yavaş kendisine karşı öfkeli bir havanın doğmasına neden olmuştur. Enver, iyiden iyiye Mustafa Kemal’in aleyhine dönmüştür. Mustafa Kemal’in sert tenkitleri üzerine Hafız Hakkı’ya: “<strong>Mustafa Kemal fazla ileri gidiyor, buna bir çare bulalım</strong>“ demiştir. Bu kuruluş içinde bir ayrı kanat oluşturduğu arkadaşı Ali Fethi Sofya’ya Büyükelçi ve M. Kemal de askeri ateşe yapılarak uzaklaştırılmışlardır.</p>
<p>Bundan sonraki dönemlerde, “asker olarak ordudan ayrılmayan” ve Sofya dönüşü doğrudan savaş meydanlarına koşan, Mustafa Kemal’in artık İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu sayılması mümkün değildir.</p>
<p>Anadolu’da kurtuluş hareketi başlayınca Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın bu hareketi, Bolşeviklik ve İttihatçılıkla suçlaması üzerine; <strong>Sivas Kongresinde İttihat ve Terakkinin ihyasına çalışılmayacağına dair yemin edilmiştir.</strong></p>
<p>Mustafa Kemal, Ankara’da Büyük Millet Meclisinin açılışından sonra da siyaset yapmak isteyenlerin ordudan kesinlikle ayrılmalarını sağlamıştır.</p>
<p>İttihat ve Terakki Fırkası hakkında Atatürk’ün son hükmü de şudur: “İttihat ve Terakki vatansever bir kuruluştur, kusurları, yanlışları ve zararları olmuştur. Ama vatanseverliği, tartışmaların üstündedir.”</p>
<p>Son sözler olarak şunu vurgulamak gerekir ki; Türk ordusu bir bütündür. Her ferdi, Türk milletinin en sevgili evladıdır. Askerlik savaşma sanatıdır. Asker, kışlanın nizamiyesinden girerken siyasi düşüncesini kapıda bırakmalıdır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi/">Ayrışmayı Orduya da Bulaştırmayalım Aziz BOZATLI Yazdı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ayrismayi-orduya-da-bulastirmayalim-aziz-bozatli-yazdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>LAİKLİK  Aziz Bozatlı yazdı&#8230;</title>
		<link>https://millidusunce.com/laiklik/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/laiklik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Feb 2018 14:55:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap edebiyat sanat]]></category>
		<category><![CDATA[KİTAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<category><![CDATA[ZZYAZARLARIMIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7193</guid>

					<description><![CDATA[<p>26 Şubat 2018 Cumhuriyetimizi karakterize edecek en temel nitelik, onun laik karakteridir. Laiklik gerçekleşmez ise, çağdaş, demokratik ve bağımsız Cumhuriyetin varlığı tehlikeye düşer. Laikliğin olmayışı, Cumhuriyetin diğer niteliklerini de anlamsız kılar,  işlemez hale getirir. Laiklik konusunda diğer birçok çağdaşım gibi benim de ilk okuduğum kitap, Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’in 1962 basımı “Din ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/laiklik/">LAİKLİK  Aziz Bozatlı yazdı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Flaiklik%2F&amp;linkname=LA%C4%B0KL%C4%B0K%20%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1%E2%80%A6" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Flaiklik%2F&amp;linkname=LA%C4%B0KL%C4%B0K%20%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1%E2%80%A6" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Flaiklik%2F&amp;linkname=LA%C4%B0KL%C4%B0K%20%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1%E2%80%A6" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Flaiklik%2F&amp;linkname=LA%C4%B0KL%C4%B0K%20%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1%E2%80%A6" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Flaiklik%2F&#038;title=LA%C4%B0KL%C4%B0K%20%20Aziz%20Bozatl%C4%B1%20yazd%C4%B1%E2%80%A6" data-a2a-url="https://millidusunce.com/laiklik/" data-a2a-title="LAİKLİK  Aziz Bozatlı yazdı…"></a></p><p style="text-align: right;">26 Şubat 2018</p>
<p>Cumhuriyetimizi karakterize edecek en temel nitelik, onun laik karakteridir. Laiklik gerçekleşmez ise, çağdaş, demokratik ve bağımsız Cumhuriyetin varlığı tehlikeye düşer. Laikliğin olmayışı, Cumhuriyetin diğer niteliklerini de anlamsız kılar,  işlemez hale getirir.</p>
<p>Laiklik konusunda diğer birçok çağdaşım gibi benim de ilk okuduğum kitap, Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’in 1962 basımı “Din ve Laiklik” isimli eseridir. Laiklik günümüzde olduğu gibi bundan elli, altmış sene önce de tartışılan konulardan biriydi. Ben de Üniversite öğrencisi iken bu nedenle okumuştum. Başgil toplumdaki bu çatışmaya şöyle dikkat çeker;</p>
<p>“Bugün Türkiye’de ölmek istemeyen bir mazi ile hayata doğmak için çırpınan bir istikbal, mücadele halindedir. Milletin selameti, bu mücadeleye seyirci kalmakta değil, çarpışan kuvvetleri barıştırmaktadır.”</p>
<p>Halen IMF kriterlerine göre Dünyada 35 gelişmiş ülke var. Bunların tamamı demokratik ülkedir ve hepsi de laik devlet yapısına sahiptirler. Antilaik 18 ülkenin 17 si ise, maalesef İslam ülkesi. Böyle bir çağda İslam dünyasının örnek laik ülkesi olan Türkiye’de, antilaik düşünceler gençlerimize şırınga edilmeye çalışılmaktadır. Bir örnek olması bakımından, İmam hatip okulları müfredatından, “Kelam 12” ders kitabından bir cümle;</p>
<p>“Sekülerizm her ne kadar ilk bakışta din karşıtlığı olarak görülmeyebilirse de, yönelimleri itibariyle dini önemsememe, hayatı yaşarken dine referans ve gönderme yapmama anlayışı sebebiyle dinden uzaklaşma sonucu doğurmaktadır.”</p>
<p>Başgil’in uzun süre eğitim gördüğü Fransa başta olmak üzere diğer batı örneklerini ve İslami kaynakları da çok iyi inceleyerek yazdığı, oldukça kapsamlı kitabında özetle, laiklik kavramına yüklediği anlam şöyle;</p>
<p>“Dini devlete, devleti de dine tabi olmaktan kurtarmak ve bu sayede mabed ve hükümet arasındaki tezatları kaldırmak; mabedi ferdi vicdanların kalesi, hükümeti de madde ve menfaat dünyasının nazımı(düzenleyicisi) yapmaktır”</p>
<p>Toplumdaki laik-antilaik çatışması veya ayrışması, aradan geçen zaman içerisinde azalmak şöyle dursun, artarak devam etti. Üstelik kimi devlet yetkililerinin; “Hem Müslüman, hem de laik olunmaz” gibi çok iddialı ve o derecede ayrıştırıcı söylemlerine tanık olduk. Acaba öyle miydi?</p>
<p>Ülkemizin en yetkin hukuk hocalarından biri olan Başgil’in kitabını tekrar gözden geçirdim. Bir de bu tartışmaları günümüzde kazandığı boyutlarıyla ele alan, ilahiyatçı bilim adamı, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’nın “Laiklik” isimli eserini inceledikten sonra hemen vardığım sonucu sizlerle paylaşayım:</p>
<p>Devletimizin laiklik ilkesini benim gibi vazgeçilmez olarak görenlere müjdeyi verebilirim; Endişelenmenize gerek yok, “<strong>Hem laik ve hem de Müslüman olunabilirmiş</strong>”. Ve imam hatip okulları müfredatında söylendiği gibi, <strong>“Laiklik (sekülerizm), dinden uzaklaşma sonucu doğurmazmış</strong>.”</p>
<p>Fığlalı, Cumhuriyetimizin “Laiklik” ilkesine inanan bir bilim adamı sıfatıyla, esas itibarıyla eserinde “Laiklik” konusunu işlemekle birlikte, günlük hayatımızda kullandığımız ve İslam’ın mensubu olarak bizi kuşatan birçok kavrama da yalın ve anlaşılır açıklamalar getirmiştir. Yazarın açıkladığı kavramları metin içinden çıkararak, kendi oluşturduğum başlıklarla, akılda kalacak şekilde komprime hale getirdim. Böylece bu önemli kavramları okuyucular için akılda kalıcı ve kullanılabilir kılmak istedim.</p>
<p>Şimdi sizi Sayın Fığlalı’nın görüşleri ile baş başa bırakıyorum;</p>
<p><strong>Batı, laikliğe nasıl geldi?</strong></p>
<p>Batıda taassuptan kurtuluşun ve laikliğe giden yolun başlangıcı olarak, Alman Katolik ilahiyatçı Martin Luther’in1517 de Kilisenin kapısına 95 maddelik beyanname asarak başlattığı “Reform hareketi” kabul edilir. “Luther Prensipleri”nin ikisini belirtmekle yetineceğim;</p>
<p>-İncili herkes okuyup yorumlayabilir, Kilisenin tekelinde değildir.</p>
<p>-Yeryüzünde tek iktidar, dünyevi otoritedir.</p>
<p>Hıristiyanlıkta laik kişi, dinsiz ya da dinle ilgisiz değil, sadece kilise görevlisi olmayan ve tam manasıyla Hıristiyan olan bir mümin kişidir.</p>
<p><strong>Kur’an ve Mesajı</strong></p>
<p>Kur’an inananların körü körüne inanan insanlar değil,  kendi özgür iradeleri ile bilgili, araştırıcı, soran sorgulayan, düşünen akıllarını kullanan, aydın müminler topluluğu olmasını ister.</p>
<p>Kur’an’ın amacı, iyi insan ve ahlaklı, adaletli bir toplum yaratmaktır.</p>
<p>Allah’ın mesajının muhatabı insandır. İnsan da aldığı eğitim, mensup olduğu toplum, içinde yaşadığı coğrafya, tarihi, ekonomik ve kültürel durumu, kısaca kabiliyeti ve kapasitesi itibariyle farklılıklar içindedir. Bu bakımdan Allah’ın mesajını anlaması ve idrak etmesi de kendi aklına ve kabiliyetine göre olacaktır. Bu ise aynı ayetlere dayanmasına rağmen insanların farklı kararlara ulaşabileceğini gösterir. Artık bu durumda Allah’ın mesajı, insanların yorumlarından dolayı ilahilikten çıkmakta ve insanileşmektedir. Yani mesajın kendisi ilahi, anlaşılması, uygulaması ise insani olmakta ve izafileşmektedir. Onun için “Allah’ın buyruğunu tatbik ettiğini” iddia eden insan, aslında Allah’ın emrini değil, bu emirden anladığını uygulamıştır.</p>
<p><strong>Din Hürriyeti </strong></p>
<p>Din hürriyeti insanlık için vazgeçilmeyecek tabii hakların başında gelir. Türk İnkılabı, hurafelere, batıl itikatlara dayanan asırlarca dar kalıplar içinde bunalmış bir ortaçağ toplumundan, hayata bakan hakikati arayan, modern bir Türk toplumu yaratabilmek için, din hürriyetine bazı noktalarda sınırlamalar getirmek zorunda kalmıştır. Bu mecburiyeti derinden hissetmiştir. Bunu inkar edemeyiz, etmemeliyiz. Eğer bu sınırlamalar getirilmemiş olsaydı, Atatürk’ün deyişi ile, “ <strong>Eğer bir takım zararlı, köhnemiş telakkilerin, çağdaş devlet içerisinde yaşamış olmasına imkan verilmiş olsaydı, akla, hakikate, ilme, tecrübeye, hürriyete dayanan bir Türk devlet ve toplum sistemi kurmak mümkün olmazdı.”</strong></p>
<p>Yargıtay eski başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk bu konuda şöyle der; “<strong>Kurtuluş savaşında din sömürüsünden çok çekmiş olan önderlerin, dini denetim altında tutmak istemesi anlaşılır bir durumdur. Aynı durum Fransız devriminde de yaşanmıştır.”</strong></p>
<p><strong>Türkiye Müslümanlığı</strong></p>
<p>“Türkiye Müslümanlığı” kavramı, Kur’an’ın mesajını kavrayıp ortaya koyma tezidir, bir kültürleşme olgusudur.</p>
<p><strong>Atatürk, Türk Müslümanlığının, Kur’an’ın mantığına en yakın zihniyeti temsil ettiğini kavradığı için, Müslümanlığımızın, Arap ve Acem Müslümanlığının karanlığında kaybolup gitmesine müsaade etmemiştir.</strong></p>
<p>Arapça ezan yasağında, milli kaynaklardan gelen, yabancı bir kültür ve dilin hakimiyetine isyan eden bir düşünce tarzı etkili olmuştur.</p>
<p><strong>Hilafet</strong></p>
<p>Günümüzde zaman zaman zaman tartışma konusu olan “hilafet” kelimesi Kur’an’da geçmez.</p>
<p>Hz Muhammed’den sonra cereyan eden tarihi siyasi olayların gelişmesine bağlı olarak ortaya çıkan “hilafet” kurumu yüzünden, bu kavram, ciddi bir anlam değişmesine uğramış ve neticede Kur’an’da bulunmamasına rağmen, bu tehlikeli anlam kaymasına dayalı, birçok egemenlik ya da siyaset teorileri oluşturulmuştur.</p>
<p>Egemenlik; anlam itibarıyla, hakimiyet, hükümranlık, üstünlük, boyun eğdirmek, yönetmek demektir.</p>
<p>Kur’an’a göre insan akılla donatıldığı ve bilgi sahibi olduğu ölçüde, egemenliğe hak kazanır.</p>
<p>Yeryüzünün halifesi olarak insan, emrine verilmiş olan arza hakim olmalıdır. Ona zarar vermeden geliştirip zenginleştirerek en iyi şekilde yönetmelidir.</p>
<p>İslam, İnsanı aklını kullanmaya, evrenin sırlarını çözmeye,  dengesini bozmadan evrene egemen olmaya, olayları ve olguları sorgulamaya,…kısaca bilgiye ve bilime çağırır. Bilgisizlik, kör birer gelenekçilik, ataları körü körüne taklit, Kur’an’ın reddettiği bir durumdur.</p>
<p><strong>İslam Bir Siyasi Yapı Öngörür mü?</strong></p>
<p>Kur’an’da devlet yapısını, yönetim şeklini, idari teşkilatı kesin olarak belirleyen, en azından doğrudan belirleyen bir hüküm yoktur. Kurallar(prensipler) vardır; Emanetlerin ehline verilmesi, adaletle hükmedilesi…gibi.</p>
<p>İslam’da devlet kurumu, vekaletini halktan alır ve bu nedenle de zorunlu olarak demokratiktir. Peygamber’in yerine gelecek olanı işaret etmeyip, şuraya (halka) bırakması da bunun en belirgin örneğidir.</p>
<p>Halife kavramındaki anlam kayması, buna kutsallık kazandırılması, hem İslam, hem dini düşünce tarihi ve hem de İslam ülkeleri için daima olumsuz bir tablo oluşturmuştur.</p>
<p>Bu olumsuz tablonun arka planındaki gerçeğin, egemenlik hakkındaki İslam mesajının özünün, ne olduğunun ya unutulmuş, ya da yöneticiler tarafından unutturulmuş olduğu vakıasını daima hatırlayalım.</p>
<p><strong>Kuranın muamelat hükümleri hayatımızın ne kadarını kapsar?</strong></p>
<p>Etrafında gürültü koparılan ve toplumun işleyişini Kur’an’a göre tanzim edilmesini gerektirecek “Muamelat”  yani insanların kendi aralarındaki ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili hüküm ve ayetlerin toplamı en fazla 228 dir: (Aile hukuku ile ilgili 70, Borçlar hukuku ile ilgili 70, Kaza hukuku ile ilgili 13, ceza hukuku ile ilgili 30,   İdare hukuku ile ilgili 10, Devletler hukuku ile ilgili 24, Devletin gelir gider hukuku ile ilgili 10 ayet vardır.)</p>
<p><strong>Günümüzde İslam dünyası</strong></p>
<p>İslam dünyası, din eksenli ezberci, sorgusuz, soruşturmasız ve araştırmasız bir eğitimi yeğledikleri için fevkalade güçsüz, ezik ve edilgen durumdadır.</p>
<p>Öyle görülüyor ki, ilim ve sanat da rağbet görmediği için İslam ülkelerini terk etmiştir. Bunun yerini, “teslimiyet” ve “taklit” ten oluşan, yaşanmayan ve cemaat-tarikatlerin egemenliğindeki içi boşaltılmış bir din anlayışı almıştır.</p>
<p><strong>Türkiye’deki kendilerini “muhafazakar” ya da “mukaddesatçı” olarak anan partiler, ellerine geçen ilk fırsatta muhafaza etmeleri gereken edebiyat, musiki, mimari ve benzeri zengin tarihi ve kültürel değerlerle bezenmiş, üstün ve süzülmüş hayat tarzı yerine, ithal Arap ve Acem kültüründen derleme kaba “Arabesk” bir hayat tarzını kabul ettirmeyi ve yerleştirmeyi gelişim ve değişim yerine, Cumhuriyet öncesi hayatı, yani rejimi dönüştürmeyi bir siyasi proje kıldılar, kılıyorlar.</strong></p>
<p><strong>Laiklik</strong></p>
<p>Hangi din olursa olsun, içinde bütünüyle laiklik ilkesini bulmak mümkün değildir. Çünkü dinler tamamen metafizikten ibaret değil, içinde bulundukları toplumun sosyal, ekonomik sorunlarına da cevap verme durumundadırlar.</p>
<p>Onun için laikliğin özünü, kaynağını bir dinde aramak ve bulmak mümkün değildir. Dinlerde laikliği bütünüyle aramaya çalışmak ve bulmak imkansız ise de, <strong>İslam laik zihniyete en yakın dindir.</strong> Laiklikle en az sorun yaşayacak bir dindir. Çünkü laikliğin temel unsurlarından biri olan “din ve vicdan özgürlüğü”  Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu bir olgudur. İlgili birkaç ayet:</p>
<p>“Dileyen inansın, dileyen inkar etsin” (Kehf 18/29)</p>
<p>“Dinde zorlama yoktur” (Bakara 2/256)</p>
<p>“Sizin dininiz size benim dinim banadır” (Kafirun 109/6)</p>
<p>Sonuç olarak; Laiklik, ortak bir tanımla ve egemenliğin kaynağının beşeri irade oluşundan hareketle;</p>
<ul>
<li>Devlet müesses dinlerin hepsini tanır,</li>
<li>Dini ve dünyevi otorite birbirinden ayrıdır.</li>
<li>Devler dinler /inançlar karşısında yansız/ tarafsızdır,</li>
<li>Devlet din ve vicdan hürriyetini sağlar,</li>
<li>Dinler ve inançlar devlet işlerine karıştırılmaz.</li>
<li>Devletin hukuk kuralları içinde, mühasıran her hangi bir dinin emri veya gereği olan kavram ya da kural bulunmaz.</li>
</ul>
<p>Atatürk’e göre laiklik; ilmi olmaktır. Din düşmanı materyalist bir akıma, Atatürk inkılabı asla yer vermemiştir. <strong>Demokratik devlet, ister istemez laik olmak durumundadır.</strong></p>
<p>İnkılap kanunlarımızın hiçbiri inanmaya veya inanmamaya, ibadet etmeye veya etmemeye, kısacası din hürriyetinin aslına, cevherine, özüne dokunan yasaklar getirmemiştir.</p>
<p>Kanımca ülkemizdeki kavga demokrasiye karşın, devletin bir türlü laik olamamasından kaynaklanmaktadır. Devlet anayasasına koyduğu din eğitimini üstlendiği ve bu eğitimi dini yönlendirme amacıyla yaptığı için, teokrasi ile laikçilik arasında salınıp durmaktadır.</p>
<p><strong>Ne Yapılmalı?</strong></p>
<p>Vakit geçirilmeden Tevhid-i tedrisat/ öğretimlerin birliği, kanununun gerçek anlamda uygulamaya sokulması şarttır. Çünkü bu kanun yalnızca öğretimlerin değil, eğitim ve kültür politikaları yoluyla “Milletin birleştirilmesi” ni, milli birliği ve bütünlüğü pekiştirme amacı gütmüştür. Toplum, farklı isimlerdeki liseler, kolejler, din eğitimi veren okulların yarışlarını seyretmektedir. Din eğitim ve öğretimi, milli eğitim sistemimiz içinde yeniden ve ciddiyetle ele alınmalıdır.</p>
<p><strong>İslam dünyasının içinde bulunduğu bu zavallı ve ezik durumdan kurtarılması, İslam düşüncesinde bir yeniden doğuşun gerçekleşmesi, bir zorunluluktur</strong>. İslam dünyasında bunu gerçekleştirecek tek ülke ise, laik rejimi nedeniyle Türkiye gibi görünüyor.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/laiklik/">LAİKLİK  Aziz Bozatlı yazdı&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/laiklik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“YENİ OSMANLI” ÇIKMAZI  Aziz BOZATLI Yazdı</title>
		<link>https://millidusunce.com/yeni-osmanli-cikmazi/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/yeni-osmanli-cikmazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Feb 2018 18:36:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<category><![CDATA[ZZYAZARLARIMIZ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7146</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yirmi-otuz yıldır Osmanlıya dönüş, Eyalet sistemi, Osmanlı millet düzeni, inanç federasyonu gibi kavramlar, Türk basınında fazlaca işlenmeye başladı. Ayrıca Türk milletinin büyük bir bölümü tarafından tepki ile karşılanan ve yetkililerce de açıkça ayıplanıp, eleştirilmeyen aşağıdaki ve benzeri beyanlar “Yeni Osmanlı”( bazen “Neo Osmanlı” diyenler de oluyor) kavramını neredeyse bir kesimin ideolojisi haline getirdi. Türkiye [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yeni-osmanli-cikmazi/">“YENİ OSMANLI” ÇIKMAZI  Aziz BOZATLI Yazdı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-osmanli-cikmazi%2F&amp;linkname=%E2%80%9CYEN%C4%B0%20OSMANLI%E2%80%9D%20%C3%87IKMAZI%20%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-osmanli-cikmazi%2F&amp;linkname=%E2%80%9CYEN%C4%B0%20OSMANLI%E2%80%9D%20%C3%87IKMAZI%20%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-osmanli-cikmazi%2F&amp;linkname=%E2%80%9CYEN%C4%B0%20OSMANLI%E2%80%9D%20%C3%87IKMAZI%20%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-osmanli-cikmazi%2F&amp;linkname=%E2%80%9CYEN%C4%B0%20OSMANLI%E2%80%9D%20%C3%87IKMAZI%20%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyeni-osmanli-cikmazi%2F&#038;title=%E2%80%9CYEN%C4%B0%20OSMANLI%E2%80%9D%20%C3%87IKMAZI%20%20Aziz%20BOZATLI%20Yazd%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/yeni-osmanli-cikmazi/" data-a2a-title="“YENİ OSMANLI” ÇIKMAZI  Aziz BOZATLI Yazdı"></a></p><p>Son yirmi-otuz yıldır Osmanlıya dönüş, Eyalet sistemi, Osmanlı millet düzeni, inanç federasyonu gibi kavramlar, Türk basınında fazlaca işlenmeye başladı. Ayrıca Türk milletinin büyük bir bölümü tarafından tepki ile karşılanan ve yetkililerce de açıkça ayıplanıp, eleştirilmeyen aşağıdaki ve benzeri beyanlar “Yeni Osmanlı”( bazen “Neo Osmanlı” diyenler de oluyor) kavramını neredeyse bir kesimin ideolojisi haline getirdi.</p>
<ul>
<li>Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın 90 yıllık bir reklam arasıydı, bitti.</li>
<li>Cumhuriyete son noktayı koyup Osmanlı’ya döneceğiz.</li>
<li>Bu coğrafyada Osmanlı gibi büyümezsek, küçülürüz.</li>
</ul>
<p>Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Kadir Mısıroğlu, başına fes giyiyor ve “Bu fesi, TC ve devrimlerine isyanı temsil ettiği için giyiyorum. Mustafa Kemal devrimleri alt-üst edilmelidir. Ecdat geliyor, Osmanlı geliyor” diyebilmektedir.</p>
<p>Diğer taraftan da Cumhuriyetin önemli gün ve bayramlarının sönükleştirilmesi, alternatif kutlamalar yapılması, çeşitli bahanelerle kutlamaların iptal edilmesi, Osmanlı padişahlarının doğum, ölüm günleri bahanesiyle bir değil iki, üç gün etkinlikler yapılması olağan uygulamalar haline geldi.</p>
<h3>OSMANLININ SON YÜZ YILI</h3>
<p>Osmanlıya dönüş özlemini ifade eden “Yeni Osmanlı” kavramını incelemek için önce satırbaşları ile Osmanlının son Yüzyılının önemli olaylarını hatırlayalım.</p>
<ul>
<li>Rus generalinin organize ettiği Filiki Eterya örgütü 1821 de Mora İsyanını başlattı.</li>
<li>Bize dost görünen İngiltere, Rus ve Fransızlarla işbirliği yaparak 1827 de Navarin’ de Osmanlı donanmasını yaktılar.</li>
<li>Osmanlı, 1838 de İngiltere ile “ Balta Limanı Ticaret Antlaşması” nı imzalanarak, Batının açık pazarı haline geldi, ekonomisi çöktü. 1839da günümüzdeki “AB Uyum Yasaları” benzeri bir “Tanzimat Ferman”ı ile toplumsal çözülme hızlandı.</li>
<li>Osmanlı 1832 da kendi Mısır valisi ile yaptığı Nizip ve Konya muharebelerini kaybetti ve Mısır kuvvetleri Kütahya’ya kadar geldiler.</li>
<li>Osmanlı, Kasım 1853 te Rusya’ya savaş(Kırım Savaşı) ilan etti. İngiltere ve Fransa, İstanbul’a savaş gemilerini gönderdiler. Savaşın ilk günlerinde Batum’a yardım götüren Türk donanması Sinop’ta Ruslar tarafından yakıldı. 2700 şehit verdik.</li>
<li>1854 de ilk dış borcu İngiltere’den aldık. Bu arada bizimle Kırım savaşına katılmasının maddi karşılığını da bizden tahsil etmiş oldu. 1876 da moratoryum ilan edip, 1881 de Duyunu Umumiye’ye teslim olduk.</li>
<li>1877-78 de Ruslarla savaşa girdik. Ruslar Ayestafanos’a (Yeşilköy’e) kadar geldiler.</li>
<li>Balkan devletleri bağımsızlıklarını kazandılar. 1912 Balkan bozgunu yaşandı</li>
<li>1914 Almanlarla birlikte Birinci Dünya Harbine girdik, Serv’e kadar geldik.</li>
</ul>
<p>Osmanlı çok daha önceden düşüşe geçmişti ama gerilemenin ivme kazandığı son yüzyılda ekonomik bağımsızlığını tamamen kaybetmiş, vatandaşından vergisini başka ülkelerin tahsil ettiği, sömürge durumuna düşmüştü. Osmanlı’nın bu dönemini çarpıcı bir şekilde anlatan şu anekdotu vermek isterim;</p>
<p>9 Ocak 1853 günü Rus Çarı I. Nikola, İngiltere’nin Moskova Büyükelçisine şöyle der;</p>
<p>“Kollarımızda bir ‘Hasta Adam’ var. (Osmanlı için tarihe mal olmuş bu tanımı yapan ilk kişi) eğer gerekli önlemleri almadan bir gün ölürse, bu bir felaket olur.”</p>
<p>İngiliz Büyükelçi cevaben; “Osmanlı bizim sağmal İneğimizdir… …Osmanlı sizin için ‘hasta adam’ olabilir ama bizim için de ‘Altın yumurtlayan tavuktur.’ Niçin kesip sizinle paylaşalım?” diyerek, Çar’ın bu teklifini İngiltere’ye bildirir.</p>
<p>Konu İngiliz Avam Kamarasında görüşülürken Lord John Russel özetle şöyle der;</p>
<p>“Bırakalım ölsün Türk. İyi ama onun ölümünden sonra, korkunç bir anarşi baş göstermeyecek mi? Eğer Türk öldüğünde tüm mirası İngiltere’ye kalacak olsaydı, onu kendi ellerimle boğardım. Fakat Rusya ve Fransa leş kargası gibi üşüşüp mirastan pay alacaktır… Türkü yarı sömürgemiz olarak serumla yaşatacağız.”</p>
<p>Osmanlı’nın hasta adam olarak uzun süre serumla yaşamasının nedeni, paylaşılma ve/veya paylaşılamama zorluğudur.</p>
<p>Yıkılması önlenemez bir Osmanlı’ya dönüş özlemi, niçin sistemli olarak gündemde tutulmaktadır? Adeta bir hedef haline getirilmektedir. Tarihçi Cengiz Özakıncı bunun bir ABD projesi, bir tuzak olduğunu ve Türkiye Cumhuriyeti için “siyasi intihar” anlamı taşıdığını söyleyerek, bu sürecin aşamalarını tek tek sıralar. İşte onlardan birkaçı;</p>
<ul>
<li>CIA Türkiye’de “Komünizmle Mücadele Derneklerini” örgütledi.</li>
<li>ABD’li Diplomat Bullitt’in teorileştirdiği “ Din kışkırtıcılığı yapılarak Rusya’yı çökertme planı” yürürlüğe konuldu.</li>
<li>ABD hariciye vekili J.F. Dullas,”Din ve siyaset birbirinden ayrılmaz, Dünya meselelerini dini görüşle halletmek gerekir” dedi.</li>
<li>CIA nın yan kuruluşu olan Rand Corporation, “PKK’ya marksizmi bırakıp İslamcı olmalıdır” tavsiyesinde bulundu. (6 Şubat 1990 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Ufuk Güldemir’in haberine göre)</li>
<li>-Samuel Hantington “Türkiye İslam’ın lideri olmalı” dedi.</li>
<li>-CIA Ajanı Paul Henze, ”Atatürkçülük öldü. Nakşiler ve Nurcular ilericidir.” dedi.</li>
<li>-İngiliz vatandaşı Nakşibendi şeyhi Nazım Kıbrısi, London Magazin dergisindeki bir beyanatında Türkiye’ye; “Osmanlı’ya dön, laikliği kaldır, Kürt federe devletini kur.” Tavsiyesinde bulundu.</li>
</ul>
<p>Bu arada, 1950’lerden günümüze kadar gelişen süreçte, Turgut Özal’ın da sürece katkı yapan bir tutum içinde olduğunu önemle belirtmek isterim. Özal da “Türkiye’nin Osmanlı mirasını fütuhat anlayışıyla değil de uluslararası rol ve ağırlık anlamında ihya etme” düşüncesinde idi. Yani o da bir “yeni Osmanlıcı” idi. Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde Barzani ve Talabani’nin, kendisine “Padişahım” diyerek hitap ettiklerini koruma müdürü Musa Öztürk’ten birkaç kez duydum. TC’nin kırmızı pasaportunu verdiği bu aşiret liderlerinin kendisine böyle hitab etmelerinden memnuniyet duyduğu da belli. Özal’ın “federasyonu tartışmalıyız” dediğini de hatırlatmak isterim.</p>
<p>90lı yıllardan itibaren küreselleşme rüzgarı eşliğinde ulus devlet kavramı zihinlerden silinmek  istenip yerine “Osmanlının millet ve eyalet düzeni ile padişahlığı çağrıştıracak “Başkanlık” sistemi propagandaları arasında 2010  yılına kadar gelindi. Maalesef 2016 da Cumhurbaşkanı’na akıl almaz yetkiler verilecek şekilde Anayasamızı da değiştirerek, ucube bir başkanlık sistemine doğru savrulduk.</p>
<p>NEO-OSMANLICI BİR AKADEMİSYEN</p>
<p>2010’dan itibaren, Ahmet Davudoğlu’nun, Dışişleri bakanlığı ve Başbakanlık dönemlerinde uyguladığı “Yeni Osmanlı” anlayışının ürünü olan hayalperest/ideolojik dış politikası, Türkiye’yi bölgesinde ve dünyada yalnızlaştırdı. “Stratejik Derinlik” uzmanı ve Profesör unvanı taşıyan bir kişi, “Şam’da Cuma namazı kılmak” gibi sapık bir hayalin peşinden giderek, bizi “derin yalnızlık” çukuruna yuvarladı. Şimdi o çukurda savaşmaktayız. Suriye’de bugün savaştığımız kantonlaşmaya çanak tutmuştur. Kobani’ye selamlar gönderdiği hafızalardadır.</p>
<p>Davudoğlu’nun  Washington Post’ da yer alan beyanatında “<strong>İngiltere eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğu halinde, neden Türkiye eski Osmanlı topraklarında, Balkanlar&#8217;da, Ortadoğu ve Orta Asya&#8217;da yeniden liderlik kurmasın?</strong>” dedi.</p>
<p>İşte bu beyanat gösteriyor ki, “Yeni Osmanlı” söylemi, tarihi ve bilimsel gerçeklerle bağdaşmayan, ayağı yere basmayan bir düşüncenin ürünü. Bir akademisyen olmasına rağmen Davudoğlu, İngiliz milletler topluluğu ile İngiltere ilişkisinin rasyonel ve kültürel arka planını göremiyor. Demek ki, ideolojik bakış, gerçekleri görmeyi bu kadar engelleyebiliyor.</p>
<p>İngiltere üzerinde güneş batmayan bir imparatorlukta, İngilizce konuşulmasını sağladı. Bu sayede İngiliz kültürünü de o geniş coğrafyada hakim kıldı. O kadar ki Hong Kong Yüz yıl İngiliz yönetiminde kaldıktan sonra, Çin gibi bir büyük devletin ve kadim Çin kültürün bünyesine 1997 de döndüğü halde,  o kentte trafik hala soldan işlemektedir ve sokaklarında hala İngilizce konuşulmaktadır. İngiliz devletler topluluğundan bağımsızlıklarını kazanan o toplumların ve devletlerin kıbleleri hala İngiltere’dir.</p>
<p>İngiltere o ülkeler sömürgesi iken dahi, önce oralardaki üretimi artırmıştır. Sonra da artan üretimden aslan payını almıştır. Bundan 60-70 sene önceleri o ülkelerin arazi kadastro ve arazi sınıflandırmasını yapmıştır. Yani hangi tip toprakta ne tür bir ürün yetiştirilmesi gerektiğini belirlemiştir. Bizim bugün bile sınıflandırma şöyle dursun daha kadastromuzu yapamadığımızı söylersem, İngiltere’nin sömürgelerine verdiği teknik hizmetin seviyesini anlatmış olurum. Günümüzde de o ülkeler, bağımsız olmalarına rağmen İngiltere’den teknik yardım almaya ve ticari ilişkiler geliştirmeye devam ediyorlar. İlişkileri akılcı bir zeminde başladı ve aynı doğrultuda devam ediyor.</p>
<p>Osmanlı ise sahip olduğu coğrafyaya teknik hizmet götürmekten zaten yoksundu. Oralarda verim artışı değil, sadece vergi almayı düşünmüştür. Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi “Osmanlı oraları ne sömürgeleştirebildi, ne de vatanlaştırabildi”. Eski Osmanlı coğrafyasındaki devletlerin ise bizden koptuktan sonra Türk olan unsurlar dışında, Türkiye ile hiçbir gönül bağları kalmamıştır. Aksine Türk olmayanlarda Türk düşmanlığı da yaygındır. Hiçbir Arap ülkesi Osmanlı günlerini özlemiyor, kendimizi aldatmayalım.  Osmanlı Türkçe konuşulmayan coğrafyada 400 yıl kaldığı halde Türkçe konuşulmasını bile sağlayamamıştır. Böyle bir arzusu da olmamıştır, zira kendisi bile Türkçeyi ihmal etmiştir.</p>
<p>SONUÇ</p>
<p>Tarihçi Sinan Meydan’a göre; “Türkiye&#8217;de maalesef tarih, bir bilim olmanın ötesinde, bazı çevrelerce adeta bir ‘uyuşturucu&#8217; olarak kullanılıyor. Din ile aldatmanın yanına “Tarih ile aldatma” eklendi. Böylece toplum tarihle uyuşturuluyor. Yani tarih kullanılarak, çarpıtılarak toplum yanlış yönlendiriliyor. Yeni ve sahte bir tarih yazılıyor”.</p>
<p>Tarih çarpıtılarak tarihi filmler çekiliyor. Siyaset adamlarımız okuma özürlü toplumumuza “Tarihinizi Payitaht filminden öğrenin” diyebiliyorlar.</p>
<p>Osmanlı düzeni üç dini, 10-15 mezhebi ve bir o kadar etnik gurubu, gerçekten barış içinde daha fazla tutamadığı için yıkılmıştır. Günümüzde bizdeki etnik ve mezhebi ayrılıkları kaşıyanlar ve din ve mezhep bazında bir milletler topluluğu olan Osmanlı’ya dönüşü empoze edenler, dün Osmanlıyı yıkan güçlerdir. Bize biçtikleri elbise Osmanlının etnik çatışmalar içinde boğuştuğu yıkılış dönemidir. Ortadoğu coğrafyasında ne Araplar bizi ister, ne de Batı bizim o coğrafyaya girmemize izin verir. Bu gün 2011 de ABD’nin teşviki ile yürürlüğe koyduğumuz Suriye politikalarımızla, yüzyıl önce Lozan’da çizdiğimiz sınırları korumak için varoluş (beka) mücadelesi veriyoruz.</p>
<p>Türkiye sınırları ötesinde Suriye’de kendi bekası için bir askeri harekat yaparken bile, 22 Arap ülkesinin oluşturduğu ”Arap Birliği” bizi protesto ediyorsa, artık “yeni Osmanlı” hayalperestlerinin söyleyecek sözü kalmamış olmalıdır.</p>
<p>Özetle “yeni Osmanlı”, dün Osmanlı’yı yıkan güçlerin, bugün bize önerdiği ve içerde çokça taraftar bulan bir tuzak söylemdir. Bu tuzak söylemin peşinden giderek, bugün bir “beka sorunu” yaşıyor ve savaşıyor olmamız, Osmanlı’yı yıkanların Türkiye’yi de aynı yöntemlerle yıkmak istediklerini anlamamıza yetmelidir.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yeni-osmanli-cikmazi/">“YENİ OSMANLI” ÇIKMAZI  Aziz BOZATLI Yazdı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/yeni-osmanli-cikmazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YAHYA KEMAL&#8217;DEN KANAL İSTANBUL&#8217;A &#8211; Aziz Bozatlı</title>
		<link>https://millidusunce.com/yahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/yahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Feb 2018 17:16:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7103</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hükümetimizin “Çılgın Proje” nitelemesi ile kamuoyuna sunduğu “Kanal İstanbul” projesinden söz etmek istiyorum. “Çılgın” sıfatının sözlük anlamı: aklını kaçırmış, deli demektir. Gerçi hükümetimiz metafor yaparak muhteşem, olağanüstü proje anlamında sunsa da bu proje sözlük anlamına uygun düşecek şekilde, ismiyle müsemma “çılgınca” bir projedir. Bu proje için ana hatlarıyla, şu sakıncaları ileri sürülmektedir; Böyle büyük çapta [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli/">YAHYA KEMAL&#8217;DEN KANAL İSTANBUL&#8217;A &#8211; Aziz Bozatlı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli%2F&amp;linkname=YAHYA%20KEMAL%E2%80%99DEN%20KANAL%20%C4%B0STANBUL%E2%80%99A%20%E2%80%93%20Aziz%20Bozatl%C4%B1" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli%2F&amp;linkname=YAHYA%20KEMAL%E2%80%99DEN%20KANAL%20%C4%B0STANBUL%E2%80%99A%20%E2%80%93%20Aziz%20Bozatl%C4%B1" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli%2F&amp;linkname=YAHYA%20KEMAL%E2%80%99DEN%20KANAL%20%C4%B0STANBUL%E2%80%99A%20%E2%80%93%20Aziz%20Bozatl%C4%B1" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli%2F&amp;linkname=YAHYA%20KEMAL%E2%80%99DEN%20KANAL%20%C4%B0STANBUL%E2%80%99A%20%E2%80%93%20Aziz%20Bozatl%C4%B1" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fyahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli%2F&#038;title=YAHYA%20KEMAL%E2%80%99DEN%20KANAL%20%C4%B0STANBUL%E2%80%99A%20%E2%80%93%20Aziz%20Bozatl%C4%B1" data-a2a-url="https://millidusunce.com/yahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli/" data-a2a-title="YAHYA KEMAL’DEN KANAL İSTANBUL’A – Aziz Bozatlı"></a></p><p>Hükümetimizin “Çılgın Proje” nitelemesi ile kamuoyuna sunduğu “Kanal İstanbul” projesinden söz etmek istiyorum. “Çılgın” sıfatının sözlük anlamı: aklını kaçırmış, deli demektir. Gerçi hükümetimiz metafor yaparak muhteşem, olağanüstü proje anlamında sunsa da bu proje sözlük anlamına uygun düşecek şekilde, ismiyle müsemma “çılgınca” bir projedir.</p>
<p>Bu proje için ana hatlarıyla, şu sakıncaları ileri sürülmektedir;</p>
<p>Böyle büyük çapta bir yatırımı gerektiren ve bir dizi değişimi öngören projenin ilgili kurumlarda, üniversitelerde yeterince tartışılıp bir ortak aklın ürünü olarak ortaya çıkması umulurdu. Bu şekilde gündeme getirilmesi, hangi amaca, kime veya kimlere hizmet edeceği konusunda spekülasyonlara neden olmaktadır.</p>
<p>Montrö Sözleşmesinin Boğazlarla ilgili bağlayıcı hükümlerine rağmen, projenin öngörülen amacına ulaşılamaz. Montrö’nün masaya yatırılması ise sözleşmeden doğan kazanımlarımızın kaybedilmesi ile sonuçlanır.</p>
<p>Proje kara ve deniz ekosistemlerinde bir dizi çevre sorununa neden olacaktır.</p>
<p>Dünyada böyle kanallar genellikle deniz ulaşımını önemli ölçüde kısaltarak büyük ekonomik kazançlar sağlarlar. Örneğin; Deniz ulaşımını, Panama kanalı 22500 Km. ve Yunanistan’daki Corint kanalı 700 Km. kısaltmaktadır. Proje bu yönüyle hiçbir avantaj sağlamıyor. Üstelik kanalı kullanmaya zorlama gücünüz yok ise, hiç kimse 1700-4000m. genişliğinde bir Boğaz dururken, 150m. genişliğindeki bir kanalı kullanmaz.</p>
<p>Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik koşullarda, hiçbir ivediliği ve önceliği olmayan 65 milyar dolarlık bu yatırımın, ekonomimizi çok olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır.</p>
<p>“Çılgın Proje” nin her gün medyada yazılan, söylenen yukardaki mahzurlarına kısaca değindikten sonra, zaten yeterinden fazla büyüdüğü için bir dizi kentsel sorunla boğuşan İstanbul’un, bu proje ile büyümesinin ivme kazanarak, mevcut sorunlarını içinden çıkılmaz hale getireceğine dikkat çekmek istiyorum.</p>
<p>İstanbul, orta çağda Doğu Roma’nın, yeniçağda Osmanlı’nın başkenti ve 95 yıldan beri de Türkiye Cumhuriyetinin en büyük kentidir. Çağları aşan tarihi kimliği ile eşsiz kültürel mirasa sahip bir kent olmakla kalmayıp, Boğazı (Bosphorous) ve Haliç’i (Altın boynuz-Golden horn) ile tüm dünyanın hayran olduğu, harika doğal güzelliklere ve eşsiz kültür mirasına sahip bir kenttir. Ortodoks İstanbul, 1204 yılında dördüncü haçlı seferi ile Katolik Hıristiyanlar tarafından işgal edildi. Katolikler 57 yıl kalarak kenti talan ve harap ettiler. Bizans’ın çöküş dönemi olduğu için tekrar imar edilemedi. Kent 1453 te Türkler tarafından fethedildiğinde harap halde idi. Daha sonra yapılan imar çalışmaları ile İstanbul’a “DÜNYANIN EN GÜZEL TÜRK KENTİ” kimliği kazandırılmıştır. Bu özellikleri ile de yüzyıllardır Türk kültür ve sanatının merkezi olma özelliğini sürdürmüştür. Türkçenin birçok ağız ve lehçelerin konuşulduğu ülkemizde, örnek alınacak ideal Türkçe “İstanbul Türkçesi” dir. Türk edebiyatının, Türk tiyatrosunun, Türk müziği ve resim sanatının, Türk mimarisinin, Türk sinemasının, Türk modasının merkezi hep İstanbul olmuştur. “Yüksek Türk Kültürü” dendiği zaman da İstanbul’da yaşanan ve gözlenen kültürel yapı akla gelirdi.</p>
<p>Bilindiği gibi İstanbul denince akla gelen en yetkin kişi <strong>Yahya Kemal Beyatlı</strong>’dır. “Bir semtini sevmek bile bir ömre bedel” dediği İstanbul için, aşağıdaki şiirinde de şöyle der;(kısaltarak);</p>
<p>“<strong>Gelmek’çün ikinci bir hayata,</strong></p>
<p><strong>Bir gün dönüş olsa ahiretten;…………</strong></p>
<p><strong>İstanbul’a dönmek isterim ben</strong>.”</p>
<p>İstanbul sevgisi ve bilgisiyle yüklü bu değerli insan, 6 Şubat 1935 te İstanbul şehir meclisinde bir konuşma yaparak, özetle: “Şehrin büyümesini yönlendirirken turizm, ticaret, sanayi sektörlerinden hangisine ağırlık verilmesi gerektiği konusunda düşüncelerimizi netleştirip, buna uygun olarak da uzun vadeli(50 yıllık) bir perspektif oluşturmak gerektiğine ..” dikkat çeker. O tarihte İstanbul’un nüfusu 741 bin idi. Büyük şairin söylediklerine tekrar dönmek üzere, İstanbul’un o günden sonraki gelişimine bir bakalım.</p>
<p>Maalesef o günlerden günümüze, ülkeyi ve İstanbul’u yönetenlerimiz, kentin gelişimi konusunda bağlayıcı veya yönlendirici politikalar uygulayamadılar. 1960 larda başlayan sanayileşme ile birlikte tesisler İstanbul’un içine, hatta Boğazın kıyısına kurulmaya başlayınca, işgücü talebini karşılamak üzere İstanbul’a doğru bir iç göç başladı. Artık en büyük sanayi kentimiz İstanbul’un önlenemez hormonlu büyümesi başlamıştı. İlk göçenlerin peşinden önce yakınları, sonra hemşerileri geldiler. İstanbul’un her semtinde bir Anadolu kasabası oluştu. İstanbul fiziki bakımdan megapol olurken, “İstanbul Kültürü”, yoz bir varoş kültürüne teslim oldu. 1990 larda nüfus 6-7 milyonlarda iken, kentin belediye başkanı Sn. Erdoğan’ın, “İstanbul’a göçün sınırlandırılması gerekir” sözü, nasıl yapılacağını tartışma dışı bırakırsak, belki de siyasi hayatının en doğru söylemi idi.  Ama nedense, büyümeyi ve göçü caydırıcı ve önleyici bir dizi önlem almak yerine tam aksine, rant için,  imar değişiklikleri ile sivri binaları özendirerek, büyümenin getirdiği tüm sorunları kat be kat arttırdılar. Bunun da kente ihanet olduğu gene kendilerince itiraf edildi.</p>
<p>Ülkemiz ortakuşak tabir edilen ekvator ile kuzey kutbunun ortasında yer alan ve iklim yönünden her türlü tarımsal faaliyetin yapılabileceği, bu nedenle de nispeten dengeli bir nüfus dağılımına imkan veren, eşsiz bir coğrafi konuma sahiptir. Bu kadar büyük bir coğrafyada 80 milyonluk nüfusun neredeyse beşte birini, üstelik deprem riski taşıyan bir kentte toplamak büyük hatadır. Tüm sektörlerdeki politikalarımız bundan olumsuz etkilenmektedir.</p>
<p>İstanbul büyük bir kent olmaktan öte bir megapoldür. Büyük kentler dört, beş milyon gibi bir  nüfusu geçip megapol olduklarında, sorunlar geometrik olarak artmakta ve çözümler de çok daha pahalı olmaktadır. Onun için birçok ülke bir dizi önlem alarak, mümkün olduğunca çok büyük kentlerin oluşmasını önlemeye çalışmaktadırlar. Nüfus bakımından bizim 17 kat büyüklüğümüze sahip Çin’de 15 milyondan büyük kent olarak, Şanghay ve Pekin var, 13 kat daha büyük Hindistan’da Yeni Delhi ve Bombay var, bizden dört kat büyük ABD de sadece Newyork var.</p>
<p>Bir organizmadaki bir ur nasıl bir olumsuzluk ifade ediyorsa, çok büyük bir kent de o coğrafya için bir ur durumundadır.</p>
<p>Bir zamanlar tarımsal üretimi kendine yeterli yedi ülkeden biri olmakla övünürdük. Bugün birçok tarım ürününü ithal ediyorsak, bunun nedenlerinden biri, üretici nüfusun yerinden koparak, büyük kentlere doluşup, tüketici duruma düşürülmesidir.</p>
<p>Megapoller sadece kentsel sorunlar yaratmaz. İçinde tarımsal sorunlar, beslenme sorunları, ulaşım sorunları, işsizlik sorunları, yeterli eğitim alamama sorunları, terör örgütlerinin barınmasını kolaylaştırarak güvenlik sorunları da yaratırlar. Kent büyüdükçe toplumsal bağlar gevşer, zayıflar. Dini, etnik, mezhepsel illegal yapılanmalar kent varoşlarında geniş bir hayat alanı bulurlar.</p>
<p>İstanbul’un suyu Boğaz’ın 100-150 Km. batısındaki İstranca Dağlarındaki derelerden, doğuda ise gene 150 Km. uzaktaki Melen Çayından getirilmektedir. Çılgın proje ile ek yerleşimler nedeniyle, mevcut nüfusun %65 inin yaşadığı Avrupa yakasında ve buna bağlı olarak tüm Trakya’da ciddi su sıkıntısı doğacaktır. Trakya tarımı da zora girecektir.</p>
<p>1973 te birinci Boğaz Köprüsü yapıldığında İstanbul’un nüfusu 2,3 milyondu ve bir boğaz geçişi yetiyordu. Günümüzde Boğaz beş yerinden geçildi, buna rağmen trafik sorunu kat kat artmış durumda. Ayrıca, İstanbul’a her gün bir milyondan fazla İstanbul’da ikamet etmeyen insan geliyor. Gene binlerce kamyon sebze-meyve ve gıda maddesi geliyor. Bir o kadar da her gün İstanbul dışına gidiyor. İstanbul’da yaklaşık bir milyon araç var. Her gün bunun birkaç yüz bini trafiğe çıkıyor ve ortalama 40 dakika trafikte kalıyor. Kent büyüdükçe bu süre artacaktır. Bir hesaplamaya göre İstanbul’daki trafik sıkışıklığının bir yıllık maliyeti 6 milyar TL. dir.</p>
<p>Çok büyük kentlerin sorunları çok zor çözüme kavuşturulur ve hatta bazen çözümsüzlüğe doğru evrilirler. Halihazırda 15 milyonluk kentte yaşanan sorunlar, çılgın proje ile nüfus artışının ivme kazanmasıyla katlanacaktır. Bu durumda bir dizi ek yatırım da hızla yapılmak zorundadır. Nitekim İstanbul’daki raylı sistemler, otoyol ve tüp geçitlerin tamamının, yeni açılacak kanala doğru uzatılması, kanalın da iki altından, beş de üstünden olmak üzere şimdilik yedi yerinden geçiş öngörülmektedir.</p>
<p>Büyük şair Yahya Kemal’e dönecek olursak, yukardaki konuşmasında;</p>
<p>“ <strong>İltizam olunursa (</strong>gerekirse<strong>) Boğaziçi’nin altından tünel geçer. İnşallah köprü geçmez, temenni etmem</strong> “ demişti, ama biz üç köprü yaptık. Hele üçüncüsü ile İstanbul’un akciğerleri olan kuzey ormanlarını, o güzelim habitatları paramparça ettik. Şairin kemikleri sızlıyordur.</p>
<p>Şair konuşmasının aşağıdaki bölümünde günümüzdeki kente ihanetimizin nedenlerini anlamamıza yarayacak bir de ipucu vermektedir;</p>
<p>“<strong>İstanbul’un umran (canlandırma, bayındır kılma, <u>imar</u>) yetkisi kime verilmelidir?  İstanbul’da bir halk var, bir de şehir var. İstanbul şehrinin umran kabiliyeti hudutsuzdur. Fakat halkın umran kudreti nedir?”</strong></p>
<p>O gün şair, İstanbul’un gelecekteki imarı ile ilgili olarak, İstanbul halkının İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasına uygun davranmayabileceği şüphesine düşmüştür. İstanbul’un sonradan aldığı göçlerin çok büyük bir kısmı, onun tarihi ve kültürel mirasını aklından bile geçirmeyen, geldiği gün kamu arazisini işgal etmekle işe başlayan, gecekonducu bir kitleden oluşmuştur. Bu süreç devletin gözü önünde “Gecekondu mafyaları” tarafından yönetilmiştir. Bu kitle önce “İstanbul kültürü” nü “Varoş kültürü” ne dönüştürerek,  İstanbul’un kültürel kimliğini bozmuştur. Sonra da kimi az kimi çok, hangi siyasi parti yönetimde olursa olsun bu “yağmacı zihniyet” İstanbul siyasetinde de, belediyelerin kararlarında da her dönemde etkili olmuştur.</p>
<p>Geldiğimiz noktada, gecekondulaşma ile başlayıp, sivri yapılarla devam eden ve şimdi de “Kanal İstanbul” a uzanan İstanbul’un hormonlu büyüme sürecine hakim olan  “Varoş kültürü”, seksen yıl önce halkın imar yeteneğinden şüphelenen Yahya Kemal’i haklı çıkarmıştır. O asla sezgisinde haklı çıkmayı dilemezdi, istemezdi. Sanırım, sonucun bu derecede kötü olacağını da aklından bile geçirmemişti. Nur içinde yatsın.</p>
<p>NOT: Y.K. Beyatlı’nın konuşmasının (tutanak katiplerinin yazdığı haliyle) tam metni “Aziz İstanbul” kitabındadır.(MEB  1000 temel eser serisi-1968)</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/yahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli/">YAHYA KEMAL&#8217;DEN KANAL İSTANBUL&#8217;A &#8211; Aziz Bozatlı</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/yahya-kemalden-kanal-istanbula-aziz-bozatli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Yönelimlerin Neresindeyiz?</title>
		<link>https://millidusunce.com/buyuk-yonelimlerin-neresindeyiz/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/buyuk-yonelimlerin-neresindeyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Jan 2018 14:50:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[KİTAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://millidusunce.com/?p=7075</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanoğlu için “gelecek”  bilinmese de daima merak konusu olmuştur. Geleceği bilmek için sıradan insanlar çok çeşitli fal yöntemlerine başvururken, geçmiş çağlarda birçok yönetici de yanında gelecekten haber verecek müneccimler bulundurmuşlardır. Dünyada yaşanan hızlı değişime paralel olarak, Türk toplumu da hızlı bir değişim sürecinden geçmektedir. Siyaset, ekonomi, teknolojiler, sanat anlayışları, kültür hayatı, çevre..vs. değişiyor. Bu değişimleri [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/buyuk-yonelimlerin-neresindeyiz/">Büyük Yönelimlerin Neresindeyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbuyuk-yonelimlerin-neresindeyiz%2F&amp;linkname=B%C3%BCy%C3%BCk%20Y%C3%B6nelimlerin%20Neresindeyiz%3F" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbuyuk-yonelimlerin-neresindeyiz%2F&amp;linkname=B%C3%BCy%C3%BCk%20Y%C3%B6nelimlerin%20Neresindeyiz%3F" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbuyuk-yonelimlerin-neresindeyiz%2F&amp;linkname=B%C3%BCy%C3%BCk%20Y%C3%B6nelimlerin%20Neresindeyiz%3F" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbuyuk-yonelimlerin-neresindeyiz%2F&amp;linkname=B%C3%BCy%C3%BCk%20Y%C3%B6nelimlerin%20Neresindeyiz%3F" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbuyuk-yonelimlerin-neresindeyiz%2F&#038;title=B%C3%BCy%C3%BCk%20Y%C3%B6nelimlerin%20Neresindeyiz%3F" data-a2a-url="https://millidusunce.com/buyuk-yonelimlerin-neresindeyiz/" data-a2a-title="Büyük Yönelimlerin Neresindeyiz?"></a></p><p>İnsanoğlu için “gelecek”  bilinmese de daima merak konusu olmuştur. Geleceği bilmek için sıradan insanlar çok çeşitli fal yöntemlerine başvururken, geçmiş çağlarda birçok yönetici de yanında gelecekten haber verecek müneccimler bulundurmuşlardır.</p>
<p>Dünyada yaşanan hızlı değişime paralel olarak, Türk toplumu da hızlı bir değişim sürecinden geçmektedir. Siyaset, ekonomi, teknolojiler, sanat anlayışları, kültür hayatı, çevre..vs. değişiyor. Bu değişimleri doğru yorumlayıp geleceğe hazırlık yapan toplumlar refahı daha kolay yakalayacaklardır.</p>
<p>Değişimin parametrelerini analiz ederek, gözlemler yaparak geleceğe dönük senaryolar üretmek, deyim yerindeyse, gidişatı doğru okumak için “Gelecek Bilimi” <strong>(</strong>fütüroloji) denen bir bilim dalı doğmuştur. Gelecek öngörüleri veya tahminleri, bireylerin, kurumların, şirketlerin veya devletlerin karar alam süreçlerine ışık tutmakta, yol göstermektedir.</p>
<p><strong> Ziya Gökalp</strong>’in “Türk Rönesans’ı Tevfik Fikret’le başlar” dediği büyük düşünür ve şair <strong>Tevfik Fikret</strong>, <strong>“</strong>Zamanın gelişimine yabancı kalmak, düşmeye doğru eğilmektir<strong>”</strong> diyerek, toplumların, değişimi ıskalayıp, geleceğe ayak uydurmadıklarında tökezleyeceklerine, düşeceklerine dikkat çekmektedir. Şair, bilim ve fen gücü ile gelecekte insanoğlunun kara toprağı bile altın yapacağına inandığını, yüz yıl önce aşağıdaki dizeleri ile ne güzel anlatmıştır.</p>
<p>Fıtratta tekamül ezelidir</p>
<p>Bu kemale Tevrat ile İncil ile Kur’an ile inandım</p>
<p>Bir gün yapacak fen, şu siyah toprağı altın</p>
<p>Her şey olacak kudret-i irfanla inandım.</p>
<p>Gelecekle ilgili bu uzunca girişten sonra sözü iki kitaba getireceğim. 1982 yılında ABDli yazarlar John Naisbitt ve Patricia Aburdene’ın yazdığı, 1989da Türkçeye çevrilen <strong>“Megatrens” (Büyük Yönelimler)</strong> ve 90 ların başında yazılıp hemen Türk okuyucusuna sunulan “<strong>Megatrends 2000</strong>” isimli kitaplar, dünyada ikibuçuk milyon satan ve ülkemizde de en çok okunan kitaplar arasındaydı.</p>
<p>Her iki kitap da endüstri toplumlarındaki birçok istatistiki veriden hareket ederek, endüstri ötesi topluma (Bilgi toplumuna) geçişte, belirgin hale gelen eğilimlere dikkat çekmektedir. Kitaplar, birbirini tamamlar niteliktedirler. Her bir kitap, hayatımızın gidişatını etkileyen onar ana yönelim öngörmüştür. Bunları büyük yönelimler, (megatrends ) olarak tanımlamışlardır.</p>
<p>Bu iki kitabı konu etmemin nedenlerine gelince;</p>
<p>a-Kitaplarda öngörülen birçok hususun, geçen kısa sürede gerçekleştiği veya eğilimin devam ettiği görülmektedir.</p>
<p>b-Bilgi toplumu için öngörülen birçok yönelim, bizim toplumumuz için hala “yaşayacağımız gelecek” olma özelliğini korumaktadır.</p>
<p>c- Kitaplarda öngörülen, birçoğunun hala geçerliliğini koruduğu veya zamanın doğruladığı yirmi büyük yönelimi satır başlarıyla da olsa okuyana hatırlatmaktır.</p>
<p>Büyük Yönelimler</p>
<p>Aşağıda kitaplarda öngörülen yönelimleri, kitaptaki başlıkları ile veriyorum. Ancak geçen zamanın ve yaşanan olayların doğrulamadığı öngörülere de dikkat çekilecektir. Bazı başlıklar bağlamında ülkemizdeki gidişata da değinilecektir.</p>
<p>1-SANAYİ TOPLUMUNDAN BİLGİ TOPLUMUNA</p>
<p>1956 yılında ABD’de ilk defa teknik, idari ve hizmet alanında çalışan beyaz yakalı işçilerin sayısı, üretim ve imalat (sanayi) dalında çalışan mavi yakalı işçilerin sayısını geçmişti. Endüstriyel Amerika, yeni bir topluma yol vermeye zorlanıyordu. Harvard sosyologlarından Daniel Bell<strong>,</strong> gelen dönemi, <strong>“</strong>sanayi ötesi toplum<strong>”</strong> diye adlandırdı ve bu isim yapıştı kaldı. Şimdi ise, bu <strong>“S</strong>anayi Ötesi Toplum<strong>” </strong>un, <strong>“</strong>Bilgi Toplumu<strong>”</strong> olduğu herkesçe paylaşılmaktadır.</p>
<p>2-ZORAKİ TEKNOLOJİDEN, YÜKSEK TEKNOLOJİ VEYA DİRENİŞE</p>
<p>İnsanoğlu o kadar yoğun ileri teknoloji ürünü ile tanışacak ki bazen ona direnmek ihtiyacı bile duyacaktır. İşte bu durumda fiziki ve manevi gerçekler arasında bir denge kurması gerekecektir.</p>
<p>3- ÜLKE EKONOMİSİNDEN DÜNYA EKONOMİSİNE</p>
<p>ABD, dünyayı kontrol eden güç olmaktan çıkıyor ve bir avuç, ekonomik olarak güçlü ülkeler topluluğunun üyesi haline geliyor. Otomobil üretiminde diğer ülkeleri geçen Japonya, bugün dünya ekonomisini kontrol ediyor. Japonya’da bir otomobil 11 saatte üretiliyor.(şimdilerde 9 saate düştü)</p>
<p>Gelişmiş ülkeler <strong>“</strong>sanayisizleşme<strong>” </strong>ye doğru gidiyor. Dünyada otomobil montaj hattı olan 86 ülke bulunmaktadır.</p>
<p>Artık kendimizi karşılıklı bağımlı toplulukların bulunduğu bir dünyada yaşadığımıza alıştırmamız gerekiyor<strong>. </strong>Artan bu karşılıklı bağımlılığa direneceğimize, bunu, bütün kalbimizle kabul etmeliyiz. Bu dünya barışı için tek umuttur.</p>
<p>Ekonomik olarak daha çok iç içe geçtiğimiz zaman birbirimizin başına bomba yağdırmaktan vazgeçeriz.</p>
<p>İşte bu son öngörü gerçekleşmedi. Gelişmiş ülkeler diğerleriyle arayı açmaya devam ettiler. Silah sanayilerini tam kapasite çalıştırdılar, bu silahların Ortadoğu başta olmak üzere birçok bölgede kullanılmasını teşvik ettiler. Terörist grupları vekalet savaşlarının birer figürü haline getirdiler. Ne kadar iç içe geçsek de güçlüler güçsüzlere bomba yağdırmaya devam etti.</p>
<p>4-MERKEZİYETÇİLİKTEN ADEMİ MERKEZCİLİĞE</p>
<p>Merkezi yapılar, bütün Amerika’da büyük bir sarsıntı içinde. Bu ademi merkeziyetçilik, politikayı, iş anlayışımızı ve kültürümüzü değiştiriyor. Ülkenin tamamını kapsayan televizyon şebekeleri de bir düşüş içinde. Bu dev televizyon şebekeleri, kablo-televizyon sistemleri karşısında seyircilerini kaybediyorlar</p>
<p><strong> </strong>5-AŞAĞIDAN YUKARIYA İNŞA</p>
<p>Merkezi yapılar, bütün Amerika’da büyük bir sarsıntı içinde. Bu ademi merkeziyetçiliğin bir başka şekilde ifade edilmesidir. Şehirler, kasabalar ve küçük toplumların oluşturduğu yerel otoriteler daha etkin duruma gelmişlerdir. İnsanların hayatını derinden etkileyen kararlar daha çok mahalli kararlar olmaktadır.</p>
<p>6-KENDİ KENDİNE YETERLİLİK</p>
<p>İnsanlar, merkezi kamu kurumların yapamadıklarını kendileri yaparak, ferdiyetçiliğin de gelişmesine katkıda bulunuyorlar. Bu kurumlara kolektif bağımlılıktan kurtulup, kendilerine güvenmeyi ve kendi imkanlarına dayanmayı öğreniyorlar. Artık her Amerikalının evinde “sağlık setleri” var. Ev ve bahçe tarımının yanı sıra gıda kooperatifleri de yaygınlaşıyor.</p>
<p><strong> </strong>7-TEMSİLİ DEMOKRASİDEN KATILIMCI DEMOKRASİYE</p>
<p>Alınan bir karardan hayatları etkilenen insanlar, karar alma sürecine katılmak istiyorlar. Politikacılara olan ihtiyaç giderek azalıyor. Bazı ilçelerde seçmenler belediye meclislerindeki görüşmeleri evlerindeki ekrandan izleyip elektronik ortamda oylamaya katılıp önemli kararlarda doğrudan oy kullanabiliyorlar.</p>
<p>Radikal partilerin yerini merkez partileri alacak, radikalizm bu partiler içindeki fertler tarafından temsil edilecektir.</p>
<p>8-HİYERARŞİLERDEN İLETİŞİM AĞLARINA</p>
<p>Yüzyıllarca kendimizi örgütlediğimiz ve yönettiğimiz şekil, bir piramit yapısıdır.</p>
<p>Bilgi ekonomisinde, katı hiyerarşik yapılar bilgi akışını engelliyor<strong>.</strong> Bunların yerine de, küçük, merkezin çekiminden kurtulmuş, bağımsız yapılar oluşuyor.</p>
<p>Hiyerarşilerin, toplumun problemlerini çözmekteki başarısızlığı, insanların birbirleriyle konuşmalarına yol açtı ve bu da yeni “iletişim ağları”nı ortaya çıkardı. İletişim ağları, insanların birbirleriyle konuşması, bilgi ve kaynak alışverişinde bulunmasıdır. Bu ağlardan biri olan “sosyal medya” hayatımızın bir parçası oldu.</p>
<p><strong> </strong>9-“YA BU YA O” DAN “ÇOKTAN SEÇMELİ” YE</p>
<p>Sanayi toplumunda, ya sabah 9’dan akşam 5’e kadar çalışacaktık veya çalışmayacaktık. Şimdi ise “esnek zaman” çalışma düzeni var. Otomobil alırken ya Ford’u veya Chevrolet’yi seçecektik. Bugün 752 çeşit otomobil veya kamyondan seçimimizi yapabiliriz. Bir veya iki kanallı televizyonlarda yüzlerce kanallı seçeneğimiz oldu</p>
<p>10- DİN: ÜLKE ÇAPINDA BİR CANLANIŞ</p>
<p>Din konusu çok önemli bir yönelim olarak her iki kitapta da yer aldığı için, 19 numaralı yönelim başlığı altında işlenecektir.</p>
<p>11- 1990’LARDAKİ EVRENSEL EKONOMİK PATLAMA</p>
<p><strong> </strong>Tüm dünyanın tek bir ekonomiye dönüşmesine doğru soluk kesici bir hızla ilerliyoruz. Londra da bir Türk tarafından alınan Güney Kore hisse senedi, Türk, Kore, İngiltere ekonomilerinden hangisinin sayılacaktır? Bir ülkenin uluslararası iş yapan şirketlerinin başkanları, o ülkenin politik şahsiyetlerinden daha fazla önem taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde de ekonomi, ideolojilere baskın olacaktır. Bilgi toplumunda donanımlı kadın veya erkek aynı ölçüde yer alabilecektir</p>
<p>Nükleer enerji batının enerji bağımlılığını azaltmıştır. Yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarına  hızlı bir yönelme olacaktır.</p>
<p>Vietnam ve Afganistan örneğinde olduğu gibi artık süper güçler, bölgesel çatışmalara girmeyeceklerdir.</p>
<p>Bu başlık altındaki öngörülerden bazıları gerçekleşmedi. Örneğin, azgelişmiş ülkelerde ve özellikle de İslam ülkelerinde kadınının önündeki sosyoekonomik engeller duruyor. Gene öngörüye aykırı olarak ABD Irak’a girdi. Bundan sonra süper güçler arasındaki savaşlar, Suriye’de olduğu gibi “vekalet savaşları” şeklinde devam edeceğe benziyor.</p>
<p>12-  SANATTA YENİDEN DOĞUŞ</p>
<p>1990’lar boyunca toplumun boş zamanları değerlendirme etkinliği olan sporun yerini sanat alacaktır. Sanatsal alandaki iş imkanları da hızla artacaktır.</p>
<p><strong> </strong>13- SERBEST PİYASA SOSYALİZMİNİN DOĞUŞU</p>
<p>Sosyalizmin geçirdiği dönüşümün sonuçları 1990’larda daha da açıklık kazanacak. Bu dönemde sosyalizmi düze çıkarma çabalarına tanık olacağız. Merkeziyetçi planlamaya dayanan ekonomiler, başarısızlığa mahkumdur. Bu açıdan sosyalizm ya değişecek ya da ölecektir. Hükümetlerce sağlanan sosyal hizmetlerin bedeli, tüm toplumun yakasına yapışıyor.</p>
<p>Özetle; dünyada, hükümetlerce yönetilen ekonomilerden piyasalarca yönetilen ekonomilere doğru köklü bir geçiş gözleniyor.</p>
<p>Bu yönelim Tüm dünyayı etkili bir şekilde sararken, az gelişmiş ülkelerde “Sosyal devlet” kavramının yok olmasına neden oldu. Sağlık güvenceleri gevşetildi. Ezilen sınıflar daha da ezildi.</p>
<p>14- EVRENSEL YAŞAM TARZLARI VE KÜLTÜREL MİLLİYETÇİLİK</p>
<p><strong> </strong>Dünyanın büyük kentlerinde yeni bir evrensel yaşam tarzı hüküm sürüyor. Söz konusu yaşam tarzının itici gücü ise, “Tüketici”. Dünya günden güne daha kozmopolitleşiyor. Yiyecek, moda, eğlence ve mutfak kültürleri iç içe geçmiş durumda. Moda uluslararası bir etki yaratmakta, artık bir kadının giyimine bakarak nereli olduğunu anlamanız mümkün değildir. Kitapta bu başlık altında Türkiye ile ilgili tespit ve öngörüler var;</p>
<p>Önümüzdeki onyıllarda Türkiye’de evrensel yaşam tarzı ile karşı görüşün çatışacağı öngörülüyor.  ABDli gazeteci Edward Kodi, Türkiye için “İş adamları batıya doğru Brüksel’e bakarken, minarelerdeki müezzinler doğuya bakıyor” diyor.</p>
<p>Türkiye’de acaba hangi taraf kazanacak, İslam’daki canlanma mı? Yoksa Avrupa Topluluğu mu? Yoksa yaratıcı bir karışı mı?<strong>   </strong></p>
<p>Gelinen noktada ülkemizde İslami canlanma değil ama “Ilımlı İslam” adı altında, İslami yozlaşma sürmektedir. AB perspektifi de tamamen kayboldu. Türkiye sıradan Ortadoğu ülkelerine benzeme yolunda</p>
<p>15- REFAH DEVLETİNİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ</p>
<p>Özelleştirme ABD’den Çin’e, oradan Afrika’ya kadar her yerde yaygınlaşıyor. ABD’de hapishanelerin yönetimi bile özelleştiriliyor. Özel sosyal güvenlik kurumları gelişiyor.</p>
<p>Yapılan araştırmaların gösterdiği bir başka sonuç ise; yoksul insanlara refah yardımı yerine özel sektörde iş sağlanması olduğudur. Yani, refah sistemi özelleştirilmelidir.</p>
<p>Biz ise AKP iktidarında tersine bir yönelimle, yoksulları yardıma alıştırarak üretimden uzaklaştırmayı tercih ettik.</p>
<p><strong> </strong>16-PASİFİK KUŞAĞININ YÜKSELİŞİ</p>
<p>Beş yüz yıl önce dünyanın ticaret merkezi Akdeniz’den Atlantik’e doğru kaymaya başladı. Günümüzde ise buradan Pasifik’e kaymaya başladı. New York, Paris, Londra’nın yerini Los Angeles, Sydney, Tokyo, Şanghay almak üzere.</p>
<p>Çin kapitalist yolda bu şekilde ilerlemeye devam ederse, Japonya’nın liderliğini elinden alacak gibi. ABD de 1988 de hazırlanan bir rapora göre 2008 yılında Çin ekonomisi ABD’den sonra dünyanın 2’inci büyük ekonomisi olacaktır. Çin artık geriye dönemez, büyük dev uyanmıştır.</p>
<p>Bu öngörüler gerçekleşmiş durumda.</p>
<p><strong> </strong>17-KADIN LİDERLERİN YILLARI</p>
<p>20’inci yüzyılın son 20 yılında kadınlar bilgi çağının yarattığı milyonlarca yeni mesleğin üçte ikisini ele geçirdiler. Bu ataklarını sürdüreceklerdir.</p>
<p>Bilgi toplumunda kurumlardaki yöneticiliğin rolünün liderliğe kaydığını görüyoruz. ABD’de Kendi işinin başında bulunan kadın sayısı erkek sayısının iki katıdır.</p>
<p><strong> </strong>18-BİYOLOJİ ÇAĞI</p>
<p>Biyoteknolojide büyük gelişmelere gebe bir döneme giriyoruz. Elektronik değişim biyolojik değişimi sağlayacak. Biyoteknoloji, bir yandan yaşam standartlarının yükselmesine büyük katkılarda bulunurken, bir yandan da insanları huzursuz eden sorular gündeme getiriyor.</p>
<p>Bilim adamları bir fareyi genetik olarak programlayıp onu kanser hastası yapabiliyorsa, günün birinde bir diktatöre hizmet eden bir bilim adamı da insanları çeşitli hastalıklara yakalatmaz mı? İnsanlık henüz gücü kötüye kullanma alışkanlığından kurtulamamıştır.</p>
<p><strong> </strong>19-ÜÇÜNCÜ BİN YILDAKİ DİNSEL YENİDEN DOĞUŞ</p>
<p>Günümüzde dünya çapında çok mezhepli bir dinsel canlanma yaşanmaktadır. ABD’de “Mormon”ların tarafları artmış, sadece 1987’de 274 bin yeni yandaş kazanmışlardır. Japon Shinto rahibinin ABD ve Brezilya’da 5 milyon izleyicisi var. Bunların %80’i Japon vatandaşı değil.</p>
<p>İslamiyet Türkiye ve Mısır’ın batılılaşmış orta tabakaları arasında yeniden canlılık kazanıyor.</p>
<p>ABD’deki küçük dinlerin (mezheplerin) gelişmelerine bakıldığında şu sonuçlara varmak mümkündür:</p>
<ul>
<li>Mezhepler insanları kendilerine bağlamada başarılı olmuşlardır.</li>
<li>Tutucular ileri teknoloji ve kitle iletişim araçlarını ustaca kullanmışlardır.</li>
<li>Televizyonu bir eğitim aracı olarak vaizler, öğretmenlerden daha etkili olarak kullanmışlardır.</li>
</ul>
<p>Üçüncü bin yıl dönemecinde hurafeler artacak ve “dünyanın sonu” tartışmaları tekrar izlenecektir.</p>
<p>Bu yönelimler ülkemizde aynen gerçekleşmiştir. Ancak bu yönelime bir tepki olarak da “Deizm” ve “Ateizm” e yönelmelerin arttığı gözlenmektedir.</p>
<p><strong> </strong>20-BİREYİN ZAFERİ</p>
<p>20.yüzyılı geride bırakırken bireyin kazandığı üstünlükler tüm yönelimlerin kaynağını oluşturmaktadır. Çünkü yaşadığımız tüm değişimleri, bireyler sürüklemektedirler. Ancak çağa damgasını vuran bu bireyselcilik “herkes kendine” anlayışı değildir. Toplumun tüm sorunlarından kendine sorumluluk payı çıkaran bir bireyselciliktir.</p>
<p>Yeni bin yılda insanlar kendi politik kaderlerini belirlemede daha özgür ve daha çok söz sahibi olacaklardır.</p>
<p>Ülkemizde ise bireyi geliştiren onun yaratıcılığını ortaya çıkaracak bir eğitim sistemi olmadığından, değişimleri algılayıp hayata geçirecek bireyler de yetişmemektedir. Toplumun bir kesiminde birey, kimliğini cemaat-tarikat yapılarında dumura uğratırken, bir diğer toplum kesiminde nemelazımcı, bencil, toplumsal sorumluluktan kaçan, hedefi olmayan bir “yoz bireyselcilik” gelişmektedir.</p>
<p>SONUÇ</p>
<p>Yukarıda satırbaşlarıyla kısaca değindiğimiz yirmi ana yönelim bağlamında ülkemizin ne durumda olduğunu sorgulamak, aynı zamanda “Bilgi toplumu” na doğru olumlu adımlar atabiliyor muyuz? Sorusunun cevabını da aramak anlamındadır.</p>
<p><strong>  </strong>Büyük yönelimlerin ülkemizde yayınlandığı doksanlı yıllarda, bu yönelimler doğrultusunda gelişme sağlayabileceğimiz konusunda bugünkünden çok daha iyimserdik. Zira o günden otuz yıl sonra, yani bugün, demokrasimizin çoğulcu ve katılımcı yönde daha da gelişeceğini, özgürlükler ve hukuk devleti bağlamında çok ileri seviyelere ulaşabileceğimizi umuyorduk. “Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi” gibi ucube bir sistemle, Ortadoğu totaliter rejimlerine benzeyerek, çağdaş demokratik bir yönetimden uzaklaşma yoluna gireceğimizi aklımızdan bile geçirmemiştik.</p>
<p>“Bilgi toplumu” bizim için Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık hedefidir. Bu amaca ulaşmanın yolu, bilgi toplumunun gerektirdiği insan kaynağını yetiştirmekten geçer. Tüm yönelimlerin kaynağı birey olduğuna göre, ilk yapılacak iş bireyi çağın gereklerine göre eğitmektir. Doksanlı yıllarda eğitim sistemimizin, otuz yıl sonra, yani bugün, çağın gerektirdiği dönüşümleri sağlayarak, kendini geliştirerek, bilgi toplumuna uyumlu, aydınlık kuşaklar yetiştireceğini umuyorduk. Günümüzde ise eğitim sistemimiz maalesef, duygu ve değerlere dayalı, ezberci, sorgulayamayan kuşaklar yetiştirme yoluna girmiştir. Bu sistem, bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu yenilikçi, yaratıcı bireyler yetiştiremez. Bu sistemin yetiştireceği donanımsız, “kindar ve dindar” kuşaklar ile bilgi toplumuna ulaşmak, mümkün olamayacaktır.</p>
<p>Yarınlar kimin? Yarınlar bilgi toplumuna uyumlu insan kaynağına (beşeri sermayeye) sahip toplumlarındır. Yarınlar kurum ve kuruluşlarının geleceğe göre geliştiren ve hazırlayan toplumlarındır. Bu toplumlar, bilginin verdiği özgüvenle hiçbir sürprizle karşılaşmadan geleceği telaşsız karşılayabileceklerdir. Bilgi toplumuna kendini hazırlayamayan toplumların ise, fertleri küresel sermayenin birer “tüketici aygıtı”, vatanları birer “sömürge” olmaktan kurtulamayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/buyuk-yonelimlerin-neresindeyiz/">Büyük Yönelimlerin Neresindeyiz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/buyuk-yonelimlerin-neresindeyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgi Toplumunu Anlamak</title>
		<link>https://millidusunce.com/bilgi-toplumunu-anlamak/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/bilgi-toplumunu-anlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Mar 2017 15:05:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6229</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önceki yazımızda “Üçüncü dalga” kitabından hareketle bilgi toplumundan, yani üçüncü dalga uygarlığından söz etmiştik. Bizim gibi toplumların, tarım, sanayi ve bilgi toplumu olmak üzere aynı anda üç uygarlık dalgasına birlikte maruz kaldığını belirtmiştik. Geçen yazımızda oldukça uzun olmasına rağmen, sanayi ve bilgi toplumlarının özellikleri ve karşılaştırmalarının biraz dar çerçeveye sıkıştığını düşündüm. Bilgi toplumuna hazırlanırken neler [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/bilgi-toplumunu-anlamak/">Bilgi Toplumunu Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbilgi-toplumunu-anlamak%2F&amp;linkname=Bilgi%20Toplumunu%20Anlamak" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbilgi-toplumunu-anlamak%2F&amp;linkname=Bilgi%20Toplumunu%20Anlamak" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbilgi-toplumunu-anlamak%2F&amp;linkname=Bilgi%20Toplumunu%20Anlamak" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbilgi-toplumunu-anlamak%2F&amp;linkname=Bilgi%20Toplumunu%20Anlamak" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fbilgi-toplumunu-anlamak%2F&#038;title=Bilgi%20Toplumunu%20Anlamak" data-a2a-url="https://millidusunce.com/bilgi-toplumunu-anlamak/" data-a2a-title="Bilgi Toplumunu Anlamak"></a></p><p>Önceki yazımızda “Üçüncü dalga” kitabından hareketle bilgi toplumundan, yani üçüncü dalga uygarlığından söz etmiştik. Bizim gibi toplumların, tarım, sanayi ve bilgi toplumu olmak üzere aynı anda üç uygarlık dalgasına birlikte maruz kaldığını belirtmiştik.</p>
<p>Geçen yazımızda oldukça uzun olmasına rağmen, sanayi ve bilgi toplumlarının özellikleri ve karşılaştırmalarının biraz dar çerçeveye sıkıştığını düşündüm. Bilgi toplumuna hazırlanırken neler yapmamız gerektiği, maruz kaldığımız dinamiklerle nasıl başedeceğimiz konularına yeterince yer veremediğimizi değerlendirdim. İşte bu nedenle konunun önemine binaen, tek bir kaynağa bağlı kalmadan, bilgi toplumunu biraz daha irdelemek gereği duydum. Çünkü, bilgi toplumunu yakalamak ve özellikle de sanayi devrimini karşılarken (veya ıskalarken) düştüğümüz hataları tekrarlamamak adına yapılması gerekenler son derecede önemlidir.</p>
<p><strong>Bilgi toplumunun özellikleri</strong></p>
<p>Geçen yazımızda bilgi toplumunun değindiğimiz özelliklerinden farklı olan diğer bazı özelliklerine ana hatlarıyla değinelim.</p>
<p>Sanayi toplumu iki sınıflı bir toplum ve iki ayrı ideoloji yarattı. Soğuk savaş döneminin bu iki zıt yapısı 90’lı yıllara kadar sürdü.</p>
<p>1972’de Stockholm’de toplanan Dünya Çevre Konferansı ile çevre bilinci yayılmaya başladı. Sınırlı dünya kaynaklarının daha dikkatli kullanılması yönünde stratejiler geliştirildi. 1973 petrol krizi, her krizde olduğu gibi yeni teknolojilerin kullanılması fırsatlarını da beraberinde getirdi.</p>
<p>1973’ten sonra on yıllık bir karamsarlık dönemi geçiren insanlık daha sonra bilgi teknolojisindeki hızlı gelişme ile bu karamsarlığı aştı.</p>
<p>Bu yeni teknolojiler düşük istihdama yol açtı. Hammadde yoğun, enerji yoğun, teknolojiler yerini bilgi yoğun teknolojilere bıraktı. 1920’lerin kilit üretimi olan otomobilde hammadde ve enerji payı %60 iken, günümüz bilgi toplumunda kilit üretim olan mikro-chip’in üretiminde hammadde ve enerji payı %2’dir. <strong>Peter Drucker</strong>’e göre, “21. Yüzyıl, en çok petrol rezervi, en çok otomobil üreten, altın fiyatlarına hükmeden, tahıl ambarı olmakla övünen değil, en hızlı ve güçlü yongayı, (mikro chip’i) en ucuz fiyatla üreten ülkelerin yüzyılı olacaktır.”</p>
<p>Bilgi toplumuna girerken, sanayi toplumuna girerken yaşadığımızdan daha köklü ve daha hızlı bir değişim yaşadığımız gerçeğini unutmamalıyız.</p>
<p>2000’li yılların temel yönelimi “bilişim teknolojisi” olarak kendini göstermiştir. Bilgi toplumu işte bu teknolojiye dayalı olarak şekillenmektedir.</p>
<p>Bilgisayarların üretim tasarımlarının gerçekleştirilmesinde kullanılmasıyla, bilgisayar yardımıyla tasarım, birçok sektörde dev gelişmelere yol açmıştır.</p>
<p>Sanayi toplumunda “maddi ürünler” ön planda iken, bilgi toplumunda bilişim teknolojisi sayesinde “bilgi” ön plandadır. Ancak bu bilgi, bilgisayar sistemleri içinde elde edilip işlenen, bireysel keyfilik ve saptırmalardan uzak daha objektif “bilişimsel bilgi”dir<strong>.</strong></p>
<p>Bilişimsel bilgi, sürekli üretilebilen, artış gösteren, iletişim ağları içinde taşınabilen ve paylaşılabilen bir bilgidir.</p>
<p>Bilgi toplumunun ilk aşamasında nitelikli insana<strong>,</strong> ileri aşamasında ise bilimsel bilgiye ihtiyaç daha da artacaktır.</p>
<p>Sanayi toplumundaki sınıflı toplum yapısı yerini bilgi toplumunda, çok merkezli fonksiyonel toplum yapısına bırakacaktır.</p>
<p>Sanayi toplumunda toplumsal değişimin itici gücü olan işçi hareketleri, yerini sivil hareketlere bırakacaktır.</p>
<p>Sanayi toplumunun karşılaştığı işsizlik, savaş ve faşizm gibi sorunların yerini bilgi toplumunda gelecek şokları(gelecek endişesi), kişisel ve toplumsal terör gibi sorunlar alacaktır.</p>
<p>Sanayi toplumunun yarattığı kirlilik, çevrenin tahribatı ve doğal kaynakların tükenmesi sorunları, bilgi toplumuna geçişte azaltılacak, kirlilikten arınma, doğa ile uyum ve kaynak tasarrufu süreçleri devreye girecektir.</p>
<p>Sanayi toplumundaki birincil kaynak durumundaki fiziki sermaye, yerini beşeri sermayeye bırakacaktır.</p>
<p>Sanayi toplumu yatırımcı idi, bilgi toplumu ise yenilikçi olacaktır.</p>
<p>Sanayi toplumu doğayı sömürürken, bilgi toplumu doğayla uyumlu teknolojilere sahip olacaktır. Bilgi sektörünün yarattığı devrimle üretilen yapay yeni materyaller, kıtlaşan doğal kaynakları ikame ederek, sanayi toplumunun doğal kaynaklar üzerindeki olumsuz etkisini azaltacak, sağlıklı ve dengeli bir doğal çevre yaratılmasına fırsat verecektir.</p>
<p>Bilgi toplumunda temel girdi bilgi olduğu gibi, temel çıktı da bilgidir. Bilgi toplumunda büyüme, ulusal bilgi düzeyindeki artış ile ölçülecektir.</p>
<p>Bilgi toplumuna geçiş sürecinde istihdam, hizmetler sektörüne kayacaktır. (sağlık, eğitim, araştırma, boş zaman değerlendirme, eğlence, dinlenme hizmeti üreten sahalara)</p>
<p>Bilişim teknolojisi üreten kentler hariç, büyük kentlerin ekonomik avantajı kaybolacaktır. Bilgi toplumunda bölüşüm daha adil olacağı için kentler, yoksul ve zengin mahallelerden oluşmayıp daha homojen olacaktır.</p>
<p>Meslek sahipleri, mesleki bilgilerini sürekli yenilemek zorunda kalacaklardır.</p>
<ol start="21">
<li>yüzyıla girerken ana devrim. Katılım devrimidir. Sanayi toplumunun politik sistemi olan parlamenter demokrasi, değişime uğrayarak bilgi toplumunda katılımcı demokrasiye dönüşmektedir. (Biz ise parlamenter sistemden bile geriye gitme eğilimindeyiz)</li>
</ol>
<p>Politik alanda katılım demokratikleşmeyi, ekonomik alanda ise üretim ve verimliliği artıracaktır. Bu devrimin sonucunda; Küresel güç nitelik değiştirecek, küresel gelir eşitsizliği önem kazanacaktır. Çatışmalar merkezileşecek, kimlik sorunu yaygınlaşacak, mülkiyet ve emek sorunu, verimlilik sorununa dönüşecektir. Gelir, emekten bağımsızlaşacaktır, Terörizm yaygınlaşacaktır. Bilgi toplumunda ortak çıkar birlikteliğine dayalı örgütlenmeler ve katılımcılığın artması ile demokrasi, eşitlik ve adalet daha yaygınlaşacaktır.</p>
<p>Bugünkü politik ve ekonomik gücün yerine, organizasyon, katılım ve bilgi gücü geçecektir.</p>
<p>Yerelleşmiş düzeydeki seçim ve katılım işlemleri bilişim teknolojileri sayesinde daha sık, yoğun ve kolay uygulanabilecektir.</p>
<p>Gönüllü kuruluşların geliştirdiği ortak değerler, geleneksel değer sistemlerini değiştirecektir. Bireyler sosyal gruplar içinde bütünleşecektir.</p>
<p>Bilgi toplumunda uluslararası alanda ülkeler değil, firmalar rekabet ettiği için ülkeler, firmalarının yakaladığı avantajlardan yararlanacaklardır.</p>
<p>Bilgi toplumunda ülkeler ve bölgeler daha çeşitlenmiş yerel özellikler gösterecek, ancak sınıf ve ideolojiye dayanan keskin kutuplaşmalar yaşanmayacaktır. Buna karşılık başka değerlere dayalı (özellikle inançlara) farklılıklar ve kutuplaşmalar olabilecektir.</p>
<p><strong>Gelişim Sürecindeki Ülkemizin Durumu</strong></p>
<p>Osmanlı’da yüzeysel olarak getirilen yenilikler, onu sanayi toplumuna doğru taşıyamazdı, taşıyamadı da. Türk toplumunun sanayi toplumuna dönüş çabaları cumhuriyetle doğru bir yönergeye oturmuştur. Ancak bugüne kadar kısmen sanayileşmiş bir konuma ulaşabilmiştir. Bu arada diğer ülkeler bilgi toplumuna geçmişlerdir. Türkiye bu noktada sanayi ve bilgi toplumlarının kurum ve yapılarını birlikte oluşturmaya yönelmek zorundadır.</p>
<p>Türkiye halen dıştan ithal ettiği teknoloji ile kalkınmasını sürdürmektedir. Ülkemizde endüstri ve bilgi toplumunun davranış kalıpları henüz yeterli düzeyde oluşmamıştır. Bu geçiş döneminin yol açtığı boşluk, sorunlu ve bunalımlı bir ortam yaratmaktadır. Bu nedenle toplumda çıkarcılık, fırsatçılık, rüşvet gibi haksız kazanç yolları açılmaktadır.</p>
<p>Türkiye, bilgi toplumu ile yüz yüze gelmesine rağmen, bilişimci girişimciliğe geçememektedir. Bunun nedenleri;</p>
<p>-Kültürel yapımızdaki kısa dönemli fırsatları değerlendiren tüccarlık anlayışının hâkim olması,</p>
<p>-İnsan yeteneğini körelten ve baskılayan bir eğitim sistemi,</p>
<p>-Türk toplumundaki, bireyi başarıya, yeniliğe ve yaratıcılığa yönlendirmek yerine, sosyal ilişki geliştirmeye yönlendirme anlayışıdır.</p>
<p>Batı uygarlığı doğaya egemen olma ve doğayı değiştirme uğraşı içindedir. Bu amaçla sürekli yeni teknolojiler üretmektedir. Doğaya teslim olmak yerine, onun nimetlerinden yararlanma bir üst kültürdür<strong>.</strong> Doğayı değiştirmeye yönelmeyen insan teknoloji üretemez. Göçebelikten gelen Türk insanı ise, doğanın sunduğu nimetlerle yetinmektedir. Sadece gözlem yapar ve fırsatları değerlendirir. Bu nedenle toplumda başarı motivasyonu; çalışma ve üretme yerine, fırsatçılığa dayalıdır.</p>
<p>Toplumun bu alandaki boşluğu aşabilmesi için bireylerin dünya görüşü ve düşünce yapılarında bir yenilenmeye ihtiyaç vardır. Yani, inanç ve duyguya dayalı düşünce yapısından, sorgulamaya dayalı, yenilikçi ve yaratıcı bir düşünce yapısına geçilmelidir. <strong>Kemal Tahir</strong>’in söylemi ile; “İman toplumundan, akıl toplumuna geçilmelidir”. Bunu yapabilmek için de toplumda bilimsel düşünce sürecini esas alan yenilik ve yaratıcılığı teşvik eden bir eğitim ve kültür politikası uygulanmalıdır. Batının yaşadığı aydınlanma benzeri bir yenilenme kitlelere ulaştırılmalıdır. Türkiye’de var olan kültür ile ithal teknoloji arasında bir kopukluk yaşanmaktadır. Bu çözüme kavuşturulmalıdır.</p>
<p>Bugün bilgi toplumuna girmiş ve girmek üzere olan toplumların hemen hepsi teknoloji üretebilir durumdadır. Teknoloji üretmek yenilik getirmek demektir. Oysa Türk toplumunda yenilik peşinde koşma eğilimi yoktur.</p>
<p>1990’ların Türkiye’si sanayileşmeyi bilgi toplumu ile birlikte gerçekleştirme sorumluluğu ile yüz yüze geldi. Ancak bu süre bilgi toplumunun düşünce yapısına erişilmesi ve kurumlarının oluşturulması için kullanılmadı, heba edildi. O yıllardan günümüze bilgi toplumlarının ürettiklerinin pazarı olmayı, teknoloji kullanabilir olmayı yeterli gördük. Bu ülkenin Ulaştırma Bakanı; “Bu bilişim işine fazla kafa yormayın. Nimetlerinden faydalanıp, işini göreceksin, kafanı takmayacaksın. Yoksa kafayı sıyırırsın…” diyebiliyorsa o ülkede bilgi toplumuna yönelimden söz edilemez. (Başbakan Sn. <strong>Binali Yıldırım’</strong>ın16 Aralık 2013 te bakan iken yaptığı ve bu günlere kadar sanal ortamda dolaşan konuşmasından)</p>
<p>2000’li yıllarda eğitim sistemimizde yapılan çok olumsuz değişiklikler ile genç kuşakların bilgi toplumunu yakalamaktan biraz daha uzaklaşması, karamsar olmamızın en önemli nedenidir. Bu sistemden bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu yenilikçi, yaratıcı bireyler ve bilişimci girişimciler yetişmez. Bu sistem, tembeli çalışkana egemen kılmakta, yetenekliyi cezalandırarak, yeteneksizi baş tacı etmektedir. Bu sistem, bilim adamı olacak gençle, mobilya ustası veya tesisatçı olabilecek genci aynı potaya atmakta, aynı ortak paydada birleştirmektedir. Halbuki, eğitim sistemi yeteneklileri ayırıp, öne çıkarmalıdır. Prof. <strong>Mümtaz Turhan</strong> 60’lı yıllarda tüm topluma aynı üst seviyede eğitim vermenin kaynak israfı olduğunu söylerdi. Tüm mesleklerden toplam on bin üstün insan yetiştirerek, bunları ülke kalkınmasının lokomotifi yapmak gerektiğine vurgu yapardı. Başka bir açıdan bakıldığında da Türk eğitim sistemi, duygu ve değerlere dayalı düşünce sürecini destekleyici ve perçinleyici yönde giderek daha da değişmektedir.15 yaşın altında on binlerce hafız yetiştirmekle övünüyoruz. Ama matematik olimpiyatlarında en gerilerdeyiz. Anne, baba ve eğitim kurumları çocuklara kalıpları, nasılları, dogmaları aktarırken, nedenleri ön plana çıkarmamaktadır. Örnek; Nasıl namaz kılınacağını öğretmekte, ama niçin namaz kılındığını öğretmemekteyiz. Sonuçta olaylara inanç ve değerlerin gözlüğü ile bakan, bu değerleri mutlak doğru olarak kabul eden, tek yolcu insanlar ortaya çıkmaktadır. Bu tip insanların kendi başına, aklını kullanarak karar vermesi, inisiyatif kullanması, yenilik ve yaratıcılığa yönelmesi mümkün değildir. Maalesef bu eğitim sistemi ile bilgi toplumuna uyum sağlayabilecek, çağdaş, donanımlı, bilgili insan yetiştirme şansını büyük ölçüde kaybetmiş durumdayız.</p>
<p>Atatürk “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” derken bilimsel düşüncenin rehberliğini öngörmüştü. Toplumsal kalkınmada aydınların rolü çok önemlidir. Ancak bizim aydınlarımız bile yüzeysel bir yaklaşımla, sloganlarda ve ideolojilerde çözüm aradıklarından, Atatürk’ün hep gerisinde kalmışlardır. Aydınlarımız milli değiller, milli değerlerimizle yoğrulmuş değiller, kendileri tam olarak aydınlanmış olmadıklarından, toplumu aydınlatmaktan da uzakta kalmışlardır.</p>
<p><strong>Politik sistem</strong></p>
<p>Ne kadar düşünce üretirseniz üretin, bunu toplumların hayatına geçirebilmenin aracı, politik sistem, yani siyasi rejim ve siyaset kurumudur. Geçen yazımızda “Yaşamımızın hiçbir yönü politik yaşamımız kadar çağ dışı kalmış değildir” demiştik.</p>
<p>Türkiye’de ekonomik gelişme şehirlere ve sosyal sisteme önemli ölçüde yansımıştır. Ancak politik sisteme yansıması sınırlı kalmıştır.</p>
<p>Grup ve mesleklerin örgütlenmelerindeki yetersizlikler, yasaklar ve ülkemizdeki politika kültürü ile demokrasi kültürünün örtüşmemesi bunun başlıca sebepleridir.</p>
<p>Türk toplumu demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak algılamamaktadır. Demokrasimiz yeterince demokrat insana sahip değildir.</p>
<p>Türk politik sistemi, çeşitli sosyal ve mesleki grup ve temsilcilerinin katıldığı bir parlamenter yapıyı yaratamamıştır. Politik katılım bireysel boyuttadır. O nedenle de etkisizdir.</p>
<p>Bu yapı bilgi toplumu için uygun değildir. Bunun için toplumun daha bilim bazlı bir düşünce kalıbına yönlendirilmesi gerekirken ve bilgi toplumunun bilişim teknolojilerinin bu yapıyı değiştirmesi beklenirken, biz daha da geriye giderek 2017 yılında ucube bir başkanlık sistemini tartışmaktayız. Parlamenter sistemin kendini geliştirip yenilemesi ve daha çoğulcu ve daha katılımcı bir yapıya evrilmesi beklenirken, daha kötü bir sisteme savrulma ve parlamenter sistemden de, demokrasiden de uzaklaşma süreci yaşamaktayız.</p>
<p><strong>Ne yapmalıyız?</strong></p>
<p>Sanayi toplumunun son aşamasını tamamlamış olan ülkeler kolay biçimde bilgi toplumuna geçmişlerdir. Geçeceklerdir. Asıl sorun sanayileşmemiş bizim gibi ülkelerin bilgi toplumuna geçişinde yaşanacaktır. Bu ülkeler aradaki açığı kapatmak için kalkınma stratejilerinde değişiklik yapmak durumundadırlar.  Sanayi ve bilgi toplumu aşamasında iki ayrı çağı yaşayan gelişmiş ülkeler ile az gelişmiş ülkeler arasındaki fark, bir çağlık farktan, iki çağlık farka yükselmiştir. Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin terk ettikleri eski teknolojileri almak yerine, bilgi teknolojilerinin dinamizmini devreye sokan, yenilik yaratıcı stratejiler geliştirmelidirler.</p>
<p>Türkiye toplumun içyapısını yenileyerek, Türk insanının ilerleme ve yükselme azmini bilgi toplumunun getirdiği olanaklarla birleştirip bir yenilenme stratejisi geliştirmelidir.</p>
<p>Öte yandan, bilgi toplumuna geçmiş ülkeler dev adımlarla ilerlerken, bilişim-iletişim teknolojisinin yarattığı küreselleşme süreci ile dünyadaki egemenliklerini güçlendirmekte ve diğer ulus devletleri etnik parçalara ayırıp, hegemonyalarını arttırmak istemektedirler. Bu da bilgi toplumuna ulaşamamış ülkelerin başetmesi gereken bir başka sorun olarak karşılarında durmaktadır.</p>
<p>Türkiye bilgi toplumu trenini yakalayabilir mi?  Toplumun düşünce yapısı ve dünya görüşünü teknoloji üretme yönünde yenilemek ve sosyal, politik ve ekonomik alandaki yenilikçi kurumsallaşmayı gerçekleştirmek şartıyla, evet, yapabilir. Ancak, bu konudaki iki büyük engelimiz vardır;</p>
<p>-Birincisi, toplumun düşünce yapısını yenileyecek bir “<strong><u>eğitim sistemi</u></strong>”nden yoksun oluşumuz, -İkincisi de yenilikçi kurumsallaştırmayı gerçekleştirecek bir “<strong><u>politik(siyasi) sistem</u></strong>”den her gün biraz daha uzaklaşıyor olmamızdır.</p>
<p>Yukarıda bir kısmını sıraladığımız bilgi toplumunun yönelimlerine (eğilimlerine-trendlerine) baktığımızda, birçok konuda ve özellikle de eğitim ve siyasi sistem konularında olumlu bir sürecin içinde olmadığımız görülmektedir.</p>
<p>Gelecek çok hızlı bir şekilde üzerimize gelmektedir. Zaman kaybetmeden geleceğe akan bu sürecin içinde yer almalıyız. Bilgi toplumunu yakalamakta gecikmenin, umulmayacak ölçüde geri kalmak anlamına geldiği ve telafisinin neredeyse imkansız olduğu unutulmamalıdır. Öncelikle yukarıdaki iki engeli kaldırmadan, bilgi toplumunu yakalamamız, maalesef mümkün olmayacaktır</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/bilgi-toplumunu-anlamak/">Bilgi Toplumunu Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/bilgi-toplumunu-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üçüncü Dalga</title>
		<link>https://millidusunce.com/ucuncu-dalga/</link>
					<comments>https://millidusunce.com/ucuncu-dalga/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2017 07:52:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Aziz Bozatlı]]></category>
		<category><![CDATA[ZZManşet]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüncü Dalga]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.millidusunce.com/?p=6107</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Milli Düşünce Merkezinin geçen yıl Türkiye Barolar Birliği salonlarında gerçekleştirdiği bir panelde kültür eski bakanımız Sn. Namık Kemal Zeybek, dinleyenlere okunması gereken bazı kitaplardan söz etti. Kitapların ortak özelliği, gelecekle ve bilgi toplumuyla ilgili olmalarıydı. O kitapları geçmiş yıllarda ben de önemli görerek okumuş ve alışkanlığım gereği çizerek notlar almıştım. Geçen yazımın konusu olan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ucuncu-dalga/">Üçüncü Dalga</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a class="a2a_button_facebook" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fucuncu-dalga%2F&amp;linkname=%C3%9C%C3%A7%C3%BCnc%C3%BC%20Dalga" title="Facebook" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_x" href="https://www.addtoany.com/add_to/x?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fucuncu-dalga%2F&amp;linkname=%C3%9C%C3%A7%C3%BCnc%C3%BC%20Dalga" title="X" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_whatsapp" href="https://www.addtoany.com/add_to/whatsapp?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fucuncu-dalga%2F&amp;linkname=%C3%9C%C3%A7%C3%BCnc%C3%BC%20Dalga" title="WhatsApp" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_button_facebook_messenger" href="https://www.addtoany.com/add_to/facebook_messenger?linkurl=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fucuncu-dalga%2F&amp;linkname=%C3%9C%C3%A7%C3%BCnc%C3%BC%20Dalga" title="Messenger" rel="nofollow noopener" target="_blank"></a><a class="a2a_dd addtoany_share_save addtoany_share" href="https://www.addtoany.com/share#url=https%3A%2F%2Fmillidusunce.com%2Fucuncu-dalga%2F&#038;title=%C3%9C%C3%A7%C3%BCnc%C3%BC%20Dalga" data-a2a-url="https://millidusunce.com/ucuncu-dalga/" data-a2a-title="Üçüncü Dalga"></a></p><p>&nbsp;</p>
<p>Milli Düşünce Merkezinin geçen yıl Türkiye Barolar Birliği salonlarında gerçekleştirdiği bir panelde kültür eski bakanımız Sn. Namık Kemal Zeybek, dinleyenlere okunması gereken bazı kitaplardan söz etti. Kitapların ortak özelliği, gelecekle ve bilgi toplumuyla ilgili olmalarıydı. O kitapları geçmiş yıllarda ben de önemli görerek okumuş ve alışkanlığım gereği çizerek notlar almıştım. Geçen yazımın konusu olan “Yirmi birinci Yüzyıla Hazırlanırken” kitabı ve bu yazımızda Alvin Toffler’in ilk baskısı 1981 yılında yapılan ve güncelliğini hiç kaybetmeyen “Üçüncü Dalga” isimli kitabı da o bağlamda kitaplardır. Kısmet olursa bundan sonra Sn. Zeybek’in tavsiye ettiği ve aynı kategoriden kitapları konu etmeye çalışacağım.</p>
<p>On bin yıllık insanlık tarihi bin yılda tarım devrimini tamamladı ve “birinci dalga” uygarlığını yaşadı. Üç yüz yılda sanayi devrimini tamamladı ve “ikinci dalga” uygarlığını yaşadı. Şimdi ise uzay çağı (elektronik çağı=bilgi çağı=enformasyon çağı), yani “üçüncü dalga” uygarlığını yaşamaya başladık.</p>
<p>Bugün yeryüzünde yaşayan yedi milyar insanın, bir buçuk milyarı sanayileşmiş toplumları, geri kalanı ise geleneksel tarım uygarlığını henüz aşamamış toplumları oluştururlar.  Türk toplumu olarak, henüz sanayileşmesini tamamlayamamış, yani ikinci dalga uygarlığını yaratamamış olsak da üçüncü dalganın çok farklı ekonomik ve toplumsal kurumlarını yaratmış ülkelerle ilişki kurmaktayız, kurmaya da devam edeceğiz. Bir müddet sonra yüz yüze geleceğimiz üçüncü dalga uygarlığına kendimizi ve ülkemizi nasıl hazırlıklı kılabiliriz? Gelecek bilimi (fütüroloji) gelişmiş toplumlarda önemli bilim dallarından biridir. Bizim toplumumuza ise geçmiş, hep gelecekten ilginç gelmektedir. Geçmişe bakışımız da ayrıca sorunlu, laboratuvar olarak bakmak, ondan dersler çıkarmak yerine, hamaseti yeğliyoruz.</p>
<p>Kitabın ismi basit bir yaklaşıma dayanır. Tarımın ortaya çıkışı, toplumsal gelişmenin ilk, sanayi devrimi ise ikinci dönüm noktası sayılmaktadır. Bunlar, tarihin belirli bir anında olup bitmiş olaylar olmayıp, belirli hızları olan değişim dalgaları olarak kabul edilmektedir. Denizin dalgaları nasıl ki biri bitmeden öbür dalga diğerinin üstüne yüklenirse, gelişim ve değişim dalgaları da biri diğerinin üstüne yığılmaktadır. Başka bir anlatımla toplumlar tarımdan sanayie, sanayiden bilgi toplumuna birden bire, başka bir kompartımana geçer gibi geçmezler. Bir süre her ikisi üst üste birlikte yaşanırlar. Tıpkı ülkemizde hem tarım ve hem de sanayi toplumunun dinamikleri ile yıllardır iç içe yaşadığımız gibi. Kitabın ilk baskısının üzerinden 37 yıl geçmiş ve günümüzde bilgi toplumunun kurum ve dinamikleri ile yüz yüze gelmiş bulunmaktayız. Tam bu noktada basite indirgeyerek somut bir örnek vermem gerekirse; Ankara’da, Ostim bölgesinde sanayi toplumu normlarında üretim yapılabildiğini gözlerken, Güdül ilçesine gidince geleneksel tarım toplumu şartları bizi karşılar. Bunlardan çok uzak olmayan ODTÜ nün tekno-kentinde veya Aselsan laboratuvarlarında ise bilgi toplumunun bazı ürün ve olgularıyla yüz yüze geliriz.</p>
<p>Türkiye ve toplumsal mirasını devraldığı Osmanlı, sanayi devrimini ıskaladı. Başka bir deyişle, ikinci dalga uygarlığının bize uzanan etkilerini öngöremedi ve bu uygarlığı yaratanların sömürdükleri bir toplum olmaktan kurtulamadı. İkinci dalgaya adeta maruz kalındı. Eğer üçüncü dalga uygarlığın dinamiklerini kavrayıp ona göre kendimizi hazırlamazsak, korkarım gene maruz kalırız. Üçüncü dalganın ülkemiz için hazırladıklarına maruz kalmak veya razı olmak yerine, isabetli öngörülerle değişimi yakalayıp gerekli hamleleri yaparak gelişmiş toplumlar kervanına katılabiliriz.</p>
<p>Ülkemizde değişim rüzgarlarının hızlı estiği seksen ve doksanlı yıllarda, Yunan filozofu Heraklitos&#8217;un, “Değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir” sözü, kayıtsız şartsız değişime teslim olma taraftarlarınca çokça kullanılırdı. Ancak başka kültürlerin ürünü olan değişim ve yeniliklerin, değerlerimizle çatışan taraflarının izale edilmesi gereği de göz ardı edilmemelidir.</p>
<p>Büyük Atatürk’ün bizim için gösterdiği muasır (çağdaş) medeniyet seviyesi, bugün için bilgi toplumu, yani “<strong>üçüncü dalga uygarlığı</strong>” dır.</p>
<p>Kitap, çeşitli ülkelerde yüzlerce kitap, makale, yayın incelenerek ve toplumların önde gelen kişileriyle görüşülerek hazırlanmış, keyifle okunan bir başvuru kaynağı niteliğindedir.</p>
<p>Üçüncü dalga uygarlığının başlangıcının, gelişmiş toplumların başını çeken ABD’de, bir oda hacmindeki ilk bilgisayarın kullanıma girdiği 1952 yılı olduğu, genel kabul görmektedir.</p>
<p>Şimdi sizleri kitabın temel fikri yaklaşımı, terim ve tanımlarının özüne sadık kalınarak derlenen bir özetle baş başa bırakıyorum:</p>
<p>Tarım toplumunun kalabalık ailesi yerini sanayi toplumunda çekirdek aileye bırakmıştır. Sanayi toplumu eğitimi de kendi amacına uydurarak, fabrikanın ihtiyacını karşılayacak, her şeyi zamanında yapan, söz dinleyen ve gösterileni kafa kullanmadan belleyen insanlar yetiştirmiştir.</p>
<p>İkinci dalga ile herkes başkası tarafından üretilen yiyeceğe, eşyaya ve hizmete muhtaç duruma gelmiştir. İşte bu mal ve hizmetleri gidecekleri yere ileten bir şebekeye de “<strong>piyasa</strong>” denmektedir.</p>
<p>İkinci dalgada sosyal hayatımızda ise, kişisel ilişkiler, aile bağları, sevgi, dostluk, komşuluk, &#8230; bütün bunlar çıkar hesaplarıyla biraz kirlenmiştir.</p>
<p>İkinci dalganın kurallarını uygulamak ve kurumlarını yönetmek üzere günümüzde toplumlar ve bireyler üzerinde güçlü bir ağırlığı olan “<strong>bürokrasi</strong>” doğmuştur.</p>
<p>İkinci dalga, toplumu fabrika, kilise, okul, sendika, cezaevi, hastane&#8230; gibi binlerce parçaya böldü. Aileleri ve kültürü parçaladı. İşte bu durum; görevi bu parçaları birleştirmek olan birçok yeni tür “<strong>uzman</strong>”lara ihtiyaç duyulmasına yol açtı. Tarım toplumunda bir gün 4-5 dilime ayrılmıştır. (İslam toplumlarındaki namaz vakitleri gibi) Oysa sanayi toplumunda saat, dakika ve saniyeler önemli hale gelmiştir.</p>
<p>İkinci dalga ulusları, kendi aralarında iş bölümü yaparak dünyanın geri kalan ülkelerini sömüren bir grup seçkin ulus yarattılar. Mesela; İngiltere dokumacılıkta, Portekiz şarapçılıkta söz sahibi oldular. Dünyanın geri kalan kısmını benzin deposu, bahçe, maden ocağı, ucuz emek deposu olarak gören ikinci dalga toplumları, sanayileşememiş ülkelerin toplum yapısını da alt üst etmişler, onları dünya ticaretinin içine çekmişlerdir. Kendi kendine yeten toplumları, ya ticaret yapmak ya yok olmak tercihiyle baş başa bırakmışlar ve böylece “<strong>emperyalizm</strong>” ortaya çıkmıştır. 1935 de dünyanın %85 i Avrupa’nın kontrolü altına girdi. 1492 de bu oran %9 idi.</p>
<p>On bin yıllık insanlık tarihi içinde üç yüz yıl gibi kısa sürede, Endüstriyalizm şimşek gibi çaktı geçti. Teknolojiyi, doğayı, kültürü değiştirmekle kalmadı, kişiliği değiştirdi. Toplumda bir yeni tip yarattı. Bu yeni sanayi çağı insanının özellikleri ise; tipik bir çekirdek aileden yetişmiştir. Temel görüşünü kitle iletişim araçlarından almıştır. Kendisini bir köyün, kentin değil ulusun mensubu olarak görür. Kendisini doğayla mücadele halinde bulmuştur. İşinde her gün doğayı sömürür. Hafta sonlarında kendisini doğanın kollarına atar. İkinci dalganın hayatımıza getirdiği diğer bazı değişiklikleri de sayacak olursak;</p>
<p>Duygularımızla algıladığımız dünya değişmiştir. Horoz sesi yerine fabrika düdüğü, çekirgenin yerine araba sesi gelmiştir. Gece topraktan yükselen hoş kokunun yerini, benzin ve fenol kokuları almıştır. Baba çocuktan daha boylu yetişmiştir.</p>
<p>İkinci dalga uygarlığının artık devam etmesini engelleyen iki sebepten biri, doğaya açtığımız savaşta bir dönüm noktasına gelmiş olmamız, diğeri ise; yenilenemeyen enerji kaynaklarının sonuna gelinmesidir. 1974 petrol krizi ikinci dalganın ilk sarsıntısıydı.</p>
<p>İkinci dalga sistemleri bunalım geçirmektedir. Sosyal yardım sistemi, posta sistemi, okul sistemi, kent yönetimi, uluslar arası finans sistemi&#8230;.. hepsi zorluklar içindedir. “<strong>Kişilik bunalımı</strong>” salgın halde, herkes kendine verilen görevin dışına çıkmakta, bunalan insanlar kendilerini mistisizme, tarikatlara teslim etmektedir.</p>
<p>Üçüncü Dalga ve Kurumları</p>
<p>Üçüncü dalga ile yeni bir sentez doğmaktadır. Bu uygarlığa damgasını vuracak birbirine bağlı dört sanayi grubu vardır. Bunlar “bilgisayar”, “elektronik”, “uzay-deniz” ve “biyoloji” endüstrileridir. Bugün bile bu sanayi dallarına sırtını dayayan kesimler refaha doğru giderken, ikinci dalgaya dayalı kesimler gerilemektedir.</p>
<p>Üçüncü dalga plastikle, metalle oynar gibi canlılarla oynar ve şekil verir duruma gelecektir. <strong>“Moleküler biyoloji”</strong> laboratuvarlarında artık şu sorular hiç yadırganmamaktadır.</p>
<p>Besin sorununu halletmek için saman ve ot yemek üzere inek gibi işkembesi olan insanlar yetiştirelim mi? Üstün ırk yetiştirelim mi? Bizim için savaşsın diye askerler üretelim mi? Kendimiz için yedek organ üretelim mi? &#8230; gibi.</p>
<p>Biyoloji ilerde kimyanın yerini alacak ve petrole bağımlılığı azaltacaktır. Ancak radyoaktif tehlike gibi bir “<strong>biyolojik tehlike</strong>” de bizi bekliyor olabilir. Örneğin; kâr budalası bir şirket ilacı sadece kendinde olan bir hastalığı yayamaz mı?</p>
<p><strong> </strong>İkinci dalgada gübreleme ile yaratılan “<strong>yeşil devrim”</strong> hem birçok çevre sorunu yarattı, hem de yoksulu zengine daha çok bağladı. Üçüncü dalga uygarlığında ise <strong>“biyolojik tarım devrimi”</strong> bunun tersini yapabilir gibi görünüyor.  Bütün bu üçüncü dalga teknolojilerine itiraz, hatta isyan edenler çıkacaktır, çıkmalıdır da. İşte onlar da belki tüm bu teknolojik atılımların insancıllaşmasını sağlayacaklardır.</p>
<p>Üçüncü dalgada kitle haberleşme araçları etkilerini kaybetmektedir. Küçük tirajlı dergiler (tenisçilere, sualtı sporcularına, emeklilere, patencilere&#8230;.. hitap eden) yaygınlaşmaktadır. Tv seyircisi azalmaya başlamıştır. Kablolu Tv sistemi seyirciyi ufalayıp küçük gruplar haline getirerek, adeta dilim dilim bölmüştür. Böylece kitleyi hedef almayan haberleşme çağı başlamıştır. Aramızdaki bilgi alışverişinin artmasıyla <strong>“enformasyon toplumu”</strong> niteliğini kazanmış olmaktayız.</p>
<p>Üçüncü dalga toplumunda bir kimse, internet üzerinden çocuğuna istediği bir ders programını sağlayabilmektedir. Birbirinden binlerce mil uzaktaki insanların birbirleriyle briç, satranç oynaması mümkün olmaktadır. İnsanlar kendilerine “akıllı bir çevre” oluşturmaktadırlar. İkinci dalga fizik gücümüzü, üçüncü dalga ise düşünme gücümüzü artırmıştır.</p>
<p>Çekirdek aile üçüncü dalgayla birlikte egemenliğini yitirmektedir. <strong>“</strong>Solo yaşayanların<strong>”</strong> yani tek başına yaşayanların sayısı artmıştır. Bu <strong>“</strong>yalnız adam<strong>”</strong> kültürünün doğmasına sebep olmuştur. Sadece bunlar için küçük evler, stüdyo daireler yapılmaktadır.</p>
<p>İkinci dalganın sonuna gelindiğinde, ilkel sanayiler yoksul ülkelere satılmaktadır. İkinci dalganın standartlaşmış kitle üretim tarzı değişime uğrayarak, belirli işler için özel olarak geliştirilmiş mallardan azar azar özel üretim yapmaktadır. Bu küçük partiler halindeki üretimin bir sonraki aşaması ise, kullanacak olanın istediği cinsten mal üretmedir.  Bu yeni üretim şekli, milyonlarca kişiyi fabrikadan alıp geldiği yere, yani eve tıkabilecektir.</p>
<p>Gerçekten de eve, bir fotokopi makinesi, küçük bir bilgisayar konarak birçok satıcı, mimar, desinatör, profesör evde aynı işleri yapabilirler. Günümüz kentlerinde yollar tıkanmış, park yeri bir sorun olmuş, çevre kirlenmesi artmıştır. İşe gidip gelmenin tüm masrafı neticede tüketiciye ödettirilmektedir. Birinci dalga uygarlığındaki aile bağlarının daha kuvvetli olması, tüm işlerin ailece bir arada yapılmasındandı. Üçüncü dalganın “elektronik köşkü” yani “ev”, işin aile fertleri arasında beraberce yapılmasını sağlayacağı için dayanışmayı tekrar artırabilir. Böylece evi, toplumun merkezi yapan bir “<strong>ev endüstrisi”</strong> kurularak, ikinci dalgada bunalım geçiren “çekirdek aile” kurtarılabilir.</p>
<p>Yapılan bir hesaba göre Amerika 1975 yılında işe gidip gelmeleri %12-14 oranında azaltsaydı 75 milyon varil benzin tasarruf etmiş olurdu. Bunun için telekomünikasyon aygıtlarının tesis ve işletme masrafının, işe gidip gelme masrafının altına düşürülmesi gerekir.</p>
<p>Üçüncü dalgada çalışma saatlerine esneklik getirilmiştir. Eğer bir yerde belli saatlerde trafik tıkanıyorsa, trafik gündüz bir yöne, gece aksi yöne akıyorsa, orada hala ikinci dalga uygarlığı hüküm sürmektedir. Eğer trafik bütün gün farklı yönlere akıyorsa, hizmet sektöründe çalışanların fabrikalarda çalışanlardan fazla olduğunu, esnek zamanın ve gece vardiyasının ve bütün gece açık birçok kurumun (benzin istasyonu, lokanta, banka&#8230; vs.) bulunduğunu tahmin edebiliriz.</p>
<p><strong> </strong>İnsanların birçok işi kendisi görme dönemi başlamaktadır. Elektronik bankacılık, doktor olmayanların satın aldıkları tıbbi malzeme miktarının çok artması, benzin istasyonlarında müşterinin aracına benzini kendisinin koyması, süper marketlerde müşterinin istediği malı kendinin arayıp bulması, ekspres kasadan geçmesi gibi</p>
<p>Üçüncü dalga bir sentez çağıdır. Bunun gereği olarak aşırı uzmanlaşmaya gerek yoktur. Tek bir bölüme çözüm getirmek değil, bütünü dengeleyen, bilgide senteze ve bütünleşmeye hız veren bir düşünce tarzı gelişmektedir</p>
<p>İkinci dalganın teknik, enformasyon ve sosyal ortamı ile birlikte psikolojik ortamının da çöktüğüne şahit olmaktayız.</p>
<p>Sosyal farklılaşma birbirini anlayan, zevklerini paylaşan insan sayısını azaltmış, yalnızlığı hızlandırmıştır. Yalnızlık çeken insanları onurlu bir şekilde bir araya getirmek için geleneksel veya yepyeni birçok kuruma ihtiyaç vardır. Sorunu çözmek için gerekli yaklaşımları özetlersek; Yaşlılara bakan aile desteklenebilir. Ailelerin gençliğin eğitiminde daha fazla rol almaları sağlanabilir. Okullarda bireyin değil grubun başarısı ölçü olarak alınabilir. Ekonomik hayatta küçük grupların bir araya gelmesi teşvik edilebilir.</p>
<p>Siyasal Kurumların Değişim İhtiyacı</p>
<p>Politika ve kültür hayatında da bazı değişiklikler olmaktadır. Görüşler, düşünceler standart olmaktan çıkmakta, fikir birliği azalmakta, bölgesel çıkarlar ağır basmakta ve kültür, standartlaştırıcı olmaktan uzaklaşmaktadır. Standartlaşmış kafa ve standartlaşmış kamuoyu geride kalmaktadır.</p>
<p>İkinci dalganın siyasal kurumları kötü oldukları için değil, işlemez hale geldikleri için atılmalıdırlar. Birleşmiş Milletlerden yerel meclislere kadar birçok kurum, yeniden yapılanmalı ve yeni bir dünya düzeni kurulmalıdır.</p>
<p>Siyasal sistem toplumdaki farklılaşmaya cevap verebilmelidir. Artık önümüzde ne sağ-sol ne de güçlü-güçsüz sorunu vardır. Karar verme mekanizmalarının kendisi tehlike haline gelmiştir. Eğer yeni kurumlar bulup geliştirmez isek, bu bunalımların içinden <strong>Hitler</strong>’ler, <strong>Stalin</strong>’ler çıkacak ve bize yalnız bu köhnemiş kurumları atmayı değil, özgürlüklerimizden de vazgeçmeyi öğütleyeceklerdir. Halbuki özgürlüklerimizin daha da artmasını istiyoruz.(ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlatıyor gibi)</p>
<p>Günümüzün eskimiş politik sistemi, temsili demokrasiden uzaklaşarak ve bireyi karar mekanizmalarının daha fazla içine çekecek sistemlere doğru evrilecektir. Burada temsili sistemden, kendi kendimizi temsile doğru (doğrudan demokrasiye doğru) bir değişim söz konusudur.</p>
<p>Dünyanın birçok yerinde bu esasa dayanan uygulamalar yapılmaktadır. 1970’de İsveç Hükümeti, izlenecek enerji politikası konusunda halkın katılımını sağlamak üzere isteyen herkese açık 10 saatlik kurs düzenlemiş, bu kurslarda nükleer, jeotermal ve güneş enerjileri konularında kursiyerleri eğitmiş ve kursa katılanların görüşleri doğrultusunda ulusal enerji politikasını tespit etmiştir.</p>
<p>ABD’de Cube Cable TV Şirketi, Ohio’da “Elektronik Belediye Meclisi” kurmuştur. İnsanlar evlerinde bir düğmeye basmak suretiyle imar planı, şehirlerarası yolun geçeceği güzergah gibi konularda derhal oy kullanabilmişlerdir.</p>
<p>Üçüncü dalga uygarlığını kurarken, bireye toplumun bir parçası olma duygusu aşılamak ve onu kararların içine katmak, yaşanabilir bir geleceğin ön koşuludur.</p>
<p>Bunun için de işe demokrasinin simgesi olan “Oy sandığı” ndan başlamalıyız. %51 çoğunluk kitle toplumlarında bile yontulmamış kaba bir araçtır. Halkın görüşlerini tam yansıtmaz. Belirli bir tarihte kaç kişinin X’i istediğini söyler ama, ne kadar çok istedikleri hakkında açıklama yapmaz. En önemlisi kendisine ne verilirse X’den vazgeçebileceğini bize hiç bildirmez.</p>
<p>Yarının politik yaşamında karar vermedeki tıkanıklığı kaldırmak ve bu işi ait olduğu yerlere dağıtmak gerekecektir. Tıkanıklık bir liderin alaşağı edilip, ötekini çıkarmakla halledilemez. Çünkü sorunlar değişmiş, ancak karar mercileri aynı kalmıştır. “Yeni Dünya Düzeni”nde “<strong>ulus ötesi</strong>” kuruluşlara ihtiyacımız olacaktır. Çünkü çok uluslu şirketlerle ulusal yasalarla baş edemeyiz.</p>
<p>Bu konuda söylenebilecek son söz şudur; “<strong>Yaşamımızın hiçbir yönü politik yaşamımız kadar çağ dışı kalmış değildir”.</strong></p>
<p>Sonuç yerine</p>
<p>Yukarıda beş yüz sayfalık bir kitaptan bir özet bilgiler aktardım. Görülüyor ki seksenli yıllarda üçüncü dalga uygarlığı için öngörülen veya yaşanan ve o gün için bize çok uzakmış gibi görünen birçok olgu ile 30-40 yıl gibi bir sürede yüz yüze gelmiş bulunmaktayız.</p>
<p>Bugün dünyada iki kamp oluşmuştur; Bunlardan biri çekirdek aile, dev şirketler, kitlesel işçi sendikaları, kitle eğitimi, sözde temsili hükümet gibi sanayi toplumunun temel kurumlarını sonuna kadar korumaya azimli olanlardır. Diğeri ise, enerji, savaş, yoksulluk, çevresel bozulma, aile ilişkilerinin kopması gibi zamanımızın en önemli sorunlarının sanayi uygarlığının yapısı içinde halledilemeyeceğini anlamış olanlardır.</p>
<p>Bizim kuşağımızın sorumluluğu; Değişim dalgalarını doğru algılamak, bunlar arasından üçüncü dalgaya ait olanları tanıyabilmeyi ve hatta bunları yaratabilmeyi gerektirmektedir.</p>
<p>Hiç unutulmaması gereken bir konu da üçüncü dalga uygarlığı için gerekli olan yapılar öyle paldır küldür bir ayaklanma sonucu değil, çeşitli düzeylerde on beş, yirmi yıl içinde azar azar ortaya çıkacak değişikliklerin birleşmesi sonunda gerçekleşecektir. Uygulamaya geçmeden binlerce girişimin denemesine olanak sağlanmalıdır.</p>
<p><a href="https://millidusunce.com/ucuncu-dalga/">Üçüncü Dalga</a> yazısı ilk önce <a href="https://millidusunce.com">Milli Düşünce Merkezi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://millidusunce.com/ucuncu-dalga/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
