Kendine bakan kazanır

Şu yaşıma kadar devlet ve toplum hayatımızın bu kadar değer ve ölçü kaybettiğini görmedim. İşin başı siyasettedir. Siyaset hiç bu kadar şahsiyetsiz bir duruma düşmemişti. Çok eleştirirdik ama milletvekilliği kendi başına bir değerdi. Bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmış bir kader mahkûmu değildi.


Problem ‘ben’de başlar ve büyük ölçüde de ‘ben’de biter.  İnsan için de toplum için de bu değişmez. Kendinizi düzeltmeden, görüşülecek-konuşulacak, kısaca muhatap alınacak hale gelmeden içeride-dışarıda yol yürümeniz mümkün değildir. Gücünüzü belirleyen diğer faktörler ve onların ifade edeceği değer bu temel üzerinde belli olur.

Türkiye son yıllarda bu gerçeğin tamamen tersi bir görüntü veriyor. Yöneten ekibin din üzerinden topluma pompaladığı illüzyonu yaşıyoruz. İllüzyon, var gibi görünen aslında yok olan demek. Gösterişçi dindarlığa da yakın duruyor. Uygulaması da ilginç. İllüzyona ve hedeflenen hipnoza(uyutmaya) uygun olarak görünmez-bilinmez güçlerin tartışılmaz gücüne bağlanıyor. Kural tek ve kesin: “O ne diyorsa o”. Bu “o” zamirinden zaman zaman Tanrı da kastediliyor. Dilim varmıyor ama onun ve O’nun beraber gibi anılmasının istendiği de açık. Tıpkı bazı sahte tarikat şeyhlerine ve cemaat liderlerine bağlılıklar gibi din dışı bir durum doğmasına yol açan da bu.

Konu önemli

Bu kurgu ve algıyla yaşadıklarımız ortada. Kötü bir şey varsa ve üstü örtülemiyorsa hata ondan ve onlardan değildir. Olamaz çünkü ondan kötülük çıkmaz ve zaten “sorumsuz”dur. O halde karşı taraf, yani bu sorumsuz güce tâbî olmayan şeytanın adamları yapmıştır veya onlar gibi dış güçlerin işidir. Yani yine kural tek: Yanlış mı var, o zaman yapılacak belli, yanlış diyene o yanlışı yansıtmak. Psikoloji bilenler bunun nasıl bir hastalık olduğunu söyleyeceklerdir. Sokak röportajlarında bu kör bağlılığın sesini dehşetle duyuyoruz. Mesela, kötü gücü temsil eden bir siyasetçi nasıl oluyorsa Tayyip Bey’in elinden değneği alıyor, bizi herkesle düşman ediyor, zam yapıyor, vergi artırıyor, pahalılık yaratıyor ve daha birçok kötü kötü şeyler yapıyor. Hem de bir kamu kurumuna bile sokulmadığı dönemde. Gel de bu hipnozu anla!

Hayatımızı altüst eden bir mesele olduğu için ben de dokunmak zorunda kalıyorum.  Bu derin ahlâksızlığı gidermek zorundayız. Çünkü hâkim güç, kendine bakmamak ve baktırmamak için akıl almaz işlere girişiyor. Örnek için affımı rica ederim: Hani kendi yataklarında başka biriyle eşine yakalanan çapkın fıkrası var ya durum ona benziyor. Bir taraftan giyinmeye çalışırken, “Aaa! Bunu kim getirmiş buraya? Vay edepsizler!..” dermiş ya…

Efendiler! Siyaset etmenin, bilinen kuralları tanınmaz oldu. Yaşama kültürünün sıkboğaz edildiğini ve gerçek dışı bir kurguyla rafa kaldırıldığını görüyor, yaşıyoruz. Şu veya bu parti gözetmeksizin bakılacak yerdeyiz. Memleketin aydınlarının, anlayan-dinleyenlerinin,  köylere kadar kanaat önderlerinin görüp göstereceği ve dönülmesine çalışacağı bu akı kara gösteren düşüncedir. Akla mantığa ket vuran bu zehirlenmedir. Günlük politikanın alışılmış görüntülerini, türlü türlü hallerini geçiniz. Gerçekle bağını koparmış bir toplum haline getirildik. Böyle bir ortam yaratıldı ve bunu yeterince konuşamıyoruz.

Susmak olmaz

Gördüğümüzü söylemezsek, neme lâzımcılığa devam edersek veya korkar-ürkersek bu gidişin sonu bellidir. Günlük siyasetin oyunları yerinde kalsın. Yaşadığımız kirliliği düzelteceğiz.

Yaşama kültürümüz her türlü değerden boşaltıldı. Dikkatleri devamlı dışa, ötekine çekerek kendi istediklerini yapan bir kurnazlığın kıskacındayız. Böyle bir sahtelik kültür haline gelme tehlikesiyle hayatımızı sardı. Bunları yılgınlıkla-ümitsizlikle söylemiyorum. Görülsün tartışılsın diye söylüyorum. Yoksa yönetme kültürü bin yıllara dayanan koca milletin dünyaya yön vermiş idare anlayışının, devlet geleneğinin hatırlanmasıyla her durumdan çıkılır. Yine çıkacağız. İş ki uyanalım. Bu tersine kurgunun sahteliğine nasıl düştüğümüzü anlamak öncelikli meseledir.

Sosyal bozgun

Şu yaşıma kadar devlet ve toplum hayatımızın bu kadar değer ve ölçü kaybettiğini görmedim. Medya ve bürokrasinin ne hale geldiğini ana hatlarıyla yazdım. İşin başı siyasettedir. Siyaset hiç bu kadar şahsiyetsiz bir duruma düşmemişti. Belli ölçüleri kaybolmamıştı. Görgüsü, bilgisi vardı. Çok eleştirirdik ama milletvekilliği kendi başına bir değerdi. Ona göre de itibarı vardı. Bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmış bir kader mahkûmu değildi. Partiler elbette önemliydi. Grup kararları alındığı olurdu. Fakat milletin vekili her konuyu değilse de birçok konuyu tartışmakta, farklı düşünmekte ve söylemekte serbestti. Başka türlü orada bulunmasının gereği olmazdı. Fikir söyleyecek, yerine göre itiraz edecek, yanlışların düzeltilmesini isteyecek, seçmenin -milletin- istek ve arzularına tercüman olacak, menfaatlerini gözetecekti.

Milletvekilleri için “Kader mahkûmu” tabiri acı gelebilir. Yazarken kalemime düştü ve doğrusu beğendim. Tâbir eskidir ve acıma duygusuyla beraber düşenin durumunu hafifleten mistik bir bakışı gösterir. İnsanın başına her iş gelir. Kültürümüzün, kınamayacak, ibret alacaksın diyen derinliğinin kucaklayıcı sesini duyurur. Şu var ki onlardan olmamak da aynı tabirin yanarak ihtar ettiği bir husustur.

Belli ki bu konuları daha çok konuşacağız.

 

Yazar

A. Yağmur Tunalı

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar