Din ve dinî hayatımız üzerine düşünceler

Din, bütün evreni içten ve dıştan kuşatan Allah’ın, insanı yaratılış gayesi içinde eğitmek ve yüceltmek için yine insana bahşettiği ilâhî bir mevhibedir. İnsana kendi varlığını bütün derinliği ile yaşatarak onu, kendi kendisinin sahîbi yapan, şahsiyet bütünlüğünü sağlayan değerler manzumesidir. İnsan yaratılışının tabiî gereği olan bu duyguya, toplumları oluşturan maddî ve manevî değer hükümlerinin yaratıcı, birleştirici ve koruyucu temeli denebilir. Dinin konusu, bütün iç dünyası ve her türlü davranış ve problemleriyle insandır. Dine göre, evrende asıl olan insandır. Her şey insanda başlar, insanda biter. Din insanı,sadece yaşayan, yani doğan, büyüyen ve ölen, yiyip-içen canlı bir yaratık olmaktan ötede, hayatta iken de sonra da var olacağı bir anlayışa yöneltir; kısaca onu gerçek anlamda insan yapmaya çalışır. İnsanın kendini bulmasını, bilmesini ve tanımasını ister. Onu maddenin ve her türlü izafî değerlerin üstüne yükselmeye ve bunlar üzerinde egemen olmaya çağırır. İnsan bunu yapacak güçtedir; çünkü dine göre o, “yaratılmışların en şereflisi”dir. Ancak insanın bu “şeref”e kavuşması ve sahip olması da kendine bağlıdır. Bunun için onun, her şeyden önce kendi kendine karşı samimî olması gerekir. Yaratılış gayesine bağlanması, başka bir ifadeyle kendini Yaratan’ı tanıması ve O’nunla biliş tutması icap eder. Bu ise, tam bir akıl ve vicdan şuuru içinde samimiyetle inanma ve bağlanma demektir. Zaten dinin ilk anda istediği de budur. Bilgi, dinde bundan sonra gelen şeydir.

İnsanın kendi kendine karşı samimî olması, iç dünyasında zıtlık ve çelişkilerden kurtulması, vicdan hürlüğüne kavuşması demektir. Bu anlayışa ulaşan kişi, dini parça parça şekil ve tezahürleri ve bilgi yığını ile temsile kalkışmaz;dinin birlikçi ve birleştirici yönünü bozmaya, vicdanlara ve ruhlara el uzatmaya yanaşmaz. Onun işi, dini, bütün bir hayat görüşü içinde topluca ortaya koymak; insanı kendi ruhu ve vicdanı ile karşı karşıya kalacağı bir anlayışa getirmek; “vahy”in yüce esaslarına göre Tanrı’yı görür gibi yaşamanın yollarını ve sırlarını göstermektir. Onun ana amacı, kütleleri yalnız devlete, millete, kanuna ya da kendinden üst veya kendi seviyesindeki kişilere hesap vermek mecburiyeti ve anlayışıyla değil, kendi vicdanına ve kendini Yaratan’a hesap verecek bir sorumluluk duygusuna kavuşturmaktır. Aslında bu, Türk’ün tarihî ve geleneksel terbiye anlayış ve felsefesine de oldukça uygundur.

Nitekim milletimiz, müslümanlığı din olarak seçtiği zaman, anlayışı ve felsefesi de bu istikameti esas alan düşünceleri tercih eder bir tavrın içinde olmuştur. Hayatını, her yönüyle, “Allah’ın adının yüceltilmesi” anlayışına göre düzenlemeye; bütün müessese ve fikirlerini bu anlayışa göre şekillendirmeye çalışmıştır. Diğer taraftan bizim milletimiz, dini, birtakım merasimlerden ve şekillerden ibaret kuru bilgiler, buyruklar ve yasaklar toplamı olarak görmeyip, onu bir öz, bir samimî inanış ve bağlanış, insanın şahsiyet bütünlüğünü sağlayan bir cevher, candan yaşanan bir ahlâk ve müşterek değerlerin kaynağı olduğuna inandığı içindir ki, daha başlangıçtan itibaren ve yakın denebilecek zamanlara kadar, yapıcı, yaratıcı, birleştirici ve kütlelere ruh ve huzur veren bir kaynak olarak ele almıştır.

Kaldı ki bu tarzda anlaşılan İslâmiyet ile Türklerin eski dinî inanışları arasında birtakım önemli benzerlikler olduğu gibi, Türk millî ruhu ile bu din esaslı bir uyum göstermektedir.

Şöyle ki, Türkler bu yeni dini benimsemeye başladıkları zaman şamanilikteki tek tanrı inancı ile İslâm’ın Allah’ı arasında dikkat çekici bir yakınlığın varlığını müşahede etmişlerdi. Bu yakınlık sebebiyledir ki, bizim tarihîmiz boyunca, “Allah” adı kadar “Tanrı” adı da aynı rahatlıkla kullanılmıştır. Öte yandan eski Türk inancındaki ruhun bekaası, ahîret hayatı, cennet ve cehennem, Gök Tanrı’ya ve atalara kurban inançları da İslâmiyette daha gelişmiş olarak vardı. En önemlisi Türklerin keramet sahibi, her derde devâ bulan, gaipten haber veren “kam”ları yerine, İslâm evliya ve şeyhleri, Türklerle bu yeni din arasında esaslı bir kaynaşma unsuru oluyordu. Artık Türklerin “alp”i, “alp-eren” şekli ile kutluluk kazanıyordu. Nitekim bugün de ermek, ermiş ve eren kelimeleri, hâlâ bu dinî mânaları muhafaza eder.[1]

İnançlardaki bu benzerlik yüzünden, İslâmiyet Türkler tarafından sanki millî bir din imiş gibi görülmüştür. Nitekim müslümanlıktan önceki hayatımızı şekillendiren gelenek ve göreneklerimiz, davranışlarımız ve düşüncelerimiz, artık İslâmî bir muhteva kazanmış; milletimizin bütünüyle paylaştığı ve gönül verdiği müşterek değerler haline gelmiştir. Söz gelişi, Oğuzname’nin İslâmlaştırılmasıyla başlayan bu anlayış, Türklerin değer hükümlerini ve özelliklerini ifade eden namus, doğruluk, adâlet, hoşgörü, devlete bağlılık, vatan sevgisi ve hürriyet gibi tamamen manevî unsurlar ile örf ve âdetlerinde açıkça göze çarpıyordu. Eğlenceler, doğum ve evlenme törenleri, hastalıklar, yağmur ve benzeri hususlarla ilgili âdetler hep İslâmî bir muhteva kazanarak canlılıklarını bugün bile, hiç değilse kültür yozlaşmasına en az maruz kalmış köylerimiz ve kasabalarımızda sürdürmektedir.[2]

Yine milletimiz, gelenek ve göreneklerini, yaşadıkları devrin ihtiyaç ve icaplarına göre geliştiren ve kütlelerin müşterek değeri kılan toplulukların, sadece huzurlu bir hayatı devam ettirmekle kalmayıp aynı zamanda bütün insanlığa manevî değerlerin en yücelerini saçacağını iyi bilmiş ve hayatını da hayat anlayışını İnsanın doğumundan ölümüne kadarki bütün hayatını ve toplumu içine alan bu düzende dinin ve dinî anlayışın örgüleştirdiği değerler ve örfümüz, milleti tam anlamıyla birbirine kaynaştırma gayretinde olmuştur. Ülkede yaşayan herkes, inancı, dili, mezhep ve soyu ne olursa olsun, manevî değerlerin doğurduğu anlayış ve hoşgörü ortamında, kendi haklarına sahip olarak yaşayabilmiştir. Öte yandan yönetici kadro da bu hususta oldukça titizlik göstermiştir. Nitekim Sultan Melikşah bu konuda şöyle söylemiştir: “Biz Nizamiye Medresesini bir mezhebi korumak için değil, ilmi yükseltmek maksadı ile kurduk. Mezhepler arası bir ayırım istemiyoruz.”[3] Böylece çeşitli inanış, soy ve mezhebe mensup insanlar, kütlenin müşterek değerlerinin sağladığı anlayış sayesinde hoşa giden veya gitmeyen davranışlar karşısında aynı tepkiyi veya bağlılığı gösterir olmuştu.

Ayrıca toplum, idareci-din görevlisi-ilim adamı üçlüsünü devletin temelleri için vazgeçilmez unsurlar olarak görmüştür. Nitekim ta baştan itibaren her yöneticinin, yanına bir din ve ilim adamını danışman olarak alışı, hattâ padişahların, ilim ve din adamlarını ayakta karşılayıp yanında oturtmasına karşılık idareci zümre ile kumandanların ayakta tutulup oturmalarına izin verilmeyişi, kuruluş ve yükseliş dönemlerindeki bu fevkalâde derin ve önemli anlayışın tezahürleridir.

Bu anlayış öylesine yaygın idi ki, devletin bütün müesseselerinde göze çarpıyordu. Söz gelişi devleti bütünüyle kucaklayan ordu, medrese ve tekke kuruluşlarından birer örnek vererek durumu belirtmeye çalışalım.

Milletimizin tarihinde ordu, nizam ve otoriteyi; medrese ilmi; tekke de yaşanan ahlâkı temsil eden üç ana kuruluştur. Ordu, ordu mensupları ile devlet ve idare adamlarını; medrese aydınları; tekke de halkı yetiştiriyor ve hepsi de dinden kaynaklanıyordu. Başka bir ifadeyle İslâm, Anadolu insanının, Türk devletinin hücrelerine kadar işlemiş; günlük hayatından tutunuz da devlet felsefesine varıncaya kadar her kademede, belki şekil olarak değil, ama ruh ve anlayış olarak yaşanır olmuştu.

Nitekim tarihî belgelere göre bugün bir efsane olarak kabul edilse bile, ordunun temeline bir din ulusunun, Hacı Bektaş Velî’nin yerleştirilmiş olması fevkalâde anlamlıdır. Buna göre “ak börklü” askerler, Hacı Bektaş tarafından kutlulanır ve kendilerine “yeniçeri” adı verilir. Her yeniçerinin yanında taşıdığı künye tezkerelerinde yazılı olanlar da bu durumu göstermektedir: “Mü’miniz kaalu-belâ’dan beri. Hakkın birliğine eyledik ikrar. Bu yolda vermişiz başı. Evvelden beri mestâneleriz. Nur-i İlâhî’de pervâneleriz. Bu cihanda bir bölük serseri divâneleriz. Sayılmayız parmakla. Tükenmeyiz kırmakla. Taşramızdan sormakla, kimse bilmez halimizi. Oniki İmam, oniki tarikat, cümlesine dedik ‘beli’. Üçler, beşler, yediler, Nur-i Nebî, Kerem-i İmam-ı Ali, Pirimiz Sultanımız Hacı Bektaş-ı Velî…

Böylece ordu, daha kuruluşunda ve “Gülbank”inde bir din ulusunun ruh ve dinamizmi ile şekillendirilmiştir. İlim ise, medrese tarafından temsil edilmiştir. Gerileme dönemlerindeki yanlış uygulama bir yana, medrese daha başlangıcından itibaren ilmin, ilmî araştırma ve ilme saygının ocağı olmuştur. İslâm kültürü, Auguste Comte’un Batı dünyası için geçerli olabilecek dinî, felsefî ve ilmî dereceleri ayrı ayrı geçirmeksizin, bu üç dereceyi iç içe ve birlikte ele almış ve öylece uygulamıştır; çünkü Kur’an’a göre, tabiatın ve varlığın kanunlarını ve sırlarını çözmeye çalışmak, nazarî ve amelî yönden önemlidir ve mutlaka yapılması gereken bir iştir; çünkü her şey insan için yaratılmıştır.

Bu anlayışla işe başlayan Türk-İslâm ilim hayatı, ilmî düşüncenin ilk işaretlerini Farabî, Matüridî ve Beyrûnî’den itibaren başarıyla ortaya koymuştur. İlim faaliyeti ve bu faaliyet sonucu ortaya konan gerçekler, gerek idareciler gerek halk tarafından daima desteklenmiş ve itirazsız kabul görmüştür. Dursun Fakı’nın Osman Gazi ve halk katındaki itibarı ve Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye bu yoldaki şu öğüdü dikkat çekicidir: “Bir kimse sana Tanrı’nın buyurmadığı sözü söylese, sen onu kabul etme. Eğer bilmezsen Tanrı ilmini bilene sor.”[4]

İlmin yaygınlaşması hususunda gösterilen gayretler de dikkat çekicidir. Her yerde kurulan medreseler, bugünün yüksekokulları ayarındaki kuruluşlar olarak, ilmin bir merkezde toplanmamasını ve yurt çapında dağılmasını sağlamıştır. Meselâ meşhur Kaamus tercümesi sahibi Mütercim Asım Efendi, kendi memleketi Gaziantep’ten hiç ayrılmamış, bütün bilgilerini orada edinmiştir.

Kuruluş ve yükseliş dönemlerinde ilmin ve ilim adamının devletin en üst kademesindeki şahıs veya şahıslar ile bütün bir kütle tarafından baş tacı edilişi sebepsiz değildi. Kaynağı yine dindi. Kur’an-ı Kerîm, insanı araştırmaya, değişmez sebep-netice münasebetlerinin kaynağı demek olan “hikmet”i bulmaya çağırıyordu. Hikmetin araştırılması, İslâm’a göre, kutlu bir iş olduğu kadar, dinî bir görevdir. Hikmet sahibi olanlar, seçkin bilginler olup, hem tabiat kanunlarını keşfederler, hem de dine göre “tevhîd”, sosyal ilimlere göre ise “birlik” ve “bütünlük” prensibinin gerçeğini ortaya çıkarırlar. Böylece de milletin bütün fertlerinin, zümrelerin ve müesseselerin bütünlüğünün devam ve kalıcılık için ne derecede önemli olduğunu göstermiş olurlar. Öte yandan hikmetin peşinde olmak, her hangi bir menfaat gözetmeksizin sırf ilim yapma ve manevî tatmin için, insanın kendi gerçeğini görebilmek için çalışmanın da ifadesidir.

Dinî hayatımızın üçüncü ve en önemli cephesi şüphesiz yaşanan ahlâktır ki, bu da geniş bir halk eğitimi anlayışıyla tekkenin üstlendiği bir iş olmuştur. Bugün sıkça kullanılan “halkla bütünleşme” problemine çözüm getirmiş bulunan tekke, kuruluş ve yükseliş dönemlerimizde, birer “okul, manevî tedavi ve sosyal yardım yerleri, mensupları için de misafirhane vazifesi görmüşlerdir. Tekkeler bir tür okul vazifesi görüyorlardı. Bunlardan edebiyata, felsefeye, musikiye önem verenler vardı. Ahîlerde ve Bayramîlerde görüldüğü gibi, mesleğe, çalışmaya dayanan, sporla uğraşan tarikatlar da mevcuttu. İstanbul’daki Okçular dergâhı, okçuluğun ilerlemesine yardım etti. Tekkeler hastaları tedaviye çalışırlar, fakirlerine yardım ederler.”[5]

Tekkeler, İslâm dininin sade, kolay ve temeli kula kul olmaktan uzaklık anlayışına dayalı ahlâkını kütlelere aşılayan ocaklardı. “Anadolu’nun Türkleşmesi ile başlayan iman hayatı, daha o zaman müesseseleşerek tekke ve zâviyelerin disiplini içine alınmış bulunuyordu. İçtimaî hayatın hem kurucusu hem koruyucusu olan bu merkezlerin faaliyeti neticesi olarak da, tasavvuf felsefesi, devlet ve millete şamîl aktif ve yaygın formunu bulmuş, netice itibariyle, içtimaî düzenin esaslarını kurmuştu. Devletin kuruluş ve yükseliş devirlerinde tekke ve zâviye demek, vazife şuuru ile zinde ve mes’uliyetlerini idrak etmiş toplulukların, müşterek bir idealde elele ve başbaşa verdikleri tasfiye ve terbiye ocakları demekti.”[6]

Müşterek terbiye, müşterek görgü ve müşterek imanın işlenip kütlelere aşılandığı bu kuruluşlar, yalnız mensuplarına değil yediden yetmişe herkese, yerliye yabancıya kayıtsız-şartsız açıktı. İmanı, yerine göre güzel sanatların, edebiyat, şiir, musikî, yazı ve benzeri şeylerin, tarih ve menkıbelerin aracılığı ile kütlenin bütününe seslenen örf, âdet, görenek ve gelenek şeklinde yaşanır hale sokan bu kuruluşlar, toplumun dil ve davranış birliğinin ötesinde, sosyal ve ekonomik hayatını da şekillendiriyordu.

Fütüvvetnâme”lerde yazılı kaidelere göre çalışan Ahî zâviyeleri,Türk toplumunun esnaf ve san’atkâr topluluğunu, bütün ticarî ve iktisadî hayatını organize eden kuruluşlardı. Bu zâviyelere bağlı olmak zorunda olan esnaf ve san’atkâr sınıfına mensup insanlar, “dinle hayatı, aşkla ibadeti, dünya ile ahîreti birleştirmişlerdir. Müsamaha ve hürmet, iman ve hizmet düşüncesinin ortaya koyduğu diğergamlık ve kanaatkârlık duygusu, bu insanlara yeni ümit kapıları açmış; itimat telkin edici kuvvetleriyle, cemiyetin ahlâk ve ticaret hayatını düzene koymak için gayretler sarf etmişlerdir.”[7]

Orduda ve okulda olduğu gibi, İslâm kültürünün izlerini taşıyan kaideler, töreleşmiş davranışlarla iç içe olan çırak, kalfa ve usta, esnaf ve tüccar, işini ve mesleğini ahlâk esaslarına bağlı olarak yürütürken, aynı zamanda maddî olduğu kadar ruhî tatmine kavuşmanın zevki ve şevkini de duyuyordu. Öte yandan her meslek mensubunun bir peygamber veya veliyi, örnek kişi olarak seçip mesleğinin “pîr”i sayması ve mesleğini yerine getirirken yapacağı en küçük ihmal veya haksızlığın, hile veya kusurun, aslında “pîr”ine yönelmiş bir kötü davranış olduğunu idrak etmesi ve mesleğe girerken yapılan “Peştemal Kuşanma” törenindeki yeminine bağlı kalma endişesi, hep dinî formasyonun, dinî hayatın ve samimî inanışın berrak tezahürleri idi.

Buralarda iş saatleri dışında, bugün görgü kuralları diyebileceğimiz örf ve âdetlerle ilgili ampîrik bilgiler yanında, din ve ahlâk, musıkî, tarih, tasavvuf, edebiyat, Türkçe, Arapça ve Farsça, tabiî bilimlerle ilgili bilgiler de okutuluyordu. Gündüz çalışmalarının verdiği yorgunluğu gidermek amacına yönelmiş bu öğretim sonunda, eser yazacak derecede ilerlemiş olanlara bile rastlanıyordu.”[8]

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bütün bu kuruluşların, medrese ve ordunun, kuruluş ve yükseliş dönemlerinde, dinî formasyon adına anlayıp anlattıkları, yaşayıp yaşattıkları prensip, kütleyi yalnız devlete, millete, kanuna ya da kendinden üst veya kendi seviyesindeki kişilere hesap vermek mecburiyeti ve anlayışıyla değil, kendi vicdanına ve kendini yaratana hesap verecek bir sorumluluk duygusuyla eğitmek ve iman şuuruna kavuşturmak idi. Bu anlayış, o zamanlar, insanımızı, hangi meslekte ve hangi düşüncede olursa olsun, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın diliyle, “El işte, gönül Hazrette” diyerek, hırstan, düşmanlıktan, kötü davranışlardan uzak kalmaya sevk ediyordu. Ayrıca İslâm’ın, insan-Allah ilişiğinden çok, insanın insanla ilgi ve ilişiğine önem verdiğinin şuuruna eren kütleler için her şey, Tanrı’nın hoşnutluğu düşüncesine göre ele alınıyordu. İnsanın sahip olduğu güçlerin sömürü aracı kılınmaması, kin ve ihtirasına alet edilmemesi için iradesi ile frenlenip hizmet ve yardımlaşmada kullanma anlayışı, toplumda yepyeni bir müesseseyi doğuruyor ve dayanışmayı kökleştiriyordu.

Ta Orta Asya Oğuz geleneğinde görülen yağmalı toylar ve şölenler; başka bir ifadeyle halkın insanca yaşaması, sosyal adaletin sağlanması için, kağanların halka karşı “babaca” davranması demek olan servet dağıtımı, yedirip-içirme şeklinde tezahür eden toylar ve şölenler, sonraki devirlerde, Selçuklular ve Osmanlılarda, yine aynı şekilde ve “Vakıf” kuruluşu olarak karşımıza çıkıyordu. Külliyeler, imaretler, çeşmeler, köprüler, medreseler, camiler, mescidler, tekkeler, hanlar, hamamlar, yoksul ve düşkünler evleri, halkın çok çeşitli ihtiyaçlarını gören daha nice vakıf kuruluşları şahsi teşebbüslerle yapılmıştı. Aşıkpaşa, meşhur Tarih’inde bu yoldaki ilk örneklerden övgüyle söz eder [9] Dinî bir anlayış ve alışkanlık haline gelen ve yarış şeklini alan bu faaliyetle, sokaktaki balgam ve tükürükleri sabahın erken saatlerinde kül ile örtmek, kuşların bakımını sağlamak, hizmetçilerin çalıştıkları yerlerde kırdıkları tabakları ödemek, muhtaçların ihtiyaçlarını sürekli karşılamak ve okumak isteyen delikanlıdan, çeyizini hazırlayamayan fakir kızlara kadar geniş bir dairenin maddî imkânlarını sağlamak üzere vakıflar kurulmuş oluyor ve bunlar, kütlenin huzur ve dayanışma desteği oluyordu.

Özetle ifade etmek gerekirse, kuruluş ve yükseliş dönemlerinde Anadolu insanının hayatı sırf iman ve dinle örülü bir hüviyet kazanmıştı. Çocuğunun doğumunda ad koyma töreninden tutunuz da hayatının sonuna kadarki bütün davranışları bu ruh ve anlayışla şekillenmişti. Bu anlayış, toplumdaki birlik ve beraberliğin, dirlik ve düzenliğin, sosyal güvenliğin, iktisadî ve ticarî hayatın, güzel sanatların her dalının güvenilir kaynağı ve desteği olmuştu ama üzülerek kaydedelim ki, bu böyle devam edemedi. Medrese ve tekke birbirine düştü veya düşürüldü. Bu kuruluşlar, önceleri, aynı anlayışla bütünleşmiş ve insanımızı bütün yönleriyle eğitip güvenli kılmaya, birlik şuuru içinde tutmaya çalışmıştı. Sonraları ise, özellikle on sekizinci yüzyıldan bu yana, bu müesseseler, Batı’nın sanayi devrimini de göz önüne alarak el birliği ile insanımızı diri tutacak yerde, her biri bir tarafa çekmeye ve kendine mal etmeye başlamış; ortaklaşa davranmaları gerektiği halde, her biri kendisinin üstünlüğünü ileri süren bencil bir anlayışı benimser olmuşlar ve neticede de insanımızın çöküşünün ve çözülüşünün âmili durumuna düşmüşlerdir. Şüphesiz bu çözülüşte, kütleye yabancılaşma, fikir üretiminden kesilme, hayatla ve halkla irtibatı koparma, dinî formasyonu bilgiler yığını haline sokma, manevî değerleri bile maddîleştirme, Batı’nın sanayi devrimi ile gerçekleştirdiği ilmî ve teknolojik gelişmelere ayak uyduramama ve hattâ farkında bile olmama yahut önemsememe gibi birçok iç ve dış sebep rol oynamıştır.

Burada şu kadarını belirtelim ki, bu sonucun doğuşunda, halkın temel anlayış ve inanışından kaynaklanmayan bir kültür, düşünce, yaşayış ve teşkilat değişimi için, devleti kuran ve yoğuran kuruluşların esprilerini göz önünde bulundurmaksızın girişilen teşebbüsler esaslı bir yer tutar. Bu, kütlenin çözülmesi, devleti devlet kılan kuruluşların kütlenin inanç ve iradesine aldırmaksızın birbirine akord edilemeyişidir. Bu durumda kütlenin de devletin müesseselerinin de müşterek değerlerinden kesilip başlarının derdine düşmeleri kaçınılmaz olmuştur.

İşte şimdi böyle bir noktaya gelinmiştir. Bugün insanımıza değer verilmemektedir. Başı boş bırakılmıştır. İnsanımız da insanımızı gerçek insan yapan bütün manevî değerlerimiz kapanın elinde kalıp yağmalanmıştır. Dün gurur duyulan geleneksel aile bağları kopmuş; büyüğü küçüğe, küçüğü büyüğe bağlayan kutsal bağlar yok olmuştur. Sevgi ve şefkatle örülü sosyal yardımlaşma ve dayanışma şuuru kaybolmuş ve yerini sanki Cahiliye döneminin “kabilecilik” zihniyetine terk etmiştir. Türk ruhunu yoğurup yücelten ve insanımızın hayat felsefesi demek olan vecd ve iman anlayışı yok olup gitmiştir; ama giderken de, kendisine bağlı bütün değerleri de beraberinde götürmüştür. Nitekim dün, “Allah adı dillerde – Sevgisi gönüllerde” diyen insanımız, bugün Yaratan’ının adını da sevgisini de unutur olmuştur. Dün şefkat ve acıma ifade eden “yazık” kelimesini “günah” anlamında kullanan insanımız, bugün bunlardan kesilmiş ve katılaşıp kalmıştır. Dün, “Gönül Çalab’ın tahtı – Çalap gönüle baktı – İki cihan bedbahtı – Kim gönül yıkar ise” felsefesini yetişmesinde temel kılan insanımız, bugün “gönül yıkmak” şöyle dursun, kendi anlayışının dışında bir gönülün dahi varlığına katlanamayıp onu “küfür” ile itham etmekte, hattâ hayatına kastetmeyi bir “cihad” işi saymaktadır. Dün kazancını hak etmeyi, işinde doğru olmayı, başkalarının emeğini ve hayatını düşünmeyi bir iman borcu bilen tüccar, esnaf, iş adamı ve işçi, bugün sadece kendi çıkarının peşinde olmayı bir görev saymaktadır. Dün, “Ümmetin olduğumuz devlet yeter – Hizmetin kıldığımız izzet yeter” diyen ve dinî formasyonun bir ahlâk, bir doğruluk ve kendini tanıma olduğunun idrakinde olan dindarımız, bugün dindarlığını kıyafeti, gittiği hac sayısı, kafasına geçirdiği takkesi, tesbihinin boyu ile ortaya koymaya çalışacak kadar dinin ruhundan uzaklaşmakla göstermektedir. Ve en önemlisi, dün, en küçük canlıdan en büyüğüne kadar, “Sevelim – Sevilelim” anlayışı ile, kendinden başlayarak dalga dalga her varlığı sevgi ve saygı dolu bir gönülle kucaklayan insanımız ve müesseselerimiz, bugün kendine olan sevgi ve saygısını bile yitirmiştir. Kendine olan sevgi ve saygısını yitiren bir varlık ise, düzenin dışına çıkmış, yabancılaşmış; başka bir ifadeyle bizzat kendi içinde buhrana düşmüş ve anarşiye boğulmuş demektir.

Şüphe yok ki, millet olarak, devlet olarak, tarihteki varlığımızın temelinde, müşterek değerlerimizin ana kaynağı olan iman ve ahlâk anlayışımız yatmaktadır. Bundan uzaklaşmak, kendi varlığımızdan uzaklaşmak ve çözülmek demektir. Onun için, inanç, sevgi, saygı ve mutlak bağlılıktan ibaret müşterek manevî değerler kaynağımıza dönüş, kuruluş devirlerinin birlik ve beraberlik içindeki dirlik ve düzenlikli hayatına kavuşmanın esaslı şartıdır. Ancak bu, artık son derece küçülen ve moda tabiriyle “küreselleşen” dünyada henüz gündemindeki kavramlar üzerinde bile anlaşamayan ülkemizde nasıl gerçekleştirilebilecektir?

Görünen o ki, bugün eğitimimiz de, din anlayışımız da, insanı sadece elle tutulan ve her şeyini maddeye göre çözmeye çalışan bir varlık olarak görmektedir. Tabiî ve sosyal bilimler alanını uzmanlarına bırakıp, din alanına bir göz atacak olursak, bugün gerek okullarda, gerek şu ya da bu ad altındaki kurslarda ve piyasada hâkim olan zihniyet, insanı ve dini en az kapitalizm ve marksizmdeki kadar maddeci ve çıkarcı bir anlayışla ele almaktadır.

Okullar ve kurslardaki, hattâ her seviye ve kesimdeki din ve ahlâk öğretiminde, Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği ve milletimizin tasavvuf süzgecinden geçirerek yüzyıllar boyu başarıyla temsil ettiği metot takip edilmediği ve insanların kalplerine, ruh dünyalarına önem verilmediği için, bir süre sonra din ilimlerini bilen; fakat imanın neş’esine, yaratıcı ve birleştirici gücüne ermemiş olan bir nesil doğdu. Bugün kurulu bir makina gibi, durmadan, Türk müslümanlığının değil ithal müslümanlığın kaidelerini, emirler ve yasaklarını öğretenler, kafalara doğru bilgi ve fikir, kalplere sevgi, iman ve tasavvuf neş’esi koymadıkları için, dini, dolayısıyla manevî değerleri “en aşağı idrak ve en basit hareketler ve şekiller seviyesine indirmişlerdir. Şekil ve hareketlere şeriat adını vererek, maddeye ve bedene bir nevi kudsiyet izafe etmişlerdir. Neticede ruh ve ruhî hazlar unutulmuş, onun yerine geçen bedenî hazlar, din ve ahlâkın kaynağını kurutmuştur.”[10]

Elbette diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de her alanda eğitimin yaygınlaşması, birtakım din eğitimi veren okul ve kursların açılması kaçınılmazdı. Bunun sonucu olarak da gelenekçi din anlayışında ciddî birtakım değişikliklerin meydana gelmesi; Batı’nın ve Batılılaşmanın ülke insanı ve kültür değerleri üzerinde doğurduğu müşahede edilen menfî tezahürlere karşı İslâm’ı bir bütünlük içinde siyasî ve sosyal hareket olarak ortaya koyup diğer ideolojilere karşı onun iktisadî, idarî, askerî, hattâ içtimaî ve siyasî teşkilatını yeniden düzenleme ihtiyacının duyulması tabiî idi. Ancak bu durumda karşımıza “müşrik toplum”, “dâru’l-harb” “kafirlerin düzeni” yahut en hafifi ile “bid’at” veya “dinden uzaklaşma” v.b. yeni bazı din adına olduğu söylenen anlayış biçimleri çıktı. Bunların fevkalâde tehlikeli sonuçlar doğurabilecek “dar zihniyet” belirtileri olduğunda şüphe yoktur.

Artık diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de gençlerimizin ve insanımızın bir kısmı, hasım bilinen güçlerin yani Doğu Bloku, A.B.D. veya Batı medeniyetini lânetleyen kavram ve sloganları heyecanla benimseyebiliyorlar.

Ancak şu nokta, sanıyorum ki ciddî biçimde ihmal edilmektedir: Berraklaşmış fikirler, tefekkür ve tarihî tecrübe ile olgunlaşmış bir aydınlar kadrosu olmadan ve sloganlar yerine ciddî ve köklü araştırmalarla akılcı bir şekilde tanzim edilmiş programları ortaya koymadan meseleleri çözebilmek mümkün görünmemektedir.

Özellikle genç İslâmcılar diyebileceğimiz zümre arasında taraftar bulan “selefiyeci” yani “radikal” akımların, İslâm öncesi kültür değerlerini İslâmlaştırarak asırlar boyu devam ve bekaası için temel kılmış milletimiz bünyesinde ciddî ve tehlikeli buhranlar doğurabileceği anlaşılmaktadır. Bu akıma göre, İslâm dünyasının ve ülkemizin içine düştüğü bu olumsuz durumun ve Batı karşısındaki hezimetin sebebi, tek kelime ile İslâm’ın özünden ayrılmış olmaktır. Bu zümreye göre, bugün İslâm ve dinî hayat dendiği zaman karşımıza çıkan şey, aslında İslâm’a sonradan karışmış ve dinin özü ve aslıyla bağdaşmayan bir sürü hurafe dolu uygulama ve inanışlarla örülü bir din, daha doğrusu dine benzer bir şeydir. Oysa İslâm, sadece ve ancak Hz.Peygamber (s.a.s.)’in kendi zamanında ve bir dereceye kadar da Hülefa-i Râşidun devrinde uygulanan dindir. Daha sonraki dönemlerde ise dine bir sürü yabancı unsur karışmıştır. O halde yapılacak şey, her şeyi doğuş dönemindeki şekline uydurmak ve o devirdeki gibi bir din hayatı yaşamaktır.

Bu anlayışı benimseyen ve savunanlara göre, eski nesiller uyuşuk, tavizci, samimî iman ve idealizmden mahrum oldukları için, dünyevî rahatlık uğruna dinin özünden pek çok taviz vermişler ve böylece müslüman olduklarını söyledikleri halde İslâm’dan uzaklaşmışlardır. Bu bakımdan, bunların yeniden müslümanlığı davet edilmeleri gerekir.

Öyle görünüyor ki, bu anlayışı benimseyen ve savunanların hemen hemen tamamı, bu görüş ve anlayışı, İslâm düşüncesi üzerindeki ciddî ve derin incelemeleri sonunda bulmuş ve benimsemiş değillerdir. Hattâ bunlar, Selefiye’nin belli başlı eserlerini görmüş de değillerdir. Ancak bunlar, kendilerinden önceki nesillerin her şeyi gibi dinî hayatlarını da beğenmemekte ve her şeyde köklü bir tasfiyeciliği benimsemektedirler.

Bu anlayışın sebepleri arasında 1950’lerden sonra bu görüşü propaganda eden eserlerin Türkçe’ye çevrilmiş olması da sayılabilir.

Gerçek şu ki bugün dinî hayatımızda önemli krizler yaşanmaktadır. Gerçi dün olduğu gibi, hattâ 30-40 yıl önceki dönemle kıyaslanmayacak şekilde, camilerimiz ağzına kadar dolmakta, ibadetler daha gösterişli bir biçimde eda edilmekte ve cemiyet içinde bunun çalımı satılmaktadır. Ancak İslâm cemaatını aydınlatacak, dinin her bakımdan canlı, dinamik ve aslî hüviyeti içinde yaşanan şartlara göre yorumunu ve felsefesini yapacak ehliyette iyi yetişmiş kadroların, yeni rehberlerin bulunmayışı durumu daha da vahim hale sokmaktadır.

Maamafih sahip olduğu inanç sistemi ile yaşadığı hayat arasında uyum sağlayacak ve bu hususta gerekli tedbirleri teklif edebilecek seviyede insanımız ve uzmanımız mevcuttur. Ancak bu sayıca az zümre, faraza yeni birtakım durumlar karşısında yeni yorumlarda bulunmuşlarsa, halk üzerinde daha tesirli olabilen kesim, derhal bunların cahilliğini, satılmışlığını, hâinliğini, hattâ kâfirliğini, reformculuğunu ve revizyonistliğini ilan etmekte gecikmemekte; onları bu nevi yeni yorumlara iten zaruretler üzerinde bir an için olsun düşünmeyi akıllarının ve vicdanlarının köşesine dahî getirmemektedirler.

Bunun tabiî neticesi olarak da bugün insanımızın imanı ile yaşadığı hayat arasında ciddî bir boşluk oluşmuştur. İnsan zihninin böyle bir boşluğa tahammülü olmadığı içindir ki, din ile hayatını uzlaştırmak için ya şahsî sezgisi ve akl-ı selimine dayanarak hareket etmekte yahut da ortak değerlerin kaybolması bahasına ferdî kararlarıyla kendi başına bir yol tutturup gitmektedir.

[1] Bk.: O.Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihî, İst. l969,1/151.

[2] Krş.: Şerafeddin Yaltkaya, “Eski Türk An’anelerinin Bazı Dinî Müesseselere Tesiri”, Türk Tarih Kongresi, 3/680-697; Abdulkadir İnan, Şamanizm, Ank. 1972,97-128; Nermin Erdentuğ, Sosyal Adet ve Gelenekler, Ank. 1977, 15-145; Mehmet Eröz, Türk Kültürü Araştırmaları, İst.1977, 174-182; Muzaffer Sencer, Dinin Türk Toplumuna Etkileri, İst. 1968, 51-58.

[3] O.Turan, aynı eser,1/195.

[4] Aşıkpaşaoğlu Tarihî, 35

[5] Fahri Belen, Tarih Işığında Devrimlerimiz, İst.1970, 45-50

[6] Samiha Ayverdi, Abide Şahsiyetler, İst.1976, 31

[7] Mustafa Kara, Din, Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zâviyeler, İst. 1977, 87

[8] Krş.:Evliya Çelebi, 2/54; İ.H.Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihî, Ank. 1964, 2/600-608

[9] Aşıkpaşaoğlu Tarihî, bk.:s.215 v.d.

[10] Emin Işık, Devleti Kuran İrade, İst.1971, 97

Ethem Ruhi Fığlalı

MİSAK yazarlarından Ethem Ruhi Fığlalı 1937 yılında Burdur’da doğmuştur. 1959'da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun olmuştur. 1961-1964 yılları arasında Konya İmam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmenliği, 1964-1965 yıllarında Burdur İmam-Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı,1965-1966 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi Müdürlüğü ve Meslek Dersleri Öğretmenliği, 1966-1970 yılları arasında İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü Müdür Başyardımcılığı ve Türk-İslâm Medeniyeti Tarihi Öğretmenliği, 1970-1971 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü Müdürlüğü ve Türk-İslâm Medeniyeti Tarihi Dersi Öğretmenliği yapan Fığralı, 1971'de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsü Asistanlığına atanmıştır. 1972'de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Kürsüsünde “İbâdiye’nin Doğuşu ve Görüşleri” başlıklı teziyle “İlâhiyat Doktoru” ünvanını, 1977'de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde “Ahmediyye Mezhebi (Kâdiyânilik)” başlıklı teziyle “Üniversite Doçenti” ünvanını ve 1982'de Ankara Üniversitesinde “Mesih ve Mehdî İnancı Üzerine (Mezhepler Tarihi Açısından Bir Tetkik)” başlıklı takdim teziyle “Profesör” ünvanını kazanmıştır. 1982, 1985 ve 1988 yıllarında Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanlığı, 1984'te Dekanlık görevinin yanında Dokuz Eylül Üniversitesi Rektör Yardımcılığı, 1992 ve 1994 tarihlerinde Muğla Üniversitesi Kurucu Rektörlüğü görevlerinin yanında YURT-KUR Yönetim Kurulu Başkanlığı, Türkiye Stratejik Araştırmalar Millî Komitesi üyeliği, Türkiye Sosyal ve Beşerî Bilimler Millî Komitesi Başkanlığı, Yükseköğretim Kurulu Üyeliği, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi aslî üyeliği g,b, görevler de yürütmüştür. 1996'da DENBİR tarafından verilen “Bilimde Üstün Hizmet Ödülü”nün, 1999'da Kazakistan Sosyal Bilimler Akademisi tarafından aslî üyelik ve “Ordinaryüs Profesör” unvanının, 2000'de Kırgızistan/Bişkek Uluslararası Aytmatov Akademisi tarafından verilen “Aytmatov Akademisi Aslî Üyeliği"nin, 2005'te Uluslararası Rotary 2004-05 Dönem Başkanı Glenn E. Estess Sr. adına 2440’ıncı Bölge Governor’u tarafından, Marmaris’te yapılan Yüzüncü yıl (2004-05) kutlamasında verilen “Üstün Hizmet Ödülü”nün ve 2006'da T. C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından verilen “Vakıf İnsan” unvanının sahibi oldu. 2003 yılında emekli olan Fığlalı, Sıtkı Koçman Vakfı’nda Başkan Yardımcısı olarak göreve başladı. 2005 Vakıf Senedi gereği Sıtkı Koçman’ın vefatı (13.10.2005) üzerine Sıtkı Koçman Vakfı Başkanı oldu. 2010 yılında bu görevinden istifa etti. İngilizce, Arapça ve Fransızca bilen FIĞLALI, 30 Ağustos 1959 yılından bu yana Fakülteden sınıf arkadaşı Semiha Ertuğrul Hanımefendi ile evlidir ve dört kız beş torun sahibidirler. ARAŞTIRMA VE YAYINLARI I. TELİF KİTAPLAR: 1. Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, İstanbul: Selçuk Yayınları, 1980 (Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş 2. Baskı: 1983; 3. Baskı: 1986, İran İslâm Devrimi ilâvesiyle 4. Baskı: 1990; 5. Baskı: 1991; 6. Baskı: 1993 ;7. Baskı: 1995 ; 8. Baskı: 1996 ; 9. Baskı: 1998) ; 10. Baskı: İstanbul: Birleşik Yayıncılık; 1999; 11. Baskı: İstanbul: şa-to İlâhiyat, 2001; 12. Baskı: İzmir: İzmir İlâhiyat Vakfı Yay., Aralık 2004. 2. İslâm’a Karşı Cereyanlar: Bâbîlik ve Bahâîlik, Mecca: Muslim World League Yay. 1402/1981. 3. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi (Ortaokul 3. sınıf), Ankara: M.E.B. Yay. 1982 (13. Bs., 1994) 4. İbâdiye’nin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara: A.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yay. 1983. 5. İmâmiyye Şîası, İstanbul: Selçuk Yayınları 1984 (2. Basım: İstanbul: Ağaç Kitabevi Yayınları, Kasım 2008). 6. Kâdiyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Yay. 1986. 7. Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi (Komisyon çalışması, Başkan: E.Ruhi FIĞLALI), İstanbul: Tercüman Yayınları, 1987. 8. Atatürk ve Din, Ankara: Azerbaycan Kültür Derneği Yayınları No: 32, 1988 (Risale). 9. Türkiye’de Alevilik – Bektaşilik, İstanbul: Selçuk Yayınları 1990 (1.Bs.- Ekim 1990; 2.Bs.- Eylül 1991;3. Bs.- Temmuz 1994; 4.Bs.- Ağustos 1996; 5.Bs.- İzmir: İzmir İlâhiyat Vakfı Yay.,Nisan 2006). 10. Kâdiyânîlik, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 1994. 11. Bâbilik ve Bahaîlik, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 1994. 12. Geçmişten Günümüze Halk İnançları İtibariyle Alevîlik – Bektaşîlik, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yay., 1994. 13. İmam Ali, Ankara: TDV Yay. , 1996 (2. Baskı: 1998). 14. Din ve Devlet İlişkileri, Muğla : Muğla Ü. Yay., 1997. 15. Atatürk Düşüncesinde Din ve Lâiklik, Yayına Hazırlayanlar: Ethem Ruhi Fığlalı, Taha Müftüoğlu, İdris Karakuş, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 1999 (2.Bs.2008). 16. Din ve Laiklik Üstüne Düşünceler, Muğla: Muğla Üniv. Yay., 2001. 17. Îtikâdî İslâm Mezheplerine Giriş, İzmir: İzmir İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yay. 2007. 18. Günümüz İslâm Mezhepleri, İzmir: İzmir İlâhiyat Vakfı Yayınları 2008 (630 s.). 19. İslâm Laiklik ve Türk Laikliğinde Uygulamalar, Ankara: Berikan Yayınları 2010. II. YAYIMLANAN KİTAPLARDA AYRI BÖLÜMLER: 1. “İslâmî Anlayışta İnsânî Değerler”, Türklerde İnsânî Değerler ve İnsan Hakları – I, İstanbul : Türk Kültürüne Hizmet Vakfı yay., 1992, 257-279. 2. “Şiîlik ve Anadolu Alevîliği Arasındaki Farklılıklar ve Benzerlikler”, Alevîler/Aleviten, Haz. İsmail Engin-Erhard Franz, Hamburg 2000, I, 97–110. 3. “Hoca Ahmed Yesevî Kimdir?”, Türkistan’ın Pîri Hoca Ahmed Yesevî ve Külliyesi, Ankara: TİKA Yay.,2000, 24-37. 4. “Değişimci Özal ve Değişim Sürecinde İslâm”, Kim Bu? Özal-Siyaset, İktisat, Zihniyet, Editörler: İhsan Sezal/İhsan Dağı, İstanbul: Boyut Yay. 2001, 211–218. 5. “Sünnî Tarih ve İlâhiyat Geleneğinde Hz. Ali”, Tarihten Teolojiye İslâm İnançlarında Hz. Ali, Haz. Ahmet Yaşar Ocak, Ankara: Türk Tarih Kurumu 2005, 103-136 [“Ali in the Sunni Historical and Theological Tradition”, From History to Theology Ali in Islamic Beliefs, ed. by Ahmet Yaşar Ocak, Ankara: TTK 2005, 149-184]. 6. “Atatürk ve Din”, Atatürk Düşüncesinde Din ve Lâiklik, Haz. Ethem Ruhi Fığlalı- Taha Müftüoğlu- İdris Karakuş, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 1999, 235–249 [ Aynı makale şu eserde de yer almıştır: Atatürk’ün İslâma Bakışı- Belgeler ve Görüşler, Haz. Mehmet Saray-Ali Tuna, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi 2005, 193–207]. 7. “T.C. Devleti’nde Din-Devlet İlişkileri: Din Kurumları ve Din-Devlet İlişkileri”, Türk Dünyası Kültür Atlası / A Cultural Atlas of the Turkish World, İstanbul: Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yay. 2006, 526–543. 8. “Alevî-Bektaşî Teolojisinin Temel Taşı: Alevî-Bektaşî İnançlarında Hz. Ali”, Geçmişten Günümüze Alevî-Bektaşî Kültürü, Editör: Ahmet Yaşar Ocak, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 2009, 241 – 267. III. TERCÜME KİTAPLAR: 1. Prof. Muhammed Ebû Zehra, İslâm’da Sosyal Dayanışma, Arapçadan çev.: E.Ruhi FIĞLALI-O.ESKİCİOĞLU, İstanbul: Yağmur yay., 1969 (2.baskı: İstanbul, 1978). 2. Prof. Muhammed Ebû Zehra, İslâm’da Siyâsî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, Arapçadan çev.: E.Ruhi FIĞLALI-O. ESKİCİOĞLU, İstanbul: Yağmur Yay., 1970. 3. İbn Bâbeveyh el-Kummî, Şîî-İmâmiyye’nin İman Esasları (Risâletü’l-İ’tikâdâti’l-İmâmiyye), Arapçadan notlarla çev. E.R.FIĞLALI, Ankara: A.Ü. İlâhiyat Fak. Yay., 1978. 4. R.A. NİCHOLSON, İslâm Sûfileri (The Mystics of Islam), İng. Çev.: M.DAĞ, K.IŞIK, E.R. FIĞLALI, A. ŞENER, R. AYAS, İ.KAYAOĞLU, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1978 (2. Baskı: Ankara: Çağlar Yayınları 2004). 5. Ebû Mansur Abdulkahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar (El-Fark Beyne’l-Fırak), Arapçadan notlarla çev.: E.Ruhi FIĞLALI, İstanbul: Kalem Yay. 1979 [2.Baskı: Ankara: TDV Yay. 1991; 3.Baskı: Ankara: TDV Yay. 2001; 4. Baskı: Ankara: TDV Yay.2007] 6. Prof. W. Montgomery Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri (The Formative Period of Islamic Thought), İng. Çev.: E.Ruhi FIĞLALI, Ankara: Umran Yay., 1981. ( 2. Baskı: İstanbul: Birleşik Yayıncılık 1998; Gözden Geçirilmiş 3. Baskı: Ankara Sarkaç Yayınları 2010). 7. Henry Laoust, İslâm’da Ayrılıkçı Görüşler, (Les Schismes dans l’Islam), Fransızcadan çev. , E. Ruhi FIĞLALI – Sabri HİZMETLİ, İstanbul: Pınar Yayınları 1999. 8. Bahâilik ve el-Kitâbu’l-Akdes, Arapçadan notlarla çev. Ethem Ruhi FIĞLALI-Ramazan ŞİMŞEK, e-makâlât Mezhep Araştırmaları, III/2 (Güz 2010), ss. 7-144 /ISSN 1309-5803 /www.emakalat.com [Takdim-Bahâilik, Ethem Ruhi FIĞLALI, ss.8-42; Mirza Hüseyin Ali Bahâullah, El-Kitâbu’l-Akdes, Notlarla Çev. Ethem Ruhi FIĞLALI-Ramazan Şimşek, ss. 43-144]. IV. TELİF MAKALELER: 1. “İlkokulların Açılışı Münasebetiyle: Tarihimizde âmin Alayları”, Yeşilay (Aylık Kültür ve Sağlık Dergisi), 418 (Eylül 1968), ss.16–17. 2. “İslâm’da Eğitim ve Öğretim”, Yeşilay (Aylık Kültür ve Sağlık Dergisi), 420 (Kasım 1968), ss.10–11. 3. ” Hâricîliğin Doğuşuna Tesir Eden Bazı Sebepler”, İFD (Ankara 1975), XX, ss. 219–247. 4. “Burdur Kütüphanesinde Bulunan Bir Risâle: Tezkiretu’l-Mezâhib”, İİED, (Ankara 1975), II, ss. 99–116. 5. “Tezkiretu’l-Mezâhib li’bni’s-Serrâc”, İİED, (Ankara 1975), II, ss. 117–141 (Önsöz ve notlarla Arapça metin neşri). 6. “İbâdiye’nin Siyâsî ve İtikâdî Görüşleri” İFD, (Ankara 1976), XXI, ss.323–344. 7. “Hâricîliğin Doğuşu ve Fırkalara Ayrılışı”, İFD, (Ankara 1978), XXII, ss. 245–275. 8. “Hicrî 1400. Yıla Girerken İslâm Dünyası”, Milli Eğitim ve Kültür, (Ankara 1979), II, No: 5, ss.55–75. 9. “Genç Nesillerin Din Terbiyesi ve Destanlar”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, (İstanbul 1979), Yıl:8, Sayı: 1, ss.38–43. 10. “Eğitimimizde Dinî Formasyon Noksanlığı ve Bunun Anarşideki Yeri”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, (İstanbul 1979), Yıl:8, Sayı:3, ss. 35–54. 11. “Mezheplerin Doğuşuna Tesir Eden Sebepler”, İİED, (Ankara 1980), IV, ss. 115–131. 12. “İbn Sadru’d-Dîn eş-Şirvânî ve İtikâdî Mezhepler Hakkında Türkçe Risâlesi”, İFD, (Ankara 1981), XXIV, ss. 249–276. 13. “Tercümânu’l-Ümem”, İFD, (Ankara 1981), XXIV, ss. 277-335 (Önsöz ve notlarla tenkidi neşir). 14. “Mesih ve Mehdî İnancı Üzerine (Mezhepler Tarihi Açısından Bir Bakış)”, İFD, (Ankara 1981), ss. 179–214. 15. “The Problem of Abd-Allah İbn Saba”, İİED, (Ankara 1982), V,pp. 379–390. 16. “Sakîfe Olayı ve Hz.Ebû Bekir’in Halife Seçimi”, İslâm Medeniyeti, (İstanbul 1982), V, No:3, ss.7–27. 17. “XIX. Yüzyıl Sonlarında Hindistan (Mezhepler Tarihi Açısından Bir Bakış)”, DEÜİFD, (İzmir 1983), I, ss. 1–24. 18. “Basic Principles of Islam and the Problem of Dialog Between Islam and Christianity”, Diyanet Dergisi, (Ankara 1983), XIX/ 2, ss. 3–14 (Türkçe özet: “İslâm’ın Temel Esasları ve İslâm-Hıristiyan Diyaloğu Meselesi”, ss 3–5). 19. “İslam: Basic Principles and Characteristics”, The Muslim World League Journal, (Mecca: Shaban 1403/May-June 1983), LX, No: 8, ss. 11–15. 20. “İlk Şii Olaylar: Tevvabûn Hareketi”, İFD, (Ankara 1983), XXVI, ss. 335–352. 21. “İslâm Tarihinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Dönemleri (Mezhepler Tarihi Açısından bir Tedkik), İFD, (Ankara 1983), XXVI, ss. 353–370. 22. “Millî Kültürümüz ve Dinimiz”, Türk Kültürü Araştırmaları-Prof Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Hatırasına ARMAĞAN, Ankara 1985, 245-252. 23. “Endonezya’da Çağdaş İslâm Düşüncesi”, DEÜİFD, (İzmir 1985), II, ss. 9–23. 24. “Mawlawi a’in: a brief description and an interpretation”, Islamic Culture, 60, IV (1986), pp. 46–52. 25. Ortadoğu’da İslâm (İslâm Mezhepleri Tarihi Açısından Bir Bakış)”, Türkiye Günlüğü, 14, 1991, ss. 4–11. 26. “Nutuk’ta İslâm Tarihi ile İlgili Motifler”, Türk Kültürü, 343 (1991), ss. 696–699. 27. “Nutuk’ta İslâm Tarihi ile İlgili Motifler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, VIII/22 (1991), ss. 39–43. 28. “Türk Düşüncesi Üzerine, Türk Yurdu, Türk Düşünce Hayatı Özel Sayısı, XI/44 (1991), ss. 44–45. 29. “Halkımızın İlahiyat Fakültelerinden Beklentileri”, Din Öğretiminin Dünü ve Bugünü Paneli, Diyanet Dergisi, 10 (1991), ss. 21.vd. 30. “Terör ve Terörün Kaynağı”, Türkiye’de Terör ve İçyüzü Açıkoturumu, Diyanet Dergisi, VII (1991), ss. 19.ff. 31. “Alevîlik-Bektâşîlik Tartışmaları Üzerine”, Diyânet, 25 (Ocak 1993), 35–37. 32. “Değişim Sürecinde İslâm”, İslâmî Araştırmalar, VI/4, (1993), ss. 222–224. 33. “Atatürk and the Religion of Islam”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, IX/26 (Ankara: Mart 1993), ss. 289–301. 34. “Alevîlik”, Diyanet,3 44 (Ağustos 1994), , ss. 4–10. 35. “Atatürk ve Din”. Türk Kültürü, XXXIII/ 384 (Ankara: Nisan 1995), ss. 193–204 36. “İslâm ve Laiklik” , Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, X/33 (Kasım 1995), ss. 653–686. 37. “Egemenlik Kimindir?” Türkiye Günlüğü, Sayı. 45 (Mart-Nisan 1997), ss. 21–26. 38. “İslâm’ın Bugünkü Meseleleri”, Türk Yurdu, XVII/116–117 (Nisan-Mayıs 1997), ss. 29–32. 39. “Din ve Devlet İlişkileri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XIII/38 (Temmuz 1997), ss. 581–611. 40. “Alevîlik ve Heterodoksi”, Türk Yurdu, XXV/210 ( Şubat 2005), ss. 5–7. 41. “Şiiliğin Ortaya Çıkışı ve İran’da Din-Siyaset İlişkisi”, Şİİ JEOPOLİTİĞİ, Avrasya Dosyası /Eurasian File: Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, XIII/3 (Eylül-Ekim-Kasım-Aralık 2007), ss. 191–229. V. TERCÜME MAKALELER: 1. Muhammad Kafafi (Ph.D.), “Abû Saîd Muhammad al-Azdî al-Kalhatî’ye Göre Hâricîligin Doğuşu” (The rise of Kharijism According to Abû Saîd….), İFD, (Ankara 1972), XIII, ss. 177–191 (İng.den çeviri). 2. L.V. Vaglieri, “Ali-Muâviye Mücadelesi ve Haricî Ayrılmalarının İbâdi Kaynakların Işığında Yeniden İncelenmesi” (The Ali-Muaviyye Conflict and the Kharijite Secession Reexamined in the Light of Ibadite Sources), İFD, (Ankara 1973), XIX, ss. 147-150 (İng.den çeviri). 3. Prof. Muhammed Tancî, “Beyrûnî’nin İbn Sînâ’ya Yönelttiği Bazı Sorular, İbn Sînâ’nın Cevapları ve Bu Cevaplara Beyrûnî’nin İtirazları”, Beyrûnî’ye Armağan, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay. 1974, ss. 231–260 (Dr. Abdülkadir ŞENER ile birlikte Arapçadan çeviri) 4. Prof.Dr. Mahmud Şeltut, “İsâ’nın Ref’i”, İFD, (Ankara 1978), XXIII, ss.319–324 (Arapçadan çeviri). 5. W.F.Tucker, “Âsîler ve Gnostikler: el-Muğîre bin Saîd ve Muğîriyye” (Rebels and Gnostics: el-Muğîra and the Muğırıyya), İİED, (Ankara 1982), ss. 203–215 (İng.den çeviri). 6. W.F.Tucker, “Ebû Mansur el-İclî ve Mansûriyye: Avrupa Ortaçağı Terörizmi Hakkında Bir Çalışma” (Abû Mansur al-Ijlî and the Mansuriyya: A Study in Medieval Terrorism), İİED, (Ankara 1982), ss. 217–219 (İng.den çeviri). 7. E.Toftbek, “Kısa Dürzî İlmihali”, İFD, (Ankara 1981), XXV, ss. 215–220 (İng.den çeviri). 8. M.M. Mazzoui, “The Origins of the Safawids-Si’ism, Sufism and the Ghulat”, İFD, (Ankara 1978), ss. 533–536 (Kitap Tanıtma) VI. ANSİKLOPEDİ MADDELERİ: 1. Türk Ansiklopedisine Yazılan Maddeler: 1. Sebeiyye, 28/246 2. Seb’iyye, 28/251 3. Secah Binti’l-Hâris, 28/255 4. Tahtacılar, 30/352–353 5. Tîcânîlik, 31/188–189 6. Tüsterî, 32/462 7. Yezidilik, 33/441. 2. Dergâh Yayınevi İslâmî İlimler Ansiklopedisine Yazılan Maddeler: 1. Ehl-i Sünnet 3. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisine Yazılan Maddeler: 1. Abbas b. Ali b. Ebî Tâlib I/21 2. Abdullah b. Ali b. Abdullah el-Abbas I/82–83 3. Abdullah b. Cafer b. Ebî Tâlib I/89 4. Abdullah b. İbad el-Murrî et-Temimî I/109 5. Abdullah b. Meymûn I/117–118 6. Abdullah b. Muâviye b. Abdullah b.Cafer b.Ebî Tâlib I/118–119 7. Abdullah İbn Sebe’ I/133–134 8. Abdullah b. Vehb er-Râsıbî I/141–142 9. Abdulkâhir el-Bağdâdî I/245–247 10. el-Ahbâru’t-Tıvâl I/493–94 11. Ali b.Ebî Tâlib II/371–374 12. Ali Ekber II/390 13. Bahaîlik, IV/464–468 14. Câbir Cu’fî -VI/532 15. Cemel Vak’ası VII/320–321 16. Culendâ b. Mes’ud – VIII/107–108 17. Darü’n-Nedve – VIII/555–556 18. Ebu Mansu-r el-İclî – X/181–182 19. Ebu Tâlib X/327–238 20. Ebu Yezid en-Nükkârî X/259–260 21. Fah- XII/73–74 22. el-Fark Beyne’l-Fırak- XII/172–173 23. Gadir Hum – XIII/279 24. Gâib- XIII/292 25. Hâriciler – XVI/169–175 26. Hasan – XVI/282–285 27. Hasan b. Muhammed b.Hanefiyye – XVI/331–332 28. Hasan b. Zeyd – XVI/361 29. Hırrît b. Râşid – XVII/382 30. Hüseyin – XVIII/518–521 31. el-Hüseyin b. Ali-Sâhibu Fah – XVIII/525 32. İbâziyye – XIX/256–261 33. İbn İnebe – XX/85–86 34. İbni Mülcem- XX/220 35. İbrahim el-İmâm – XXI/319–320 36. İsnâaşeriyye – XXIII/142–147 37. Kâdiyânîlik – XXIV/ 137–139 VII. KONGRE, SEMPOZYUM VE SEMİNER TEBLİĞLERİ (Yayınlanmış ve Tespit Edilebilmiş Olanlar): 1. “Atatürk ve Din Anlayışı”, Türk Kadınları Kültür Derneği, Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik Anlayışı Semineri, (Ankara 1981), ss. 3–12 (Ayrı basım). 2. “Atatürk ve Din”, Aydınlar Ocağı, Millî Eğitim ve Din Eğitimi İlmî Semineri(Ankara 9-10 Mayıs 1981), ss. 209–219; İstanbul 1981, ss.131–141. 3. “Din Kültürü ve Ahlâk Öğretimi”, Tercüman Gazetesi, Milli Eğitim Sempozyumu, (İstanbul 1984). 4. “Tarih ve Din”, Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Metodolijisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ 1984. 5. “İslâm Mezhepleri Tarihi Araştırmalarında Karşılaşılan Bazı Problemler”, (Some Problems Concerning the Studies on the History of Islamic Sects), Uluslararası Birinci İslâm Araştırmaları Sempozyumu (First International Symposium on Islamic Studies), (İzmir 1985), ss. 369–382 (Türkçe metin + İngilizce özet).Online uçak bileti resmi sorgulama sitesi.Türkiyenin en iyi kozmetik sitesi.Nakliyat için evden eve nakliyat firmanızı seçmeniz öneririz.Jenga magazin haberleri.Jenga emlak ilanlarını bulabilirsiniz. 6. “Islamic Approach Towards Other Religions”, Assembly of the World’s Religions. New Jersey-U.S.A, November 14–21, 1985. 7. “The Origin and the Significance of the Mawlawi Rituals”, New ERA Conference: “God: The Contemporary Discussion”, Coronado, California, December 29, 1986-January 4, 1987. 8. “Abdullatif el-Harpûtî ve Tenkîhu’l-Kelâm fî Akaîdi Ehli’l-İslâm Adlı Eseri”, Fırat Üniversitesi, Türk-İslam Tarih, Medeniyet ve Kültüründe Fırat Havzası Sempozyumu, Elazığ, 23-26 Mart 1987. 9. “The Meaning and the Significance of Islamic Prayer (Salât): From the Point of View of Sufism”, Council for the World’s Religions: Ritual, Symbol and Participation in the Quest for Interfaith Cooperation”, Harrison Hot Springs, Canada, August 20–25, 1987. 10. “God in the Turkish Folk Litterature”, New ERA Conference: “God: The Contemporary Discussion”, Key West, Florida, April 16–22, 1988. 11."Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Eğitim ve Yayın Hedefleri” Din Öğretimi ve Din Hizmetleri Sempozyumu, D.İ.B.-A.Ü.İ.F.-T.D.V.,8-10 Nisan 1988 Ankara, ss.475-481. 12. “Din ve Türkler”, Fikir ve İman Zemini (Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı 1986–1987 Akademik Toplantıları), İstanbul 1988, ss. 18. 13. “Teaching of the History of the Islamic Schools of Political and Religious Thought in the Facilties of Divinity”, Conference on the Communicating Religious values to youth Today, Gregorian University, Rome, 10–13.05.1989. 14.“İmam Ali and Human Rights”, Imam Ali’s Festival Fourteen Centerary of al-Ghadeer, July 1990, London, pp. 84-93. 15.”Yunus Emre’de Allah Telâkkisi”, Eskişehir Türkocağı, 4 Ocak 1991 16. “Türkiye’de Alevîlik-Bektaşîlik”, Karşıyaka Kültür-Sanat Derneği, 2 Mart 1991 17.“Dinî Hayatımız”, Bursa Aydınlar Ocağı, 26 Nisan 1991 18. “Ana Hatlarıyla Alevîlik”, Günümüzde Alevîlik ve Bektaşîlik Paneli 22.2.1991, Ankara, 1995, ss.11–18. 19. “Sosyal Bütünleşme Açısından Din”, Türk Kültür ve Sanat Derneği, Atatürk İl Halk Kütüphanesi, İzmir, 2 Mart 1992. 20. “A Brief History of Mawlawiyyah and the Significance of the Mawlawi Rituals”, Contemporary Relevance of Sufism, ed. by Syeda Saiyidain Hameed, New Delhi: Indian 1991) 21. “Şiîliğin Doğuşu ve Gelişmesi”, Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiilik Sempozyumu, İstanbul 13–15 Şubat 1993, ss. 33–68. 22. “Din ve Devlet İlişkileri”, (Konferans), Muğla Üniversitesi, Muğla 3 Mart 1993. 23. “İslâm ve Diğer Dinler”, Uluslararası Hoşgörü Kongresi, Antalya 10–12 Haziran 1995. 24. “Atatürk ve Laiklik”, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempozyumu, Gazi Magusa-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 3–6 Ekim 1995. 25. “Atatürkçü Düşüncede Milliyetçilik ve Lâiklik”, Atatürk, Muğla: Muğla Üniversitesi Yayını, ss. 1–5. 26. “Do Secular States Have A Future In The Islamic World? (Turkish Case)”, Conference on the Impact of Religion on Politics at the End of the Twentieth Century, Jerusalem, November, 10–12, 1997 (Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XV/43 (Ankara Mart 1999), ss.203,217). 27. “Laikilik-Din İlişkisi”, Cumhuriyetin 75. Yılında Türkiye’de Din ve Devlet İlişkileri Sempozyumu, Kahramanmaraş, 1998, ss. 6–33. 28. “Türk İnkılâbı ve Lâiklik”, Kara Harp Okulu Komutanlığı, Ankara: Kara Harp Okulu Bilgi Toplama ve Yayım Mrk. Yay., 2000, ss. 1–39 29. “Atatürk Düşüncesinde Laiklik”, Atatürk 4.Uluslararası Kongresi, 25–29 Ekim l999- Türkistan-Kazakistan, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2000, I.Cilt, ss.371-280. 30. “Yeni Bir Geleceğe Açılırken İslâm’ın ve Müslümanların Meseleleri”, Yeni Bir Geleceğe Açılırken İnsan ve Din Sempozyumu, Çukurova Ün. İlâhiyat Fakültesi, 8–9 Kasım 2001, Adana, ss.13–28, 267–270. 31. “Türk-İslâm Kültüründe Sosyal Dayanışma ve Vakıf”, Türk Kültüründe Vakıf (Panel), Muğla Üniversitesi-Aydın Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Muğla 13 Mayıs 2004. 32. “Doğumunun 100. Yılında Sâmiha Ayverdi”, (Konferans), Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul 2 Nisan 2005 [Bu konferans, bir makale halinde de yayımlanmıştır: Sâmiha Ayverdi, Yayına Hazırlayanlar: Aysel Yüksel-Zeynep Uluant, İstanbul: Kültür Banklığı Yayınları 2005, ss. 125–140.] 33. “Kur’an ve Sâmiha Ayverdi”, (Panel), Doğumunun 100.Yılında Sâmiha Ayverdi’yi Anma Programı, Türk Kadınları Kültür Derneği Kütahya Şubesi, Kütahya 19.11.2005. 34. “Alevîlik Hakkında Bazı Düşünceler”, Uluslararası Bektaşilik ve Alevilik Sempozyumu-I- The 1st International Symposium on Bektashism and Alevism (Bildiriler-Müzakereler), 28-30 Ekim 2005 Isparta: SDÜ İlâhiyat F.Yay.,2005, (Çağrılı Bildiriler: ss.21-25, 635-37). 35. “Vakıf Medeniyeti”, Vakıf Medeniyeti ( Panel), Muğla Valiliği-Muğla Üniversitesi-Aydın Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Muğla 08 Mayıs 2006. 36. “Laiklik ve Türk Laikliğindeki Uygulamalar”, Doğumunun 125. Yılında Mustafa Kemâl Atatürk Uluslar arası Sempozyumu, Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Ankara 15–18 Mayıs 2006. 37. “Atatürk, Din ve Laiklik” (Konferans), Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Doğumunun 125. Yılı, Muğla İl Müftülüğü, 6 Kasım 2006. 38. “Laiklik ve Türk Laikliğindeki Uygulamalar”, “21 inci Yüzyıl Başında Kemalizm; Anlaşılması ve Anlatılmasındaki Sorunlar” Sempozyumu, T.C.Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, İstanbul 08-09 Kasım 2006 ( İstanbul: Yeditepe Ü. Yayın No:51, Mayıs 2008, 45-63). 39. “Dinî Hayatımız Nereye Gidiyor?” (Konferans), Türkiye Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (TESAV), Ankara 18 Kasım 2006. 40. “Atatürk, Din ve Laiklik” (Konferans), Marmara Üniversitesi Rektörlüğü, Göztepe Kampusu/İstanbul, 31 Ekim 2007. 41. “Tasavvuf ve Batı Dünyası” (Panel), Türk Kadınları Kültür Derneği (TÜRKKAD)-T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Millî Kütüphane Başkanlığı, Bahçelievler/Ankara, 16 Şubat 2008. 42. “Modernleşme ve Gelenek” (Panel), Türk Kültür ve Sanat Derneği, İzmir, 22 Mart 2008. 43. “Günümüzde Dinin Anlaşılma Problemi: Ama Hangi Din?”,“Günümüzde Dinin Anlaşılma Problemi” Uluslararası Sempozyumu, Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi, Adana, 1–2 Mayıs 2008. 44. “Laiklik”, Türk İnkılâbına Bakışlar, Panel, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Ankara 27–28 Ekim 2008. 45. “İslâm Düşüncesinde Hilâfet Meselesi”, 85. Yılında 3 Mart 1924 Tarihli Kanunlar ve Türkiye – Panel, Gazi Üniversitesi Rektörlüğü-T.C.Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 3 Mart 2009. 46. “Nerede Yanlış Yaptık ya da Hangi İslâm?, Konferans, TESAV, Ankara 2 Mayıs 2009. 47. “Küreselleşme Sürecinde İslâm’ın Geleceği ve İlâhiyatçılar” (Panel), Fırat Üniversitesi IV. Kariyer Günleri, Elazığ 4-8 Mayıs 2009 (Yayına Hazırlayanlar: İsmail Akkoyunlu ve Songül Ünal, Fırat Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Yıl:14, Sayı:1 Elazığ 2009, ss.1-36). 48. “Atatürk’ü Anlamak”, (Atatürk’ü Anmak ve Anlamak Paneli), Atatürk Kültür, Dil ve Tartih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi ve İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, İstanbul, 10 Kasım 2009. 49. “Nerde Yanlış Yaptık?” (Panel), Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları, Ankara 14 Kasım 2009. 50. “Kur’an’ın Işığında Örtünme” (Konferans), Türk Kadınları Kültür Derneği, Ankara 19 Aralık 2009. 51. “Atatürk, Din ve Laiklik” (Konferans), Maltepe Askerî Lisesi, Mart 2010 İzmir. 52. “Hünkâr Hacı Bektâş Velî’nin Türk Kültürü İçin Önemi”, Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu / International Symposium of Hacı Bektaş Veli, Hitit Üniversitesi Hacı Bektaş Araştırma ve Uygulama Merkezi, 07– 09 Mayıs 2010 ÇORUM. 53. “Atatürk, Din ve Laiklik”, Doğumunun 129’uncu Yıldönümünde Asker ve Devlet Adamı ATATÜRK (Liderlik Özellikleri, Fikir ve Düşünceleri, Devrimleri) Uluslararası Paneli, Genel Kurmay Başkanlığı: Ankara 19 Mayıs 2010. 54. “Atatürkçülük Konferansları: Atatürk, Din Ve Laiklik”, Hava Eğitim Komutanlığı, İzmir 12 Ocak 2011. 55. “Kur’an’ın Işığında Kadın Hakları İle İlgili Bazı Meseleler” (Konferans), Türk Dünyası Kadınları Derneği, İzmir Şubesi, 17 Şubat 2011. 56. “Mehmed Âkif’i Anlamak” (Konferans), Muğla Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, 10 Mart 2011. ÜYESİ OLDUĞU KURULUŞLAR 09.11.1989 Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi aslî üyeliği. 27.12.1999 Kazakistan Sosyal Bilimler Akademisi aslî üyeliği. 09.10.2000 Kırgızistan/Bişkek Uluslararası Aytmatov Akademisi aslî üyeliği. ALDIĞI ÖDÜLLER 1. Bilimde Üstün Hizmet Ödülü- İstanbul, 25 Mayıs 1996 2. Yılın Bürokratı Ödülü- Kasım 1997 /Muğla Ticaret Odası. 3. Muğla’da 2004 Yılının En İyileri Ödülü- Muğla Hamle Gazetesi, 11.03.2005 4. Üstün Hizmet Ödülü- Uluslar arası Rotary Centennial Service Award for Professional Excellence, Presented in celebration of Rotary’s centennial year – 2004–05, Marmaris 27.09.2005. YÖNETTİĞİ TEZLER 1. Sayısını hatırlayamadığı Bitirme Çalışması ve Yüksek Lisans tezi 2. 8 Doktora Tezi HAKKINDA YAYIMLANAN ARMAĞAN KİTABI Ethem Ruhi Fığlalı’ya Armağan, Haz. Ali Osman Gündoğan, Ankara: Vâdi Yayınları, 2002.

Yazar:
Ethem Ruhi Fığlalı

Son Yazılar

TRÇ ittifakı Türkler için Stockholm sendromudur 

Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku

16.04.2026

Uygur ailelerinin ayrılığı

Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku

14.04.2026

Siyasal tutumların katılaşması

Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku

07.04.2026

Yeni jeopolitik gelişmeler ışığında İran-Türkiye

Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku

02.04.2026

Ege’ye dikkat!

Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku

25.03.2026

Taştaki söz, bozkırdaki ruh: Atalarımın izinde bir diriliş

Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku

24.03.2026