“Tehcir Kanunu’nun metninde, bu kanunun sadece Ermenilere uygulanacağına dair bir kayıt bulunmamaktadır. Kanun’un muhatapları; hükûmet emirlerine itaat etmeyenler, silahlı direnmede bulunanlar ve düşmana casusluk yapanlardır.”
1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde Rusya’yı destekleyen isyancı Ermeniler, Birinci Dünya Harbi’nde de aynı desteği tekrarlamış ve Rusya’nın yanı sıra bu ülkenin müttefiki olan İngiltere ve Fransa’nın Anadolu’yu işgaline de destek vermiştir.
Rus ordusu hududu geçer geçmez harp nedeniyle Osmanlı ordusunda silâh altına alınan isyancı Ermeniler silahları ile topluca askerden kaçmışlardı. Bunlardan bir kısmı Rus ordularıyla birlikte Osmanlı ordusuna karşı savaşa katılırken, geride kalanlar gönüllü alaylar ve çeteler teşkil ederek Türk ordusunun ikmal hatlarına ve haberleşme tesislerine saldırılar düzenlemiş; isyanlar çıkararak Anadolu topraklarında ve Kafkasya’da Türk ve Müslüman katliamlarına girişmişlerdi.
I. Dünya Savaşı sırasında 3., 6. ve 4. orduların savaştığı cepheler ve Ermenilerin isyan çıkardığı yerler.
Tüm bu eylemler sonucu, düşmanla çarpışan Kafkas cephesinde konuşlanan 3. Ordunun, Suriye ve Filistin’i korumakla görevli 4. Ordunun ve Irak’ta çarpışan 6. Ordunun ikmal yollarının tıkanma tehlikesi baş göstermişti. Çarlık Rusya’sı tarafından desteklenen ve yöneltilen Ermeni güçleri bu hatları her an kesme ve imha etme kapasitesine sahipti. Cephe arkasının emniyete alınıp, askerin cepheye getirilmesi hayat-memat meselesiydi. Bu üç ordunun ikmal yollarının emniyete alınması ve cephe gerisindeki bölgelerde sivil halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması zaruret halini almıştı.
Osmanlı Devleti’nin tüm ikazlarına rağmen Ermeni çeteleri özellikle masum sivil halka karşı soykırım denilebilecek ölçüde katliama devam etmekteydiler. Erkekleri askerde olan yerlerde kadınlar, yaşlılar ve çocuklar ağır işkencelerle katlediyorlardı. Sekiz ayrı cephede savaş veren Osmanlı Devleti ise askeri harekâtın yanı sıra Ermeni çetecilerin sivil halka karşı giriştiği katliamı önleyebilmek için geri bölgeye de kuvvet ayırmak zorunda kalmaktaydı. Bu durum, Türk ordusunun askeri harekâtını zaafa uğratmaktaydı.
Nitekim Şark Cephesi’nde Ruslara karşı savaşan Üçüncü Ordu’nun Kumandanı Mahmud Kâmil Paşa, İstanbul’a, Harbiye Nezareti’ne gönderdiği şifreli yazısında [1] özetle;
Tarih, İtilaf ordularının Çanakkale’ye çıkarma yapmasının beklendiği ve İstanbul’un düşman eline geçme ihtimalinin arttığı, bu sebeple Osmanlı sarayı ve hükümetinin Eskişehir’e veya Konya’ya nakil kararının alındığı günlerdi. Köklü tedbirler almak zorunlu hale gelmişti.
İsyancı Ermenilere karşı Osmanlı Devleti’nin önünde üç seçenek vardı: Bunlardan birincisi, isyancılarla savaşmak ve bunlara gerekli cezayı vermekti. Buna, dönemin hukuk kuralları cevaz vermekteydi. Ceza kanunlarına göre isyancı Ermenilerin işlediği fiiller vatana ihanet kapsamına girmekte, düşman saflarında yer alan düşman sayılmaktaydı. Bu suçları işleyenler için idam cezaları öngörülmekteydi.
Osmanlı’nın ikinci seçeneği isyancıları savaş sahasından uzaklaştırmaktı. Dönemin savaş hukuku bir ülkeyi işgal eden devlete bile, “halkın güvenliğinin sağlanması ve askeri ihtiyaçlar nedeniyle, işgal ettiği bölge halkını o bölgeden tamamen veya kısmen çıkartma” hakkı tanımaktaydı. Bu ölçülere göre Osmanlı Devleti’nin kendi topraklarında askeri harekâtını sekteye uğratan, düşmanla işbirliği yapan ve sivil insanlara katliam uygulayan vatandaşlarını harekât alanı dışına çıkarması, işgal kuvvetlerine tanınan hakkın yanında çok daha hukuki idi.
Üçüncü seçenek ise isyancıların ihanet, bozgunculuk ve katliamlarına seyirci kalmaktı. Devlet olma, vatanı ne pahasına olursa olsun savunma ve vatandaşlarının can emniyetini sağlama; bu seçeneğin reddini gerektiriyordu.
Devlet; Vatan topraklarını korumak, vatandaşlarının can emniyetini sağlamak ve isyancı da olsa Ermenilere karşı silahla müdahale etmemek için kendisi için zor olmasına ve külfet getirmesine rağmen, Tarihi mirasının gereği olanı tercih etmiş; geçmişinden gelen Türk Dünya Nizâmının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları’na [2] uygun davranmıştır. Türk-İslam töresine uygununu, insani olanını; bela çıkartılan yerlerdeki isyancıların, ülke için-de savaşın olmadığı yerlerde bir süre ikamet ettirilerek, savaş kazanılınca dönmeleri şeklindekini, (aşağıda detayları verilen) Geçici Sevk ve İskânı seçip uygulamıştır.
Oysa aynı tarihlerde Ruslar, Kafkaslardan bir milyona yakın Müslüman göçmeni aç ve perişan bir şekilde Osmanlı topraklarına sürmüş, yollarda bunlardan yüz binlercesi ölmüştür. Bu yüzden Osmanlı hükümeti, bir yandan da bu Müslüman göçmenlerin yerleştirilmeleri ve iaşelerinin temini ile uğraşmak durumunda kalmıştır. İkinci Dünya Harbi başlayınca Amerikalılar, tedbir olarak Japon asıllı vatandaşlarını Japon sulhu imzalanıncaya kadar telle çevrili kamplarda ve Alman asıllı vatandaşlarını bu tür kamplar ile Ellis Adasında 1948’e kadar tutmuşlardır. Bu Amerika vatandaşlarının her hangi bir isyanı veya düşmanla işbirliği olmamıştı.
Osmanlı hükûmeti;
Mecliste -Tezkere kapsamı genişletilerek- 30 Mayıs 1915 tarihinde “Tehcir” olarak bilinen “Geçici Sevk ve İskân” kararı çıkarıldı. Bu karar ve tehcirin nasıl uygulanacağı aynı gün Dâhiliye, Harbiye ve Maliye Bakanlıklarına tamim edildi.
Buna göre:
Yukarıdaki kararlarla ilgili olarak, “seferde ordu tarafından alınacak tedbirler hakkındaki Geçici Sevk ve İskân (Tehcir) Kanunu” 1 Haziran 1915 günü yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun kapsamında ordu komutanlarına;
Tehcir Kanunu’nun metninde, bu kanunun sadece Ermenilere uygulanacağına dair bir kayıt bulunmamaktadır. Kanun’un muhatapları; Hükümet emirlerine itaat etmeyenler, silahlı direnmede bulunanlar ve düşmana casusluk yapanlardır.
[1] Murat Bardakçı, İşte tehcirin uygulanmasını ve Doğu’daki bütün Ermenilerin sürülmesini başlatan mektup! Habertürk Gazetesi, 15 Nisan 2015.
[2] Türk Dünya Nizâmının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları: Türk Dünya Nizâmında milli-yet, din ve insanlık idealleri ahenkli şekilde kaynaşmış ve dünya nizâmı hâlinde yüksel-miştir. Türklerde milli hudutlar genişleyip yabancı kavim ve dinler üzerinde kurulu büyük devletler meydana çıktıkça, milliyet duygularının insanlık ideali ile birleşmesi ve yüksel-mesi kolay olmuştur. Sosyal adalet ve nizâma bağlı milli devlet ve demokratik cemiyet anlayışının gelişmesi sayesinde milletin babası sayılmakta olan Türk hükümdarları büyük devlet halinde ve özellikle İslâm çağında derhal “Cihan ailesinin babası” mevkiine yükse-liyor ve bunu bizzat ifade ediyorlardı.
Çocukların ve gençlerin karıştığı her şiddet olayında, yetkililerin ya da uzmanların çoğunun, suçu büyük ölçüde… Devamını Oku
Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku
Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku
Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku
Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku