Geçici Sevk ve İskân Kanunu (Tehcir) – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______26.04.2019_______

Geçici Sevk ve İskân Kanunu (Tehcir)

Gürbüz Mızrak
Tehcir Kanunu’nun metninde, bu kanunun sadece Ermenilere uygulanacağına dair bir kayıt bulunmamaktadır. Kanun’un muhatapları; Hükümet emirlerine itaat etmeyenler, silahlı direnmede bulunanlar ve düşmana casusluk yapanlardır.
“Tehcir Kanunu’nun metninde, bu kanunun sadece Ermenilere uygulanacağına dair bir kayıt bulunmamaktadır. Kanun’un muhatapları; hükûmet emirlerine itaat etmeyenler, silahlı direnmede bulunanlar ve düşmana casusluk yapanlardır.”

 

1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde Rusya’yı destekleyen isyancı Ermeniler, Birinci Dünya Harbi’nde de aynı desteği tekrarlamış ve Rusya’nın yanı sıra bu ülkenin müttefiki olan İngiltere ve Fransa’nın Anadolu’yu işgaline de destek vermiştir.

Rus ordusu hududu geçer geçmez harp nedeniyle Osmanlı ordusunda silâh altına alınan isyancı Ermeniler silahları ile topluca askerden kaçmışlardı. Bunlardan bir kısmı Rus ordularıyla birlikte Osmanlı ordusuna karşı savaşa katılırken, geride kalanlar gönüllü alaylar ve çeteler teşkil ederek Türk ordusunun ikmal hatlarına ve haberleşme tesislerine saldırılar düzenlemiş; isyanlar çıkararak Anadolu topraklarında ve Kafkasya’da Türk ve Müslüman katliamlarına girişmişlerdi.

I. Dünya Savaşı sırasında 3., 6. ve 4. orduların savaştığı cepheler ve Ermenilerin isyan çıkardığı yerler.

Tüm bu eylemler sonucu, düşmanla çarpışan Kafkas cephesinde konuşlanan 3. Ordunun, Suriye ve Filistin’i korumakla görevli 4. Ordunun ve Irak’ta çarpışan 6. Ordunun ikmal yollarının tıkanma tehlikesi baş göstermişti. Çarlık Rusya’sı tarafından desteklenen ve yöneltilen Ermeni güçleri bu hatları her an kesme ve imha etme kapasitesine sahipti. Cephe arkasının emniyete alınıp, askerin cepheye getirilmesi hayat-memat meselesiydi. Bu üç ordunun ikmal yollarının emniyete alınması ve cephe gerisindeki bölgelerde sivil halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması zaruret halini almıştı.

Osmanlı Devleti’nin tüm ikazlarına rağmen Ermeni çeteleri özellikle masum sivil halka karşı soykırım denilebilecek ölçüde katliama devam etmekteydiler. Erkekleri askerde olan yerlerde kadınlar, yaşlılar ve çocuklar ağır işkencelerle katlediyorlardı. Sekiz ayrı cephede savaş veren Osmanlı Devleti ise askeri harekâtın yanı sıra Ermeni çetecilerin sivil halka karşı giriştiği katliamı önleyebilmek için geri bölgeye de kuvvet ayırmak zorunda kalmaktaydı. Bu durum, Türk ordusunun askeri harekâtını zaafa uğratmaktaydı.

Nitekim Şark Cephesi’nde Ruslara karşı savaşan Üçüncü Ordu’nun Kumandanı Mahmud Kâmil Paşa, İstanbul’a, Harbiye Nezareti’ne gönderdiği şifreli yazısında [1] özetle;

  • Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas vilâyetlerinin savaş alanı, aynı zamanda ordunun ihtiyaç duyduğu yiyecek maddelerinin temin edildiği iller olduğunu;
  • Erzurum, Van ve Bitlis illeri dâhilindeki Ermenilerin Ordudan firar edip düşman tarafına katıldığını, çeteler teşkil ederek yolları kestiğini, halkı katlettikleri, depoları yağma ve tahrip ettiklerini;
  • Sivas, Diyarbakır ve Elazığ illerinde yaşayan Ermenilerin de ele geçirilen silâh, bomba, patlayıcı maddeler ve meydana çıkarılan teşkilât ve tertiplerinden aynı maksat ve emelde olduklarının ayan beyan ortaya çıktığını;
  • Dolayısıyla orduyu besleyecek olan bu illerde düşmanca emelleri olan unsurların bulunmasının, Ordunun yiyecek ihtiyacı ve emniyeti bakımından tehlike doğurduğunu;
  • Ordunun, dış düşmana karşı büyük zorluklarla mukavemet ettiğini, ikmal görevlilerinin ve yeni kuvvetlerin bir kısmının iç düşmana karşı ayırmak zorunda kalınmasının tehlikeler yarattığını belirttikten sonra
  • gelecekte daha vahim durumlar karşısında kalmamak için, yukarıda bahsedilen illerdeki Ermenilerin Halep ve Musul bölgelerine sevk ve iskân edilmesine izin verilmesini talep etmekteydi.

Tarih, İtilaf ordularının Çanakkale’ye çıkarma yapmasının beklendiği ve İstanbul’un düşman eline geçme ihtimalinin arttığı, bu sebeple Osmanlı sarayı ve hükümetinin Eskişehir’e veya Konya’ya nakil kararının alındığı günlerdi. Köklü tedbirler almak zorunlu hale gelmişti.

İsyancı Ermenilere karşı Osmanlı Devleti’nin önünde üç seçenek vardı: Bunlardan birincisi, isyancılarla savaşmak ve bunlara gerekli cezayı vermekti. Buna, dönemin hukuk kuralları cevaz vermekteydi. Ceza kanunlarına göre isyancı Ermenilerin işlediği fiiller vatana ihanet kapsamına girmekte, düşman saflarında yer alan düşman sayılmaktaydı. Bu suçları işleyenler için idam cezaları öngörülmekteydi.

Osmanlı’nın ikinci seçeneği isyancıları savaş sahasından uzaklaştırmaktı. Dönemin savaş hukuku bir ülkeyi işgal eden devlete bile, “halkın güvenliğinin sağlanması ve askeri ihtiyaçlar nedeniyle, işgal ettiği bölge halkını o bölgeden tamamen veya kısmen çıkartma” hakkı tanımaktaydı. Bu ölçülere göre Osmanlı Devleti’nin kendi topraklarında askeri harekâtını sekteye uğratan, düşmanla işbirliği yapan ve sivil insanlara katliam uygulayan vatandaşlarını harekât alanı dışına çıkarması, işgal kuvvetlerine tanınan hakkın yanında çok daha hukuki idi.

Üçüncü seçenek ise isyancıların ihanet, bozgunculuk ve katliamlarına seyirci kalmaktı. Devlet olma, vatanı ne pahasına olursa olsun savunma ve vatandaşlarının can emniyetini sağlama; bu seçeneğin reddini gerektiriyordu.

Devlet; Vatan topraklarını korumak, vatandaşlarının can emniyetini sağlamak ve isyancı da olsa Ermenilere karşı silahla müdahale etmemek için kendisi için zor olmasına ve külfet getirmesine rağmen, Tarihi mirasının gereği olanı tercih etmiş; geçmişinden gelen Türk Dünya Nizâmının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları’na [2] uygun davranmıştır. Türk-İslam töresine uygununu, insani olanını; bela çıkartılan yerlerdeki isyancıların, ülke için-de savaşın olmadığı yerlerde bir süre ikamet ettirilerek, savaş kazanılınca dönmeleri şeklindekini, (aşağıda detayları verilen) Geçici Sevk ve İskânı seçip uygulamıştır.

Oysa aynı tarihlerde Ruslar, Kafkaslardan bir milyona yakın Müslüman göçmeni aç ve perişan bir şekilde Osmanlı topraklarına sürmüş, yollarda bunlardan yüz binlercesi ölmüştür. Bu yüzden Osmanlı hükümeti, bir yandan da bu Müslüman göçmenlerin yerleştirilmeleri ve iaşelerinin temini ile uğraşmak durumunda kalmıştır. İkinci Dünya Harbi başlayınca Amerikalılar, tedbir olarak Japon asıllı vatandaşlarını Japon sulhu imzalanıncaya kadar telle çevrili kamplarda ve Alman asıllı vatandaşlarını bu tür kamplar ile Ellis Adasında 1948’e kadar tutmuşlardır. Bu Amerika vatandaşlarının her hangi bir isyanı veya düşmanla işbirliği olmamıştı.

Osmanlı hükûmeti;

  • Vatan topraklarına göz diken emperyalistlerin (istilâcıların), Osmanlı tebaası olan Ermeniler arasına nifak soktuklarını ve bunları isyan ettirdiklerini,
  • İsyan eden Ermenilerin düşmanla işbirliği içinde, düşmana karşı sava-şan ordunun harekâtını sabote etmek için cephe gerisinde her çeşit engellemeyi yaptıklarını, askere erzak ve mühimmat nakline mâni olduklarını,
  • Bir kısmının düşman saflarına katıldıklarını,
  • Askerî birliklere ve masum halka silâhlı saldırıda bulunduklarını, şehir ve kasabalarda katli ve yağmacılık yaptıklarını,
  • Düşman deniz kuvvetlerine erzak temin ettiklerini ve müstahkem mevkileri düşmana gösterdiklerini açıkladıktan sonra; devletin selâmeti için köklü tedbirlere, bu çerçevede harp sahasında olaylar çıkaran Ermenilerin başka bölgelere nakline karar verdi ve bu hususta bir tezkere hazırladı.

Mecliste -Tezkere kapsamı genişletilerek- 30 Mayıs 1915 tarihinde “Tehcir” olarak bilinen “Geçici Sevk ve İskân” kararı çıkarıldı. Bu karar ve tehcirin nasıl uygulanacağı aynı gün Dâhiliye, Harbiye ve Maliye Bakanlıklarına tamim edildi.

Buna göre:

  • Ermeniler kendilerine tahsis edilen bölgelere can ve mal emniyetleri sağlanarak rahat bir şekilde nakledilecekler.
  • Yeni evlerine yerleşinceye kadar iaşeleri muhacirin ödeneğinden karşılanacak.
  • Eski malî durumlarına uygun olarak kendilerine emlâk ve arazi verilecek.
  • Muhtaç olanlar için hükümet tarafından mesken inşa olunacak, çiftçi ve ziraat erbabına tohumluk, âlet ve edevat temin edilecek.
  • Geride bıraktıkları taşınır malları kendilerine ulaştırılacak, taşınmaz malları tespit ve kıymetleri takdir edildikten sonra, buralara yerleştirilecek olan Müslüman göçmenlere tevzi edilecek. Bu göçmenlerin ihtisasları dışında kalan zeytinlik, dutluk, bağ ve portakallıklarla, dükkân, han, fabrika ve depo gibi gelir getiren yerler, açık arttırma ile satılacak veya kiraya verilecek, bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecek.
  • Bütün bu konular özel komisyonlarca yürütülecek ve bu hususta bir talimatname hazırlanacaktır.

Yukarıdaki kararlarla ilgili olarak, “seferde ordu tarafından alınacak tedbirler hakkındaki Geçici Sevk ve İskân (Tehcir) Kanunu” 1 Haziran 1915 günü yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun kapsamında ordu komutanlarına;

  • Savaş sırasında Hükümetin emirlerine, memleketin savunulmasına ve asayişin korunmasına karşı çıkanlara müdahale,
  • Silahlı saldırı veya direnişte bulunanlara karşı derhal askerî tertibat alma,
  • Tecavüz ve direnişte bulunan isyancıları imha etme,
  • Casusluk yaptıkları ve vatana ihanet ettikleri anlaşılan köy ve kasaba halkını, tek tek veya toplu halde başka yerlere sevk ve iskân etme yetkileri verildi. Böylece tehcir işi orduya devredilmiş oldu.

Tehcir Kanunu’nun metninde, bu kanunun sadece Ermenilere uygulanacağına dair bir kayıt bulunmamaktadır. Kanun’un muhatapları; Hükümet emirlerine itaat etmeyenler, silahlı direnmede bulunanlar ve düşmana casusluk yapanlardır.

 

 

[1] Murat Bardakçı, İşte tehcirin uygulanmasını ve Doğu’daki bütün Ermenilerin sürülmesini başlatan mektup! Habertürk Gazetesi, 15 Nisan 2015.

[2] Türk Dünya Nizâmının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları: Türk Dünya Nizâmında milli-yet, din ve insanlık idealleri ahenkli şekilde kaynaşmış ve dünya nizâmı hâlinde yüksel-miştir. Türklerde milli hudutlar genişleyip yabancı kavim ve dinler üzerinde kurulu büyük devletler meydana çıktıkça, milliyet duygularının insanlık ideali ile birleşmesi ve yüksel-mesi kolay olmuştur. Sosyal adalet ve nizâma bağlı milli devlet ve demokratik cemiyet anlayışının gelişmesi sayesinde milletin babası sayılmakta olan Türk hükümdarları büyük devlet halinde ve özellikle İslâm çağında derhal “Cihan ailesinin babası” mevkiine yükse-liyor ve bunu bizzat ifade ediyorlardı.

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları