MİSAK
MİSAK

Her milliyetçi ırkçıdır (Tabii yerseniz): Sloganların anatomisi ve sosyolojik bir reddiye 

Sosyal bilimlerde önemli olan, bir düşüncenin bazı tarihî örneklerde neye dönüştüğünü göstermek kadar, onun kavramsal olarak ne olduğunu ve hangi koşullarda farklı sonuçlar ürettiğini ortaya koymaktır.
İkbal Vurucu
Yazar: İkbal Vurucu MİSAK Araştırmacısı
⏱ Tahmini Okuma Süresi: 18 Dakika
Yazı Boyutu:
Satır Boşluğu:
Dışa Aktar:

Teorik ve kavramsal ayrımların önemi, yalnızca akademik literatürle sınırlı kalmayıp güncel kamusal tartışmalarda da açıkça görülmektedir. Özellikle günlük siyasette veya köşe yazılarının altındaki okur yorumlarında-örneğin Karar Gazetesi gibi platformlarda İskender Öksüz ve Yağmur Tunalı’nın yazıları vesilesiyle öne çıkan milliyetçilik, açılım ve millî devlet tartışmalarında-milliyetçiliğe yönelik eleştiriler sıklıkla refleksif ve basmakalıp suçlamalara dayanmaktadır. Bu mecralarda milliyetçilik; herhangi bir analitik süzgece tabi tutulmaksızın doğrudan “ırkçılık”, “faşizm” veya “şiddet üreten bir katliam ideolojisi” olarak etiketlenmektedir. Oysa bu tür tepkisel yaklaşımlar, kavramların tarihî ve sosyolojik gerçekliğini göz ardı ederek polemikçi bir kolaycılığa yaslanmaktadır. Milliyetçiliğin farklı coğrafyalardaki sömürgecilik karşıtı, özgürleştirici veya demokratik yurttaşlık eksenli biçimlerini görmezden gelerek onu tekil ve değişmez bir “şiddet özü” ile eşitlemek, bilimsel bir analizden ziyade ideolojik bir indirgemeciliktir. Sosyolojik tavır ise sloganlar üzerinden hüküm vermek yerine, “hangi milliyetçiliğin hangi koşullarda ne tür sonuçlar ürettiğini” sorgulamayı gerektirir.

Mesela, “Dünyanın hiçbir coğrafyasında kendi halkına ve komşu halklara kan ve gözyaşı getirmemiş bir milliyetçilik olmamıştır.” iddiası, ilk bakışta tarihî deneyimlerden beslenen güçlü bir eleştiri gibi görünmektedir. Ancak bu cümle biraz yakından incelendiğinde, aslında oldukça sorunlu bir genelleme üzerine kurulduğu görülür. Çünkü burada iki farklı düzlem birbirine karıştırılmaktadır: Bir toplumsal kimlik biçimi olarak millet ve bu kimliği siyasallaştıran milliyetçilik ile insanların biyolojik veya sözde biyolojik farklılıklar üzerinden hiyerarşik biçimde sınıflandırılmasını ifade eden ırkçılık. Bu kavramların tarihte kimi zaman birbirleriyle birleşmiş olması, onların aynı şey olduğu anlamına gelmez.

Daha açık söylemek gerekirse, milliyetçiliğin bazı biçimleri ırkçı olabilir; fakat bundan “milliyetçilik ırkçılıktır” sonucu çıkmaz. Aynı şekilde milliyetçi hareketlerin bazıları şiddet üretmiş olabilir; fakat bundan “milliyetçilik zorunlu olarak şiddet üretir” sonucu da çıkmaz. Sosyal bilimlerde önemli olan, bir düşüncenin bazı tarihî örneklerde neye dönüştüğünü göstermek kadar, onun kavramsal olarak ne olduğunu ve hangi koşullarda farklı sonuçlar ürettiğini ortaya koymaktır.

Kavramları birbirine eşitlemenin problemi

Milliyetçilik üzerine çağdaş literatür, kavramın tek bir biçiminin bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Stanford Encyclopedia of Philosophy’nin güncel milliyetçilik değerlendirmesinde milliyetçilik; insanların millî kimliklerine önem vermeleri, milletin siyasî açıdan anlamlı bir topluluk olduğunu düşünmeleri ve bu topluluğun kendisini yönetme hakkını savunmaları gibi farklı boyutları içeren bir düşünce, tutum ve siyasî hareketler bütünü olarak ele alınmaktadır. Dolayısıyla milliyetçilik yalnızca bir “üstünlük ideolojisi” olarak tanımlanamaz. Buradaki temel ayrım şudur: Milliyetçilik “Biz kimiz?” sorusuna kolektif bir cevap üretir; ırkçılık ise bu “biz” ile “öteki” arasındaki farkı hiyerarşik bir üstünlük ilişkisine dönüştürür. Elbette milliyetçi düşünce, farklı dönemlerde bu ikinci aşamaya geçebilir. Fakat bu geçiş, kavramların başlangıçta özdeş olduklarını göstermez.

Benedict Anderson’ın “tahayyül edilmiş cemaat” yaklaşımı bu açıdan açıklayıcıdır. Anderson’a göre millet, üyelerinin birbirlerinin büyük çoğunluğunu hiçbir zaman tanımayacakları hâlde kendilerini ortak bir topluluğun mensupları olarak tasavvur etmeleri üzerine kuruludur. Millet bu anlamda biyolojik bir topluluk değil, tarih, kültür, dil, semboller, siyasî aidiyet ve ortak gelecek tahayyülü üzerinden kurulan sosyo-kültürel bir topluluktur. Anthony D. Smith’in etno-sembolcü yaklaşımı da milletin oluşumunda ortak tarihî hafızaların, kültürel sembollerin, mitlerin, geleneklerin ve kolektif aidiyet biçimlerinin önemine dikkat çeker. Bu yaklaşım, millî kimliği salt biyolojik soy kategorisine indirgemeyi reddeden önemli bir sosyolojik çerçeve sunar. Dolayısıyla “millet” kavramını doğrudan “ırk” kavramına eşitlemek, sosyolojik bir kategoriyi biyolojik bir kategoriye indirgemek anlamına gelir.

Irkçılığın ayırt edici özelliği: Farklılık değil hiyerarşi

Burada daha önemli bir ayrım ortaya çıkar. Her toplumsal kimlik “biz” ve “onlar” ayrımı üretir. Dinî kimlik, sınıf kimliği, bölgesel kimlik, dil kimliği, etnik kimlik ve millî kimliklerin tamamı belirli sınırlar oluşturabilir. Fakat bir grubun kendisini farklı görmesi ile diğer grupları biyolojik veya doğallaştırılmış bir hiyerarşi içinde değerlendirmesi aynı şey değildir. Irkçılığın ayırt edici özelliklerinden biri tam da burada ortaya çıkar. Irkçı düşünce, insan grupları arasında doğal, kalıcı ve hiyerarşik farklılıklar bulunduğunu ileri sürer. Modern bilim ise “ırk”ın biyolojik olarak birbirinden ayrılmış insan türleri veya alt türleri biçiminde ele alınmasını desteklememektedir. National Academies’in güncel değerlendirmesinde ırk kategorilerinin biyolojik değil, sosyopolitik olarak oluşturulmuş kategoriler olduğu; genetik çeşitliliğin bu kategorilerin sınırları boyunca keskin biçimde ayrılmadığı vurgulanmaktadır.

Bu nedenle ırkçılığı yalnızca “başka halkları sevmemek” şeklinde tanımlamak da yeterli değildir. Irkçılığın ayırt edici niteliği, farklılığı hiyerarşiye dönüştürmesidir. “Biz farklıyız” önermesi tek başına ırkçı değildir. “Biz doğuştan üstünüz, onlar doğuştan aşağıdır” önermesi ise ırkçı düşüncenin temel mantığına çok daha yakındır. Dolayısıyla milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki ilişkinin doğru formülü “aynıdır” değil, “kesişebilir” biçimindedir.

“Milliyetçilik hiç kan dökmedi mi?” sorusu neden yeterli değildir?

Milliyetçilik eleştirisinin en sık başvurduğu yöntemlerden biri, tarihî şiddet örneklerini arka arkaya sıralayarak milliyetçiliğin özü hakkında hüküm vermektir. Oysa burada metodolojik bir problem bulunmaktadır. Bir ideolojinin veya toplumsal hareketin bazı tarihî uygulamalarının şiddet üretmiş olması, o ideolojinin zorunlu olarak şiddet ürettiğini kanıtlamaz. Örneğin milliyetçilik ile savaş arasında tarihî bir ilişki bulunduğu açıktır. Milliyetçi seferberlikler savaşları, etnik çatışmaları, ayrılıkçı hareketleri ve devletlerarası rekabetleri etkileyebilmiştir. Mark Beissinger’ın Sovyetler Birliği’nin çözülüşü üzerine çalışması, milliyetçi mobilizasyon ile şiddet arasındaki ilişkinin tarihî önemini ortaya koymaktadır. Fakat aynı literatür, milliyetçiliğin her durumda savaşa yol açmadığını da göstermektedir. Lange’nin Kanada ve Sri Lanka karşılaştırması, milliyetçiliğin savaşla ilişkili olabileceğini, ancak ne savaş için zorunlu ne de tek başına yeterli bir neden olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü aksi hâlde “X hareketinin tarihinde şiddet vardır.” önermesinden “X hareketi özünde şiddettir.” sonucuna geçilmiş olur. Bu, sosyolojik açıklama değil, özcü bir genellemedir.

Aynı mantık başka ideolojilere de uygulanabilir. Din adına yürütülen savaşlardan hareketle dinin özünün savaş olduğunu; devrim adına gerçekleştirilen şiddetten hareketle bütün devrimci düşüncelerin özünün şiddet olduğunu; sınıf siyaseti adına gerçekleştirilen baskılardan hareketle sosyal adalet düşüncesinin özünün baskı olduğunu söylemek nasıl metodolojik olarak sorunluysa, milliyetçi hareketlerin şiddet içeren örneklerinden hareketle milliyetçiliğin tamamını ırkçılık ve şiddetle özdeşleştirmek de aynı derecede sorunludur.

Tarihî gerçeklik milliyetçiliği tek bir modele indirgememektedir

Milliyetçiliğin tarihî seyri Avrupa ile başlamış olmakla birlikte Avrupa ile sınırlı değildir. Daha önemlisi, Avrupa’da ortaya çıkan milliyetçiliklerin tamamı da aynı nitelikte değildir. Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere gibi ülkelerde millî kimliğin oluşumu farklı tarihî süreçlerden geçmiştir. Aynı şekilde sömürgecilik karşıtı Asya ve Afrika milliyetçilikleri, Avrupa emperyalizmine karşı farklı siyasî ve kültürel stratejiler geliştirmiştir. Benedict Anderson’ın çalışmasının önemli sonuçlarından biri de budur: Milliyetçilik yalnızca Avrupa’nın dünyaya ihraç ettiği bir ideoloji olarak açıklanamaz. Milliyetçilik, sömürgecilik karşıtı hareketler tarafından da yeniden yorumlanmış ve farklı toplumsal koşullara uyarlanmıştır.

Hindistan bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Hindistan milliyetçiliğinin önemli bir bölümü, özellikle Gandhi’nin önderliğindeki siyasî mobilizasyon, bağımsızlık mücadelesini kitlesel sivil itaatsizlik ve şiddet dışı direniş yöntemleri üzerinden örgütlemiştir. Gandhi’nin milliyetçiliğinin bütünüyle şiddetsiz ve basit bir yapı olduğu söylenemez; araştırmalar onun düşüncesinde savaş, cesaret ve disiplin kavramlarının da bulunduğunu göstermektedir. Ancak tam da bu karmaşıklık, milliyetçiliğin tek bir tarihî biçime indirgenemeyeceğini gösterir. Dolayısıyla “Bana hiç kan dökmemiş bir milliyetçilik göster.” biçimindeki soru, aslında yanlış kurulmuş bir sorudur. Çünkü burada milliyetçilikten tekil ve değişmez bir özne gibi söz edilmektedir. Oysa sosyolojik açıdan sorulması gereken soru şudur: Hangi milliyetçilik, hangi tarihî koşullarda, hangi toplumsal aktörler tarafından, hangi düşmanlaştırma mekanizmalarıyla ve hangi siyasî hedefler doğrultusunda şiddete yönelmiştir? Bu soru bizi sloganlardan sosyolojiye taşır.

Irkçılık ile milliyetçiliğin kesiştiği tarihî alan

Bununla birlikte milliyetçiliğin şiddet ve dışlayıcılıkla hiçbir ilişkisi yokmuş gibi bir karşı argüman geliştirmek de doğru değildir. Tam tersine, milliyetçilik ile ırkçılığın birbirine yaklaştığı tarihî dönemler oldukça önemlidir. Özellikle 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da milliyetçilik, sömürgecilik, ırk teorileri, sosyal Darwinizm ve biyolojik hiyerarşi düşünceleriyle çeşitli biçimlerde birleşmiştir. Bilimsel olarak geçersiz olan “ırkların doğal hiyerarşisi” düşüncesinin dönemin bilimsel söylemleri tarafından desteklenmesi, sömürgeci ve üstünlükçü politikaların meşrulaştırılmasında kullanılmıştır. National Academies de 18. ve 19. yüzyıllarda bazı bilimsel yaklaşımların ırkı biyolojik bir kategori olarak kurgulayarak ırksal hiyerarşileri meşrulaştırdığını belirtmektedir.

Fakat buradan çıkarılacak sonuç “Avrupa milliyetçiliği = ırkçılık” değildir. Daha doğru sonuç, modern Avrupa’nın bazı milliyetçilik biçimlerinin ırkçı düşünceyle tarihî olarak birleştiğidir. Bu ayrım özellikle Almanya örneğinde belirginleşir. Nasyonal Sosyalist rejimin milliyetçiliği, ırkçı biyoloji anlayışıyla birleşmiş ve “Alman ulusu”nu biyolojik bir soy kategorisi üzerinden tanımlamıştır. Burada milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki sınır büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Fakat bu tarihî örneği bütün milliyetçiliklerin ontolojik tanımı hâline getirmek, tarihî bir biçimi evrensel bir kategoriye dönüştürmek olur. Başka bir ifadeyle, Nazi Almanyası milliyetçilik hakkında önemli bir uyarıdır; fakat milliyetçiliğin sözlük tanımı değildir.

“Irkçılık Avrupa’ya özgüdür” demek de doğru değildir

Irkçılığı yalnızca Almanya, İngiltere ve Fransa’ya özgü bir Avrupa ideolojisi olarak tanımlamak bilimsel açıdan fazla dar olur. Irkçı sınıflandırmalar ve üstünlükçü pratikler farklı coğrafyalarda ve tarihî dönemlerde ortaya çıkabilmiştir. Dolayısıyla daha savunulabilir bir tez şudur: Modern ırkçılığın belirli biçimleri Avrupa’nın sömürgecilik, kölelik, modern devlet ve sözde bilimsel sınıflandırma süreçleriyle güçlü biçimde bağlantılıdır; fakat ırkçılık yalnızca Avrupa toplumlarının ürettiği bir toplumsal olgu değildir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü milliyetçiliği savunmak için ırkçılığın sorumluluğunu yalnızca Avrupa’ya yüklemek gerekmez. Bilimsel tartışma açısından daha güçlü olan, ırkçılığın hangi mekanizmalarla ortaya çıktığını açıklamaktır.

Millet ile Irk arasındaki sosyolojik fark

Milletin sosyolojik niteliği burada belirleyici hâle gelir. Bir insanın bir milletin mensubu olması, yalnızca biyolojik soyla açıklanamaz. Dil, eğitim, ortak tarih, toplumsallaşma, kolektif hafıza, siyasî kurumlar, yurttaşlık, semboller ve ortak gelecek tasavvuru millî aidiyetin oluşumunda rol oynar. Bu nedenle millet, değişen ve yeniden üretilen bir toplumsal ilişkiler alanıdır. Bir insan çocukluktan itibaren belirli bir dil öğrenir, belirli tarih anlatılarına maruz kalır, ortak sembolleri öğrenir, aynı eğitim kurumlarından geçer, aynı hukuk düzeninin yurttaşı olur ve kendisini belirli bir siyasî topluluğun parçası olarak tanımlar. Bu süreç, sosyolojinin temel kavramlarından biri olan toplumsallaşma aracılığıyla gerçekleşir.

Irkçı düşüncede ise bunun tersine, kimlik biyolojik ve değişmez bir öz olarak kurulmaya çalışılır. İnsan, doğduğu anda belirli bir “ırkın” değişmez özelliklerini taşıyan varlık olarak tasarlanır. Böylece toplumsal ve kültürel farklılıklar doğallaştırılır. Bu açıdan bakıldığında temel ayrım şudur: Milliyetçilik farklı bir tarihî-kültürel topluluğa aidiyet kurabilir; ırkçılık ise farklılığı hiyerarşik ve doğallaştırılmış bir insan sınıflandırmasına dönüştürür. Elbette bu ikisi birbirine karışabilir. Etnik milliyetçilik, soy fikrini merkeze aldığında ırkçılaşabilir. Fakat “ırkçılaşabilme ihtimali”, “başlangıçtan itibaren aynı şey olma” anlamına gelmez.

“Hiçbir milliyetçilik kan ve gözyaşı getirmemiştir” iddiasının mantıksal sorunu

Asıl mesele belki de burada ortaya çıkmaktadır. “Hiçbir milliyetçilik kan ve gözyaşı getirmemiştir.” iddiası doğrulanması neredeyse imkânsız bir evrensellik iddiasıdır. Çünkü “hiçbir” kelimesi, dünya tarihindeki bütün milliyetçi hareketler hakkında eksiksiz bir kanıt gerektirir. Daha da önemlisi, bu iddia milliyetçilik ile şiddet arasındaki nedenselliği de varsaymaktadır. Oysa tarihî şiddetin ortaya çıkmasında devlet sistemi, emperyalizm, ekonomik krizler, sınıfsal çatışmalar, toprak ve kaynak mücadeleleri, güvenlik ikilemleri, otoriter rejimler, dinî çatışmalar ve liderlik stratejileri gibi çok sayıda değişken rol oynar. Milliyetçilik bu değişkenlerden biri olabilir. Bazen merkezî bir rol oynayabilir. Fakat her durumda bağımsız ve tek başına açıklayıcı neden değildir.

Nitekim karşılaştırmalı araştırmalar da milliyetçiliğin bulunduğu her toplumun iç savaşa sürüklenmediğini göstermektedir. Kanada ve Sri Lanka karşılaştırması bu bakımdan öğreticidir: her iki ülkede de milliyetçi kimlikler ve çatışan ulusal projeler bulunmasına rağmen siyasî sonuçlar aynı olmamıştır. Bu nedenle tarihî sosyolojinin sorusu “Milliyetçilik iyi midir, kötü müdür?” biçiminde kurulamaz. Daha açıklayıcı soru, milliyetçi kimlik hangi kurumsal ve tarihî koşullarda kapsayıcı bir vatandaşlık biçimine, hangi koşullarda ise dışlayıcı ve çatışmacı bir siyasî projeye dönüşmektedir? sorusudur.

Milliyetçiliği eleştirmenin daha güçlü yolu

Dolayısıyla milliyetçiliğe yönelik eleştiri, “Milliyetçilik ile ırkçılık aynıdır.” gibi kolay bir eşitlemeye dayandırıldığında aslında zayıflar. Çünkü bu iddia, milliyetçilik literatürünün kendi içindeki çeşitliliğini görmezden gelir. Daha güçlü bir eleştiri, milliyetçiliğin hangi koşullarda etnik dışlamaya yöneldiğini; hangi koşullarda azınlıkları “yabancı” olarak kodladığını; hangi koşullarda siyasî vatandaşlığı soy bağına indirgediğini; hangi koşullarda başka ulusları tehdit olarak inşa ettiğini araştırmaktır. Aynı şekilde milliyetçiliğin savunusu da “Milliyetçilik hiçbir zaman şiddet üretmemiştir.” biçiminde kurulamaz. Çünkü tarih bunun tersini gösteren yeterince örnek sunmaktadır. Milliyetçiliğin bazı biçimleri gerçekten savaş, etnik dışlama, asimilasyon, nüfus mühendisliği ve siyasî şiddetle birleşmiştir. Bilimsel tutum, bu iki indirgemeciliğin arasındadır.

Bir tarafta “Milliyetçilik ırkçılıktır.” diyen özcü yaklaşım, diğer tarafta “Milliyetçilik hiçbir zaman dışlayıcı olmamıştır.” diyen romantik yaklaşım bulunmaktadır. Tarihsel sosyoloji ise bu iki pozisyonun ötesine geçerek milliyetçiliğin farklı tarihî biçimlerini ve bunların ortaya çıktığı toplumsal koşulları karşılaştırır.

Kimlik ile Üstünlük Arasındaki Sınır

“ırkçılık ve milliyetçilik başkadır diyerek işin içinden sıyrılamazsınız” biçimindeki iddia, aslında tartışılması gereken kavramsal ayrımı ortadan kaldırmaktadır. Oysa sosyal bilimlerde kavramları birbirinden ayırmak “işin içinden sıyrılmak” değil, tam tersine bilimsel analizin başlangıç koşuludur. Milliyetçilik, en genel anlamıyla, belirli bir insan topluluğunu ortak tarih, kültür, siyasî aidiyet ve kendi kaderini tayin etme düşüncesi etrafında birleştiren bir kolektif kimlik ve siyasî düşünce biçimidir. Irkçılık ise insan topluluklarını doğallaştırılmış ve hiyerarşik farklılıklar üzerinden sınıflandıran bir düşünce ve pratikler bütünüdür. Bu iki yapı tarihî olarak birleşebilir; milliyetçilik ırkçı bir karakter kazanabilir ve ırkçı düşünce milliyetçi siyasetin içine yerleşebilir. Ancak bu olasılık, iki kavramın eşanlamlı olduğunu kanıtlamaz.

Dahası, milliyetçilik ile şiddet arasındaki ilişki de doğrudan ve kaçınılmaz değildir. Tarihî araştırmalar milliyetçi mobilizasyonun savaş ve çatışma üretebildiğini gösterdiği gibi, milliyetçi hareketlerin şiddet dışı ve siyasî katılım temelli biçimlerinin de mümkün olduğunu göstermektedir. Bu nedenle “bana hiç kan dökmemiş bir milliyetçilik göster” şeklindeki meydan okuma, bilimsel bir tartışmanın değil, retorik bir tartışmanın ürünüdür. Buna verilecek daha doğru cevap “hangi milliyetçilik?” sorusudur. Çünkü tarih bize tek bir milliyetçilik değil, milliyetçilikler göstermektedir. Kimileri yurttaşlığı genişletmiş, kimileri imparatorluklara karşı bağımsızlık hareketlerine zemin hazırlamış, kimileri sömürgeciliğe karşı kolektif özneleşmenin aracı olmuş, kimileri ise etnik dışlama ve şiddet üretmiştir. Bu çeşitlilik ortadan kaldırılmadıkça milliyetçiliği doğrudan ırkçılıkla özdeşleştirmek mümkün değildir.

Asıl sosyolojik mesele, milliyetçiliğin var olup olmaması değil, millî kimliğin nasıl tanımlandığıdır. Eğer millet biyolojik bir soy topluluğu olarak tanımlanır, farklılıklar kalıtsal ve değişmez kabul edilir ve diğer topluluklar aşağı bir kategoriye yerleştirilirse, milliyetçilik ırkçı bir niteliğe bürünebilir. Buna karşılık millet ortak tarih, kültür, siyasî aidiyet, yurttaşlık ve ortak gelecek iradesi üzerinden tanımlanıyorsa, burada ırkçılıktan farklı bir toplumsal kimlik mekanizması söz konusudur. Dolayısıyla tartışmanın gerçek düğüm noktası “milliyetçilik mi, ırkçılık mı?” ikiliği değildir. Asıl mesele, farklılığın nasıl anlamlandırıldığı, aidiyetin nasıl kurulduğu ve “biz” ile “öteki” arasındaki ilişkinin eşitlikçi mi yoksa hiyerarşik mi tasarlandığıdır. Sosyolojik açıdan bakıldığında milliyetçiliği anlamanın anahtarı da tam olarak buradadır.

Kaynakça

Anderson, B. (1995). Hayali cemaatler: Milliyetçiliğin kökenleri ve yayılması (İskender Savaşır, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

Brown, D. (1999). Are there good and bad nationalisms? Nations and Nationalism, 5(2), 281–302.

Lange, M. (2013). When does nationalism turn violent? In J. A. Hall & S. Malešević (Eds.), Nationalism and war. Cambridge University Press.

Maclean, K., & Zachariah, B. (2020). Violence, non-violence, the state and the nation: India, 1858–1958. In L. Edwards, N. Penn, & J. Winter (Eds.), The Cambridge World History of Violence (pp. 68–87). Cambridge University Press.

Misra, M. (2014). Sergeant-Major Gandhi: Indian nationalism and nonviolent “martiality.” The Journal of Asian Studies, 73(3), 689–709.

Smith, A.D. (2016). Milli Kimlik. (Çev. Bahadır Sina Şener). İstanbul: İletişim Yayınları.

Smith, A.D. (2017). Etno-Sembolizm ve Milliyetçilik. (Çev. Bilge Firuze Çallı). İstanbul: Alfa Yayınları.

Stanford Encyclopedia of Philosophy. (2025). Nationalism.

National Academies of Sciences, Engineering, and Medicine. (2025). Rethinking race and ethnicity in biomedical research. National Academies Press.

 

İkbal Vurucu
Yazar: İkbal Vurucu

Millî Strateji Araştırma Kurulu (MİSAK) araştırmacısı ve yazarı.

Diğer İkbal Vurucu Analizleri

02 Ekim 2026

Akademinin metrik tutsağı: Eleştirel düşüncenin sessizce kayboluşu

05 Eylül 2026

Umutsuzluğun konforu ve Türk Milliyetçileri

23 Temmuz 2025

Türk-İslam sentezi ve Türk milliyetçiliği üzerine

Genel Kategorisinden İlgili Analizler

Ali Doğan • 07 Ekim 2026

Kardeşlik sınavda: Ankara ile Bakü birbirine değil, aralarındaki fİtneye bakmalı

Şerif Budak • 06 Ekim 2026

1980 Darbesinin örtülü amaçları ve sonuçları 

Ali Doğan • 03 Ekim 2026

Azerbaycan’da Şah İsmail tartışmaları 

Yorum Gönder

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!