Yükleniyor...
Türkiye’de Türk milliyetçiliği uzun süredir hem siyasî bir fikir hem de sürekli teyakkuz hâlinde yaşama biçimi olarak anılıyor. Devletin yön değiştirmesi, millet fikrinin aşındırılması, ortak dilin ve tarih şuurunun tartışmaya açılması, etnik kimlikler üzerinden siyaset kurulması; bütün bunlar milliyetçi çevrelerde haklı bir endişe doğurdu. Fakat zamanla endişe, bazı zihinlerde bir muhakeme vasıtası olmaktan çıktı; bir hayat tarzına dönüştü.
Her gelişmeyi “Bittik.” diye karşılayan, her siyasi hamleyi “Artık geri dönüş yok.” diye yorumlayan, her kaybı ebedî bir yenilgi gibi gören bir milliyetçilik dili oluştu. Bu dilin içinde mücadele vardır ama ümit yoktur; öfke vardır ama istikamet yoktur; hafıza vardır ama irade zayıftır. Oysa bir milletin geleceğini savunmak, sadece tehlikeleri saymak değildir. Tehlikeyi görmek gerekir; fakat tehlikeye bakarken kendi imkânlarını unutmak, mücadeleyi daha başlamadan mağlubiyet ilanına çevirmektir.
Türk milliyetçisinin asıl meselesi, umutsuz olmaması gerektiği değildir. Elbette bu memlekette kaygılanacak çok şey vardır. Asıl mesele şudur: Kaygı, insanı daha dikkatli, daha çalışkan, daha örgütlü ve daha şuurlu kılmalıdır. Eğer kaygı yalnızca “Ezildik , bittik, yok olduk…” cümlelerinin tekrarına dönüşüyorsa, artık mücadele ruhunu beslemiyor; onu tüketiyordur.
Türk milliyetçiliğinin en büyük yanılgılarından biri, devleti bir gün elinden kaybetmiş gibi konuşmasıdır. Oysa devlet, iktidardaki herhangi bir partiden ibaret değildir. Devlet; tarihî birikimi, kurumları, dili, hukuk düzeni, ordusu, bürokrasisi, eğitim sistemi, toplumsal hafızası ve hepsinden önemlisi milletin müşterek yaşama iradesidir. Bir parti iktidara gelebilir, kurumları dönüştürmeye çalışabilir, siyasi dili değiştirebilir, kadroları kendi dünya görüşüne göre şekillendirmek isteyebilir. Bunların hiçbiri küçümsenecek meseleler değildir. Fakat bunlardan hareketle “Devlet artık bizim değil.” demek de doğru değildir.
Türk milliyetçisi devleti putlaştırmaz; ama devleti sahipsiz de bırakmaz. Devleti bir başkasının lütfu saymaz; onu Türk milletinin tarih içinde kurduğu siyasi iradenin en büyük eseri olarak görür. Bu yüzden devletin yanlışına itiraz eder, eksiklerine karşı mücadele eder, teslimiyet gördüğü yerde ses yükseltir. Fakat bunu yaparken kendi devletine yabancılaşmaz.
Bugün bazı milliyetçilerin dili, sanki memlekette hiçbir kurumda, hiçbir üniversitede, hiçbir kültür alanında, hiçbir kamu mecrasında milliyetçi bir damar kalmamış gibi konuşuyor. Oysa bu doğru değildir. Türkiye’nin üniversitelerinde, özellikle tarih, Türk dili ve edebiyatı, sosyoloji, uluslararası ilişkiler, hukuk ve siyasî bilimler gibi alanlarda millî devlet fikrine, Türk tarihine ve Türk kültürüne bağlı çok sayıda akademisyen vardır. Bunların hepsi aynı siyasi partide birleşmiş değildir; zaten mesele de bu değildir. Milliyetçilik sadece parti tabelasında değil, ders kürsüsünde, araştırma konularında, kitaplarda, arşiv çalışmalarında, öğrencilerin zihninde ve toplumun hafızasında yaşar.
Bir üniversitemizin bile bulunmadığına dair serzenişler yersizdir. Bir üniversite kurmadan da fikir üretilebilir. Yeni bir kurum inşa etmek elbette kıymetlidir; ancak mevcut kurumları yok saymak, sahip olunan alanları görünmez kılmak akılcı değildir. “Hiçbir şeyimiz yok.” diyen kişi, aslında elindekini de kullanamaz hâle gelir. Çünkü mücadele, ancak sahip olduğun zemini tanırsan mümkündür.
Kürt açılımı adı altında yürütülen süreçler, Türk milliyetçileri için sıradan bir siyasi tartışma değildi. Çünkü mesele kültürel haklar, yerel yönetimler ve demokratikleşme söylemiyle sınırlı kalmadı. Türkiye’nin üniter yapısının, vatandaşlık anlayışının ve ortak millet fikrinin aşınma ihtimali olarak algılandı. Bu kaygının zemini de bütünüyle hayal ürünü değildi. Terör örgütünün silahlı baskısı, etnik temelli siyasetin genişleme arzusu ve bazı dış aktörlerin bölgesel hesapları, milliyetçilerin dikkatini diri tutmasını gerektiriyordu.
Fakat burada bir ayrım yapmak gerekir: Kürt kökenli vatandaşların yurttaşlık hakları ile etnik temelli bölücü siyaset aynı şey değildir. Türk milliyetçiliği, bu ülkenin her vatandaşını ortak bir siyasî ve tarihî kader içinde görme iddiasındaysa, kimseyi kökeni sebebiyle dışlamamalıdır. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını zayıflatacak, vatandaşlık bağını etnik cemaatlere bölecek ya da silahlı örgütlerin siyasî hedeflerine meşruiyet kazandıracak girişimlere karşı çıkması da tabiidir.
İlk açılım sürecinin bütünüyle başarılı olamaması, yalnızca iktidarın hatalarından ya da sürecin teknik eksiklerinden kaynaklanmadı. Toplumda oluşan tepkinin, milliyetçi çevrelerin siyasi ve fikrî baskısının, devlet içindeki direnç noktalarının ve vatandaşların ortak devlet fikrine bağlılığının da bu sonuçta payı vardı. Yıllarca meydanlarda, üniversitelerde, yayın organlarında, parti teşkilatlarında ve gündelik hayatta verilen mücadelenin hiçbir etkisi olmadığını söylemek, o mücadeleyi veren insanlara haksızlıktır.
Bir siyasi hamle tamamen uygulanamıyorsa, bunun sebebi çoğu zaman karşısında bir toplumsal direnç bulunmasıdır. Milliyetçilik, kazanılmış seçimlerin veya kurulmuş hükümetlerin adıyla sınırlı kalmaz. Bazı projelerin sınıra dayanması, bazı taleplerin toplumda karşılık bulmaması, bazı siyasî çizgilerin geri adım atması da milliyetçiliğin adıyla anılır.
AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllardaki söylemi ile bugün kullandığı dil arasında belirgin farklar vardır. İlk dönemde Avrupa Birliği eksenli reformculuk, sivil toplumculuk, askerî vesayete karşı mücadele, açılım siyaseti ve daha yumuşak bir kimlik dili ön plandaydı. Zaman içinde ise güvenlik, devletin bekası, sınırların korunması, savunma sanayii, terörle mücadele, yerli-millî söylem ve üniter devlet vurgusu çok daha görünür hâle geldi. Bu dönüşümü sadece iktidarın kendi iç muhasebesiyle açıklamak eksik olur. Türkiye’nin yaşadığı terör saldırıları, Suriye’deki savaşın doğurduğu jeopolitik tehditler, devlet kurumlarının maruz kaldığı krizler ve halkın güvenlik talebi bu değişimde etkiliydi. Ancak Türk milliyetçiliğinin siyasî baskısı, toplumsal karşılığı ve yıllar boyunca inşa ettiği hassasiyetler de belirleyici oldu.
İktidarlar, toplumun en kuvvetli damarlarından tamamen bağımsız hareket edemez. Türk milletinin devlet fikrine, bayrağa, vatana, ordunun varlığına ve ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik hassasiyeti, siyaset üzerinde baskı kurar. Milliyetçilik bazen iktidar olur, bazen muhalefet olur, bazen ise iktidarın söylemini değiştiren görünmez ağırlık hâline gelir. Bu nedenle, AKP’nin bugün kullandığı millî güvenlikçi dilin ve inandırıcı bulunmasa dahi Türklüğe yönelik hamasi söylemlerin ortaya çıkışında, milliyetçi düşüncenin toplumda taşıdığı toplumsal gücün de etkisi vardır.
Elbette bu durum, iktidarın her uygulamasını onaylamayı gerektirmez. Milliyetçi bir bakış, iktidarın millî söylemini yeterli bulmak zorunda değildir. Söylem ile uygulama arasındaki farkı görmek, devletin kurumlarını kişiselleştiren anlayışlara itiraz etmek, ekonomik ve toplumsal politikalarda milletin menfaatini savunmak gerekir. Fakat eleştiri ile yok sayma arasındaki farkı korumak da gerekir. Bir iktidarın milliyetçi hassasiyetlere yaklaşmak zorunda kalmasını “hiçbir şey değişmedi” diyerek küçümsemek, siyasetin gerçek dinamiklerini anlamamaktır.
Bir fikrin gücü yalnızca seçim sandığında ölçülmez. Kitapta, dergide, yayınevinde, konferansta, öğrenci topluluğunda, akademik çalışmada ve aile içinde aktarılan hafızada da ölçülür. Türkiye’de milliyetçi düşüncenin yayın faaliyetleri küçümsenecek bir seviyede değildir. Türk tarihi, Türk dünyası, millî kültür, yakın siyasî tarih, ülkücülük, Turancılık, devlet felsefesi ve medeniyet tartışmaları üzerine çalışan yayınevleri; bu fikrin hâlâ üretken olduğunu gösterir. Yüzlerce kitap basmak ticari bir faaliyetle sınırlı kalmaz. Her kitap, başka bir zihne ulaşma ihtimalini taşır. Her dergi, dar da olsa bir fikir çevresi kurar. Her konferans, yıllar sonra etkisi görülecek bir tanışıklık ve şuur zemini yaratır. Bugün küçük görülen bir yayın faaliyeti, yarın bir araştırmacının, bir öğretmenin, bir öğrencinin veya bir siyasetçinin düşünce dünyasını şekillendirebilir.
Bu yüzden “Bizim hiçbir şeyimiz yok.” sözü gerçekçi değildir. Gerçekçilik, eksikleri görmek kadar mevcut imkânları da görmektir. Türk milliyetçiliğinin sorunu imkânsızlık değil; zaman zaman dağınıklık, birbirini küçümseme, kısa vadeli öfkeye teslim olma ve başarıyı fark edememe hâlidir. Bir fikrin mensupları kendi yaptıkları işi değersiz görürse, dışarıdan gelecek itibarsızlaştırmaya zaten kapıyı açmış olurlar.
Türk milliyetçiliği kaybedilmiş davaların romantizmiyle sınırlı kalmaz. Devlet kurmuş bir milletin devam iradesidir. Bu irade bazen seçim kazanır, bazen bir siyasi projeyi durdurur, bazen bir üniversite kürsüsünde kendini korur, bazen bir kitabın satırlarında gelecek kuşaklara ulaşır. Mesele, bütün bunları görerek mücadele etmektir. Çünkü milleti ayakta tutan şey, yalnızca öfke değildir. Öfke geçicidir. Asıl kalıcı olan; hafıza, emek, teşkilat, fikir ve ümittir. Umut, tehlikeleri görmemek değildir. Umut, tehlikeleri görüp yine de “Bu memleket sahipsiz değildir.” diyebilmektir.