Kategoriler: SİYASET-TARİH

Sorgulama: Seçimler Ve Milliyetçiliğin Yükselişi-5

Milliyetçilik Gerçekten Yükseldi mi?

Seçim öncesi ve sonrasında milliyetçilik konusunda iki noktanın ayırt edilmesi gerekir. Birincisi “Türkiye’deki seçimin asıl galibinin milliyetçilik olduğu” tespitidir ki bir olgu olarak doğruluğu tartışma götürmez. İkincisi de “yükselen bir milliyetçilik” tespitidir ki, birincisinin olgu bakımından gerçekliğine aykırı biçimde bir kurgu olmasıdır. Bu kurgunun bir gerçekmiş gibi algılanması bir ideoloji olarak milliyetçiliğin değil partilerin ve propaganda güçlerinin yarattığı bir algıdır.

Fransız düşünür Jean-François Bayart da aynı iddiayı tekrarlar ve muhalefetin adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun iki tur arasında oylarını artırma teşebbüsünün merkezinde milliyetçi hassasiyetlerin kendini dayattığını iddia eder. Ona göre, Kılıçdaroğlu, sakinliğini bırakıp, “yuvalarına geri gönderme”yi taahhüt ettiği Suriyeli sığınmacılara yüklenmeyi gerekli görmüştür. Yani, Suriyelilerin gönderilmesi vaadini milliyetçilik şeklinde yorumlar. Kendisi, “Esad çetesinin elindeki Suriye’de herhangi bir yuva sıcaklığının” kalmadığını iddia ederek Suriyelilerin kalmasını ister.[1] Ona göre de geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin vatanlarına dönüşünün sağlanacağını taahhüt etmek milliyetçilik. Avrupa Birliği’nin Türkiye ile imzaladığı Geri Kabul Anlaşması bu durumda ne anlama geldiğinin üzerinde düşünmek gereksiz: İğrenç bir ırkçılık-çifte standart. Bu ırkçılık kendisi de dâhil bütün Avrupalıları kapsıyor.

“Bu seçimin tek ve gerçek galibi Türk Milliyetçiliğidir” diyen Tuğrul Türkeş, iki ittifaka da ciddiye alınması gereken bir eleştiri yöneltmiştir: “Her iki başka görüşe sahip İttifak Grubu; önem veriyor “muş” gibi yaptıkları Milliyetçiliğe gerektiği önemi vermemeleri ve Türk Milliyetçiliğinin konjonktürel gücünü göz ardı etmeleri sebebiyle sandık sonuçlarına itirazları ve bulunabilen buçuklu oylarla siyasi konumlarını geliştirmeye çalışıyorlar. “Niş” gruplara verilen tavizler, küstürülen büyük seçmen kitleleri ve bu esnada yapılan fahiş hatalar hâlâ anlaşılamamış görünmekte.”

İkbal VURUCU

[1] Jean-François Bayart: “Türkiye’deki seçimin asıl galibi milliyetçilik oldu”, Çev. Haldun Bayrı, 31 Mayıs 2023

 

Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU- Yönetim ve Organizasyon Anabilim Dalı (Emekli Öğretim Üyesi)

 

14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri dolayısıyla “Milliyetçiliğin yükselişi” tartışmaları gündeme damgasını vurdu. Sizce de milliyetçilik yükselişte midir? Öyle düşünüyorsanız gerekçeleriniz/kriterleriniz nedir?

EROĞLU: Milliyetçilik, ‘millet’ kavramıyla ilgili duygu ve düşüncelerin birleşiminden meydana gelen bir toplumsal hareket olarak bilinir. İlk önce, ‘millet’ nedir? Her insan topluluğu, millet sayılır mı? Bu soruya, ‘millet’ ve ‘milliyetçilik’ kavramlarının kısa bir açıklamasını yaparak cevap vermem gerekir.

İnsanlık âleminin her bir kişisi, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik özelliklerin şekillendirdiği ayrı birer kişiliğe sahiptir. Kişilik bütünlüğü, bedensel, zihinsel ve duygusal özellikler ile kişilere toplumsal kültürden öğretilen ve kendisinin öğrendiği davranış özelliklerin toplamıdır. Her kişilik, birbirinin tamamen aynısı olmadığı gibi birbirinden tamamen farklı da değildir. Her kişilik, birbirlerine göre aynı zamanda hem birtakım benzerliklere hem de bazı farklılıklara sahiptir. Kişiliklerin birbirlerine benzerlikleri, ‘akrabalık’, ‘bağlılık’, ‘arkadaşlık’, ‘dostluk’, ‘iş bölümü’ ve ‘iş birliği’ gibi toplu yaşamın psikososyal alt yapısının oluşumuna imkan sağlar. Kişilikler arasındaki farklılıklar ise başka kişilere göre ‘bağımsızlık’, ‘özgürlük’, ‘özgünlük’, ‘rekabet’, ‘yaratıcılık’, ‘girişimcilik’ gibi nitelikler üzerinden başarılı olmanın bireysel alt yapısını oluşturur. Bu bağlamda, insanın yaratılışı, her bir insanın tek başına yaşamasına göre değil, belirli özgün farklılıkları taşımak şartıyla belirli benzerlikleri paylaşan bir toplum içinde yaşama üzerine kodlanmış bir anlam yüklüdür.

Tarihsel bir olgu olarak insanlar, tek başlarına bir yaşam sürmek yerine, belirli topluluklar ya da toplum hâlinde yaşarlar. Toplu yaşamda temel ilke ise insanların birbirlerine göre nispeten benzerliklerinin, farklılıklarından daha fazla olmasıdır. Tam aksine, birbirlerine göre nispeten farklılıkları, belirli ölçüyü aşacak şekilde benzerliklerinden daha fazla olan insanların uzun bir süre birlikte yaşamaları ihtimali neredeyse yok gibidir. Bu durumda, birbirlerinden işlevsel anlamda farklılıklara karşın birbirleriyle benzeşen yönleri daha fazla olan ve ortak yaşama iradesini gösteren bir toplum hâlinde yaşamak evrensel bir deneyim ve gerçekliktir.

Yaratılışın amacına uygun düşecek şekilde (söz gelimi, tek yumurta ikizleri dışında her insan özgün 23 çift kromozom yapısıyla dünyaya gelir) ve bu kromozomların taşıdığı genlerin bir kısmı benzerlikler, bir kısmı da farklılıklar olarak açığa çıkar. İnsanları, belirli farklılıkların üzerinde, diğer insanlara yakınlaştıran ve bağlayan benzerlikler nelerdir? Bunların bir kısmı, biyolojik ve fizikî benzerlikler, büyük bir kısmı toplumsal kültür ve değerler ile birçok ortak çıkar ve yaşam şartlarının paylaşımıdır. Bu bağlamda, birbirleriyle benzer soydan geldiklerine inanan, aynı dili konuşan, aynı töre ve kültüre göre hareket eden, ortak bir geçmişten gelen, atalarının ölerek ya da gerekirse öldürerek kazandığı aynı vatana sahip çıkan, benzer sevinç ve tasaları olan, benzer ekonomik çıkarlara sahip olan ve bütün bunlara bakarak gelecekte de birlikte yaşama iradesini gösteren insan topluluğuna ‘millet’ denir. Ayrıca, inananlar için evrensel bir gerçeklik olan Kur’an’da da ‘Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık!..’( Hucurât Suresi,13) denilerek, insanlığın evrensel bir olgusu olarak milletleşme ülküsüne işaret edilmiştir (Allah daha iyi bilir).

Milliyetçilik, sosyolojik anlamda millet olma sürecini yaşayan veya tamamlamış olan toplumların varlıklarını sürdürme ülküsüdür. İnsanlığın, belki de en önemli ortak deneyimi, millet olma arzusu ve olgusudur. ‘Millet olma’ aşamasına ulaşamamış olunsa bile, insanların çoğunlukla millet olma niteliklerine inandığı, bu konuda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirme bilincine sahip olduğu toplumlar için ‘milletleşme süreci’ devam ediyor demektir. Yer yüzündeki çok sayıdaki toplumların bir kısmının, sosyolojik olarak milletleşme sürecini tamamlamış oldukları görülmektedir. Çoğu toplumların henüz bu süreci tamamlama çabası içinde olduklarını, bir kısmının ise millet olma kıstaslarına yeterince sahip olamadıklarından veya kitlesel acizlik psikolojisinden dolayı bu konuda kayıtsız ve umursamaz oldukları görülmektedir.

Gelişmiş Batı toplumları, ‘Rönesans’, ‘Reformasyon’ ve ‘Aydınlanma’ süreçlerinin bir devamı niteliğinde ortaya çıkan Fransız İhtilali sonrasında, birbirlerine olan benzerlikleri ve ortak yönleri itibarıyla milletleşme sürecini tamamlamışlardır. Batı toplumları, sahip oldukları ortak değerler ve çıkarlar doğrultusundaki duyarlılık ve bilinçleri ile bu yöndeki hareket tarzlarına bakılırsa adına doğrudan milliyetçilik demeseler de yeryüzünün en milliyetçi toplumları oldukları izlenimi veriyorlar. Bu bağlamda, Türklerin milletleşme olgusu ise aslında Göktürkler zamanında taşlara kazınmış, genel olarak Selçuklu ve Osmanlı Türk Devletlerinin yükselme dönemleriyle tarihe yazılmış, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye Cumhuriyeti anayasasına ‘ilelebet’ mühürlenmiştir.

Ancak!.. Kısaca ifade etmek gerekirse, Atatürk’ün ölümünden hemen sonrasındaki tek parti döneminde-muhtemelen Batıcı dayatmalara dayanamayarak topluma rağmen-izlenen salt Batıcı kültür politikaları ile daha sonraki dönemlerdeki sağ popülist partilerin pragmatist politikaları ve Amerikancı askerî – sivil ve siyasi darbeler sonucunda Türk Milleti’nin millet olma bilincine ve Türk kimliğine yönelik resmî ve gayri resmî saldırılar olmuştur. Ne yazık ki bu saldırlar etkili olmuş ve ülkede çok ciddi bir kimlik krizi ve kargaşası baş göstermektedir. Türk Milleti’ni yönetme yetkisini aldıkları hâlde millet bütünlüğünü bozucu tutumlarıyla sosyolojik ve tarihsel gerçekliklere meydan okuyanlar olmaktadır. En tuhaf ve saçma olanı da çok önemli makamlar, servetler ve şöhretler elde etmelerine karşın hâlâ ‘ayrımcılık’ yapıldığı yalanlarıyla Türk çocukları üzerinde baskı kurmaya çalışmalarıdır. Başka bir tuhaflık, insanlık tarihinin en kadim milleti olan Türk Milleti’ni, etnik bir grup düzeyine indirgeyerek kendi soylarına ilişkin bilinçaltı karmaşalarına Türkleri de ortak etme propagandası yürütmeleridir. Bu arada, sömürgeci güçler ve işbirlikçisi dahili siyasetçiler, aslında milletleşme sürecini olgusal olarak tamamlamış olan Türklüğü reddederken, tarihte ve günümüzde hiç bir zaman ‘millet olma’ kıstaslarına ve şartlarına sahip olmayan etnik topluluklardan da yeni bir millet çıkarma projesini yürütmektedir.

Sanırım, ‘milliyetçilik yükselişte midir?’ şeklindeki sorunun bizzat kendisi bile, ülkedeki milliyetçiliğin önceden yüksek bir düzeyde iken son zamanlarda bayağı gerilemiş olduğu izlenimi veriyor. Bu konuda, bir şekilde var olan ve var olması da kaçınılmaz olan milliyetçiliğe hedef saptırılarak ve ana ekseninden uzaklaştırılarak çok ciddi müdahaleler yapıldığını düşünüyorum. Türk Milliyetçiliğinin, tarihsel ve bilimsel anlamda iki temel kök paradigmaya dayandığı görüşünü destekliyorum. Bunlardan birisi, ahlaki kök paradigma Türk Töresidir. Türk Töresini Hacı Bektaş Velinin ‘Eline, Diline ve Beline sahip ol’ sözü, çok görkemli bir şekilde açıklıyor. İkinci kök paradigma olarak, Göktürklerin mülkiyet sistemi ile şekillenip adaletli ve başarılı toplumsal düzenin kurulmasında ve orta sınıflaşmada belirleyici bir rol oynayan ‘özel-kamu mülkiyet birlikteliği’ anlayışını görüyorum. Türk Milleti’nin manevi ve maddi planda, insanlık âleminin gururlu ve onurlu bir üyesi olarak yaşamasında ve varlığını sürdürmesinde, bu ve benzeri kök paradigmalar Türk Milliyetçiliğinin ana eksenini oluşturur. Türklüğü reddederken, içinden bir takım sömürge ahalisi çıkarma projesini yürütenlerin en fazla saldırdıkları alanların başında da gerçek milliyetçilik gelmektedir. Çünkü, Türk milliyetçiliği çözülür ya da çeşitli parçalara bölünürse küresel amaçlarına ulaşacaklarına inanmışlardır. Ancak, tarihsel olgulara dayalı bir millet oluşumu tersine çevrilemez; ama bu uğraşlar sonucunda geçici de olsa ciddi bir dağınıklık meydana gelebilir.

14 Mayıs 2023 seçimleri kapsamında ‘milliyetçilik yükseliyor mu?’ şeklinde bir sorgulama olduğunda, Atilla İlhan’dan esinlenerek ‘Hangi milliyetçilik’ diye karşı bir soru akla geliyor. Askerî ve siyasi darbelerin etkisiyle tarihsel ve bilimsel kök paradigmalarından saptırılan Türk Milliyetçiliği yerine, tamamen dahili ve harici yönlendirmelere karşı dayanaksız olan ve vıcık vıcık popüler kültür malzemeleriyle yapılmaya çalışılan siyasal milliyetçilik yükseltiliyor. Bu tür milliyetçilik, günübirlik ya da seçim dönemlerine özgü bir tür oy devşirme ve oy avcılığı olarak görülüyor. Milliyetçiliğin, gerçekte yükselip yükselmediğini veya ‘milliyetçilik’ iddiasında bulunan kişi ve grupların ne derecede milliyetçi olup olmadıklarını anlamak için Türklüğün temel değerlerini ne düzeyde referans alıp almadıklarına bakmak gerekir.  Milliyetçilik iddiasında bulunanlar, Türk Töresi, Türk Dili, Türk Yurdu, Türk Bayrağı, Türk Devleti, Türk Mülkiyet Sistemi, Türk Ekonomisi, Türk Tarihi, Türk Edebiyatı, Türk Ülküsü, Türk Müziği, Türk Sanatı gibi değerlerin neresinde duruyorlar. Gerçek milliyetçilik, bu değerlere sadece sözde ve görünüşte değil, hareket ve tavırlarıyla tutarlı ve çelişkisiz olarak yaşadığı hayata damgasını vurmaktır.

Şu sırada, ülkede gerçek milliyetçilik değil, pragmatist amaçlarla geçici olarak köpürtülen sanal bir siyasal milliyetçilik yükseliyor. Söz gelimi, konjonktürel olarak milliyetçilik sömürüsü yapan iktidar partisinin listelerinden meclise giren bölücü ve dinci partinin Batman’daki seçim mitinginde, ellerine Türk Bayrakları tutuşturulan güruh, miting sonrasında Türk Bayraklarını çöplüklere atarken kendi bölücü parti flamalarını sallayarak dağıldılar. Bunlar bile, ‘yerli ve millî’ sayılıyor. Kimin ne kadar Türk Milliyetçisi olduğunun elbette nesnel bir ölçüşü olmadığı gibi, sadece Türk Milleti’nin kök değerlerine ilişkin boş sloganlar ile içi boş simge görüntüleri tek başına bir ölçüt olmaz. Burada önemli olan Türk’çe hareket ve tavırlardır. Bu anlamda, şu sıralarda milliyetçiliğin adı ve simgeleri üzerinden oy avcılığı yapılıyor gibi görünüyor. Zaten, seçim süreci bittikten sonra siyaseten milliyetçiliği köpürtenler, başka seçimlere kadar propaganda malzemesi yaptıkları bu konuyu rafa kaldırmışlar gibi görünüyor.

Bugün milliyetçilik tek çatı altında mı birleşmeli yoksa birden fazla tesir ve güç odaklarına mı ayrılmalı?

EROĞLU: Biraz önceki satırlarda anlatılmaya çalışıldığı gibi, temelde kapitalizmin bir ürünü olan ve popülist siyasi politikalar aracılığıyla köpürtülen popüler kültür malzemeli milliyetçilik zaten ana ekseninden sapmıştır. Bu hâliyle tek çatı altında birleşmesi mümkün olmayacak kadar aşırı farklılıklar taşımaktadır. Bir defa milliyetçilik, ana ekseninden uzaklaşınca rahatlıkla her siyasi ve ideolojik kalıp içine dahil olma potansiyeline sahip olmuş oluyor. Amerikancı 12 Eylül 1980 İhtilali sonrasında ‘dahili ve harici güçlerin’ birlikte yaptıkları operasyon sonucunda milliyetçiliğin bilgi-düşünce temelli ana ekseni kırıldı. Milliyetçilik, milliyetçi söylem ve simgeler görüntüsü altında salt anlamda siyasallaştırıldı ve sağcı muhafazakâr anlayışlarla içi dolduruldu. Siyasallaşmış milliyetçilik, akademik ve bilimsel çevreler ile yüksek kültürlü sanat ve edebiyat insanlarından çok hızlı bir şekilde uzaklaştırıldı, popüler kültür üzerinden her kalıba girebilir bir esnekliğe evrildi. Günümüzün siyasal milliyetçi kadroları ve onların destekleyicilerinin bir kısmı, ülkenin yabancılar tarafından sessiz işgaline ve ölçüsüz dış borçlanma yoluyla sömürgeleşmesine katkıda bulunuyor; başka bir kısmı milliyetçilik söylemleri üzerinden küresel kapitalizmin neo-liberal ekonomi politikalarından medet umuyor. Milliyetçiler, bölük pörçük olmuşlar, sağdan sola, soldan sağa hemen her siyasi oluşumda yer alıyorlar.

Türk Milliyetçiliğinin, özüne dönmesi ve kök paradigmaları temelinde yeniden akılcı düşünce ve bilimsel zihniyetle yeniden donatılması gerekir. Bilgi ve düşünce temelli milliyetçilik, günümüzün toplumsal sorunlarını tespit ve çözüm önerileri bağlamında yeniden doğuşunu tamamlar ise o zaman hangi çatıda olursa olsun fark etmez. Önemli olan, ikamesi mümkün olmayan ve alternatifi bulunmayan bilgi ve düşünceler üretmek. Mevcut popülist siyasi görüş ve anlayışla, yeniden söylemek isterim ki, tek çatı altında birleşme de olmaz; birleşilse bile çok hızlı bir şekilde dağılma olur. Her ne olursa olsun, bir kısım milliyetçi insanların siyaset yapmasına karşılık, siyasetin dar kalıplarının ve çıkar yarışlarının içine girmeyen, doğrudan akılcı düşünce ve bilimsel zihniyetle düşünce üreten bir entelektüel ve aydın kesimin bulunması da şarttır. Akılcı düşünce ve bilimsel zihniyetten beslenen bir milliyetçilik anlayışı ve birikimi, bir gün mutlaka milliyetçiliğin ortak değerlerde buluşmasını sağlayacak en önemli etkendir.

Türk milliyetçilerinin çok partili olarak seçimlere katılmasını Türk Milliyetçiliği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum milliyetçiliğin etkisinin artması olarak görülebilir mi?

EROĞLU: Milliyetçilerin, birçok siyasi partide siyaset yapmalarının, Türk Milleti adına siyaset kültürümüze somut bir katkı yaratmış olduğunu düşünmüyorum. 1970’li yıllardaki Türk Milliyetçisi siyasi parti, kendisi küçük ama etkisi oldukça güçlüydü. Çünkü, bu siyasi partinin dayandığı bilgi ve düşünce ekseni, nispeten Ziya Gökalp gibi düşünürlerin akademik ve bilimsel çalışmalarına dayanıyordu. Sözleri ve iddiaları, hareketleriyle tutarlıydı. Kendisini destekleyen insanların şaşıracağı söylemleri de tutumları da olmazdı. Ayrıca, bu siyasi partinin arkasında, işleyiş ve çalışmalarına siyasetin pek müdahale etmediği, bu yüzden özgürce düşünce üreten ve tavır ortaya koyan ülkücü aydınlar ve kuruluşlar vardı. Kendilerinin bilgi ve düşüncelerinden yararlanılan bilim insanları, şairler, edebiyatçılar ve çeşitli meslek kuruluşları vardı. Her biri, siyasi partiye oy davranışı olarak bağlı olsa da esas itibarıyla kendilerini nispeten bağımsız ve özgür hisseder, hiçbir otoriteye bakmaksızın milliyetçiliğin temel referansları çerçevesinde etkinliklerini başarıyla yürütürlerdi.

Günümüzdeki bölünmüş ve çok sayıda siyasal partide siyaset yapan milliyetçiler, çoğunlukla bulundukları yerlerde asla önemli karar alma konumlarında olmayıp, kendileri gibi düşünenleri bulundukları siyasi partiye çekmek üzere vitrinlere konulmuş gibi duruyorlar. Çok iyi bilindiği gibi keklik avcıları, keklik avını kendilerine bağımlı hâle getirdikleri ‘evcil’ keklikler aracılığıyla yaparlar. Açıkçası, bulundukları yerlerde önemli kararların alınması bakımından etkisiz ‘eleman’ olurken, ama milliyetçilik duygularına sahip olan seçmenlerin bir kısmının etkilenmesini sağlamak üzere iyi bir ekran yüzü gibi bir role sahiplerdir.

12 Eylül günlerinden günümüze kadar olan sürede siyaset alanında milliyetçilik iddiasında bulunan kişi ve kuruluşların, en fazla karşı oldukları ve çatıştıkları kişi ve kuruluşların, yine aynı kültürden beslenmeleri gereken diğer milliyetçi kesimler olmasına bakılırsa bu anlayış ve yaklaşım içindeki milliyetçiler, hangi siyasi oluşum içinde olursa olsunlar -milliyetçilik adına- ciddi bir etkinlik göstermeleri pek mümkün görünmüyor.

Sizce bu seçimlerde milliyetçilik gerçekten anahtar bir rol mü oynadı yoksa siyasi bloklar arasındaki kavga milliyetçilik maskesiyle mi yürütüldü?

EROĞLU: Bu seçimlerdeki milliyetçilik dalgası, bilgi ve düşünceye dayalı toplumsal bir dalga değildi. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz, deprem yıkıntısının fazla olması ve afetin kötü yönetilmesinden ortaya çıkan duygusal çöküntü, uzun bir süredir -aslında çoktan önlenmiş olması gerekirken- iç siyasette etkili bir propaganda malzemesi olmaya devam eden hain terör örgütlerinin içeride ve sınır boylarındaki vahşi eylemlerinin sürüyor olması, toplumsal bir refleks olarak hamasete dayalı bir milliyetçilik popülizmine yol açtı. Her canlı varlık gibi, toplum da kendi varlığına yönelik bir tehdit-gerçek ya da algısal olması fark etmez- olduğuna inandığı zaman bir güvenlik hissine kapılır, en yakın ve güçlü gördüğü otoritenin altına sığınma refleksi gösterir. Seçim bittikten sonra, nispeten güvenlik ile ilgili konular, söylemler, simgeler, vaatler,  iddialar, suçlamalar gibi algı yönetimi malzemeleri başka bir seçime kadar rafa kaldırılır. Bu bağlamda, seçimlerde milliyetçi düşünce anahtar rol oynamadı-zaten böyle rol oynayacak bir milliyetçi düşünce de mevcut değil- milliyetçilik duyguları çok etkili bir şekilde seçim malzemesi oldu. Gerçekte, Türklük sorunu olan siyasal ümmetçi kesimlere yeni bir seçim kazandırma ortamı sağladı.

AKP’nin yeniden iktidar olması Türk milliyetçiliği açısından ne anlam taşıyor? Ne gibi sonuçlar doğurabilir? Neden?

EROĞLU: Aslında, AKP’nin yeniden iktidar olması Türk milliyetçiliği açısından bir sorun değil. Gerçek sorun, AKP’nin yeniden iktidar olmasını sağlayan ve önünü açan siyasi iklim ve ülke şartlarıdır. AKP’nin doğuşunu hatırlayalım: 28 Şubatçı yaklaşımlar ve durup dururken sorun olmayan konuların sanki sorunmuş gibi gösterilmesi ve bir fiili durum yaratılması sonucunda, özellikle Orta Anadolu, Karadeniz ve Güneydoğu bölgesinde yaşayan insanlarımızın yaşam tarzları ve inanç dünyasıyla ilgili algı ve duyarlılıkları şiddetli bir şekilde kışkırtılmıştı. Hiçbir sosyal olay, kendi başına bir oluşum olmayıp mutlaka değişik görünümlerde çok sayıda öncül olayların daha sonraki sonuçlarıdır. Bu anlamda, 28 Şubat kışkırtmalarının, sömürgeci ve küresel güçlerin önceki dönemlerdeki ‘yeşil kuşak’ projesiyle ilintili olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, 1980’li yılların başında başlayan yeşil kuşak projesi, önceleri Sovyetler Birliği çevresindeki müslüman toplumları kapsıyordu. Müslüman toplumların daha muhafazakar hâle gelmesiyle komünizmin yayılmasına bir inanç duvarları oluşturulmak istenmişti.  Dünyanın sömürgeci ülke yönetimleri, bu projenin yürütülmesinde kendi çıkarları bakımından etkili ve başarılı sonuçlar aldılar. Sovyetler yıkılmış olmasına rağmen bu projenin  -söz gelimi Büyük Ortadoğu Projesi gibi- yeni türevlerini, bütün müslüman toplumlar için genelleyerek üretmiş olmalılar. Müslüman ülkelerdeki siyasal islamcı geleneklerden bu projelere de epeyce talipli çıktı. Müslüman ülkeler, çok önemli ekonomik coğrafyaya ve enerji kaynaklarına sahipler, ayrıca enerji ve ticaret yolları üzerinde bulunmaktalar. Bu ülkelerin yönetici ve siyasetçileri çoğunlukla çok hırslı kişiler iken halkın önemli bir kısmında eğitim düzeyinin düşüklüğü ve yoksulluktan dolayı yoğun hayal kırıklığı var. ‘Yerlilik ve millîlik’ üzerinden propagandaların kitleleri belirli yönlere yönlendirmede çok etkili olduğu görülmektedir.

Burada kritik bir soru akla geliyor. Neden, küreselleşme süreciyle birlikte müslüman ülkelerde sisyasal islamcı anlayışlar ve siyasetler de büyük bir artış oldu? Neden, ülkemizde de siyasal islamcı partiye takviye olarak giderek muhafazakarlaşan siyasal milliyetçilik eklemlendi? Sömürgeci Batılı ülkeler, bugünkü toplumsal refah ve bütünlüklerini, büyük ölçüde laiklik ilkesine bağlı olmasına karşılık, müslüman ülkeleri daha fazla istikrarsızlaştırmak için dini cemaat ve tarikatlara destek vererek siyasal islamcılığı her yerde pompalıyor gibi görünüyor. Bu yüzden, AKP iktidarı birçok karşı devrimci grup ile yerlilik ve millîlik konusunda hayal kırıklığı yaşayan seçmenlerin ortak tepki siyasetini temsil ediyor. Bilindiği gibi, Cumhuriyet ve Türk kimliği karşıtı cemaat ve tarikatlar, aslında birbirlerinden nefret ederler. Ama, siyasetteki çıkar birlikleri ve bilinçaltı güçlerinin dışa vurumunda bu partiyi bir sığınak gibi kullanıyorlar. Bütün bu Batılı beklentilerin ve projelerin sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesi için direnen milliyetçilik hareketinin de -özellikle Türkiye’de – bölük pörçük parçalanması ve eski görkemli hâlinin tasfiye edilmesi gerekiyordu. Ne yazık ki, bu da gerçekleşti. Demem o ki, milliyetçilik kendi kök paradigmaları ve temel referansları çerçevesinde kendine yeniden bir doğuş gerçekleştirmediği sürece hangi pragmatist ve popülist parti iktidar olursa olsun sonuç pek farklı olmayacaktır.

Önümüzdeki yıllarda siyasetin şekillenmesinde milliyetçilik nasıl bir rol oynayacak?

EROĞLU: Günümüzde iktidarı besleyen ve iktidar siyasetini şekillendiren ve bu anlamda seçmenden destek gören iki akım dikkat çekiyor. Bunlar, siyasal islamcı akım ile popülist milliyetçilik anlayışıdır. Siyasal islamcı iktidarın uyguladığı yanlış ve çarpık ekonomi politik ile demografi politikaları sonucunda Türk Milleti’nin ekonomik ve sosyal direnci azalmış ve nüfus yapısı bozulmaya başlamıştır. Popülist milliyetçilik anlayışı ne kadar olup bitenlere bir perdeleme rolü oynasa da sömürgeci bir anlayışla yürütülen yolsuzluk ve yoksulluk sarmalı bir süre daha artarak devam edeceğe benziyor. Bilerek ve kasıtlı olarak,  Türk Milleti’nin ortak mal varlığı olan kamu iktisadi teşekkülleri ile sanayileşmesinin öncülüğünü yapan çok sayıda kamu yatırımlarının, son derece karanlık ilişkiler ağı içinde özelleştirilmesi; akıl ve bilim dışı ekonomi politikalarıyla enflasyonun azdırılması, yabancı finans kuruluşlarına gösteriş yatırımları ve akıbeti belli olmayan dış borçların artırılması; yaygın işsizlik ve yoksulluğun artışı; Türk Milleti kıt kanaat geçinirken yönetici ve egemen sınıfların ‘saray yönetim alışkanlıkları’ kapsamında gösterişli ve lüks hayatlar yaşamaları; eğitim ve sağlık gibi sosyal alt yapı hizmetlerinin çöküşü; ülke imkanlarının ekonomik, sosyolojik ve demografik olarak kaldıramayacağı sayıda sığınmacıların ülkeyi sessizce işgal etmeleri gibi çok sayıdaki dengesizlik ve travmatik durumlar nedeniyle yönetim sistemi de iflas etmenin eşiğinde bulunuyor.

Genel sistem teorisine göre her sistemin kaldırabileceği belirli bir dengesizlik hali vardır. Hiçbir dengesizlik ve yanlışlık hâli, sürekli olarak sürdürülemez. Arıza yapan fiziki sistemlerin bozukluğu teknik bilgilerle onarılırsa; organik sistemlerin hastalığı tıbbi bilgilerle iyileştirilirse; dengeleri bozulan sosyo-ekonomik ve siyasal sistemin dengelerinin yeniden kurulması için ise özellikle temel bilimler destekli sosyal bilimler araştırmaları gerekir. Akla ve bilime aykırı kararlar ve uygulamaların, bir gün mutlaka sonu gelecektir. Şimdilerde hiç aranmayan ve talep edilmeyen akılcı düşünce ve bilimsel bilgilere dayalı modellere, yaklaşımlara ve projelere ileride ihtiyaç duyulacaktır. O zamanlar için kimin ve hangi kurum ya da kuruluşun bu tür taleplere cevap verecek araştırma ve incelemeleri varsa önümüzdeki yıllarda siyasetin şekillenmesinde onların katkısı olacağı beklenmelidir. Bu çalışmalar talep görmese bile milliyetçi insanlar Hak ve halk indinde ve tarih önünde kendi sorumluluklarını yerine getirmiş olmanın iç huzurunu yaşarlar.

Sonuç olarak, milliyetçiliğin bütün insan kaynağını sadece siyasetin çok yaman seyreden savaşı içinde cepheye sürmek gerekmiyor. Herkesin siyasetle uğraşması ve bulaşması gerekmiyor. Milliyetçiliğin bugün ihtiyacı olan en önemli meziyet, araştırmak, sorgulamak, bilmek, düşünmek ve çalışmaktır. Bir gün mutlaka, yanlışların neden olduğu yıkımlar çaresiz kitleler tarafından bile algılanacak ve anlaşılacak.

Türk Milliyetçilerinin, durmadan ve kararlılıkla Türk Milleti’nin sorunlarının çözümüne katkıda bulunacak olan nitelikli bilgiler üretmeleri gerekiyor. Bir de, uygun şartlara sahip olanlar ‘girişimcilik’ niteliklerini kullanmalıdırlar. Entelektüeli olmayan hareket, yoldan sapar; girişimcisi olmayan düşünce akımı yolda kalır.

İkbal Vurucu

Yazar:
İkbal Vurucu

Son Yazılar

TRÇ ittifakı Türkler için Stockholm sendromudur 

Şimdi gelelim “Türk devletinin nasıl bir dünya sistemi öngörüsü olması gerekir?” sorusunun cevabına. Gördüğünüz gibi… Devamını Oku

16.04.2026

Uygur ailelerinin ayrılığı

Dr. Henryk Szadziewski imzalı rapor, özellikle 2016-2017'den bu yana yoğunlaşan iletişim kopukluklarını ve Uygurların seyahat… Devamını Oku

14.04.2026

Siyasal tutumların katılaşması

Eğer, halkın çoğunluğu siyasal ve ideolojik katılımında, bir biçimde desteklemiş olduğu siyasal anlayışları, değişmezlik arz… Devamını Oku

07.04.2026

Yeni jeopolitik gelişmeler ışığında İran-Türkiye

Umalım ki yeni bir Şah veya batı yanlısı bir diktatör yerine demokrasi yönetiminde Musaddık benzeri… Devamını Oku

02.04.2026

Ege’ye dikkat!

Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan itibaren iki ülke arasındaki ilişkilerde istisna teşkil eden dostluk dönemlerini… Devamını Oku

25.03.2026

Taştaki söz, bozkırdaki ruh: Atalarımın izinde bir diriliş

Bu yolculuk benim için sıradan bir gezi değildi. Atalarımızın izini sürmek, onların bastığı topraklara basmak,… Devamını Oku

24.03.2026