Reklam arası veremeyenler sömürge oldu

Cumhuriyet’i silip “yüz yıllık reklam arası”nı kapatmak isteyenlere ek, bir de “150 yıllık reklam arasını kapatalım.” diyenler çıktı. Reklam arası vermeseydik, biz de "Bize bunu kim yaptı?", "Kahrolası düşman!" edebiyatı yapsaydık, diğerleri gibi sömürge olurduk.


Kavramlar kaybolunca sebep-sonuç düşüncesi kayboluyor. Sebep-sonuç kaybolunca niçin sorusu kayboluyor; merak ve araştırma kayboluyor. Sebep aramak yerine fail aramaya başlıyoruz. Kavramlar bütün bunları bir arada tutan şiraze gibi…
Saatler süren, ne olacak bu memleketin hâli konulu toplantıları seyrediyor, sohbetleri dinliyor, yayınları okuyorum. Baştan sona, ABD’nin kötülükleri, NATO’nun düşmanlıkları, İngiliz oyunları, Yahudi planları anlatılıyor; sonra dağılıyorlar. Herkes evine gidiyor; bir dahaki sefere kadar… Yapılacak bir şey yok. İyi ki yok. Ya bu kafalar eylem kararı almaya kalksaydı ne olurdu hâlimiz!

İllüminati bizi çipliyor

Bilimden siyasete, oradan ekonomiye, hatta meteorolojiye her yerde düşmanlar bize oyun oynuyor. Sonra da düşmanlar için; o zaten Yahudi, o zaten pozitivist, o zaten Kemalist falan diyoruz. Böylece bütün problemler çözülüyor, gözümüzde dünya aydınlanıyor ve rahat ediyoruz. Yahudi Rockefeller’in bizi bir asırdır nasıl idare ettiğini okumadınız mı? Veya Yahudi Darwin’in yaptıklarını… İkisi de Hristiyan ama olsun, o kadar ince eleyip sık dokuyamayız. Biz Dawah adamıyız, dediğim doğru mu diye şüphelenmeye vaktimiz yoktur.

Niçin diye sormanın yerine fail aramaya başlayınca çözümü bulmak da kolaylaşıyor. Kendimizi değil, o saydığımız düşmanları, kötüleri, sabah kalktıklarında güne, “Türkleri nasıl oyuna getiririz?” diye başlayan düşmanlarımızı ıslah etmeliyiz. Pek sevdiğim bir hükümdür: İnsanın kendisini değiştirmesi, başkalarını değiştirmesinden daha kolaydır. Ama bizim bir hatamız yok ki ıslah olalım. Başımıza ne geldiyse düşmanlardan geliyor. Onlar da çok kuvvetli. Her şeyi idare ediyorlar. Üstelik çoğu gizli. Açıkta olsa belki yakalayıp döveriz ama… Mesela Korona diye bir virüs salgını var oyununu bize oynayıp sonra da aşıyla bizi çipleyen, anten hâline getiren İllüminati… Siz hiç sokakta bir İllüminati’ye rastladınız mı? Rastlayamazsınız, gizlidir onlar. Üç harfliler gibidirler ve çok çok güçlüdürler. O halde bizim yapacağımız bir şey yok. Vah vah deyip evlerimize gidelim.

Tekrar olacak galiba, bu gerçeği, tarihçi Bernard Lewis, pek güzel yakalamış; mealen şöyle söyler: Batı karşısında yenilgilerinden sonra bütün Müslüman ülkeler, “Bunu bize kim yaptı?” diye sordu. Türkler hâriç. Onlar, “Biz neyi yanlış yaptık; ne yapmalıyız?” diye sordu. İşte bu sorudur ki, bu sebep-sonuç fikri, bu soyut kavram düşüncesidir ki, 17. asırda Batıyla rekabet edemez hâle gelen devlete, iki küsur asır daha hayat öpücüğü sağladı. Osmanlı Devleti için, aslında iki devlettir; 17. asırdan öncesi ve sonrası, diyen tarihçiler bile var. Maalesef bu soru, 19. asra kadar büyük çapta, sadece askerlik alanında soruldu ve o alanla sınırlı kaldı. Ekonomiye, hukuka uzanamadı.

Eski ise doğrudur

Duke Üniversitesi Ekonomi Bölümü’ndeki ünlü bilim adamımız, Timur Kuran hoca, Yollar Ayrılırken: Ortadoğu’nun Geri Kalma Sürecinde İslam Hukukunun Rolü (The Long Divergence: How Islamic Law Held Back the Middle East, 2010) kitabında tam da buna işaret ediyor. (Yapı Kredi Yayınları, Siyasî İslamcılar fazla kızmasın diye başlıktaki ifadeyi yumuşatmış; aslı, “İslam Hukuku, Orta Doğu’yu nasıl geri bıraktı” şeklinde.) O tarihlerde Orta Doğu biz demek. Kuran Hoca, şöyle söylüyor, “On altıncı asrın [Osmanlı]tüccarı, iki asır sonra, reformlardan önce dirilseydi, hâlen geçerli sözleşme, borçlanma muamelelerinin ve yatırım araçlarının kendisine bu kadar tanıdık gelmesine şaşardı.”

Askerlik dışında da bir şeyler yanlış gidiyor fikrine ancak 19. asırda eriştik. Ama eriştik. Fakat artık Batı ile aramız çok açılmıştı. Biz yine de direnebildik. Dünya üzerindeki diğer Müslüman ülkeler bunu beceremedi. Müslüman olmayanlar da. Hindistan, Çin… Hepsi sömürge oldu. Müslüman dünyasında bir tek biz egemenliğimizi koruyabildik. İmparatorluğumuzun tamamını ve vatanımızın yarısı olan Rumeli’yi kaybetmemize rağmen bitmedik. Bu başarıyı bir de Japonya gösterdi. O da bizim tuttuğumuz yolla, ben ne yapmalıyım diye sorup, cevabı reformlarda bulup uygulayarak istiklalini koruyabildi. Bir de bizim gibi eski dünyanın ortasında değil, ucunda yer almasıyla; bir seferinde de emperyalist donanmayı darmadağın eden kutsal rüzgâr, kamikaze ile…
Cumhuriyet’i silip “yüz yıllık reklam arası”nı kapatmak isteyenlere ek, bir de “150 yıllık reklam arasını kapatalım.” diyenler, ne kadar hayret vericidir! Neyi yanlış yapıyoruz, ne yapmalıyız diye sormayıp; sebep-sonuç ilişkisine odaklanmayıp, kahrolası düşmanlar edebiyatı yapsaydık, diğerleri gibi “Bize bunu kim yaptı?”ya takılıp kalsaydık bizim sonumuz da Arap ülkeleri gibi, Hindistan gibi olurdu.
– – – – –
Not: Yazımın başında “Kavramlar bütün bunları bir arada tutan şiraze gibi…” demişim. Bilenlerden özür dileyerek “şiraze” kelimesini açıklayayım. Gerçi “şirazeden çıktı”, “şirazesi çıktı” şeklinde hâlâ kullanılıyor (mu?). Şiraze, dikiş ciltli kitapların formalarının dikildiği ve formaları bir arada tutan kumaş şerittir. Kitabı kapatıp sırtına üstten veya alttan bakarsanız, genellikle iki renkli bir parça görürsünüz. İşte bu şirazenin ucudur. Formalar şirazeden çıkarsa kitap darmadağın olur. Kavramların yokluğunun düşünceyi dağıtması gibi.

Yazar

İskender Öksüz

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.