Türkçe Hakkında – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Vefatının 7. Yılında Prof. Dr. Turan Yazgan Anılıyor   • Halil Açıkgöz vefat etti

Türkçe Hakkında

Osmanlı dönemindeki bütün eserler ağdalı bir dille yazılmamıştır. Sade dille yazılmış eserler de vardır ve bu tür eserler daha çoktur. Bugünkü Türkiye Türkçesi, Oğuz Türkleri ağzına dayanan ve ilk yazılı ürünlerini 13. yüzyılda gördüğümüz Batı Türkçesinin son dönemidir. 

30 Kasım 2019
Ahmet Bican Ercilasun
Kanuni de, Baki de, Nabi de, Nedim de günlük konuşmalarında mesela “şems tulû etdi” demiyorlardı; bizim gibi “güneş doğdu” diyorlardı. Belki 17. yüzyıla dek “doğdı”, 17. yüzyıldan sonra “doğdu”. 17. yüzıya dek “başum”, 17. yüzyıldan sonra “başım”.
Kanuni de, Baki de, Nabi de, Nedim de günlük konuşmalarında mesela “şems tulû etdi” demiyorlardı; bizim gibi “güneş doğdu” diyorlardı. Belki 17. yüzyıla dek “doğdı”, 17. yüzyıldan sonra “doğdu”. 17. yüzıya dek “başum”, 17. yüzyıldan sonra “başım”.

Türkçe ve Türk dili kelimeleri Türkiye’de dar ve geniş olmak üzere iki anlamda kullanılır. Dar anlamda Türkçe, Türkiye’de ve çevresinde kullanılan dildir. Geniş anlamda Türkçe bütün Türk Dünyası’nda kullanılan dili ifade eder. Dar anlam için akademik çevrelerde Türkiye Türkçesi terimini de kullanırız.

Bu yazıda ben Bugünkü Türkiye Türkçesinden söz edeceğim.

Bugünkü Türkiye Türkçesi, Oğuz Türkleri ağzına dayanan ve ilk yazılı ürünlerini 13. yüzyılda gördüğümüz Batı Türkçesinin son dönemidir. 

13.yüzyıldan bugüne uzanan Batı Türkçesi, Anadolu Selçuklularının son dönemlerini, Beylikler dönemini, Osmanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar ve Kaçar hanedanları dönemlerini içine alır. Bugün de Türkiye, Kuzey ve Güney Azerbaycan, Türkmenistan, Gagavuz Yeri, Balkanlar, Irak ve Suriye topraklarında kullanılmaya devam eder. Bu ülkelerden dünyanın çeşitli yerlerine göçmüş bulunanlar da yine Batı Türkçesini kullanırlar.

Bugünkü Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesinin devamıdır. Beylikler dönemiyle Osmanlıların ilk dönemlerinde daha sade olan Batı Türkçesi yazı dili, 16-18. yüzyıllarda, özellikle sanat amacıyla yazılmış eserlerde konuşma dilinden bir hayli uzaklaşmış ve ağdalı bir dil hâline gelmiştir. Ancak Osmanlı dönemindeki bütün eserler ağdalı bir dille yazılmamıştır. Sade dille yazılmış eserler de vardır ve bu tür eserler daha çoktur. Lise edebiyat derslerinde çoğunlukla, divan şairlerinin sanat amacıyla yazılmış eserleri yer aldığı için insanlarımızda Osmanlı Türkleri de böyle konuşuyormuş gibi yanlış bir algı oluşmuştur. Kanuni de, Baki de, Nabi de, Nedim de günlük konuşmalarında mesela “şems tulû etdi” demiyorlardı; bizim gibi “güneş doğdu” diyorlardı. Belki 17. yüzyıla dek “doğdı”, 17. yüzyıldan sonra “doğdu”. 17. yüzıya dek “başum”, 17. yüzyıldan sonra “başım”.

Bugünkü Türk yazı dili İstanbul ağzına dayanır. “Niçin şu veya bu şehir değil de İstanbul?” gibi sorularla sık sık karşılaşıyorum. Düşünenler için bu sorunun cevabı çok basittir. “Devletin merkezi İstanbul idi de onun için.” Sadece siyasi veya sadece iktisadi merkez değil kültür merkezi de İstanbul’du. Bunun tabii sonucu olarak da İstanbul halkının konuştuğu dil (İstanbul ağzı), yazı diline esas oldu. Söz gelişi Anadolu birliğini Ramazanoğulları sağlasaydı yazı dili Adana ağzına, Menteşeoğulları sağlasaydı yazı dili Muğla ağzına dayanmış olacaktı. Birliği Osmanoğulları sağladığı için, onların da merkezi 1453’ten itibaren İstanbul olduğu için yazı dili / edebî dil de İstanbul ağzına dayandı. Bu iş herhangi bir zorlamayla değil tabii bir şekilde oldu.

Yazı dili, ağızların üstündedir ve birleştiricidir. “Hayır Malatya, Çorum, Kütahya, Antalya… ağzı yazı dili olsun.” dersek ayrıştırıcı oluruz. Üstelik ciddi bir karmaşa da yaratırız.

Sıkça sorulan sorulardan biri de “İstanbullu mu kaldı?” sorusudur. Evet, birkaç nesilden beri İstanbul’da oturanların oranı bugün çok azalmıştır, muhtemelen % 10’un altındadır. Burada dikkatlerden kaçan şudur: Yazı dilimiz, bugünkü İstanbulluların ağzına dayanmıyor. Çünkü yazı dilimiz bugün teşekkül etmiyor. Batı Türk yazı dili, başlangıçta Orta Anadolu özellikle Konya ve Kırşehir, daha sonra Kütahya, Bursa, Edirne gibi merkezlerde oluştu; İstanbul’da gelişmesine devam etti. Başlangıçta “doğdı, başum” gibi küçük ünlü uyumuna uymayan biçimler kullanılırken 17. yüzyılda İstanbul konuşma dilinde küçük ünlü uyumu oluşmaya başladı ve 18. yüzyılda süreç tamamlandı. Yani İstanbul ağzı son biçimini aldı. İşte bugünkü Türk yazı dili 18. yüzyıldaki bu son biçime dayanıyor.

“Son biçim” terimine de elbette itiraz edilebilir. Çünkü dil durağan değil, canlı bir varlıktır. Dilin tanımında mecazi olarak kullanılan “canlı” kelimesi, dilin devamlı değişme hâlinde olduğunu gösterir. Dil bugün de değişmektedir. Ancak İstanbul Türkçesinde küçük ünlü uyumunun oluşması, damak n’si (nazal n) ile sızıcı (hırıltılı) h’nin ortadan kalkması gibi -yeni bir dönem başlatacak- köklü değişmeler yoktur. Değişmeler daha çok kelime seviyesindedir. Bugün artık mevcut olmayan eski kavramlarla / nesnelerle ilgili kelimeler unutulmakta, eski dönemlerde bulunmayan yeni kavramlar / nesneler için yeni kelimeler dile girmektedir. Bu gibi değişmeler de yazı dilinin değişmesi anlamına gelmez. Yani yazı dilimiz hâlâ, bir vakitler İstanbul’da yaşayan insanların ve bugün de birçok aydının konuştuğu ağza dayanmaktadır. İstanbul ağzının güzel örneklerini duymak isteyenler 1950’lerin Türk filmlerini seyredebilirler.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları