Yükleniyor...
Bazı filmler dönemini, bazı filmler insanı anlatır. Ve bazı filmler vardır ki yıllar geçtikçe değişmezler, aksine büyürler. Çünkü sen değişirsin. Hayata, işe, başarıya, yalnızlığa bakışın değişir.
The Devil Wears Prada filmi de ilk izlediğinde hissettirdiği sadece şık kıyafetler, sert bakışlar ve moda dünyasının büyüsünü gördüğün bir hikâye. Yıllar sonra ise yeniden izlediğinde izleyene bambaşka bir yerden çarpar. Özellikle bugün, herkesin görünür olmaya çalıştığı, sürekli “başarılı” görünmek zorunda hissettiği bir çağda, Türkiye’de Şeytan Marka Giyer adıyla gösterilmiş olan The Devil Wears Prada, artık bir moda filmi gibi değil, modern dünyanın psikolojik bir portresi gibi duruyor.
Çünkü artık hepimiz biraz yorgunuz. Bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. Daha iyi görünmeye, daha başarılı olmaya, daha üretken olmaya… Ve bunu yaparken çoğu zaman neye dönüştüğümüzü fark etmiyoruz. İşte bu yüzden The Devil Wears Prada ve yıllar sonra gelen devam filmi The Devil Wears Prada 2 üzerine konuşunca aslında sadece iki filmden bahsetmiyoruz. Bir dönemin değişiminden, kadınların güçle kurduğu ilişkiden, kariyer uğruna insanın kendinden neleri kaybettiğinden bahsediyoruz.
Çünkü ilk film bize “yükselmenin” hikâyesini anlatıyordu. İkinci film ise zirvede kalmanın ne kadar korkunç bir yalnızlık olduğunu gösteriyor. Ve bence ikinci film tam da bu yüzden bu kadar etkili oldu.
İlk filmde Andy’nin gözünden Miranda’ya bakıyorduk. İkinci filmde ise artık Miranda’nın gözlerinden dünyaya bakıyoruz. Bu çok büyük fark.
The Devil Wears Prada bugün hâlâ kült sayılıyorsa bunun sebebi sadece moda dünyası değil. Film, insanların kariyer uğruna nasıl değiştiğini çok gerçek anlattı. Andy’nin hikâyesi aslında birçok insanın hikâyesiydi. Büyük hayalleri olan bir genç kadının sisteme girip zamanla o sisteme dönüşmesi.
Ve bu hikâye bugün eskisinden daha gerçek. Çünkü artık sadece moda sektörü değil, herkes bir “kişisel marka” olmak zorunda hissediyor. Sosyal medya çağında insanlar yalnızca çalışmıyor, kendilerini sürekli sergiliyor. Başarı artık sadece başarılı olmak değil, başarılı görünmek zorunda da olmak demek. İnsanlar tükendiklerini bile estetik bir şekilde paylaşmaya başladı.
İlk film çıktığında mesele iş dünyasının acımasızlığıydı. Bugün ise mesele, sistemin artık hayatın tamamına yayılmış olması.
Filmin en büyük başarısı, Miranda Priestly’yi kötü kadın olarak yazmamasıydı. Çünkü Miranda kötü değil. Miranda yorulmuş biri. Sürekli güçlü görünmek zorunda kalan biri. Herkesin korktuğu ama kimsenin gerçekten tanımadığı biri.
Aslında Miranda’nın trajedisi tam burada başlıyor. Çünkü insanlar güçlü kadınları genellikle insan olarak görmüyor. Güçlü oldukları anda duygularını kaybetmiş gibi davranılıyor. Oysa film bize şunu söylüyor. Güçlü görünen insanların da kırıldığı yerler vardır. Sadece bunu kimseye gösteremezler.
Meryl Streep bu karakteri canlandırırken oyunculuk dersi vermedi resmen karakterin ruhunu taşıdı. Özellikle sessizliği kullanışı inanılmazdı. Çoğu oyuncu gücü bağırarak oynar. Miranda ise bir bakışla insanı küçültebiliyordu.
Ama o sessizlikte başka bir şey daha vardı: tükenmişlik. Miranda’nın bakışlarında hep şu hissediliyordu: “Bu noktaya gelmek için çok şey kaybettim.”
Ve o unutulmaz sahne…
“You think this has nothing to do with you.” (“Bunun seninle hiçbir ilgisi olmadığını sanıyorsun.”)
O sahne sadece modayı anlatmıyor. Gücün görünmez etkisini de anlatıyor. İnsanların seçim yaptığını sanırken aslında sistemin içinde nasıl yönlendirildiğini anlatıyor. İlk filmi yıllar sonra tekrar izlediğinizde fark ediyorsunuz ki mesele kıyafet değil; kontrol.
Bugün o sahne daha da güçlü çalışıyor, çünkü artık algoritmalar çağındayız. İnsanlar neyi seveceğine, neyi izleyeceğine, neyi giyeceğine, hatta neye öfkeleneceğine bile çoğu zaman kendileri karar vermiyor. Trendler artık doğal oluşmuyor, üretiliyor. Ve insanlar birey olduklarını düşünürken aslında aynı sistemin içinde birbirine benzemeye başlıyor.
Miranda’nın yıllar önce anlattığı şey tam olarak buydu. Moda sadece kıyafet değildi. Kültürü yöneten görünmez güçtü.
Anne Hathaway, Andy karakterine kırılganlık kattı. Andy hırslıydı ama aynı zamanda suçluluk duyan biriydi. Bu yüzden gerçek hissettirdi. Tam olarak ne olmak istediğini bilmeyen ama kaybetmekten korkan insanlar gibi. Çünkü modern dünyada insanların en büyük korkusu başarısızlık değil artık. Görünmez olmak.
Emily Blunt ise ilk filmde sandığımızdan çok daha önemli bir karaktermiş aslında. İlk izlediğinizde Emily sadece sert ve sinir bozucu geliyor. Ama büyüdükçe onu anlıyorsunuz. Çünkü Emily sistemin içindeki hayatta kalma refleksi. Sürekli daha iyi olmak zorunda hisseden insanların hâli.
Ve bugün milyonlarca insan Emily gibi yaşıyor. Dinlenirken bile suçluluk hissediyorlar. Mesajlara geç cevap verince geriliyorlar. Bir gün geri kalırlarsa unutulacaklarını düşünüyorlar.
Çünkü modern dünya insanlara sürekli şunu fısıldıyor: “Durursan düşersin.”
Ve tabii ki Nigel…
Stanley Tucci filmdeki en kırık ama en zarif karakterdi.
“Let me know when your whole life goes up in smoke. Means it’s time for a promotion.”(“Hayatın tamamen kül olduğunda haber ver. Bu terfi zamanının geldiği anlamına gelir.”)
Bu replik yıllar geçtikçe daha ağır geliyor. Çünkü artık herkes biraz tükenmiş durumda. Modern iş hayatı insanın ruhunu yavaş yavaş tüketirken bunu başarı gibi pazarlıyor. Ve belki de çağımızın en büyük problemi bu. İnsanlar mutsuz ama “başarılı.” Yorgun ama “verimli.” Yalnız ama “güçlü” görünüyor.
Nigel karakteri bunun en trajik örneğiydi. Çünkü o sistemin içinde yıllarca emek vermiş ama hiçbir zaman gerçekten merkeze alınmamış biriydi. Miranda için vazgeçilebilir biri olduğunu öğrendiği an film aslında çok sert bir şey söylüyordu. Sistem seni ne kadar kullanırsa kullansın, günü geldiğinde seni gözünü kırpmadan değiştirebilir. Bu yüzden Nigel’ın hayal kırıklığı sadece kariyerle ilgili değildi. Aidiyetle ilgiliydi. Bir yere yıllarını verip aslında oraya hiç ait olmadığını fark etmek kadar ağır şeylerden biri yoktur.
Filmin gerçek hikâyeden esinlenmesi de onu güçlü yapan detaylardan biri.
The Devil Wears Prada yazarı Lauren Weisberger bir dönem Anna Wintour’un asistanı olarak çalıştı. Miranda Priestly karakterinin ilhamı büyük ölçüde Anna Wintour’dı. Ve bu çok hissediliyor.
Peki Anna Wintour kimdi?
Anna Wintour sadece moda dünyasının önemli bir editörü değildi, modern moda kültürünü şekillendiren en güçlü insanlardan biriydi. Yıllarca Vogue dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı ve modayı yalnızca kıyafet üzerinden değil, güç, statü ve kültürel etki üzerinden yeniden tanımladı. Kısa kesilmiş bob saçları, koyu güneş gözlükleri ve mesafeli tavırlarıyla neredeyse yaşayan bir sembole dönüştü.
Ama Anna Wintour’u asıl önemli yapan şey tarzı değil, yarattığı sistemdi. Kimin yükseleceğine, hangi tasarımcının parlayacağına, hangi yüzün “ikon” sayılacağına yıllarca o karar verdi. Moda dünyasında birçok insan için onun onayı kariyerin kaderini belirleyen bir şeye dönüştü. Bu yüzden insanlar Anna Wintour’dan sadece saygıyla değil, biraz korkuyla da bahsediyordu.
Miranda Priestly karakteri de tam olarak bu duygudan doğdu. Çünkü Miranda’nın gücü bağırmasından değil, insanların onun yanında hata yapmaktan korkmasından geliyordu. Anna Wintour hakkında anlatılan hikâyelerde de hep aynı detay vardı, sessizliği. Odaya girdiğinde herkesin kendini düzeltmesi. Küçük bir bakışının bile insanları germesi. Film bu atmosferi inanılmaz gerçek yansıttı.
Ama yıllar geçtikçe Anna Wintour’a bakış da değişti. Eskiden insanlar onu sadece “soğuk ve ulaşılmaz moda kraliçesi” gibi görüyordu. Bugün ise birçok insan onun bulunduğu yere gelebilmek için nasıl bir sertlik geliştirmek zorunda kaldığını daha iyi anlıyor. Çünkü özellikle erkek egemen güç alanlarında kadınların “yumuşak” kalmasına çoğu zaman izin verilmiyor. Güçlü kadınlar çoğu zaman duygularını saklamayı öğrenmek zorunda bırakılıyor.
İşte bu yüzden Miranda Priestly karakteri yıllar içinde daha trajik görünmeye başladı. Çünkü artık insanlar onun kibirinden çok yalnızlığını fark ediyor.
Moda dünyasının o soğukluğu, mesafesi, sürekli mükemmel görünme baskısı… Hepsi gerçek. Ama film zekice bir şey yaptı. Anna Wintour’dan ilham alan karakteri karikatüre çevirmedi. Onu insan yaptı.
Özellikle ilk filmde Miranda’nın boşanma haberini duyduğumuz sahne çok önemlidir. Çünkü ilk kez “yenilmez” sandığımız kadının kırıldığını görüyoruz. Ve o an film başka bir yere geçiyor. Çünkü anlıyoruz ki başarı bazen insanın hayatındaki boşlukları görünmez yapmıyor, sadece daha şık gösteriyor.
Aslında film boyunca anlatılan şey şu: Güçlü kadınlar çoğu zaman güçlü olmak zorunda bırakılmış kadınlardır.
Asıl mesele ikinci film.
The Devil Wears Prada nostaljiyle yaşayan bir yapım olabilirdi. İnsanlar sadece eski karakterleri görmek için bile sinemaya giderdi zaten. Ama devam hikâyesi bunu yapmadı. Eski hikâyeyi tekrar etmek yerine zamanı merkeze aldı. Ve bence ikinci filmin asıl başarısı buydu. Geçen yılları hissettirmesi.
İlk filmde moda dünyası güçlüydü. İkinci filmde ise dünya değişmiş. Artık dergiler eskisi kadar etkili değil. Dijital medya her şeyi yutmuş durumda. İnsanlar moda okumuyor, kaydırıyor. Trendler yaşamıyor, tüketiliyor.
Bugün hiçbir şeyin ömrü uzun değil. Bir haber birkaç saat sonra eskiyor. Bir insan birkaç gün görünmez olunca unutuluyor. Bir başarı birkaç dakika konuşulup geçiliyor. Ve Miranda Priestly ilk kez çağın gerisinde kalma korkusuyla yüzleşiyor. Bu çok önemli bir detay çünkü ilk filmde Miranda’nın korkusu başarısızlık değildi. Kontrolü kaybetmekti. İkinci filmde ise artık hiç kontrol edemediği bir dünya var.
Ve modern çağın en büyük korkusu tam olarak bu, eskimek.
Film tam burada sertleşiyor. Çünkü ilk kez Miranda’nın kontrolü kaybettiğini görüyoruz. Özellikle yeni medya patronlarıyla olan sahnelerde Miranda’nın o eski korkutucu etkisinin azaldığını hissediyorsun. İlk filmde odaya girdiğinde herkes susuyordu. İkinci filmde insanlar artık telefonlarına bakmaya devam ediyor. Bu küçücük detay aslında zamanın değişimini anlatıyor. Eskiden insanlar otoriteden korkuyordu. Şimdi dikkat süresi diye bir şey kalmadı. Güç bile insanların ekran süresi kadar etkili artık.
İşte film tam burada acımasızlaşıyor. Çünkü hiçbir güç sonsuz değil.
Ve belki de ikinci film bu yüzden ilk filmden daha hüzünlü hissettiriyor. Çünkü gençlikte insanlar yükselmeyi izlemek ister. Büyüdüğünde ise düşmenin sesini daha iyi duyarsın.
İkinci filmin en iyi yaptığı şeylerden biri Andy karakterini geri getirme biçimi olmuş. Andy artık genç ve toy biri değil. Başarılı bir gazeteci. Daha kontrollü. Daha sert. Ve en önemlisi artık Miranda’yı anlayabiliyor.
Filmin bazı anlarında Andy’ye bakıp şunu hissediyorsun: “Bir zamanlar kaçtığı şeye dönüşmüş.” Bu çok gerçek bir detaydı. Hayatta bazen en çok eleştirdiğimiz insanlara benziyoruz. Çünkü sistem seni ya kırıyor ya da dönüştürüyor. Ve insan büyüdükçe şunu fark ediyor. Bazı insanlar kötü oldukları için sert değildir. Hayatta kalabilmek için sertleşmişlerdir.
Filmde Andy ile Miranda’nın karşılıklı konuştuğu o uzun ofis sahnesi ikinci filmin en güçlü anlarından biriydi bence.
“You taught me how to survive.”(“Bana hayatta kalmayı sen öğrettin.”
“No, Andy. I taught you how to stop apologizing.”(“Hayır Andy. Sana özür dilemeyi bırakmayı öğrettim.”)
Bu diyalog aslında iki filmi de özetliyor. Kadınların sürekli özür dileyerek yaşadığı bir dünyada Miranda özür dilemeyi reddeden bir karakterdi. İnsanlar onu bu yüzden korkutucu buldu. Çünkü toplum hâlâ güçlü erkekleri “lider”, güçlü kadınları ise “zor” olarak tanımlamaya daha yatkın. Ve film bu ikiyüzlülüğü yıllar önce görmüştü.
İkinci filmde asıl sürpriz ise Emily karakterinin dönüşümüydü. Emily Blunt resmen filmi taşıyan isimlerden biri olmuş. Emily artık Miranda’nın yardımcısı değil. Güç sahibi biri. Ve ironik olan şu, artık insanlar ondan korkuyor. Film burada çok zekice davranıyor. Çünkü güç el değiştiriyor ama sistem değişmiyor.
Emily’nin Miranda’ya baktığı sahnelerde hem hayranlık hem öfke var. Bir öğrencinin hocasını geçmeye çalışması gibi. Ve bazı anlarda Emily’nin gençliğinde Miranda’ya benzediğini fark ediyorsun. Belki de ikinci filmin en acı tarafı buydu. Herkes bir gün kendi Miranda’sına dönüşüyor.
Bu sadece iş hayatıyla ilgili değil aslında. İnsan zamanla kendini koruyabilmek için katmanlar oluşturuyor. İlk başta o sertliği eleştiriyorsun. Sonra bir gün aynı savunma mekanizmasını sen kullanmaya başlıyorsun.
Ve en korkutucu an şu oluyor. Artık neden değiştiğini bile tam hatırlamıyorsun.
Film aynı zamanda modern dünyanın sahte hızını da eleştiriyor. Özellikle yapay zekâ, dijital içerik ve “viral olma” kültürü üzerinden çok sert göndermeler vardı.
Moda artık sanat değil, veri gibi gösteriliyor. Ve Miranda buna direnen son insanlardan biri gibi duruyor. Bu yüzden ikinci film aslında moda filmi olmaktan çıkıp “eski dünyanın çöküşü” hikâyesine dönüşüyor.
Çünkü bugün dünya çok hızlı ama çok sığ ilerliyor. İnsanlar artık bir şeyleri gerçekten deneyimlemek yerine tüketiyor. Filmler izlenmiyor, içerik olarak tüketiliyor. Müzik dinlenmiyor, arka plan sesi oluyor. İnsanlar birbirini tanımıyor, profillerini inceliyor.
Ve bütün bu hızın içinde herkesin ortak korkusu aynı: Unutulmak.
Miranda’nın korkusu da buydu aslında. Yaş almak değil. Gereksiz hâle gelmek. Çünkü modern dünya yaşlanmayı affetmiyor. Sürekli yeniyi kutsuyor. Ve insanlar bir noktadan sonra başarılı olmaktan çok “gündemde kalmaya” çalışıyor.
Özellikle final sahnesi çok etkileyiciydi.
Miranda’nın Runway ofisinde yalnız kaldığı an… Telefonlar susmuş. Herkes gitmiş. Kamera yavaşça uzaklaşıyor.
İlk filmde o ofis gücün merkeziydi. İkinci filmde ise dev bir yalnızlık odası gibi. Ve o sahne aslında modern dünyanın özeti.
İnsanlar zirveye çıkmak için hayatlarını veriyor. Ama zirvede çoğu zaman alkıştan çok sessizlik oluyor.
Miranda’nın şu sözü filmin ruhunu özetliyor:
“People don’t fear perfection anymore. They fear being forgotten.”( “İnsanlar artık mükemmellikten korkmuyor. Unutulmaktan korkuyorlar.”)
Bu replik sadece Miranda’yı anlatmıyor. Yaşlanan sektörleri, eski düzeni, hatta biraz hepimizi anlatıyor. Çünkü artık insanlar hata yapmaktan çok görünmez olmaktan korkuyor.
The Devil Wears Prada 2’nin en büyük başarısı bence şuydu. İlk filmin ruhunu korurken karakterleri büyütmüş olması. Çünkü gerçek devam filmleri eskiyi tekrar etmez. Karakterlerin zamanla nasıl yara aldığını gösterir.
Ve yıllar sonra şunu anlıyorsun, The Devil Wears Prada hiçbir zaman sadece moda filmi değildi. Devam hikâyesi de sadece nostalji filmi olmadı. Bunlar güç, kadınlık, yalnızlık, yaş alma, hırs ve dönüşüm hikâyeleri. Belki de bu yüzden Miranda Priestly’yi unutamıyoruz. Çünkü hayatın bir döneminde herkes biraz Andy oluyor. Sonra biraz Emily. Ve fark etmeden biraz Miranda.
Ve belki filmin en acı tarafı da bu. İnsan bazen yıllarca kaçtığı şeye dönüşüyor. Sonra bir gün aynaya bakıp bunu ilk kez fark ediyor.