İnsanların bir şeyi prestijli veya değersiz görmelerinin sebebini bulmak uzunca bir sosyal bilimler bahsinin konusudur. Buna karşılık sebebi bir yana bırakıp neyi prestijli neyi değersiz gördüklerini belirlemek görece daha kolay. Çünkü vaktimizin ciddi bir kısmını satır aralarında veya bizzat satırlarda bir şeyleri överek veya yererek geçiren canlılarız.
Önce bazı insanları över, parlatır ve ünlü ederiz sonra o insanlara ceketler giydirir, gözlükler takar ve bu ceket ve gözlükleri de prestijli şeyler sınıfına dhil ederiz. Zaman zaman vücut parçalarını hor görürüz, zaman zaman ahlaksızca bulduğumuz şeyler tespit eder, onları yereriz. Hem sahnelerde ve ekranlarda hem de kendi küçük dünyalarımızda kıvanca ve utanca yakıştırdığımız kimseler ve şeyler vardır. Kıvanca matuf şeylere sahip olmak ister, utanca matuf şeylerden kaçınmak isteriz.
Bu durum hayatımızın merkezinde olmasının yanı sıra, kendimizi içinde gördüğümüz grubun neyi övdüğü ve neyi yerdiğinden haberdar olmak herkes için ihtiyaç sınıfına girecek denli önemli. Bu, grubundan dışlanmamayı becerdiği için hayatta kalıp genlerini bize aktarabilmiş atalarımızdan bize miras bir güvenlik içgüdüsü olsa gerek.
Peki bu, bu kadar belirleyici bir ihtiyaçsa, her birimiz neden aynı şeylerin peşinde koşmuyoruz? Çünkü toplum homojen değil. Toplum farklı kıvanç ve utanç yargılarını kabul eden boy boy aidiyetten oluşuyor. Bir aidiyet koldaki jilet izlerinin sayısını överken, bir aidiyet akademik veri tabanındaki atıf sayısını övüyor.
Bir aidiyetin şeyleri ve kişileri rütbelendirmesini anladık. Her biri bir makbul yaratıyor. Peki bir aidiyet doğrudan kendini yeriyorsa? O zaman, gerçekçi ve pratik sebeplerden doğmuş güvenlik ihtiyacının yarattığı bir içgüdünün, gerçek bir güvenlik ihtimalini yok edecek denli çürüdüğü anlaşılır. Üstelik bu aidiyet türü sökülüp takılması mümkün olmayan bir aidiyet çeşidiyse? İşte o zaman gerçek bir faciadan bahsediyoruz demektir. Çünkü bu, içinden çıkılması mümkün olmayan türden bir kendinden utanma hâline kapı açacaktır.
Sakıncası ne anlatayım: Bu çelişkinin bir örneğini İngilizlerin Hindistan işgali yıllarında görürüz. İngilizler, Hindistan’ın inancını değiştirmemişler, aksine ondan istifade etmişlerdi. Hint halkında hâlihazırda var olan bir inanç olan kast sistemi uygun zemini oluşturuyordu zaten. Hint halkını bölümlere ayırarak hiyerarşi yaratan bu inancı resmileştirmek, İngiliz milletini ise bu kast sisteminin de üstünde konumlandırarak teslimiyet beklemek… Bu strateji, Hindistan’ın sömürgeleşmesinde büyük ölçüde etkili oldu. Çünkü kast sisteminin altında konumlanan ciddi bir nüfus, kendinden utanmayı ve biat etmeyi hâlihazırda zaten öğrenmişti.
Benzer türde bir stratejiyi, Hintli sömürgecilerin İngilizler üzerinde uygulayarak başarılı olduğunu hayal etmemiz pek güç olacaktır. Çünkü İngilizler, dünyayı sömürgeleştirme cüretinde bulunacak ve bununla övünecek kadar kendilerini önemseyen kimselerdi. Bugün Hintlilerden ya da İngilizlerden hangisinin hor görüldüğü, hangisinin ise yüceltildiği tartışma konusu değildir. İngilizler her şeye rağmen kendilerini şirin göstermek konusunda pek de zorluk çekmediler, çekmiyorlar.
Harry Potter izleyelim mi?