Yükleniyor...
Halkın, kendisini yönetme yetkisini vermek üzere yöneticileri belirleme süreci olan demokraside, birçok siyasi görüş ve düşünce halkın tercihine mazhar olmak için yarışır. Kavramsal olarak demokraside, asıl olan halkın iradesi olup siyasetçiler bu yetkinin sahibi değil emanetçisidirler.
Seçmenlerin, örgütlü siyaset öğeleri karşısında etkili olmaları, ancak oy verme davranışlarında bilinçli ve duyarlı davranmalarıyla mümkündür. Her daim akılcı ve eleştirel düşünce yoluyla bilinçli oy verme davranışı gösteren seçmenler, siyasetçilere karşı daha aktif ve güçlü olarak siyasi inisiyatifi ellerinde tutarlar.
Demokratik düzenlerde seçmenler, kendilerini temsilde sapma gösteren siyasetçilere tepkilerini özellikle oy davranışlarıyla gösterirler. Aksi takdirde, siyasetçilere, anti – demokratik ve ahlaki olmayan ilişkilere yönelmeleri konusunda fırsat sağlanmış olur. Seçmenler, akılcı düşünceyle ve bilinçli bir biçimde oy kullanmadıkları zaman, kurnaz siyasetçilerin kolayca avladıkları birer av konumuna düşerler.
İşleyen bir demokraside seçmenler, bilinçli ve duyarlı oy davranışlarıyla siyasi partilerin yönetimine ve eylemlerine ayar çekerler. Aksi takdirde, parti yönetimleri, seçmenlerin önemsediği toplumsal değerler üzerinden onları çok kolay bir biçimde manipüle etme fırsatı bulmuş olur. Söz gelimi, parti yöneticilerince seçmenler çantada keklik gibi algılandığında siyasi partinin kurumsal kimliğine ve tüzüğüne hiç uymayacak kişilere seçim listelerinde önemli yerler verilir. Bu durum, bir yandan bir kısım siyasetçilerin ilkesiz ve mantıksız parti değiştirmesine yol açarken, öte yandan seçmenlerin siyasetçilere olan güvenlerini azaltır.
Popüler kültürün temel özelliği, tutarsız ve çelişkili bir yaşam biçimi ortaya koymasıdır. Bu anlamda, popüler kültürün yaygın olduğu toplumlarda her türlü ikiyüzlülük çok yaygın bir biçimde görülür. En can yakıcı ikiyüzlü ve popülist davranışlar ise özellikle siyaset alanında sergilenir.
Yüksek kültür ortamındaki demokratik bir sistemde, parti yönetimleri ve siyasetçiler, temsil ettikleri kitlenin görüş ve düşüncelerine sadakat göstermek zorundadır. Popüler kültür ortamında ise parti yönetimleri, kendi tabanlarının söylem ve simgelerini kullanmakla birlikte, en ciddi ve hayati konularda karar alırken seçmenlerin tepkilerini hiç hesaba katmayabilir. Futbol kulübü tutar gibi bir partinin bağımlısı olan seçmenler ise hiçbir sorgulama olmaksızın parti yönetiminin her karar ve eylemini desteklediği zaman, bir kısım siyasetçiler kapalı kapılar arkasında küresel güçlerin taraf olduğu konularda şaşırtıcı manevralar yapabilir.
Seçmenlerin görüş ve düşüncelerinin kale alınmaması, demokrasi kavramının özü olan halkın siyasal gücünün merkezîlik durumuna gölge düşürüyor. Bu durum, bir anlamda “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinin ortadan kalkmasıdır. Böylece, egemenlik, kayıtsız şartsız siyasetçilerin çoğunlukla da genel başkanların güdümüne geçmiş olur.
Seçmenlerin, her durum ve şartta seçtikleri siyasetçileri yine destekleyeceklerinin bilinmesi; siyasetçilerin daha önceden savundukları ilke ve değerlere tamamen zıt şekilde davranmalarına yol açıyor. Bir kısım siyasetçiler, seçmen topluluğunun eğilim ve beklentileri yerine, gelecekte almayı umdukları rollerin dağılımında etkili olduğu görülen güçlerin hoşuna gidecek kararlar ve eylemler içinde olabiliyor.
Küresel güçlerin açık ve örtülü müdahalelerine bağlı olarak, özellikle bağımsız bir ekonomik ve sosyal gelişme sağlamada yetersiz kalan ülkeler, giderek bağımsızlıklarını korumada zorlanıyor. Seçmen kitlesi, siyasetçi karar ve eylemleri hakkında kayıtsız ve duyarsız kaldıkça sonuçta ülke bağımsızlığı konusunda tartışmalı bir durum ortaya çıkıyor. Önemli kararlar almak gerektiği zaman, daha güçlü küresel karar merkezlerinin talimatlarına ve hatta şantajlarına maruz kalınıyor.
Yöneticilerin, seçmenlerini veya halkın bir kısmını çok kolay yoldan ikna etmesi ve telkinde bulunması, dahilî yönetim açısından oldukça kolay bir yönetim tarzı olarak görülebilir. O zaman, uluslararası ilişkiler bakımından çok riskli bir dezavantaj ortaya çıkıyor. Ülke yöneticilerinin, şiddetli dış baskılar karşısında, “bunları seçmenlerime ve halkıma anlatamam” tarzında göstereceği bir direnme ve savunma mekanizması daha işin başında etkisiz hâle geliyor.
Türk yönetim düşüncesinin özünü oluşturan kültür kodlarından birisi, atalar sözü olarak bütün zamanlarda bilinen ve söylenen “İl mi yaman bey mi yaman?” sözüdür. Bu söz, yöneticilerin gelip geçici ama halkın asıl olduğu gerçeğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda, Türk milletinde millî egemenlik bilincinin yüksek olduğu Göktürkler döneminde, halkın yöneticiler üzerinde belirleyici bir etkisi vardı. Türkleri yöneten yöneticilerin “töre-kut/adalet” ilkesine bağlılık, “bilgelik” ve “danışmaya” yatkınlık gibi niteliklere sahip olması gerekirdi. Eğer, hakan/yönetici, devleti yönetirken “töre/adalet” ilkesi dışına çıkarsa, yönetim meşruluğunu kaybetmiş sayılır. O zaman da halkın direnme hakkı doğardı (Bıçak, 2009, 82).
Türklerin Ortadoğu kültürleriyle etkileşimleri sonucunda Türk yönetim ilişkilerine, “baskın yöneticilik” alışkanlığı musallat olmuştur. Yönetici egemenliği halkın yönetimi etkileme gücünü sınırlamıştır. Halkın önemli bir kesimi -özellikle Türkler- yönetim kademelerinden bilerek ve kasten uzak tutulmuştur.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” veciz sözüyle millî egemenliğin yeniden Türk milletine iade edilmesi planlanmıştı. Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyeti ile yeniden inşa etmeyi düşündüğü millî egemenlik bilinci ne yazık ki kendi ölümünden sonraki yönetici sınıf tarafından tavsatılmıştır. Türk Yönetim kültür kodu olan millî egemenlik bilinci, popüler kültürün gölgesinde yürütülen popülist siyaset aracılığıyla zayıflatılmıştır. Halkın önemli bir kesiminin, aşırı yoksullaşma ve yoğun iç propaganda yoluyla öz güveni yıkılmış ve insanların çoğu başının derdine düşmüştür. Bunun sonucunda, millet eksenli Türk yönetim düşüncesinin yerine, yine Cumhuriyet öncesi yönetici merkezli arabesk bir yönetim ve siyaset anlayışına ortam hazırlanmıştır.
Günümüzde demokrasi uygulaması, büyük ölçüde halkın yerine siyasetçilerin egemenliğine dönüşmüştür. Demokrasi “çerçevesi”, parasal ve feodal ilişkiler, bölgecilik, kabilecilik, etnik ayrımcılık, Türklük ve Atatürk karşıtlığı ile ortaya karışık bir arabesk siyaset kültürüyle doldurulmuştur. Millî kültür ve kimliğin “il mi yaman bey mi yaman?” mottosu, popüler siyaset kültürün etkisiyle pratikte “bey”in (siyasetçi) il’den (halktan) daha öncelikli olduğu zıt bir duruma dönüşmüştür.
Çoğu siyasi topluluk, kendi istek ve emellerini “Millî irade” söylemiyle örtmeye çalışıyor. Asıl “millî iradenin” en somut belgesi anayasadır. Bu bağlamda, anayasaya aykırılığı açık ve seçik bir şekilde belli olan, teröristleri affetmeye yönelik “çerçeve yasa” etiketi, “millî irade” örtüsüyle örtülmeye çalışılan siyasi kurnazlıktır.
Türkiye’de, özellikle 12 Eylül 1980 Amerikancı askerî darbeden sonra, bir yandan o zamana kadar yalnızca kısmi bir alt kültür olan popüler (arabesk) kültür resmî olarak genelleştirilmiş ve millî kültür zayıflatılmıştır. Bir yandan da çıkarılan 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile siyasal parti yönetimlerine hiyerarşik bir yapı kazandırılmıştır. Genel başkanlar ve parti yönetimleri, aşırı bir şekilde güçlendirilmiştir. Bu oluşum, bürokratik ve hiyerarşik yönetimlerin yapısıdır; asla demokratik kuruluş tanımına uymaz.
Mevcut Siyasi Partiler Kanunu, aslına uygun bir biçimde üyelerin ve tabanın lehine demokratikleşmezse parti içi demokrasi olmaz; parti içi demokrasi olmazsa siyasal partiler demokratik kuruluş olma niteliğini taşımaz; siyasal partiler gerçekten demokratikleşmezse egemenlik kayıtsız şartsız milletin olmaz; bir ülkede millet tam olarak egemen değilse tam bağımsızlık gerçekleşemez. Bu bağlamda, günümüzde popüler kültürün tetiklediği popülist siyasetin yaygınlığı, demokratik rejim ve bağımsızlık için büyük bir tehdit oluşturuyor.
Türk Milleti, siyasetçilerden ileri gelebilecek her türlü haksızlık, hukuksuzluk, yolsuzluk ve ahlak dışı karar ve uygulamaları, bilinçli ve isabetli oy davranışlarıyla denetlemelidir. Seçmenler, daha duyarlı ve bilinçli tercihleriyle bir yandan ülkedeki demokratik işleyişe katkı sağlarken, bir yandan da yöneticilerin dış baskı ve şantajlara karşı dayanıklılığını güvence altına almış olur.
Sonuç olarak, demokrasideki düğümü seçmenler ve halk çözer. Seçmenler veya halk, millî egemenlik bilincini güçlendirmeli, temsil yetkisini kötüye kullanan özellikle kendisine verilen vekaleti, amacının tam tersine kullanan siyasetçileri bir daha seçmeyerek demokratik tavrını göstermelidir. Ancak, o zaman egemenlik kayıtsız şartsız milletin olacaktır.
Ayhan Bıçak (2009): Türk Düşüncesi-I, Kökenler, Dergâh Yayınları:429, İstanbul