Seyahatimizin üçüncü akşamı Burgaz’ın şirin kasabası Nessebar’ın ardından, inişli-çıkışlı, dolambaçlı, tek şeritli yolları ve tepeleri aşarak, çoğunlukla ormanlardan ve köylerden geçerek menzilimiz olan Varna şehrine ulaşıyoruz.
Varna’nın antik çağlardaki adı Odessos imiş. Sosyalist devirde Stalin’in adından esinlenerek bir süre “Stalin” adı da verilmiş.
İkinci Murat devrinde Haçlı ile Osmanlı orduları arasında geçen ve Türk ordusunun zaferiyle sona eren Varna Meydan Muharebesi şehrin yakınlarındaki ovada olmuş.
Varna’nın tarihimize yer eden bir tarafı da 1867 yılında Avrupa seyahatinden dönen Sultan Abdülaziz’in burada konaklamasıydı. Viyana, Paris ve Londra’yı ziyaret eden padişah, Rusçuk şehrinden trenle Varna’ya geldi ve bir süre burada kaldıktan sonra Sultaniye isimli yatıyla İstanbul’a doğru yola çıktı.
1950’lerde Nâzım Hikmet de İstanbul’daki oğlu Memet Fuat için “Karşı yaka memleket, sesleniyorum Varna’dan, işitiyor musun Memet” diye başlayan şiirini burada yazmıştı.
Karadeniz kıyısında Odessa, Köstence ve İstanbul yolunda bir uğrak iskelesi olan Varna, Balkanların en işlek ve büyük limanlarından biri. Aynı zamanda sanayi merkezi ve sahillerin düzenlenmesi sayesinde sayfiye yeri.
Şehrin merkezi ilgi çekici bir panoramaya sahip: Yerleşim alanı denizden tatlı bir meyille yükseliyor.
Otelimiz şehrin kuzeyinde, kıyı hattı boyunca uzanan yeşilliklerle kaplı geniş bulvar üzerinde ve denize cepheli. Balkondan baktığımızda denizin ötelerinde demirlemiş gemiler seçilebiliyor. Ufukta ise denizin ve gökyüzünün mavisi birleşiyor.
Büyük Kıyı Parkı
Peyzajlı geniş bahçeleri, çiçekli yürüyüş yolları, değişik anıtları ve deniz manzarasıyla şehrin en ünlü mekânlarından Varna Kıyı Parkı, kilometrelerce uzanan halka açık büyük bir park kompleksi. Yıllardır Balkanların en güzel parklarından biri sayılıyor.
Birbirinden farklı fonksiyonların (açık hava tiyatrosu, doğa tarihi müzesi, hayvanat bahçesi, yunus gösteri merkezi, akvaryum, yüzme havuzu, lunapark vs) yer aldığı bu kompleks, halka açık ücretli ve ücretsiz plajı ve denize nâzır kafeleri içinde barındırıyor.
Şehre vardığımız ilk günü, akşam yemeğinden sonra, fıskiyeli büyük havuzun ve Varna Dram Tiyatrosunun önünden geçerek kıyı parkına kadar devam eden geniş caddeye adım atıyoruz.

Çehrelerde Şenlik Havası Var
Sağlı sollu ışıklı dükkân ve mağazalarla dolu trafiğe kapalı cadde, Festival ve Kongre Merkezi binasının da bulunduğu bir meydana açılıyor.
Meydanın sağ köşesinde bir otelin önünde bando konserine rastladık. Meraklı turistlerin kuşattığı bandonun nefesli sazlarından çıkan sesler, hareketli kalabalığın gürültüsünü bastırıyor, çalınan şakrak nağmeler gün batımı vaktinde Varna’nın semalarında yükseliyordu.
Bandonun seslerini geride bırakarak kıyı parkının başladığı yere doğru devam ediyoruz. Biraz ileride, etrafı her çeşitten egzotik bitki ve ulu ağaçlarla, çiçekli yollarla çevrili Savaş Şehitleri Anıtı (Panteon) ile karşılaşıyoruz. Komünizm devrinde açılan anıt, şehirde bir benzeri olan Bulgar-Sovyet Dostluk Anıtı’nda olduğu gibi yer yer aşınmış, eski hayatiyetini kaybetmiş görünüyor.
Zamana ayak uyduramayan anıtların aksine, Varna’da hayatın nabzı adamakıllı hızlı akıyor. Koca park, ılık yaz akşamının tadını çıkarmak isteyen kalabalıklarla doluyor.
Deniz kıyısına inen yolda kıyı parkını gezdiren sevimli bir arabaya gözümüz ilişiyor. Vagonlu bir gezi aracı bu… Müşterilerini bekliyor. Parkta akşam yürüyüşüne çıkan şehir sakinleri çocuklarıyla birlikte bir anda gezi aracını dolduruyorlar. Çehrelerde şenlik havası var.
Artık gurup vakti olduğu için enikonu turuncuya çalan gökyüzünün kırmızı rengi iyice ufka yayılıyor.
Bu esnada, Bulgarlar’ın “Çerno more” dedikleri Karadeniz’den gelen deniz kokusuna, ağaçların ve türlü çiçeklerin kokuları karışıyor. Dallarındaki taze meyveleriyle cevizlerin, özellikle tabiat harikası ıhlamur ağaçlarının keskin kokuları bizi mest ediyor.
Parkın dört bir tarafını dolduran insanlar sürekli öteye beriye seğirtiyor. Biz günün yorgunluğu içinde merdivenlerle aşağıya, deniz kıyısına kadar inmekten vazgeçiyor, bir an evvel aracımızın bulunduğu yere gitmek üzere hareket ediyoruz.
Bu dönüş yolunda önümüze çıkan saat kulesi ile karşısındaki katedrali, ertesi gün yeniden bu civara geleceğimiz için kısa nazarlarla geride bırakıyoruz.
Böylece, bu gecenin göz ve kulak ziyafetine son vererek akşam gezintimizi tamamlayıp dinlenmek için otelimize dönüyoruz.
Son Gecenin Sürprizleri
Ertesi gün, denize girmek niyetiyle gittiğimiz büyük kıyı parkı içindeki plajdan havanın rüzgârlı ve denizin epeyce dalgalı olması sebebiyle ayrılmak zorunda kaldık.
Kıyı parkı içindeki hayvanat bahçesini görünce burayı gezmeye karar geziyoruz. Öğle vakti olduğu için kızgın güneşten kaçan hayvanlar sığınaklarına çekilmiş. Hayvanat bahçesinde dolaşıp etrafındaki yeşil alanda vakit geçirdikten sonra, Varna’nın en büyük kilise binası olan Meryem Ana’nın Göğe Yükselişi Katedrali’ni ziyaret etmek üzere aracımızla hareket ediyoruz.
Şehrin merkezinde yaldızlı kubbeleri, vitraylı pencereleri ve çok sayıda freski bulunan büyük katedral 1886’da açılmış. Varna’nın sembollerinden biri sayılıyor. Dün akşam önünden geçtiğimiz katedralin gece güzelliğini vurgulayan bir aydınlatma sistemiyle ışıklandırıldığını görmüştük. Ziyaretçi kalabalığına rağmen, Meryem Ana’nın göğe yükseliş günü sebebiyle iki gün sonra yapılacak merasim için hazırlık yapılıyor.
Görkemli katedralin ardından, şehir rehberinden varlığını öğrendiğimiz Varna Merkez Camisini görmeye karar verdik. Cami, katedrale pek uzak değil. Tek minaresi ve küçük yapısıyla etrafındaki yüksek binaların arasında kolayca fark edilemiyor. Kaynaklarda Abdülaziz tarafından veya onun adına yaptırıldığına dair bilgiler zikrediliyor.
Ancak bölgenin sosyal ve nüfus yapısında yaşanan büyük değişimler sonucu cami ihmal edilmiş. Sosyalist dönemde bakımsızlık yüzünden caminin çatısı çökmüş.
Yıllar sonra, bölge müftülüğünün caminin yanına gelmesiyle ve toplanan bağışlarla çeşitli tadilatlar geçiren cami bugüne kadar varlığını sürdürmüş. Cami halen beş vakit ibadete açık. Cuma namazları da kılınıyor, ancak ezanlar hoparlörden okunmuyor.
Bulgarlar beş asır kadar Türklerin yönettiği şehirde sanki geçmişin bütün hatıralarını silip süpürmüşler. Osmanlı tarihine ait kaleden, camilerden, tekke ve imaretlerden hiçbir iz kalmamış… Halbuki, on yedinci asırda Evliya Çelebi Varna’ya uğradığında, şehirde kırktan fazla cami ve mescidin bulunduğunu kaydediyor.
İki mabet ziyaretinden sonra şehir merkezinde akşam yemeği için yer ararken, Burgaz’da deneyip memnun ayrıldığımız restoranla karşılaştık. Aracımızı bir parkın kenarına bırakıp ağaçların serinliğinde dinlenmek üzere parka girdik.
Tam karşımızda, Mahatma Gandhi’nin bilgece bakışları bizi selamlıyor. Bu selam, parkta toprak seviyesi yükseltilmiş bir alana konulmuş, bastonu ve beline sardığı tek parça beyaz kumaş ile omzuna attığı şaldan oluşan sade kıyafetiyle Gandhi’nin heykeliydi. Bu bilge şahsiyetin doğumunun 150. yıl dönümünde dikilen heykel, söylenenlere göre Gandhi’nin gerçek boyutlarına göre tasarlanmış. Bu tasarım, heykelin altına yerleştirilen Gandhi’nin “Barışa giden bir yol yoktur, barışın kendisi yoldur.” şeklindeki ünlü özdeyişi ile desteklenmiş.
Seyahatimizin son gecesi Gandhi’nin heykeliyle karşılaştığımız bu parkı bir süre unutmayacağız. Çünkü aracımız park halinde iken trafik zabıtası ekiplerince çekilmişti. Bu beklenmedik hâdise karşısında ister istemez bir an da olsa şaşkınlık yaşadık.
Parkın karşısında çiçekçi dükkânında çalışan kadına derdimizi anlatmaya çalıştık. İngilizce iletişim kurulamadığı için telefon marifetiyle denediğimiz Bulgarca çeviri yöntemi de kâr etmedi. Bu esnada çarnâçar halimize şahit olan bir genç, bize doğru geldi ve telefonuyla taksi çağırdı. Bir-iki dakika içinde gelen şoföre vaziyetimizi anlattı.
Yardımsever Bulgar gencine minnettarlığımızı ifade ettik. Taksiyle aracımızın çekildiği yediemin otoparkına ulaştık, park ve çekici ücretini ödedikten sonra polis memurlarını beklememiz gerektiği söylendi. Bir süre sonra gelen iki Bulgar polis memuru resmî işlemleri tamamlarken bizi nezaketle karşıladı. Aracımıza kesilmiş trafik para cezasını ödemeden ülkeden ayrılabileceğimizi söyleyince Bulgar polisine teşekkür ederek tüm günün ve gece yaşadığımız heyecanın yorgunluğu içinde otelimize döndük.
Şumnu’da Tombul Cami
14 Ağustos Cuma sabahı ayrıldığımız Varna’dan Sofya’ya dek devam eden otoyol aracılığıyla Şumnu şehrine varıyoruz.
Şumnu (Bulgarca Şumen), Deliorman bölgesi şehirlerinden. Şehir ve çevre köylerinde hâlâ önemli ölçüde bir Türk nüfusu varlığını sürdürüyor. Meşhur güreşçimiz Koca Yusuf da Şumnu’nun bir köyünden.
Şumnu’da Bulgaristan’ın en büyük camisi olan Şerif Halil Paşa Camisine cuma namazına yetişiyoruz. Ezan hoparlörden seslendiriliyor, vaaz ve hutbe de Türkçe okunuyor.
Esasen medrese, kütüphane ve mektepten oluşan bir külliye olan caminin tek şerefeli minaresi kırk metre yüksekliğinde.
Türkler’in en yoğun bulunduğu bölgelerden biri olan Şumnu ve köylerinden cuma namazı için gelenler, kubbe şeklinden dolayı halk arasında Tombul Camisi adıyla bilinen mabedi dolduruyor. On sekizinci asır yapısı olan caminin içi, duvarları, kubbesi, pencere çevreleri ve mermer yüzeyleri bitki ve geometrik şekillerle bezeli. Özellikle, kubbe içindeki kalem işleri ile mihrabın üst köşelerinde resmedilmiş iki Kâbe tasviri ilgi çekici.
Klasik dönem Osmanlı mimarisini yansıtan Tombul Camisi, Bulgar yetkililerce 100 ulusal turistik mekân arasına alınmış.
Şumnu’da Osmanlı devrinden kalma başka yapılar da var. Tombul Camisine giderken yol üzerinde gözümüze çarpan işlemeli Türk evleri bu yapılardan bir kısmı. Bunlarla birlikte, kışlalar, istihkâmlar gibi askerî tesisler, başka cami ve kiliseler de şehrin Türk geçmişiyle olan güçlü bağlarını sergileyen yapılar.
Ancak onları ziyaret edecek vaktimiz olmadığı için, Şerif Halil Paşa Camisine ve Şumnu’ya veda ederek dönüş için yolumuza devam ediyor, göremediğimiz şehir ve eserleri başka bir zamanda ziyaret etmeyi ümit ederek Bulgaristan seyahatimize ilginç hatıra ve intibalarla son veriyoruz.






