Değerli hocam Prof. Dr. Mustafa Kafalı’nın vefatı – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Milli Düşünce Merkezi’nden 10 Kasım Mesajı   • Atatürk ve Ekonomi (476. Bilgi Şöleni)

Değerli hocam Prof. Dr. Mustafa Kafalı’nın vefatı

Prof Dr Akif Erdoğru asistanı olduğu Prof Dr. Mustafa Kafalı’yı anlatıyor. Bir abide şahsiyeti, dava adamı ilim adamını öğrencisi ve meslektaşı olarak yazıyor.

28 Ekim 2019
M. Akif Erdoğru
Prof Dr Mustafa Kafalı (1934-2019)

Şu sıralarda, tanıdığım, bildiğim ve sevdiğim hocalarım, birer birer dȃr-ı fenadan dȃr-ı bekaya azimet ediyor.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin kıdemli hocalarından Prof. Dr. Muzaffer Arıkan (1928-2019) ile Prof. Dr. Refet Yinanç (1940-2019), 2019 yılında vefat ettiler. Bu kez de doktora danışmanım değerli hocam Prof. Dr. Mustafa Kafalı, 28 Ağustos 2019’da Ankara’da kalp krizi geçirerek 85 yaşında vefat etti.

Hepsinin ölümünden büyük üzüntü duydum. Merhum Arıkan ve Yinanç ile Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi’nde tahrir defterlerinin okunması işinde uzun yıllar birlikte çalıştık. Her ikisinin de Osmanlı-Türk tarihine akademik katkıları büyüktür. Emekli olduktan sonra da onlarla dostane ve akademik ilişkilerimiz devam etti.

İzmir’de 29 Ağustos günü bir meslektaşımdan Kafalı Hoca’nın vefat ettiğini haber aldım. Hocanın hasta olduğunu, Ankara Or-an’daki evinden çıkamadığını biliyordum. Ankara’ya gittiğim zaman, hocayı ziyaret etmeyi ihmal etmiyordum. Son ziyaretimi, altı ay önce evinde yapmıştım. Ara sıra telefon ile kendisini arar, önemli günlerde hal-hatırını sorardım. Hemen Ankara’ya gittim ve 30 Ağustos’ta yapılan cenaze törenine katıldım.

Türk milliyetçiliği, Turancılık ve Ülkücülük ideolojilerine büyük hizmeti olan hocamın vefatından dolayı çok üzüldüm.

Cenazesi 30 Ağustos Cuma günü Kocatepe Camiinde kılınan cenaze namazından sonra Gölbaşı Mezarlığı’nda defnedildi. O gün, Ankara’da hava berrak ve güneşli idi. 30 Ağustos töreninden dolayı Emniyet Ankara’da asayiş tedbirleri almıştı. Bazı yollar trafiğe kapatılmıştı.

Cenaze töreninde karşılaştığım DTCF Dekanı coğrafya profesörü İhsan Çiçek, hoca için DTCF’de resmi bir tören yapmayı çok istediklerini bana ifade etti. Ama çeşitli mazeretlerden dolayı bu tören gerçekleşmedi. Hoca’nın Kocatepe’deki cenazesine epeyce kalabalık bir cemaat katıldı. Öğrencileri olan çok sayıda akademisyen oradaydı.

İstanbul, Ankara, Kayseri, Eskişehir, Tokat, İzmir, Bursa ve Konya’dan çok sayıda akademisyen, milliyetçi (ümmetçi değil) arkadaşları, Türkçüler, Ülkücüler ve bazı eski solcu hocalar, cenaze törenine katılarak Hoca’ya vefa gösterdiler. Hele Konya Selçuk Üniversitesi tam kadro (rektör de dâhil) cenaze töreninde hazır bulundular. Gazi Üniversitesinden talebeleri ve İstanbul Üniversitesinden Prof. Abdülkadir Donuk ve meslektaşları oradaydı.

Ankara Belediyesi’nin sağladığı araçlarla hocanın naaşı, vasiyeti sebebiyle, Gölbaşı Mezarlığı’nda defnedildi. Mezar taşına basit bir ifade ile ‘Prof. Dr. Mustafa Köksal Kafalı (1934-2019)’ ifadesi yazıldı. Diyebilirim ki, Genel Türk Tarihi hocalarının çoğu oradaydı. Ortaçağ tarihi hocalarından sadece Prof. Kazım Yaşar Kopraman ile törende karşılaştım.

Kafalı Hoca’nın benim üzerimde hem asistanı hem de meslektaş olarak çok emeği vardır. Kendisini köken olarak Karaman Oğulları beylerinden (Karaman Etrȃkı) addederdi. Fatih Sultan Mehmed’in devşirme vezirlerinden Gedik Ahmed Paşa’nın (öl. 1482) Karaman seferleri esnasında ailesine yaptığı kötülükleri anlatırdı. Elinde o döneme kadar uzanan bir aile şeceresi bulunuyordu. Ailesinin aslında Konya Bozkır kökenli olduğunu, daha sonra bir kolun Ermenek’e, diğer kolun da Alanya’ya göçtüğünü söylerdi. Asalet, ahlak, dürüstlük, fazilet gibi hasletlere çok önem verirdi. Kendisi için çıkarılan iki armağan kitabına da şerefine yazılar yazdım.

Kafalı Hoca, ben DTCF Tarih Bölümünde öğrenci iken, Konya Selçuk Üniversitesi’nden eşi Sevgi Hanım ile birlikte bölümümüze geldi. İsmini ve eserlerini önceden biliyordum. Benim 1984-1985 yılında Genel Türk Tarihi Anabilim Dalına Araştırma Görevlisi olarak alınmamda ve lisansüstü programa girmemde merhum Prof. M. Altay Köymen (1916-1993), merhum Prof. Bahaeddin Öğel (1923-1989), merhum Prof. Aydın Taneri (1932-1997) gibi onun da olumlu katkıları oldu.

1989 yılında onun danışmanlığında ‘XV-XVI. Yüzyıllarda Beyşehir Sancağı’ isimli doktora tezimi tamamladım. Bu konuyu doktora konusu olarak seçmemde onun katkısı büyüktür. Zira tez konusu seçiminde beni şöyle yönlendirmişti: ’Ben uzun yıllar Rus-Tatar tarihi çalıştım. Büyüdüğüm ve ekmek yediğim bu mübarek topraklara (Konya-Karaman bölgesine) fazlaca bir akademik katkım olamadı. Bu toprakları (Türkiye) ihmal etmemek lazım. Türk Dünyası’nın dayandığı merkez buralar. Konya-Karaman bölgesini çalışsan iyi olur’ demişti. Hâlbuki ben diğer hocalarımın önerisiyle, Orta Asya Türk tarihine yönlendiriliyordum. Benim için bu konuları çalışmak daha kolaydı. Zira o yıllarda tahrir defterleri yeni yeni çözümleniyordu. Doktora tezi hazırlayan bazı arkadaşlar, bu arşiv belgelerinin okunmasını zor ve külfetli bir iş olarak görerek, başka alanlara kaydılar. Gerçi, merhum Prof. Halil İnalcık (1916-2016), merhum Prof. Faruk Sümer (1924-1995) gibi büyük üstatlar, bu defterler üzerinde çalışmışlardı. Ancak mevcut kaynakların çokluğu düşünülürse, daha yapılacak çok şey vardı.

Kafalı Hoca, hatta bana, ‘Ankara’da değil, İstanbul’da olmalısın. Osmanlı tarihinin ana kaynakları İstanbul’da’ diyerek beni kadrom ile oraya yönlendirmişti. Osmanlı arşivlerinde yeni bulduğum veya öğrendiğim bilgileri, özellikle Oğuz cemaatleriyle ilgili bilgileri fırsat buldukça hocamla paylaşırdım. Kendisi çok memnun olurdu. 1990’da İzmir Ege Üniversitesi’ne gideceğimi kendisine ifade ettiğimde, önce razı olmadı. İzmir’in bir ‘uç/ suğur/hudut bölgesi’ olduğunu ve Osmanlı tarihini burada çalışmanın zor olduğunu, eğer gideceksem İstanbul’a gitmem gerektiğini ifade etmişti. Ancak ben İzmir’e gitmede kararlı olduğumu kendisine söyleyince, ‘sen gibi parlak bir talebemin yanımdan ayrılmasını istemiyorum, ama gitmekte kararlı olduğunu görüyorum, seni Ankara’dan oraya gönderdiğimiz ve profesörlük raporunu bizzat benim yazdığım Aka’ya emanet ediyorum. Kendisine bizzat bu durumu da ifade ettim. Hayırlı olsun’ demiş ve bana iki nasihatte bulunmuştu.

Bunlardan ilki, ‘ileride hoca olduğun zaman, senden aşağıdakilerin, asistanların psikolojisiyle asla oynama; diğeri de bir karar verirken sağduyulu davran!’ Gerçekten de hoca, fazilet ve ahlak sahibiydi. Akademik çalışma yapanlara değer verirdi. İlerlemiş yaşına rağmen, katıldığı kongre ve sempozyumlarda yeni bilgileri öğrenmeye çalışırdı. Bunları eski bilgileriyle mukayese eder, sağlam mantığı sayesinde, esaslı değerlendirmeler yapardı. Hoca, İzmir ile ilgili öngörülerinde, büyük ölçüde haklı çıktı. Emaneti bırakın, çoğunlukla en yakınlarımdan darbe yedim.

Çoğu hoca gibi, 12 Eylül Darbesi, hocayı da çok üzdü. Konya Sıkıyönetim mahkemesi, hocayı Türk milliyetçisi olduğu gerekçesiyle sürgün etti. Dönemin YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ve Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Tarık Somer, Hoca’ya destek verdiler. Çevresindeki milliyetçi ve Türkçü görünen bazı kişiler, hocayı istismar ettiler, ama hoca hiçbir zaman bunlar hakkında kötü bir söz söylemedi ve intikam alma yoluna gitmedi.

Türk milliyetçileri, Ülkücüler, Turancılar, Türk Ocaklılar, Türk tarihçileri, Cumhuriyetçiler ve gerçek Atatürkçüler, sağlam karakterli, çalışkan, dürüst ve mücadeleci bir hocayı kaybettiler. Türk devlet geleneklerinin ve kökenleri tarihin derinliklerine dalan ideallerimizin tahrip ve tahrif olduğu, tabasbusun nitelik olduğu bu dönemde, kişilik ve karakter sahibi olan hocanın çalışmalarının değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Suriye ve Irak Türkmenlerinin gerçek bir hamisi idi. Nitekim onun ölümüyle ilgili olarak, sadece Türkiye’den değil, Türkmeneli ve Kırım’dan da hoca için taziye mesajları yayımlandı. Hoca, aslında, İkinci Meşrutiyet sonrasında Konya’da oluşan Türkçü ve Turancı gelenekten geliyordu. Hocanın bana ifade ettiğine göre, babası hâkim Ertuğrul bey, Konya Türk Ocağı’nın toplantılarına katılır, hocayı da yanında götürürmüş. Bilindiği gibi, 1912’den sonra Konya’da Türkçü ve Turancılar, Ergenekon isimli bir gazete çıkarmaya ve eski Türk destanlarını ve Orta Asya tarihi ile ilgili bilgileri bu gazetede yayınlamaya başladılar. Bu gelenek ve faaliyet Cumhuriyet döneminde de devam etti. 1930’lu yıllarda Ergenekon geleneği, Ekekon isimli gazetede vücut buldu. Ancak, Cumhuriyet ideolojisi, Konya’daki bu Türkçü ve Turancı ideolojiyi, daha gerçekçi hale getirdi.

Türkçü ve Turancı Osmanlı aydınlarının çoğu, Cumhuriyet döneminde içe döndüler ve Misak-ı Milli sınırlarını korumanın Türkçülüğe yapılacak en büyük hizmet olduğu kanaatine vardılar. Hoca da, temelde babası sayesinde, aynı idealleri benimsemişti. Bundan dolayı da kendini, büyük Türkçü H. Nihal Atsız (1905-1975), büyük Türk tarihçisi ve siyasetçi Prof. Dr. Z. Velidi Toğan (1890-1970), Anadoluculuk akımının müessislerinden Prof. Mükrimin Halil Yinanç (1900-1961) ve Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun (1912-1984) yanında buldu.

Atatürk inkılȃplarını samimiyetle benimseyen hoca, Türkiye’nin milli sorunları (Kerkük Türkleri, Kıbrıs Türkleri, Kırım Türkleri, Azerbaycan Türkleri vs.) üzerine ciddiyetle kafa yorardı. Nitekim ‘beni Atatürk’ün payitahtında defnedin’ vasiyeti bu anlayışın veciz bir göstergesidir.

Başta eşi Sevgi Hanım ile oğlu Ertuğrul Bey olmak üzere, milliyetçi, ülkücü ve Türkçü, Cumhuriyetçi ve samimi Atatürkçü çevrelere başsağlığı diliyorum.

Ruhun şad olsun.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları