Değişemedikçe birleşemedik – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • 522’nci Bilgi Şöleni: Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar meselesi   • Ahmet Vefik Alp vefat etti

Değişemedikçe birleşemedik

Kutuplaşmanın tarihi köklerini bilmeden bugünü konuşamayız. Tanzimat’la başlayan Kültür değişmeleri, 1940’larda Batı kültürünün ağırlığının benimsenmesiyle devlet tarafından hızlandırıldı.

11 Ocak 2021
A. Yağmur Tunalı

İki yüz yıllık yenileşme tarihini edebiyat üzerinden bilmeden bugünü anlayamayız.

Edebiyatta yenileşmeyi Şinasi ile başlatırlar. Çok yönlü şair ve yazarlarımızdandır. Zor kabul edilir fikirleri vardır. “Milletim nev’-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin” deyişi öyledir. Bu mısraıyla dünya vatandaşlığı teklif eder gibidir. Olacak şey değildi. O günün Türk toplumunda Şinasi’yi eleştirdiler ama linç etmediler. Tevfik Fikret aynı sözü tekrar etti. Karşı çıkanlar, yine “Vurun! Öldürün!” demediler. Bu fikirler tartışıldı. Yeni hayat kurulmaya çalışılırken bu çalkantılar ortasında bir dil arandı.

Medrese-Tekke ikiliğinden başka bir fikir ayrışması tanımayan toplum, yeni bir bölünmeyi yaşamaya başladı. Kısa aralıklarla tartışmalar renk değiştirdi. Devletin ayakta kalma mücadelesinde yol arayışları hızlandı. Kimi böyle kurtuluruz, kimi şöyle kurtuluruz demeyi seçti. Türk olmayan Müslüman, hıristiyan unsurlar bir bir isyan ederek Osmanlı Türkiyesinden ayrılınca işler değişti. Osmanlıcılık ve İslamcılık edenler Türkçülük’e döndüler.

Edebiyat olmazsa olmazlarıydı

Yeni Osmanlılar’dan Ziya Paşa ve Namık Kemal şair ve yazardı. İslamcılardan Said Halim Paşa, Mehmet Âkif ve Eşref Edip şair ve yazardı. Sonradan bu iki akımı takip edenlerin de katıldığı Türkçülüğe mensup Süleyman Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Şemseddin Sami, Ziya Gökalp ve Yahya Kemal’e kadar yüzlerce isim şair ve yazardı. Ayrışanlar fikirde birleşmeseler de konuşmakta ve tartışmakta birleştiler. Bugünden bakınca düşmanlıklarına bile imrenilecek insanlardı.

Bu kamplaşmaya nasıl geldiğimizi o günlerden bugüne bakarak göreceğiz. Burada bazılarını hatırlamak yetecektir.

Recâîzade ile Muallim Nâci’nin eski edebiyat-yeni edebiyat tartışması ilgi çekicidir. Bu iki büyük şair, eskiyle yeniyi tartışırken de bir aradaydılar. Her ikisinin kitabını inceleyenler, ortak noktalarının daha çok olduğunu görür. Çünkü dertleri edebiyat ve hayatımızdı.

Yahya Kemal, kendisini Dârülfünun’a(Üniversiteye) aldıran(1916) Ziya Gökalp’le hem beraberdi, hem de farklı düşünüyordu. Üniversitede “Türkçü Hizbin” içindeydi. Büyükada Yat Kulubü’nde uzun uzun tartışıyorlardı. Ziya Bey, Yahya Kemal’e “Kökün mazidedir âtî değilsin” demiştir. Yahya Kemal’in, “Kökü mâzîde olan âtîyim” cevabı da oradadır. Bu kadar ayrı gibi görünen bakış farklarına rağmen bu iki büyük isim hep bir aradadır. Diğer şair ve yazarlarımızın farklı görüşleri de zaman zaman küskünlük ve dargınlıklara varsa da bir aradaydılar. Bir yayın havuzunda, üç beş merkezde, kulüpte, lokantada, evlerde, konaklarda beraberdiler.

“Öteki” öteye gitmeye başlıyor

Dikkat çekmek istediğim konu açık: Şinasi’den beri gelen bu ayrılıklarda bugünkü manada bir kamplaşma yoktu. Aynı dergi ve gazetelerde yazabiliyorlardı. Cumhuriyet’le fikir gruplarının birbirine bakışları iyiden iyiye farklılaşmaya başladı. Artık, 1930’lara sayıca azlıkla gelen sol-sosyalist çizgi de kuvvetle belirmişti. Edebiyatta İslamcılık da belli belirsiz görünüyordu. Necip Fazıl,  o yıllarda dine yönelince cesaretlendiler. Şair ve yazarlar arasında görüş değiştirmelerin de çoğaldığı bir dönemdi. Ahmet Bican Ercilasun’dan okuduk: Atsız’ın Orkun’unda yazan Sabahattin Ali, bir süre sonra Nâzım Hikmet çizgisinde sosyalistliğini ilan edecekti. Fakat değişik anlayışlara ve hararetli tartışmalara rağmen birbirinin sanatını reddetme hâlâ yoktu. Akşamları yine beraber oturur, yer içer ve vatan kurtarırlardı. Bugünden bakarak kolay anlayamayacağımız bir durumdu. Bitmeyen çalkalanmalar içinde farklı düşünceler, farklı insanlar, açtıkları yollarda yanyana yürürlerdi.

Türkiye’nin 3. Selim’den beri devam eden fikir ayrılıklarının ayrışarak keskinleşmesi bu yıllardadır. Atatürk sonrasını bu bakımdan iyi anlamak lazımdır. Tanzimat’la başlayan Kültür değişmeleri, 1940’larda Batı kültürünün ağırlığının benimsenmesiyle devlet tarafından hızlandırıldı. Bununla beraber, aykırı görüşlerde olanlara da itibar edildiğini biliyoruz.  Yani, kamplaşma duvarları henüz tam örülmüş değildir.  Mesela, Türk tarihini bileceğiz, kültürünü yenileştireceğiz ve dünya ile de yakın olacağız düşüncesinde devam eden Yahya kemal el üstünde tutulmasa da sistemin dışında değildir. Düşündükleri ve şiiri, yazıları, konuşmaları, devletin kültür politikalarına terstir. Buna rağmen saygı görür. Hikâyeci-romancı Mahmut Şevket Esendal CHP Genel Sekreteridir. Nurullah Ataç’tan sonra devlette kültür hayatına yön veren odur. Yahya Kemal’in ne büyük bir değer olduğunu takdir edecek bir değerdir. İstanbul âşığı dev sanatkâr 1945’de onun isteğiyle İstanbul milletvekili seçilir.  İnönü Şiir ödülü de o’na verilmiştir. 1948’de yeni kurulan Pakistan’a giden ilk elçimiz de Yahya Kemal’dir. Bunları zaman zaman açacağız.

Kutuplaşmanın tarihi köklerini bilmeden bugünü konuşamayız. Bu hatırlatmaları son bir yazıyla bugüne bağlayacağım.

 

Yorum yapın!

Comment *

  1. Sn Tunalı zevkle okudum. Günümüzde rikkat ve nezaketle fikirlerin tartışıldığı bir zaman diliminde kendilerini kabul ettirmiş olan edip ve şairlerimizden verdiğiniz hatırlatmalar ve dikkat ve incelikli şekilde verilmiş cevapları umarım günümüz insanları da hazmedip idrak gösterirler.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları