Deprem, boykot ve millî birlik – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Meselelerimiz- Sadi Somuncuoğlu   • Söz konusu açık oturum 10: Türkçesiz Türkler (Canlı yayın)

Deprem, boykot ve millî birlik

Türk Milleti dayanışma gücünü yine ortaya koydu. Ama çatlak sesler de çıktı. Tıpkı 1999 depreminden sonraki “7.4 yetmedi mi?” ve depremin merkez üssü Gölcük’teki denizcilere atılan iftiraların benzeri sosyal medyada görüldü.

3 Kasım 2020
Hakan Paksoy

Yeni bir deprem yüreğimizi dağladı. Seferihisar açıklarında, denizde meydana gelen 6,9 büyüklüğündeki deprem İzmir’imizi sarstı. Bu sefer bir ilk yaşandı tsunami etkisi de yaşandı. Yine binalar yıkıldı. Yine ilk andaki kargaşa devamında yerini daha soğukkanlı müdahaleye bıraktı. Yine acılar ve yanında mucizeler yaşandı. Gözlerimizi yaşartan hikâyeleri okumaya, hiç tanımadığımız kimselere dualar etmeye başladık. Bu gözyaşları ve dualar millet olmanın göstergesiydi. Kaderde, üzüntüde, tasada, sevinçte birlikte olmak bu değil miydi?

Türk Milleti dayanışma gücünü yine ortaya koydu. Ama çatlak sesler de çıktı. Tıpkı 1999 depreminden sonraki “7.4 yetmedi mi?” ve depremin merkez üssü Gölcük’teki denizcilere atılan iftiraların benzeri sosyal medyada görüldü. Hâlâ uslanmamış olmalılar ki hayâsızca konuşuyorlardı. “Gâvur(!) İzmir” halkı çok üst düzeyde bir ve beraber oldular. Kenetlendiler ve acıları paylaştılar.

Böyle felaket zamanlarında millî birlik çok önemli. Aslında normal zamanlarda da çok önemli. Herkesin birbirine güler yüzle selam verdiği, yükünü paylaştığı, birlikte eğlendiği ülke güzel bir hayâl. Deyimlerimiz Türk Milletinin irfanını çok güzel ortaya koyar. “Düğününe gidip oynamak, ölüsüne gidip ağlamak” da bunlardan biridir.

Korona virüsü salgının başladığı Mart ayında Covid-19’u millî birlik yener başlıklı yazımda, felaketler karşısında millî dayanışmanın gerekliliğini vurgulamıştım. Haddizatında Türk Milleti üstüne düşeni yaptı. Yapmaya da devam ediyor. Gariplikler de görülmüyor değil. Televizyonlardan yapılan yayında görevini yapan kurtarma ekibi zamanla yarışırken, telefonu görevliden alıp göçük altında yaşama tutunmaya çalışan afetzedeyle konuşan bakan görüntüsü çok garipsendi. Malum İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı CHP’li dolayısıyla muhalefet ayrı, iktidar ayrı yerlerde duruma vaziyet ettiler.

Biz büyürken Türkiye

Hâlbuki aklımız erdiğinden bu yana böyle zamanlarda millet devletin etrafında birleşirdi. Partiler arka plana geçer, devlet duruma el koyardı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin millet hayatı üzerindeki olumsuz etkisi bir kere daha kendini gösterdi. Elazığ ve Malatya depreminden sonra görülenler İzmir’de de yaşandı.

Bu felaket, dünyanın gözü önünde yaptığımız bir tartışmanın uzamadan gündemden düşmesini de sağladı. Fransa ile yaşanan kriz üzerine bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan “Fransız mallarına boykot” çağrısı tartışmaları beraberinde getirdi.

Kriz, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, Peygamberimizin karikatürünün yayımlanmasına fikir özgürlüğü demesiyle başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Mevlid-i Nebi Haftası açılışında yaptığı konuşmada “İslam karşıtlığı söylemleri neticesinde artan saldırıları” sebep göstererek boykot çağrısı yaptı.

Bunun aynısı sayılabilecek bir krizi geçmişte de yaşamıştık. Danimarka Başbakanı Rasmussen de yine Peygamberimizin karikatürü için fikir özgürlüğü demişti. Biz onun NATO Genel Sekreteri olmasına karşı çıkarak 4 Nisan 2009’da, NATO toplantısına girdik. Ama Rasmussen o toplantıdan genel sekreter olarak çıkmıştı.

Bu sefer çağrı Türk Milletineydi. Bu çağrıya CHP Genel Başkanı “Önce Sayın Emine Erdoğan kullandığı çantadan başlasın”  deyince tartışma başka boyuta taşındı. İç siyasetteki çekişme büyümeye başladı. Üstüne söz konusu çantanın imitasyon (taklit) olduğu yazıldı. Hedef Fransız malları iken artık Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının eşinin, dünyaca ünlü bir markanın taklit edilen bir ürününü kullandığına kadar geldi. Yaşadığımız deprem felaketi, ironik bir şekilde, bizi dünya karşısında daha fazla utanmaktan da kurtardı.

Geçmişteki boykotlar

Böyle bir boykotu, eğer gerçekten istiyorsanız, Cumhurbaşkanı açıklamamalıydı. Bu şekilde devletlerarası krizi daha da derinleştirmeden hamle yapılabilirdi. Bu Rus uçağının düşürülmesinin ilk olarak Cumhurbaşkanlığından açıklanmasına benziyor. O gün de kriz özür dilemekle bitebilmişti. Herhangi bir gazetecinin yapacağı çağrı desteklense de olurdu. Tarihte bunun örneği de var.

Nasıl mı? Avrupa ve diğer devletlerin, tıpkı bugün olduğu gibi, birer akbaba gibi başımızda dolaştığı 1908 yılında ikinci defa meşrutiyet ilan edildiği dönemde Avusturya malları boykot edilmişti.

Boykot, Avusturya’nın Osmanlı Devleti toprağı Bosna-Hersek’i ilhak kararı üzerine Tanin Gazetesi yazarı Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın 9 Ekim’de gazeteden yaptığı çağrı ile başlar. Hüseyin Cahit”Şimdiden tatbik edeceğimiz bir hatt-ı hareket var. O da Avusturya emtiasını karşı tabir-i mahsusuyla ‘Boykotaj’ yapmak yani Avusturya metalarından hiçbirini satın almamaktır.”

Hüseyin Cahit İttihat Terakki’nin çok etkili adamlarından birisidir. Yani bu çağrı aslında İttihat Terakki’nin çağrısıdır. Büyük bir karşılık bulur. En önemli iki Avusturya malına karşı müthiş bir boykot başlar: Şeker ve fes… İkisi de o dönemin en önemli ve toplumun her kesiminde kullanılan maldır. Esnaf fes satmaz, vatandaş fes almaz. Üsküdar gümrüğündeki hamallar malları karşıya geçirecek mavnalara yüklemeyi reddederler. Arabalı vapur kaptanları da kabul etmezler. Aralık ayında gazetelerde “Hamallara Teşekkür” yazıları çıkacaktır.

Aynısı Edirne tren istasyonunda da yaşanır. Orada da hamallar şeker çuvallarını indirmeyi reddederler ve şeker geri döner. Daha sonra tüccarlar ve hamallar sendika kurarak boykot etkisini iyice arttırırlar. Bolvadin’de bir boykotaj derneği kurulmuştur. Avusturya şirketleri, devletlerinden, İstanbul’dan mallarının geri dönmesini doğal afet gibi kabul edilmesini talep edeceklerdir.

Üç ay süren boykot, devletler arasındaki görüşmelerle, 11 Ocak’ta, Avusturya’nın Osmanlı’ya 2,5 milyon Türk Lirası tazminat ödenmesi uzlaşması ile sona erer. 27 Şubat’ta Avusturya şekerini getiren ilk gemi, biraz zor da olsa gümrük hamallarının ikna edilmesiyle boşaltılarak fiilen bitecektir.

Avusturya mallarını boykotun, ayrıca iki önemli sonucu daha vardır. Birincisi, İstiklâl Harbinin alamet-i farikası olan kalpak bu boykottan sonra kullanılmaya başlamıştır.

İkincisi de İstanbul’un işgalinde çok büyük işler başaran Mim Mim Teşkilatının en önemli bölümü olan hamalları ortaya çıkarmıştır.

Böyle büyük boykotlar bir millî birlik meselesidir. Başlatırken ve devamında çok dikkatli davranmak gerekir.

Yorum yapın!

Comment *

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları